ADAM

Büyük

FRANSIZCA-7ÜRKÇE
SÖZLÜK
GRAND DICTIONNAIRE FRANÇAIS-TURC

TAHSİN SARAÇ

Büyük

FRANSIZCA-TÜRICE
SÖZLÜK
GRAND DICTIONNAIRE FRANÇAIS-TURC

TAHSİN SARAÇ

SUNUŞ
Tahsin Saraç'ın altı yıllık çalışmasının ürünü olan Büyük Fransızca-Türkçe
Sözlük ilk kez 1976'da Türk Dil Kurumu tarafından yayımlandığı zaman, büyük bir
boşluğu doldurmuştu. Bu önemli kaynak kitabın en büyük özelliği çağdaş
sözlükbilim ilkeleriyle ve bilimsel bir yöntemle hazırlanmış olmasıydı. Büyük
Fransızca-Türkçe Sözlük ADAM YAYINLARI için yayına hazırlanırken yazarı
tarafından yeniden gözden geçirilmiş, Fransızca ve Türkçenin son elli yıldaki evrimi
göz önünde tutularak dörtte bir oranında genişletilmiştir. Dört yıllık yeni bir
çalışma sonucunda ADAM Büyük FRANSIZCA-TÜRKÇE SÖZLÜK çağdaş
bilim ve teknolojinin ürünü tüm sözcükleri, bilim, sanat, felsefe, hukuk, teknik,
ticaret, ekonomi ve bankacılık terimlerini yeni ve eski karşılıklarıyla içeren seçkin
bir yapıt niteliği kazanmıştır. 100.000'in üzerinde Fransızca sözcük, kalıpsöz ve
deyimin karşılıklarım içeren bu temel yapıtın dil öğrenenler, her düzeydeki
öğrenim kurumları, öğretmenler, öğrenciler, araştırmacılar ve çevirmenler için
vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olacağına inanıyoruz.
ADAM

Yayınları

ÖNSÖZ
Birinci basımı Türk Dil Kurumu'nca yapılmış olan bu sözlük, 20.2.1984 tarihli
başvurumuzla, adı aynı ama artık yapı ve niteliği değişmiş olan Kurum'dan,
dışarıda bastırılmak üzere, geri alınmıştır.
Gerek anlam, gerek örneklendirme yönünden, Fransızca ve Türkçedeki belli
başlı bütün sözlüklerin taranmasıyla hazırlanan bu sözlükte, Fransızca sözcükler
Türkçe karşılıklarıyla verilmeye çalışılmış, tanımlamalar ve dolaylamalardan elden
geldiğince ve özellikle kaçınılmıştır. Böylece Türkçenin, gerek söz varlığı, gerek
anlatım özelliği bakımından, en ileri Batı dilleriyle boy ölçüşebilecek bir dil olduğu
bir kez daha kanıtlanmak istenmiştir.
Kapatılmadan önceki Türk Dil Kurumu'nun 1982 yılına dek çıkarmış olduğu
çeşitli terim sözlüklerinde önerilen ve bugün çoğu tutunmuş sözcüklerin büyük bir
bölümü bu sözlüğe alınmış, böylece bunlara daha bir işlerlik kazandırılmak amacı
güdülmüştür.
Gerekli görülen durumlarda, kimi sözcüklere tarafımızdan karşılıklar türetilmiş, bunlar ve başkalarınca yapılmış bütün öteki öneriler, başlarına bir yıldızcık (*)
konularak belirtilmiş, yer yer de, yanlarında (°) işaretiyle belirlenen eski
karşılıkları verilmiştir.
Okunuşu kural dışı sözcüklerin nasıl okunacağı, hemen sözcüğün yanındaki
köşeli ayraç içinde sesbilim harfleriyle gösterilmiş, bu harflerin okunuşu ise bir
dizelge halinde Sözlük'ün başında sunulmuştur. Sözlüğün H harfi bölümünde, la
"honte, le "hangar örneği bütün H aspiré'ler, başlarına bir yıldızcık (*) konularak
belirtilmiştir.
Sözcüklerin anlamlarını daha iyi belirtebilmek için, kullanılışlarıyla ilgili
örnekler ayraç içinde verilmiş, birden çok anlamı olan sözcüklerin anlamları
numaralandırılmıştır. Sıfat ve eylemlerin, gerek adlar gerek eylemliklerle aldığı
çeşitli ilgeçler belirtilmiş, bunlarla ilgili örnekler yine ayraç içinde verilmiştir.
Yalnızca anlamı anlaşılır kılmak zorunluğu duyulan yerlerde ve bir de sözcüklerin
terimsel yada deyimsel bir nitelik taşıdığı durumlarda, örneklerin Türkçe karşılıkları verilmiş, bunun dışında Sözlük'ün oylumunu daha da artırmamak için, bundan
kaçınılmıştır.
Kimi sözcüklerin anlamlarıyla ilgili örnekler ayraç içinde italik harflerle
verilirken, sözcüğün çağrıştırdığı terim ve deyimler de kimi kez bu vesileyle
verilmiştir; bu nedenle, ayraç içindeki örneklerin okunması özellikle salık verilir.
Sözcüklerin çeşitli anlamları gösterildikten sonra, bir çengel (§) işaretiyle
kalıpsözler, deyimler ve atasözlerine geçilmiş, bunlar da kendi aralarında abecesel
sıraya göre düzenlenmiştir.
Sözlük, dört yıllık yeni bir çalışmayla yeniden gözden geçirilip genişletilirken,
1985 yılına dek, son teknolojik ve bilimsel gelişmelerle Fransızcaya girmiş hemen
hemen bütün önemli sözcük ve terimler içine alınmış, kapsamı da dörtte bir
oranında büyütülmüştür.
ADAM YAYINLARI'nca çıkarılan bu ikinci basımda, birinci basımdaki dizgi
yanlışları ve karışıklıklar giderilmiş, eksikler büyük ölçüde tamamlanmış, böylece
Sözlük, yepyeni kimliğiyle, tüm sorumluluğunu onurla taşıyacağımız bir niteliğe
kavuşmuştur.
TAHSİN

SARAÇ

KISALTMALAR
ad.
adıl.
anat.
ar.
argo.
ask.
bağ.
bel.
bitb.
biy.
coğr.
Çden.
dilb.
diş.
ed.
ekon.
er.
far.
fels.
fiz.
fizy.
gçigsz.
geom.
gökb.
hayb.
hek.
hlk.
hkr.

Ad (isim)
Adıl (zamir)
Anatomi terimi
Arapçadan
Argo sözü
Askerlik terimi
Bağlaç (rabıt)
Belirteç (zarf)
Bitkibilim (botanik) terimi
Biyoloji terimi
Coğrafya terimi
Çoğul
Denizcilik terimi
Dilbilim-Dilbilgisi terimi
Dişil (féminin)
Edebiyat terimi
Ekonomi terimi
Eril (masculin)
Farsçadan
Felsefe terimi
Fizik terimi
Fizyoloji terimi
Geçişli eylem (Verbe transitif)
Geçişsiz eylem (Verbe intransitif)
Geometri terimi
Gökbilim terimi
Hayvanbilim (zooloji) terimi
Hekimlik terimi
Halk ağzında
Hakaret yollu söylenir

huk.
ibr.
USingisl.
isp.
it.
kim.
lat..
mant.
mat.
mec.
müz.
ruhb.
s.
t.
tar.
tekti.
tkz.
tic.
toplb.
ünl.
vb.
yerb.

Hukuk terimi
İbraniceden
Ilgeç (edat)
İngilizceden
Islavcadan
İspanyolcadan
İtalyancadan
Kimya terimi
Latinceden
Mantık terimi
Matematik terimi
Mecaz olarak
Müzik terimi
Ruhbilim terimi
Sıfat
Türkçeden
Tarih terimi
Teknik terim
Teklifsiz konuşmada
Ticaret terimi
Toplumbilim terimi
Ünlem (nida)
Ve benzerleri
Yerbilim (jeoloji) terimi

Fransızca kısaltmalar:
Quelqu'un (biri)
qn.
Quelque chose (bir şey)
qch.
Faire quelque chose
f.qch.
(bir şey yapmak)

a
A, a er. 1. Fransız abecesinin ilk harfi olup
Türkçedeki a sesini verir (A majuscule: Büyük A;
a miniscule: Küçük a).% Depuis Ajusqu'à Z: A'dan
Z'ye dek; başından sonuna dek; baştan sona (II
connaît le règlement depuis À jusqu'à Z:
Yönetmeliği baştan sona biliyor. Une société
pourrie depuis A jusqu'à Z.A'dan Z'ye çürümüş
bir toplum). Ne savoir ııi A ni B: Okuma yazma
bilmemek, okuma yazması olmamak, elifi görse
mertek sanmak. Prouver par A+B: İki kere iki
dört edercesine ortaya koymak, kesin olarak
kanıtlamak (Il me prouva par A+B que j'avais
tort: Haksız olduğumu kesin olarak ortaya
koy du).2. ilg. A ilgeci başlarında bulunduğu yada
aralarında yer aldığı sözcüklerin türüne, bunlar
arasındaki ilgiye ve eksiltili bir tümcede
bulunmasma göre birçok anlam değişiklikleri
gösterir; örneğin, iki adı birbirine bağladığında
ikincisini birincisinin belirteni yapar (Machine à
écrire: Yazı makinası. Machine à laver: Çamaşır
makinası. Des bas au métier: Makina çorabı). 3.
Kimi eksiltili tümcelerde yöneltme anlatır (Mort
aux traîtres: Hainlere ölüm, kahrolsun hainler.
Honneur aux braves: Yaşasın kahramanlar). 4.
Birincisinin başında de bulunan iki adı
bağladığında, birincisinin başlangıç ikincisinin ise

son durumda olduğunu gösterir (La route
d'Ankara à Bursa: Ankara-Bursayolu. Du malin
au soir: Sabahtan akşama dek). 5. Birbirinin aynı
olan iki tanımlıksız ad arasına girdiğinde, duruma
göre, aralarında ya ardışıklık yada karşılaşma
kurar (Pas à pas: Adım adım. Face à face: Yüz
yüze. Dos à dos: Sırt sırta). 6. İki sayı sıfatı
arasına girdiğinde, o iki nicelik arasında kalan bir
yaklaşıklık anlatır (Vingt à trente personnes:
Yirmi otuz kişi, yirmi otuz kadar kişi). 7.
Birbirinin aynı olan ve nicelik anlatan iki sözcük
arasına girdiğinde üleştirme belirteci yapar
(Marcher trois à trois: Üçer üçer yürümek). 8.
Başına geldiği adıl ile birlikte iyelik düşüncesini
pekiştiren bir deyim oluşturur (Avoir une maison
à soi: Kendinin bir evi olmak. Il a un style à lui:
Kendine özgü bir biçemi var). 9. Bir ad ile bir
eylemlik arasına geldiğinde, eylemlik adın
niteliğini yada hangi işe yaradığını gösteren bir
deyim oluşturur (Maison à louer: Kiralık ev.
Voiture à vendre: Satılık araba. Maître à danser:
Dans öğretmeni. Chemise à laver: Yıkanacak
gömlek). 10. Bir sıfatla bir eylemlik arasına
geldiğinde, eylemlik sıfatın hangi bakımdan
olduğunu yada onun derecesini anlatır (Facile à
dire: Söylenmesi kolay. Difficile à résoudre:

A
Çözümlenmesi güç. Belle à adorer: Tapılacak
kadar güzel, hayran olunacak kadar güzel). 11.
Bir sıfat yada adıl ile bir ad yada adıl arasına
girdiğinde, birincisi ikincisinin konusunu gösterir
(Nuisible à la santé: Sağlığa dokuncalı, sağlığa
zararlı. Semblable au loup: Kurda benzer). 12.
Başında bulunduğu eylemlikleri başka bir
eylemliğin yada eylemin nesnesi durumuna sokar
(Inviter à dîner: Yemeğe çağırmak. J'aime à lire
des poèmes: Şiir okumayı geverim).
13.
Aralarında neden ve sonuç ilişkisi bulunan iki
eylemle bir eylemliği bağladığında, ikincisi
birincisinin derecesini gösteren bir belirteç
niteliğine geçer (Souffrir à crier: Bağıracak kadar
acı çekmek). 14. Bir eylemliğin başına gelir, bu da
bir eylemle nesne olursa "-cek bir şey" anlamını
verir (Il n'y a pas à manger: Yiyecek bir şey yok.
Donnez-moi à boire: Bana içecek bir şey verin).
15. Bir eylemin yada eylem anlatan bir adın
yöneltilmiş olduğu tümleci göstermek üzere bu
tümlecin başına getirildiğinde, Türkçedeki -e
durumunu karşılar (Aller à l'école: Okula gitmek.
La soumission aux lois: Yasalara uyma). 16.
Eylemden sonra gelen tümleç paha anlat an bir söz
ise, o eylemin ne pahasına yapıldığını bildirir
(Dîner à trente francs par tête: Adam başına otuz
franga yemek yemek). 17. Aralarında sonuç ve
neden ilişkisi bulunan bir eylemle bir tümleci
bağladığında, tümleç eylemin nedenini gösteren
bir belirteç niteliğine geçer (On accourutàses cris:
Çığlığı üzerine herkes koştu). 18. Eylemin yada
adın anlattığı iş olduğu yerde kalıyorsa yada
anlam kımıldanışı yoksa, bu işin meydana geldiği
yeri gösteren sözcüğün başına getirilir ve
Türkçedeki -de durumunu karşılar (Nous
habitons au bord de la rivière: Çayın kıyısında
oturuyoruz. Il vit à Ankara: Ankara'da yaşıyor).
19. Kimi kez, Türkçedeki -den durumunu verir
(Saisir quelqu'un aux cheveux: Birini saçlarından
yakalamak. Puiser de l'eau à une fontaine: Bir
çeşmeden su almak). 20. Kimi kez "önünde"
anlamıyla kullanılır (Il fut battu aux yeux de la
foule: Kalabalığın önünde dövüldü, herkesin
gözü önünde dayak yedi). 21. Kimi eylemlerin
nesnesine à getirilir (Songer àsonfrère: Kardeşini
düşünmek. Jouer aux cartes: Kâğıt oynamak). 22.
Başında faire eylemi bulunan eylemliklerin ikinci
derecedeki nesneleri à ile yapılır (Il fait accepter
un cadeau àson maître: Öğretmenine bir armağan
kabul ettirdi). 23. Attendre, trouver, ouïr-dire,
entendre, dire, voir, faire eylemlikleriyle kurulan
tümcelerde ikinci derecedeki nesneleràile yapılır
(J'ai attendu à vous parler que tout le monde fût

16

A
sorti: Sizinle konuşmak için herkesin çıkmasını
bekledim. J'ai entendu dire à votre frère que vous
viendriez: Kardeşinizden geleceğinizi duydum.
J'ai vufaire à ces hommes une action généreuse: Bu
adamların mertçe bir davranışta bulunduklarım
gördüm). 24. Bir eylemle bir tümleç arasına
geldiğinde, bunlar arasındaki anlam ilgisine göre
ikincisi birincisinin belirteci durumunda olur
(Vivre à peu de frais: Az masrafla geçinmek.
Prendre quelqu'un à témoin: Birini tanık tutmak.
Tenir à honneur: Şeref bilmek. Louer à l'année:
Yıllığına kiralamak). 25. Etre eyleminden sonra
geldiğinde, "birinin malı yada sırası olmak"
anlamını kazandırır (Ce livre est à ma sœur: Bu
kitap kızkardeşimindir. C'est à vous de parler:
Konuşmak sırası sizde, söz sırası sizin). 26. Q ı i
adılının başına geldiğinde, kimi kez, yarışma
anlatan eksiltili deyimler meydana getirir (Ils
travaillaient à qui mieux mieux: Yarışırcasına
çalışıyorlardı, kim daha çok iş çıkaracak dercesinè
çalışıyorlardı). 27. Bir sayının yada sayıdan önce
gelen adılın başında bulunduğunda, bir eylemin o
sayı miktarında olan kişilerce yapıldığını anlatan
bir adıl deyimi oluşturur (Louer une maison à
trois: Üç kişi bir evi kiralamak. Etre à deux de jeu:
Oyunda iki kişi olmak. A moi seul: Tek başıma).
28. Birine nispet edilen soyut anlamlı bir anlatıma
getirildiğinde, ona görelik ilgisi katar (A ce que je
crois: Sandığıma göre. A son gré: Keyfine göre).
29. Bir eylemliğin başına getirildiğinde, neden
yada biçim anlatan bir bağ-eylem yada durum ve
koşul anlatan bir deyim meydana getirir (A baiser
des mains les lèvres ne s'usent pas: El öpmekle
dudak aşınmaz. A compter de ce jour: Bugünden
başlayarak. A l'en croire: Söylediğine inanılacak
olursa). 30. Bir adın başına getirilerek yapılan
ünlemler yardım isteme, çağırma, kışkırtma,
kovma, yada içki içilirken iyi şeyler dileme gibi
anlamlarda kullanılır (A moi!: Yetişin! Au feu!:
Yangın var! Au voleur!: Hırsız var! A l'assassin!:.
Adam öldürüyorlar! Aux armes!: Silah başına! Au
secours!: İmdat! A table, messieurs!: Sofraya
buyurun, baylar! A votre santé!: Sağlığınıza!). 31. ;
Zaman anlatan kimi sözcüklerin başına;
getirilerek belirteç yapmaya yarar (A midir
Öğleyin, öğlen. A minuit: Geceyarısı. A la tombéede la nuit: Ortalık kararırken. A quand: Ne'"'
zamana?). 32. tki ad arasına geldiğinde ikincisini
birincisinin tamlaması yapar ve Türkçedeki -II ;
biçiminde sıfat anlamı kazandırır (Aigle à deux
têtes: İki başlı kartal. Un homme à barbe longue?;
Uzun sakallı bir adam). 33. Zaman anlatan kimi •
sözcüklerin başına getirildiğinde, yine buluşma

abaca
isteği belirten ve selâm yerine geçen deyimler
yapılmasını sağlar (A demain!: Yarma; yarın
görüşürüz; yarına kadar allahaısmarladık. Au
revoir: Şimdilik allahaısmarladık, hoşça kal). 34.
Ulus anlatan dişil sıfatların başına getirildiğinde,
o ufusa özgü olan tarzı anlatır (A la française:
Fransız yollu, fransızlar/ gibi. A la turque: Türk
yollu, türkler gibi). 35. Kimi kez dükkân
levhalarına yazılan simgesel ünvanların başına
gelir (A la boule d'or: Altın Top Mağazası). 36.
Adreslerde ve sunularda sözün başına getirilir (A
Monsieur le Ministre du Travail: Sayın Çalışma
Bakanına.
Au
Ministère de
l'Education
Nationale: Millî Eğitim Bakanlığına). 37. Etre
eylemjne yüklem olan bir ad yada sayı sıfatından
sonra geldiğinde, iki yanın aynı durumda
bulunduğunu gösteren eksiltili bir anlatım verir
(Nous'sommes dix à dix: Ona onuz, onar sayımız
var).
abaca et. Manila keneviri,
abacule er. Mozaik parçacığı,
abaissable
s.
Alçaltılabilir,
indirilebilir,
düşürülebilir
(Taux,
chiffre,
température
abaissable).
abaissante s. Alçaltan, küçülten, küçük düşüren,
abaisse diş. Yufka, pasta vb. için açılmış hamur,
yufka.
abaisse-langue diş. hek. Dil baskısı,
abaissement er. 1. Alçalma; alçaltma (Abaissement
de la voix). 2. tnme; indirme (Abaissement d'un
store, des paupières). 3. Düşme; düşürme;
düşürülme (Abaissement de la valeur d'une
monnaie; abaissement du niveau d'un liquide;
abaissement de la température). 4. Gerileme,
güçten
düşme,
düşkünleşmeye
başlama
(Abaissement d'un empire). 5. Önemden,
gözden, saygınlıktan düşme, düşürme.
6.
Alçalma,
küçülme,
onursuzluğa
düşme
(L'abaissement où le sort les a jetés). 7. Nitelik
düşüklüğü. 8. Bile bile sıkıntılı ve düşük bir yaşam
sürme (Abaissement glorieux de l'humilité
chrétienne).
abaisser yçl. 1. İndirmek, aşağı çekmek (Abaisser
un abat-jour, un store, une voile). 2. Alçaltmak,
küçük düşürmek (Abaisser quelqu'un qui se
vante). 3. Açmak (Abaisser la pâte). 4. Budamak,
kısaltmak, uçlarını almak (Abaisser une branche
d'arbrej. 5. Düşürmek, kırmak (Abaisser la
température, un prix). 6. mec. Önemden, gözden
değerden düşürmek (Abaisser une puissance). §
S'abaisser: 1. Alçalmak, inmek (Le terrain
s'abaisse vers la rivière). 2. Gönül indirmek,
alçakgönüllü olmak, alçakgönüllülük göstermek

17

abandonner
(Quiconque s'abaissera sera élevé). 3. Alçalmak,
küçülmek, boyun eğmek (Les plus fiers sont
quelquefois forcés de s'abaisser). 4. S'abaisser
devant qn: Biri karşısında eğilmek, -in
üstünlüğünü kabul etmek. 5. S'abaisser à qch: -e
fit olmak, razı olmak; tenezzül etmek (S'abaisser
à des compromissions). 6. S'abaisser à f. qch,
s'abaisser jusqu'à f. qch: -cek kadar düşmek;
-meye tenezzül etmek (S'abaisser àfaire une chose
dégradante. S'abaisser jusqu'à trahir ses plus
proches amis).
abajoue
1. (Kimi hayvanlarda) Avurt kesesi. 2.
mec. Sarkık yanak,
abalourdir
gçl.
Şaşkına
çevirmek,
sersemleştirmek, alıklaştırmak, hantallaştırmak,
alığa döndürmek,
abandon er. 1. Yüzüstü bırakma; ilgiyi, ilişiği,
yardımı kesme (Abandon
de famille). 2.
Bırakma, terketme, ayrılıp gitme (Abandon de
navire, du domicile conjugal). 3. Bir şey
üzerindeki hakkından vazgeçme, bir şeyi
başkasına bırakma (Abandon d'un fonds au profit
de la commune). 4. Vazgeçme (Abandon d'une
accusation).
5. Kullanmaz olma,
artık
kullanmama (Abandon d'un projet, d'un type
ancien de machine). 6. Kendini birinin dileğine,
yargısına bırakma (L'abandon envers Dieu). 7.
Yüzüstü bırakılmıştık, bakımsızlık (Lapièce avait
un air d'abandon). § A l'abandon: Yüzüstü
bırakılmış, bakımsız (Tu laisses aller tes affaires à
l'abandon; Julien était à l'abandon). Laisser qch à
l'abandon: Bir şeyi bakımsız, yüzüstü, kendi
haline bırakmak,
abandonnataire ad. Kendisine mal bağışı yapılan
kimse; mal bırakılan kimse,
abandonné, e s. 1. Terkedilmiş, sokağa bırakılmış;
yüzüstü bırakılmış (Enfants abandonnés, une
femme abandonnée).
2. Sahipsiz
(Biens
abandonnés). 3. Terkedilmiş, boş, içinde artık
kimsenin oturmadığı (Maison
abandonnée,
village abandonné).
abandonnement er. 1. Hükmüne bırakma (Saint
abandonnement à la Providence). 2. Yüzüstü
bırakılmışlık, terkedilmişlik (Je me suis trouvé
dans l'abandonnement). 3. Bırakma, ilişiğini
kesme.
abandonner gçl. 1. Bırakıp gitmek, koyup gitmek,
ayrılmak (Abandonner sa patrie, une école). 2.
Bırakmak, salıvermek, azat etmek (Abandonner
un oiseau). 3. Yüzüstü bırakmak, terketmek
(Abandonner une femme). 4. Yardımı, ilişiği
kesmek (Abandonner ses enfants, sa famille). 5.
Yüz çevirmek, yüzüne bakmamak, desteksiz

abaque
bırakmak (Ses alliés l'abandonnent).
6.
Vazgeçmek, yarıda bırakmak (Abandonner la
lutte, la partie). 7. Kullanmaz olmak, gereksiz
bulmak, sırt çevirmek (Abandonner
une
hypothèse, une machine). 8. Oluruna bırakmak.
9. Abandonner qch à qn: Birşeyi birine bırakmak,
vermek, bağışlamak (Abandonner ses biens à un
proche parent). 10. Abandonner qch à qch: Bir
şeyi -e bırakmak, vermek; -ile baş başa bırakmak,
eline bırakmak (Abandonner une ville au pillage.
Abandonner un étudiant paresseux à son triste
sort). 11. Abandonner à qn le soin de f. qch: Bir şey
yapmayı birine bırakmak, onun eline vermek
(C'était à lui qu'on avait abandonné le soin de
trouver une solution
au problème).
§
S'abandonner: 1. Kendinden geçmek; yılmak,
kendini kapıp koyvermek; serbest durmak. 2.
(Kadınlardan söz ederken) Kendini vermek,
teslim etmek. 3. S'abandonner à qch: Kendini bir
şeye bırakmak, kaptırmak, kendini vermek, -e
düşmek (S'abandonner au désespoir).
abaque er. 1. Çörkü denen eski bir hesap aleti. 2.
(Sütunlarda) Başlık tablası,
abasie diş. hek. Yürüyememe, yürüyememezlik.
abasourdir gçl. 1. Sağıra çevirmek, gürültüden
sersemleştirmek, başım kazan gibi yapmak. 2.
Bunaltmak; şaşkına döndürmek, allak bullak
etmek (Cette nouvelle m'a abasourdi).
abasourdissante
s.
1.
Sağıra
çeviren,
sersemleştiren (Un bruit abasourdissant). 2.
Şaşkına çeviren, allak bullak eden (Une nouvelle
abasourdissante).
abasourdissement er. 1. Sersemleşme, başı kazan
gibi olma, bunalma, şaşırma. 2. Sersemletme,
bunaltma, kulağını sağır etme.
abat er. 1. Kesme, kesip devirme (Abat d'arbre). 2.
Yıkma. 3. f. (Kesilen hayvanlarda baş, ciğer,
böbrek, paça gibi) Sakatat (Abats de poulet).
abâtardir gçl. 1. Soysuzlaştırmak, yozlaştırmak,
piçleştirmek. 2. mec. Küçültmek, bozmak (Il est
des victoires qui exaltent, d'autres
qui
abâtardissent).
§ S'abâtardir: Yozlaşmak,
bozulmak, soysuzlaşmak (Race qui s'est
abâtardie).
abâtardissement er. Soysuzlaşma, soysuzlaştırma;
yozlaşma, yozlaştırma; bozma, bozulma,
abat-faim er. Konukların açlığını bastırmak için
çıkarılan ön yemek,
abat-jour er. 1. Işık kesen, ışık siperi, abajur. 2.
Tepe penceresi. 3. Güneş siperi;tente (Elle fit un
abat-jour de sa main).
abattage, abatage er. 1. Ağaç kesimi (A battage d'un
sapin à la scie). 2. Hayvan kesme, öldürme

18

abattre
(Abattage d'unbœufaumerlin). 3. Gemiyikâlafét
için yatırma, karina etme (Abattage d'un nkvitéen
carène). 4. mec. Azar, papara (Nous ağam lui
flanquer un abattage). § A l'abattage: 'fok
pahasına, çok ucuza (Vente à l'abattage.
Travailler à l'abattage). Avoir de l'abqjtjtagK 1argo. İri yapılı olmak. 2. mec. Kendini iyi satmak,
satmasını bilmek. 3. Başarılı olmak, gözde çlmak
(Actrice qui a de l'abattage).
abattant er. Masa kanadı (L'abattant
d'un
comptoir, d'un secrétaire).
abattement er. 1. Kesme, vurma, öldürme,
devirme. 2. Bitkinlik, dermansızlık, büyük
yorgunluk, bıkkınlık. 3. Umutsuzluk; ruhsal
çöküntü. 4. İndirme, düşürme (Abattement des
salaires).
abatteur er. Kesici (Abatteur d'arbre). § Abatteur
de besogne, de travail: Hamarat, kendisine iş
dayanmaz kişi.
abattis er. 1. Kesilmiş ağaç, dal vb. yığını,. 2.
Sakatat; kesilen piliç, tavuk ve kuşların baş,
kanat, ayak gibi parçaları. 3. ask. Dallardan,
kütüklerden siper. 4. mec. hlk. Kollar, ve
bacaklar. § Numéroter ses abattis: Birkavgayada
kazadan sonra bir yeri kırılmış mı kırılmamış mı
diye kendini şöyle bir yoklamak,
abattoir er. 1. Kanara, mezbaha. 2. mec. Kıyım,
"katliam. Toptan öldürme, kılıçtan geçirme
(Envoyer des soldats à l'abattoir).
abattre gçl. 1. Devirmek, yıkmak (Abattre des
quilles avec une boule). 2. Kesmek, kırmak,
devirmek (Abattre un arbre). 3. Vurmak,
öldürmek (Abattre un animal). 4. Yenmçk; vurup
yere devirmek (Abattre un adversaire). 5.
Yıkmak, yerle bir etmek (Abattre un mur, une
maison, uneforteresse). 6. Düşürmek (Abattre un
avion). 7. Yatıştırmak, bastırmak, dindirmek (La
pluie abat la poussière). 8. Yorgun, bitk^nkiljnak,
zayıflatmak (Cette grossefièvre l'a abattu). 9. mec.
Kırmak, bozmak (Abattre l'orgueil, le coulage).
10. (Bir işi) Hemencecik, çabucak yapmak
(Abattre de la besogne, un travail).. I J . Yan
yatırmak (Abattre un cheval pour le soigner). 12.
Onarmak için, kalafat için yatırmak (Abattrç un
navire en carène). § S'abattre 1. Düşmek,
kapaklanmak, 2. (Uçarken) Alçalmak ,(H
s'abattit sur la poitrine). 3. Yatışmak, djpmejj^Le
vent s'est abattu). 4. Gücü kalmamak; yılmak;
umutsuzluğa düşmek, yılgınlığa ka^Jntal^. 5.
S'abattre sur qn, qch: Birinin, bir şejçjj^üşçfine
çullanmak, atılmak; üşüşmek (Aigle quffyggtfjur.
sa proie. On verra des nuées de concu^j/gtfçàjfes {
s'abattre sur le trésor public).

abattu

19

abattu, e i. ve ad. 1. Devrilmiş, yıkılmış. 2. mec.
Gücü kalmamış, kolu kanadı kırılmış, bitkin (Le
convalescent est encore très abattu). 3. Üzgün,
umutsuz. § A bride abattue: Dolu dizgin (Aller,
courir à bride abattue). L'abattu veut toujours
lutter: Yenilen pehlivan güreşe doymaz,
abat-vent er. Çatı saçağı, baca şapkası, çit gibi, yeli
kesmeye yarayan her türlü siper, *yelkesen.
abat-voix er. Kiliselerde kürstt kubbesi,
abbatial,cf. 1. Abc denilen papazsınıfına değgin. 2.
Abey denen tam örgütlü manastıra değgin. 3.
diş. Abe rütbeli papazın yönettiği kilise,
abbaye diş. Tam örgütlü büyük manastır,
abbé er. 1. Tam örgütlü bir manastırın baş papazı.
2. Kimi rahipler için kullanılan unvan,
abbesse diş. Tam örgütlü bir kadın manastırının
başrahibesi.
abc er. 1. Abece kitabı. 2. Bir bilimin, bir sanatın,
bir işin başlangıç bölümü, temeli, alfabesi, en
başta bilinmesi gereken şeyleri; bir şeyin abecesi
(L'abc du métier).
abcéder gsz. Çıbanlaşmak, çıbana çevrilmek, çıban
vermek, cerahat toplamak; abse yapmak
(Tumeur qui abcède).
abcès er. 1. Çıban (Ouvrir, percer, vider un abcès).
1.mec. Sürüp giden ağır bir sıkıntı. § Crever, vider
l'abcès: Yaraya neşter vurmak, bir yarayı
deşmek, sürüp giden bir derde son vermek.
abdicataire s. ve ad. Feragat eden.
abdication diş. 1. Erkten el çekme; iktidarı, tahtı
bırakma. 2. Bir haktan vaz geçme; feragat (Elle
étonne l'Europe par l'abdication de sa couronne).
abdiquer gsz. 1. Erkten el çekmek. Tahttan feragat
etmek
(La reine Christine fut
obligée
d'abdiquer). 2. gçl. Bir şeyden el çekmek,
vazgeçmek, bir şeyi bırakmak (Abdiquer son
autorité, la couronne). 3. Abdiquer devant qn,
qch:Biri karşısında,bir şey karşısında pes etmek,
dize gelmek,
abdomen er. Karın.
abdominal, e s. Karına değgin, karınsal (Muscles *
abdominaux).
abducteurs, ve er. onat. Uzaklaştırıcı; uzaklaştırın
kas (Muscleabducteur.
Abducteurdugrosorteil).
§ Tube abducteur: Kimyasal bir tepkimeden
doğan gazlan toplayan tüp.
abécédaires, veer. l . j . Abeceye değgin, *abecesel.
2. er. Abece kitabı.
abecquer gçl. (Kuşun) Gagasına yem vermek,
tomşurmak.
abée diş. Değirmeni işleten suyun döküldüğü
delik, poyra,
abeille diş. An (Abeille domestique: Kovan arısı.

abîmer
Abeille mère: Art beyi, bey an. Abeille ouvrière:
Amele arı). § Actif comme une abeille: Arı gibi
çalışkan.
abeiller, ère s. 1. Arılara değgin (Industrie
abeillère). 2. er. Kovan, kovan yeri, kovanlık,
aberrant, e s. Kurala, usa uymayan, yanlış, aptalca,
sapkınca (Une idée, une conduite aberrante).
aberration diş. 1. gökb. fiz. Sapınç. 2. mec.
Sapkınlık. Sapıtma, sapınç, yanılgı, aldanma
(Dans un moment d'aberration, il lui reprocha sa
gentillesse. Par quelle aberration a-t-il agi ainsi?).
aberrer gsz. Aldanmak, yanılmak, sapınca
düşmek.
abêtir gf/. Alıklaştırmak, aptallaştırmak, kafasını
körletmek (Abêtir les écoliers). § S'abêtir:
Alıklaşmak, aptallaşmak, kafası körlenmek (Je
m'abêtis dans ce milieu).
abêtissant, e s. Ahklaştıran, kafa şişiren,
aptallaştıran (Des travaux abêtissants. Spectacle,
journal abêtissant).
abêtissement er. 1. Alıklaştırma, sersemletme,
kafasını körletme. 2. Alıklaşma, aptallaşma,
kafası körelme.
abhorrer gçl. Tiksinmek, nefret etmek; görünce,
duyunca, düşününce tüyleri diken diken olmak
(J'abhorre le despotisme de cet homme). §
S'abhorrer: 1. Kendi kendinden tiksinmek. 2.
Birbirinden tiksinmek,
abiétin, es. Çama değgin; çamgillere değgin.
abiétinées<%. ç. bitb. Çamgillerin bir alt familyası,
abîme er. 1. Uçurum, dipsiz derinlik. 2. Büyük
aynm (Entre un croyant et un athée il y a un
abime). 3. Yıkım (C'est avec ces complaisances
qu'une société va aux abîmes). 4. mec. İçinde yitip
gidilen şey, kuyu, derya (Un abîme de misère,
d'ennuis). § Etre au bord de l'abîme: Uçurumun
kıyısında olmak. Toucher le fond de l'abîme:
Uçurumun, tehlikenin içine düşmek. Creuser un
abîme entre: Arasında uçurum açmak (C'est un
abîme qui se creuse entre nous). L'abîme appelle
l'abîme: Belâ belâ üstüne gelir, belâ belâyı çeker,
abîmé, e s. Yırtılmış, yıpranmış, eski püskü (Un
habit abîmé).
abîmer gçl. 1. Yere göçürmek, batırmak; yıkmak,
gömmek (De si grands maux sont capables
d'abîmerl'Etat). 2. Bozmak, yıkıp kırmak, berbat
etmek, kullanılmaz hale getirmek (Abîmer un
livre, une montre, un vêtement, un meuble). 3.
Abîmer qn: Dayakla pestilini çıkarmak (Un
boxeur qui abîme son adversaire). § S'abîmer: 1.
Batmak, yok olmak, yıkılmak. 2. Bozulmak
(Relevant sa belle robe du dimanche qui aurait pu
s'abîmer). 3. S'abîmer dans qch: Bir şeye dalmak,

abiotique
kendini bir şeye kaptırmak (Bienheureuxceluiqui
s'abîme dans la contemplation de la beauté.
S'abîmer dans ses réflexions).
abiotique s. biy. Yaşamanın olanaksız olduğu;
canlıların
yaşamasına
elverişli
olmayan,
yaşamdan yoksun (Milieu abiotique).
abject,e s. İğrenç, tiksinç, alçak, aşağılık (Un
caractère, un procédé, un chantage abject. Il a été
abject envers nous).
abjection diş. İğrençlik, alçaklık, aşağılık (Vivre
dans l'abjection).
abjuration diş. Bir kamş, bir din, bir inançtan
dönme; bir dini, bir kanışı, bir inancı bırakma
(L'abjuration d'Henri IV).
abjurer gçl. 1. Bir kanış, bir inanç, bir dinden
dönmek; bir din yada inancı bırakmak (Abjurer le
judaïsme). 2. Bir şeyi törenle yada açıkça
bırakmak; yadsımak (Abjurer ses erreurs, ses
soupçons; Abjurer Aristote, Descartes).
ablatif, ive s. dilb. 1. -den halinde olan. 2. er. -den
hali, 'çıkma durumu (Mettre un nom à l'ablatif).
ablation diş. (Bir uru yada vücudun bir üyesini)
Kesip çıkarma, alma (Pratiquer l'ablation d'un
rein).
able er. İncibalığı, çamça, tatlı su kefali gibi pullan
gümüş renginde olan küçfik tatlısu balıklarına
verilen genel ad.
ablette diş. İncibalığı.
ablution diş. 1. Aptes alma, yıkanma; gusttl
(Ablution des musulmans). 2. ç. Hıristiyanlık'ta
kuddas ayininden sonra papazın parmaklarına
dökündüğü su ve şarap (Les ablutions de la
messe). 3. Genel anlamda yıkanma, vücudunu
iyice bir yıkayıp temizleme (Il s'offrit une longue
ablution). § Faire ses ablutions: Aptes almak,
abnégation diş. 1. Bir ülkü uğrunda gösterilen
büyük özveri. 2. Fedakârlık, özveri; vazgeçme,
"feragat (Abnégation de son intérêt, de soi-même).
§ Faire un acte d'abnégation, faire preuve
d'abnégation: Özverili davranmak, fedakârlık
göstermek.
aboi er. 1. Havlama (L'aboi de ce chien est fort
importun. Le soir était tout vibrant d'abois de
chiens). 2. Köpeğin av önünde havlayışı,
çavkırma. 3. ç. Köpeklerle sarılmış avın durumu,
köpeklerle sarılmışlık (Les pleurs de la biche aux
abois). | Etre aux abois: Çok güç bir durumda
olmak, umutsuz bir durumda bulunmak;
açmazda olmak (Un politicien aux abois).
aboiement er. 1. Havlama, ürüme 2. Bağnşma,
çığrışma (Les aboiements des crieurs de
journaux). 3. mec. Rahat kaçıncı sözler, abuk
sabuk lâflar, havlama (Aboiements patriotiques.

20

abonder
Les aboiements de la critique).
abolir gçl. Kaldırmak, ortadan kaldırmak,
yürürlükten kaldırmak (Abolir une mode, uneloi,
la peine de mort). § S'abolir: Ortadan,
yürürlükten kalkmak, kaldırılmak,
abolissement er. (Eskimiştir) Ortadan kaldırma,
yürürlükten kaldırma (Abolissement du duel).
abolition diş. Ortadan kaldırma, yürürlükten
kaldırma; yürürlükten kalkma, ortadan kalkma
(Abolition des privilèges, de l'esclavage, de la
peine de mort, d'une loi).
abolitionnisme
er.
Köleliğin
ortadan
kaldırılmasından
yana
olma;
köleliğin
kaldırılması.
abolitionniste ad. 1. Köleliğin kaldırılmasından
yana olan kişi; köleliğe karşı olan. 2. s. Köleliğin
kaldırılmasına değgin,
abominables. 1. İğrenç, ürkünç, tiksinç, (Un erime
abominable). 2. Çok kötü, berbat (Un temps
abominable).
abominablement bel. Tiksindirecek bir biçimde,
iğrenççe.
abomination diş. 1. İğrençlik, tiksinçlik ürkünçlük.
2. Çok kötü, bayağı bir şey (Ce chantage est une
abomination.
Cette ville profane est en
abomination à notre prophète). § Avoir qch en
abomination: Bir şeyden tiksinmek, iğrenmek
(J'ai le mensonge en abomination).
abominer gçl. İğrenmek, tiksinmek, ürkünç
bulmak, kötü gözle bakmak (Le moine que le
prêtre abomine).
abondamment bel. Bol bol, çok çok, bolca (Lapluie
tomba toute la nuit abondamment).
abondance diş. 1. Bolluk, artıklık, fazlalık
(L'abondance des légumes sur le marché). 2. Söz
söyleme kolaylığı, dil uzluğu (Parler avec
abondance). § Abondance numéraire:
Para
bolluğu, piyasada çok para bulunması durumu.
Année d'abondance: Bolluk yılı. Corne
d'abondance: Bereket boynuzu. En abondance:
Bol bol (Vospleurs coulent en abondance). Vivre
dans l'abondance: Bolluk içinde yaşamak; bir eli
yağda, bir eli balda olmak. Parler d'abondance:
Hazırlanmadan,
doğaçtan
konuşmak.
Abondance de biens ne nuit pas: Fazla mal göz
çıkarmaz.
abondant, e s. 1. Bol, gür (Récolte abondante,
abondante nourriture, une abondante chevelure).
2. Zengin (Style abondant). 3. Çok verimli, kolay
ve rahat yazan (Ecrivain abondant). § Etre
abondant en: -bakımından bol, zengin olmak (Ce
pays est bien abondant en vin, en blé).
abonder gsz. 1. Bol olmak, çok bulunmak (Les

abonné

21

fautes abondent dans ce texte. C'est une maison où
l'argent abonde) 2. Abonder en qch: Bir şey
bakımından çok zengin olmak, bir şeyden
kendisinde bol bol bulunmak (La France abonde
en vigne. Cet homme abonde en paroles). §
Abonder dans le sens de qn: Birinin kanısına
katılmak, biriyle eş düşüncede, eş kanıda olmak
(J'abonde dans votre sens).
abonné, e s. ve ad. 1. Abone, 'sürdürümcü. 2.
Sürdürüm. § Etre abonné à qch:l. Bir şeye abone
olmak, bir şeyin abonesi olmuş bulunmak (Jesuis
abonné à cette revue depuis des années). 2. mec.
tkz. Durmadan başına o iş gelmek, bir şeye artık
alışmak, o şeye habire uğramak (Il a subi de
nouveaux échecs, il y est abonné. Il est abonné aux
injures!).
abonner gçl. 1. Abone etmek, abone yazmak. 2.
Abonner qn à qch.: Birini birşeye abone etmek
(Abonner un ami à une revue, à un journal). §
S'abonner à qch: Bir şeye abone olmak,
sürdürümcü yazılmak (S'abonner à un journal, à
un théâtre).
abonnir (Eskimiştir.) gçl. İyileştirmek, daha bir
güzel yapmak (Abonnir le vin dans la cave). §
S'abonnir: İyileşmek, daha bir güzel ve hoş olmak
(Le vin s'abonnit en vieillissant).
abord er. 1. (Gemi için) Bir yere yanaşma (L'abord
de cette côte est difficile). 2. (Birinin yanına, bir
yere)Çıkma,Varma,yaklaşma (Mon abord en ces
lieux). 3. ç. Çevre, dolay (Les abords de la
cathédrale sont bien laids), f D'abord: Önce, ilkin
(Demandons-lui
d'abord son avis,
nous
déciderons ensuite). Tout d'abord; de prime
abord, dès l'abord: Daha ilk anda, ilk bakışta,
hemen (Cet homme, au premier abord, un peu
fermé. Elle avait deviné, de prime abord, qu'ils
avaient en commun bien des rancunes. Dès
l'abord, il surprenait par l'expression farouche de
son visage). Dans l'abord: Önce, başlangıçta
(Dansl'abord, il se met au large). Etred'un abord
facile, difficile: Varılması, yanına yaklaşılması
kolay, güç olmak. D'abord que: (Eskimiştir)
-ince ; -ir -mez (Je n'en ai point douté d'abord que
je l'ai vue: Onu görür görmez hiç kuşku
duymadım).
abordable s. Yanaşılabilir, yanaşılır, yanına
vanlabilir (Une côte abordable, un homme
abordable, un prix abordable).
abordage er. 1. Borda bordaya saldırış, saldırma. 2.
İki geminin çarpışması, tokuşması.
aborder gsz. 1. Kıyıya varmak yanaşmak, karaya
çıkmak (Aborder dans une lie, au port). 2. gçl.
Aborder qch: Bir şeye ulaşmak, varmak; bir şeyi

about
tutmak, almak (Aborder un virage. H aborde avec
prudence les carrefours dangereux). 3. Aborder
qn.: Birinin yanına çıkmak, bir iş için gidip birini
görmek (Ilfut abordé par un inconnu). 4. Üzerine
yürümek (Aborder l'ennemi). 5. Rampa etmek,
çarpmak (Aborder un navire). 6. Ele almak,
girişmek, işlemek (Aborder un sujet, une
question). 7. Aborder de qch: (Eskimiştir) Bir
şeye, birine yaklaşmak, katına varmak, erişmek
(Ils ne peuvent aborder du trône de Dieu). §
S'aborder: Yaklaşmak, yanaşmak, birbirine
yanaşmak
(Tout
le monde
s'abordait,
s'interrogeait sans se connaître).
abordeur s. 1. Kıyıya varan. 2. Rampa eden
(Navire abordeur).
aborigène f. 1. Yerli (Plante, animal aborigène). 2.
er.ç. Bir ülkenin, bir yerin ilk yerlileri (Les
aborigènes de l'Amérique du Sud).
abornement er. Sımr koyma, sınırla çevirme
(Abornement d'un terrain).
aborner gçl. Sımr koymak, sınırla çevirmek
(Aborner un champ, un terrain).
abortif, ive s. 1. Çocuk düşürücü (Un remède
abortif). 2. er. Çocuk düşürücü ilâç (Un abortif).
abot er. Bukağı.
abouchement er. 1. Konuşmak üzre yan yana
getirme, buluşturma (Tentatives d'abouchement
qui n'ont pas réussi). 2. Ağız ağıza, uç uca
getirme, birleştirme, ağızlama (Abouchement de
vaisseaux, de conduits).
aboucher gçl. 1. Ağız ağıza getirmek, birleştirmek
(Aboucher deux tuyaux, deux tubes). 2.
Görüştürmek, karşılaştırmak üzere buluşturmak
(Il m'a aussi abouché avec M. d'Espagne). 3.
Aboucher qn avec qn: Birini bir başkasıyla
görüştürmek, buluşturmak, karşı karşıya
getirmek (Je vous aboucherai avec le ministre). §
S'aboucher: 1. Ağız ağıza gelmek, birleşmek
(Deux tuyaux qui s'abouchent). 2. S'aboucher
avec qn: Biriyle görüşmek, buluşmak (Je
voudrais m'aboucher avec vous en secret.
S'aboucher avec de mauvais garçons).
abouler gçl. 1. hlk. Getirmek. 2. argo. Vermek,
sökülmek (Abouler le fric, abouler du pognon,
son pèse: Paralan sökülmek). Abouler sa viande:
argo. Azıcık yerinden kıpırdamak, kıçım biraz
yerinden oynatmak. § Abouler gsz. yada
S'abouler: hlk. Gelmek, çıkagelmek, damlamak,
aboulie diş. İstenç yitimi, istencini yitirme, iradesini
yitirme. İstençsizlik, iradesizlik,
aboulique s. ve ad. İstencini yitirmiş, iradesini
kaybetmiş kişi. İstençsiz, iradesiz,
about er. 1. (Doğrama işlerinde) Geçme parça. 2.

aboutement
Şırıngaya iğneyi takmak için araya konan maden
parçası.
aboutement er. Uç uca getirme, bitiştirme; uç uca
gelme, bitişme; bitişiklik,
abouter gçl. Uç uca getirmek, bitiştirmek,
aboutir gsz. 1. En sonunda bitmek, sona ermek,
sonuçlanmak, olumlu bir sonuç vermek (Les
recherches, l'enquête ont abouti). 2. Sonu -e
varmak, ulaşmak, -e açılmak (Couloir qui aboutit
dans une chambre). 3. Aboutir à qch: Sonu bir
şeye varmak, -e yol açmak, sonu -e varmak (Ces
mesures ne doivent pas aboutir à grand-chose. Del
questions qui n'aboutissent à rien. Tout aboutit au
même abîme universel). 4. Aboutir dans, sur, en
qch: Sonu -e çıkmak, açılmak (Cette ruelle aboutit
dans une rue animée, sur un boulevard, en un
endroit désert). 5. gsz. (Çıban vb. için) Baş
vermek, uç vermek (Un abcès prêt à aboutir).
aboutissant er. Sonunda varılan, elde edilen şey;
sonuç, ürün (Tout ce que nous sommes est
l'aboutissant d'un travail séculaire). § Les tenants
et les aboutissants de qch: Bir şeyin girdisi çıktısı,
en ince ayrıntı ve ilintileri (Il connaît les tenants et
les aboutissants de ce scandale). Savoir, connaître
les tenants et les aboutissants de qch: Bir şeyin
girdisini çıktısını bilmek; bir şeyi en ince
ayrıntılarıyla bilmek,
aboutissement er. 1. Varılan son, sonuç; en
sonunda varılan, ulaşılan şey, varılan nokta
(Aucune action humaine n'a de source unique, elle
est l'aboutissement de causes dissemblables et
multiples). 2. Bitme, sonuçlanma, bir sonuca
varma, başarıyla taçlanma (L'aboutissement de
ses efforts, d'une recherche, d'une enquête).
abovo bel. Lat. Baştan, başlangıçtan beri, tâ
başından beri.
aboyant, e s. Havlayan.
aboyer gsz. 1. Havlamak, ürümek (Le chien aboie).
2. mec. Hafif bir uğultu çıkarmak (Les canons
continuaient à aboyer sourdement). 3. Aboyer
contre qn, après qn: mec. Birinin ardından atıp
tutmak, bağırmak, yaygarayı basmak (Créanciers
qui aboient après un débiteur). 4. Aboyer aprèsqn,
contre qn, à qn: Birinin, bir şeyin ardından
havlamak ; birine, bir şeye havlamak (Le chien de
garde aboie au voleur, après le voleur, contre le
voleur). § Aboyer à la lune: Boşuna yaygara
koparmak; boşuna havlayıp durmak. Chien qui
aboie ne mord pas: Isıracak köpek dişini
göstermez. Les chiens aboient, la caravane passe:
İt ürür, kervan yürür,
aboyeur, euse s. ve ad. 1. Havlayan, havlayıcı
(Chien aboyeur). 2. Kafa şişiren. 3. (Tiyatroda)

22

abri
Çığırtkan.
abracadabrant, e Şaşırtıcı, us almaz, usa sığmaz,
olağanüstü
ama tutarsız.
(Une histoire
abracadabrante).
abraser gçl. Aşındırmak, kazımak, yıpratmak,
abrasif, ive s. 1. Parlatıcı (Poudre abrasive). 2. er.
Bazı şeyleri perdahlayarak parlatmak için
kullanılan kum, süngertaşı, zımpara gibi
maddeler; perdah maddesi, parlatma maddesi
(L'émeri, les poudres à récurer sont des abrasifs).
abrasion
Aşındırma, kazıma; aşınma, kazınma;
yıpratma, yıpranma (Surface d'abrasion des
dents).
abrégé er. Özet; kısaltma, bir yapıtın kısaltılmış
biçimi (L'abrégé d'une œuvre, d'un livre, d'une
conférence). § En abrégé: Özet olarak, kısaca;
kısaltılmış, özetlenmiş biçimde (Ecrire en abrégé.
Mot, paroles, phrase en abrégé).
abrègement er. Kısaltma, özetleme; kısaltılma,
özetlenme (L'abrègement d'un texte).
abréger gçl. 1. Kısaltmak (Abréger sa vie, ses jours).
2. Özetlemek, kısaltmak (Abréger un texte, un
discours, un livre). 3. gsz. Kısa olmak, kestirme
olmak (Chemin qui abrège). 4. gsz. Kısa kesmek,
sözü uzatmamak (Abrégeons!).
abreuvement, abreuvage er. Sulama, suvarma, su
içirme (Abreuvage des bêtes, abreuvement des
chevaux).
abreuver gçl. 1. Sulamak, suvarmak, su içirmek
(Abreuver un troupeau). 2. Abreuver qn de qch:
Birini bir şeye boğmak, birini bir şey içinde
bırakmak (Abreuver quelqu'un de caresses, de
compliments. Il l'a abreuvé d'injures). 3. Etre
abreuvé de qch: Bir şey içinde kalmak, bir şeye
boğulmak; bir şeyden gına getirmek, bıkmak (II
est abreuvé de louanges). § S'abreuver: 1. Su
içmek. Bol bol içmek. 2. S'abreuver de qch: Bir
şey içinde kalmak, bir şeye boğulmak, bir şeyden
bıkmak, gına getirmek
(S'abreuver
de
compliments).
abreuvoir er. Yalak, suvat, hayvanlara su içirilen
yer (Mener les bêtes à l'abreuvoir).
abréviatif, ive s. Kısaltmalı, kısaltmaya yarayan
(Signes abréviatifs).
abréviation diş. 1. Kısaltma; kısalma. 2. Bir
sözcüğün kısaltılmış biçimi (Liste des abréviations
employées dans un ouvrage).
abri er. 1. Barınacak yer, bannak (Chercher un abri
sous un arbre). 2. Baraka, kulübecik, bannak
(Construire un abri pour garer sa voiture). 3. ask.
Siper, sığınak (Certaines stations de métro ont
servi d'abris pendant la guerre. L'alerte invite les
civils à descendre à l'abri). 4. Koruma, yardım,

abribus
kayırma, himaye (Il chercha auprès d'elle un abri
contre l'hostilité générale). § A l'abri: Güvenlikte,
güvenilir yerde. Se mettre à l'abri, être à l'abri:
Güvenlikte olmak. A l'abri de qch: Bir şeyden
korunmuş olmak, bir şeye karşı korunmuş olmak;
-den uzak olmak; -den "masun (Cette maison est à
l'abri du vent: Bu ev yellere karşı korunmuştur, yel
almaz. Nous sommes à l'abri du danger:
Tehlikeden uzağız). Al'abride: mec. -esığınarak,
güvenerek (A l'abri de ce badinage, je dis des
vérités: Bu şakaya sığınarak,
dayanarak,
gerçekleri söylüyorum).
abribus e r Kapalı otobüs durağı,
abricot er. 1. Kayısı (Compote d'abricots). 2. argo.
Şeftali, ferç, kadının edep yeri. 3. s. Kayısı rengi
(Teint abricot, tissu abricot). § Avoir l'abricot en
folie: Kaşınmak, şeftalisi tutuşmak, cinsel istekle
kıvranmak.

23

absence
abrupt, e s. 1. Sarp, dik, yalçın (Pente abrupte,
rocher abrupt, un chemin abrupt au flanc de la
montagne). 2. er. Dik, dik yamaç. 3. mec. İdare
etmesini hiç bilmeyen kişi, esnekliği olmayan,
dobra dobra hareket eden kişi; doğrucu Davut;
kazık gibi adam.
abruptement bel. I. Doğrudan doğruya, kem küm
etmeden, tepeden inme, beklenmedik bir
biçimde (La question lui fut posée abruptement).
2. Dikine, diklemesine (Les quartiers de roc qui
dévalaient abruptement jusqu'au fond des
douves).
abruti, e i ve ad. 1. Sersemleşmiş, alıklaşmış,
aptallaşmış; sersemce, aptalca, alıkça (Un air
abruti). 2. ad. Aptal, alık, sersem. § Espèce
d'abruti!: argo.Sersem, sersem herif, şaban! Etre
abruti de qch: Bir şeyden kafası sersem gibi
olmak, kazan gibi olmak (Etre abruti de soleil, de
bruit, de vin, de travail).
abrutir gçl. 1. Alıklaştırmak, sersemleştirmek,
sersemletmek, şaşkına çevirmek, bir şey anlamaz
duruma getirmek, kafasını kazana çevirmek
(L'alcool l'abrutissait et lui faisait perdre toute
volonté. Une propagande qui abrutit les masses).
2. Alçaltmak, küçültmek, düşürmek, yıkıma
götürmek (La débauche avait abruti son esprit). 3.
Abrutir qn de qch: Birini -ile bunaltmak (Abrutir
un enfant de travail. Il l'a abruti d'un flot de
paroles).
§ S'abrutir:
1.
Alıklaşmak,
sersemlemek. 2. S'abrutir de qch: -den
bunalmak, bir şey yüzünden hiçbir şey anlamaz
duruma gelmek (S'abrutir de travail, de
vacarmes).

abricoté, e s. 1. Kayısıyı andıran. 2. Kayısılı
(Gâteau abricoté).
abricotier er. Kayısı ağacı.
abrité, e s. Yel tutmaz, korunuk (Une terrasse
abritée).
abriter gçl. 1. Barındırmak, sipere almak (Abriter
quelqu'un sous son parapluie). 2. Bir şeyi
korumak, bir şeye siper olmak. 3. Barındırmak;
içine almak, kapsamak (Cette maison abrite
plusieur familles. Cet hôtel peut abriter deux cents
personnes). 4. Abriterqn, qch deqch,contre qch:
Birini, bir şeyi bir şeyden korumak, bir şeye karşı
korumak (La colline abrite les maisons des vents
du nord. Le tricot de laine l'abritait bien contre le
froid). § S'abriter: 1. Sığınmak (Je me suis abrité
sous le porche pendant l'averse). 2. S'abriter de
qch, contre qch: Bir şeye karşı, bir şeyden kendini
korumak (Elle avait une main sur les yeux pour
s'abriter du soleil). 3. S'abriter derrière qch: mec.
Bir şeyin arkasına gizlenmek, bir şeyi kendine
örtü yapmak, siper yapmak; bir şeyin gölgesine
sığınmak (S'abriter derrière la loi: Yasaların
gölgesine sığınmak, yasaları kendine örtü
yapmak, yasaların koruyuculuğuna sığınmak).
abri vent er. Yel sığınağı, yel siperi, ekinleri yellere

abrutissant, e s. 1. Sersemletici, sersemleştirici,
alıklaştırıcı, bunaltıcı (Un vacarme abrutissant,
un travail abrutissant, la vie abrutissante de Paris).
2. Küçük düşürücü, aşağılık (Les plaisirs
abrutissants de la table).
abrutissement er. Sersemletme, sersemleştirme;
sersemleme,sersemleşme alıklaştırma,alıklaşma
(L'abrutissement d'un peuplesoumis àla dictature).
abscisse diş. mat. Apsis, *yatay konaç.
abscons, e s. Gizli anlamlı, anlamı saklı;

karşı koruyan hasır vb. gibi şeyler,
abrogatif, ive s. Yürürlükten kaldıran, geçersiz
kılan (Loiabrogative).
abrogation diş. Ortadan kaldırma, yürürlükten,
geçerlikten kaldırma (Abrogation d'une loi, d'un
décret, d'un règlement).
abroger gçl. Geçerlikten, yürürlükten kaldırmak
(Abroger une ordonnance,une loi, un règlement.
On abrogea les dispositions contraires à la loi
nouvelle).

anlaşılması güç (Ecrivain abscons).
absence diş. 1. Bulunmayış, olmayış, yokluk, bir
yerde olmayış, ortada görünmeyiş (J'ai bien
regretté votre absence dans ta réunion) . 2. Yokluk,
eksiklik (Absence de goût, l'absence de rideau aux
fenêtres). 3. Ayrılık, uzaklaşma (Son absence de
Paris se prolongera jusqu 'à la semaine prochaine.
L'absence diminue les médiocres passions et
augmente les grandes). 4. Yoksunluk ; -in olmayışı
(L'absence de père est néfaste à un enfant). 5.

absent
Dalgınlık, dalıp dalıp gitme, kendini unutma. 6.
Derse, okula gidilmeyen günler; devamsızlık
(Les absences de cet élève sont très nombreuses).
§ En l'absence de qn: Biri olmadığında, biri orada
yokken (Vous êtes plus expansifen l'absence de
vos parents. En l'absence du directeur, voyez son
adjoint). Avoir des absences: Zaman zaman dalıp
gitmek, kendini unutmak; unutkan olmak,
absent, e s. 1. Bir yerde bulunmayan; (Orada)
olmayan, ortada görünmeyen; yok (Le directeur
est absent aujourd'hui, revenez demain). 2.
Dalgın, kendinde olmayan (Vous avez un air •
absent). 3. Absent de qn, de qch: Birinden, bir
şeyden uzakta, ayrı (Absent de vous, je vous vois
quand même. Il est absent de chez lui depuis
longtemps). 4. ad. Bir yerde bulunmayan kimse,
görünürde olmayan kişi (Dire du mal des absents.
Fixer le nombre des absents. Défendre les absents).
S. Etre absent de qch, dans un»endroit, quelque
part: Bir şeyde, bir yerde bulunmamak; -de
olmamak (Il est absent de Paris. J'ai été absent de la
réunion. La précision est absente de ce texte: Bu
metinde açıklık yok).
absentéisme er. Devamsizhk(Absentéisme scolaire).
absentéiste s. ve ad. Devamsız,
absenter s' gsz. 1. Yerinden ayrılmak yerinde
bulunmamak, bir yerden ayrılmak, uzaklaşmak
(Demander la permission de s'absenter. Il s'est
absenté quelques minutes). 2. S'absenter de qch:
Bir şeyden, bir yerden ayrılmak, uzaklaşmak,
orayagelmemek (S'absenter desondomicile, d'un
poste).
abside diş. Kiliselerde sunağın arkasına düşen
çokgen yada yarım daire biçimindeki bölüm,
apsid.
absinthe diş. I. Pelin. 2. Apsent (içki). 3. mec. Acı,
üzüntü.
absolu, e s. 1. Saltık, salt, mutlak (Un pouvoir
absolu, une autorité absolue). 2. Hiç bir koşula ve
kayda bağlı olmayan, tam, yüzde yüz (Une
confiance absolue dans le bon sens). 3. Hiçbir
ödün vermeyen, en ufak bir eleştiriye gelmeyen,
kesin, değişmez (A votre âge on a des jugements
absolus).
4.
Eksiksiz,
üstüne
toz
kondurulamayan (L'amour absolu n'existe pas
plus que le parfait gouvernement). S. er. fels. Sait,
mutlak (Chercher l'absolu. L'absolu, s'il existe,
n'est pas du ressort de nos connaissances. Etre à la
recherche de l'absolu). § Dans l'absolu: Koşullar,
olanaklar hesaba katılmadan, koşullar göz
önünde bulundurulmadan, düşünülmeden (On
ne peut juger de cela dans l'absolu).
absoluité diş. Saltıkhk, saltlık, mutlaklik.

24

absorption

absolument ad. 1. Saltık olarak, kesin olarak; ille
de (Il refuse absolument votre offre. Il veut
absolument vous voir). 2. Tamamıyla, tamamen,
büsbütün (C'est absolument faux Ceci s'oppose
absolument à ce que vous avez dit précédemment).
3. bel. Nesnesiz (Verbe employé absolument).
absolution diş. 1. Sorumsuz, suçsuz görülme;
suçsuzluk; aklanma (Prononcer l'absolution de
l'accusé).
2.
(Hıristiyanlık'ta).
Suçunu,
günahlannı bağışlama; aklama. § Donner
l'absolution à qn: Birinin günahlannı bağışlamak,
silmek (Donner l'absolution à un pécheur).
absolutisme er. (Devlet yönetiminde) Saltçılık,
mutlakiyet.
absolutiste s. 1. Saltçıhğa değgin. 2. ad. Saltçılıktan
yana olan kişi, saltçılık yanlısı, mutlakiyetçi.
absolutoire s. Bağışlayan, sorumsuz tutan, suçsuz
gören, aklayan (Sentence absolutoire).
absorbable s. Emilebilir, soğrulabilir, çekilebilir,
absorbant, e s. 1. Emici, soğurucu (Tissu
absorbant, papier absorbant). 2. Bir kişinin tüm
zamanını alan, soluk aldırmayan (Un travail
absorbant). 3. er. Emici, soğurucu (Le buvard est
un absorbant).
absorbé, e s. Kafası hep meşgul, bunalmış, işi
başından aşkın (Un air absorbé). § Etre absorbé:
İşi başından aşkın olmak, iş içinde bunalmak,
absorber gçl. 1. İçmek, emmek, içine çekmek,
soğurmak (L'éponge absorbe l'eau. Le buvard
absorbe l'encre). 2. Yemek, içmek, ağzına bir şey
koymak (Iln'arienabsorbédepuishier.
Ilabsorbe
presque deux litres de vin par jour). 3. Silip
süpürmek,
alıp götürmek
(L'achat
de
l'appartement a absorbé toutes mes économies; les
procès ont absorbé son patrimoine). 4. Kendi
içine alıp eritmek (L'église a deux manières de
réagir en présence de l'hérésie: repousser,
absorber). S. Tüm zamanını almak (Ce travail
m'absorbe). § S'absorber: 1. Emilmek, içilmek,
soğurulmak. 2. Erimek, yitip gitmek (Ce tapage
s'absorbait dans le bruissement de la vapeur). 3.
S'absorber dans qch: Birşeye dalmak, kendini bir
şeye kaptırmak (S'absorber dans son travail, dans
ses affaires, dans la lecture de son journal).
absorbeur er. (Petrolcülükte) Gaz emici; emici
aygıt; emme aygıtı, soğurma aygıtı,
absorption diş. 1. Emme, soğurma, içine çekme
(L'absorption de l'eau par le sable. Absorption
d'une crème par la peau). 2. İçme, içine çekme;
yutma (Suicide par absorption d'un poison.
A bsorption de gaz toxiques). 3. İçine alıp yitirme,
içinde eritme (Absorption de l'individu dans le
groupe). 4. Kendi iç evrenine dalmıştık, içe

absoudre
kapanma (L'absorption fixe du fou).
absoudre gçl. I. (Tövbe edenin) Suçunu, günahını
bağışlamak; aklamak (Absoudre un pénitent). 2.
Suçsuz görmek, birinin suçsuz olduğunu
açıklamak, sorumsuz tutmak (Absoudre un
accusé). 3. Bağışlamak, suçunu bağışlamak,
"affetmek (Pendant que la bouche accuse, le cœur
absout ). 4. Absoudre qn de f. qch: Birinin bir şey
yapmasını bağışlamak,
absoute diş. 1. (Kiliselerde) Yarlıgama duası;
ölünün tabutu başında okunan dua. 2. Kutsal
perşembe günü yapılan genel bağışlanma töreni,
abstème s. vead. Şarap tövbelisi; hiç şarap içmeyen
kişi (Nous serions tous abstèmes).
abstenir (s')gsz. 1. Hiç bir şey yapmamak ; çekimser
kalmak (Il est vain d'agir ou de s'abstenir.
S'abstenir aux élections). 2. S'abstenir de qch: Bir
şeyi bilerek atlamak. Bir şeyden çekinmek,
sakınmak, el çekmek, vazgeçmek, bir şeyi
bırakmak (La plupart des journaux s'abstiennent
de tout commentaire. S'abstenir de vin). 3.
S'abstenir de f. qch: Bir şey yapmaktan
vazgeçmek; bir şeyi yapmamak (Ils se sont
abstenus de participer à la course. Il s'abstient de
manger et de boire depuis trois jours). 4. S'abstenir
de qch: Kendini bir şeyden yoksun bırakmak, onu
hiç kullanmamak (Abstenez-vous de café et de
tabac jusqu'à nouvel ordre).
abstention diş. 1. Çekimserlik, çekimser kalma
(Abstention est parfois une attitude politique). 2.
Çekimserler, çekimser oy kullananlar (Le
nombre des abstentions, dans ce scrutin, atteint
près du quart des électeurs). 3. Yansızlık, yan
tutmama, yansız kalma, karışmama, müdahele
etmeme (L'abstention de l'Etat en tout ce qui n 'est
pas intérêt social immédiat).
abstentionnisme er. Çekimserlik, oy vermeme,
oyunu kullanmama (Lutte de l'Etat contre
l'abstentionnisme).
abstentionniste s. ve ad. Çekimser, oyunu
kullanmayan,seçimde oy vermeyen
(Les
abstentionnistes sont plus nombreux aux élections
partielles qu'aux élections générales).
abstergent,e s. 1. Temizleyici, mikroplardan arıtıcı
(Médicaments abstergents). 2. er. Temizleyici ilaç
(Les abstergents).
absterger gçl. Temizlemek, mikroplardan arıtmak
(Absterger une plaie).
abstersion diş. Temizleme, mikroplardan antma
(Abstersion d'une blessure, d'une plaie).
abstinence diş. 1. Perhiz, °imsak, dinsel bir amaçla
bir şeyi yememe (Pourpréserver sa santé il se pliait
à une dure abstinence. Le vendredi est pour les

25

absurde
catholiques un jour d'abstinence). 2. Kendini bir
şeyden yoksun bırakma, bir şeyi yemekten,
yapmaktan vazgeçme (Abstinence des plaisirs.
Abstinence de certains aliments). § Faire
abstinence de qch : Bir şeye perhiz yapmak; bir
şeyi yememek (Il fait abstinence de viande).
abstinent, e s. vead. Perhize uyan; kilisenin istediği
imsaki yapan.
abstraction diş. fels. 1. Soyutlama (L'homme est
capable d'abstraction et de généralisation). 2.
Gerçekte karşılığı olmayan soyut düşünce ve
kavram (La vie est pour lui une abstraction, il
raisonne sans tenir compte de la situation. Ce
personnage de comédie est une pure abstraction).
3. ç. Kurulan düşler, "hayaller; zihin takıntısı,
dalgınlık (Il s'évade en des abstractions fausses).§
Abstraction faite de: ... Bir yana bırakılırsa;
-hariç; -in dışında (Abstraction faite de deux
semaines où je ne serai pas à Paris, j'aurai tout le
temps de faire ce que vous me demandez). Faire
abstraction de qch: Bir şeyi hesaba katmamak,
göz önünde bulundurmamak (Le principe
essentiel de la science c'est de faire abstraction du
surnaturel). Par abstraction: bel. Dalgınlıkla.
abstraire gsz. 1. Soyutlama yapmak, soyutlamaya
gitmek (Il faut abstraire pour généraliser). 2. gçl.
Soyutlaştırmak (Abstraire une idée, un art). 3.
Abstraire qch de qch: Bir şeyden bir şeyi
yahtlamak, almak, çıkarıp almak (Il avait abstrait
de la vie ce qui lui paraissait essentiel). §
S'abstraire: 1. Kendini yahtlamak, dış çevre ve
etkilerden kurtarmak, sıyırmak, soyutlamak (II
arrive à s'abstraire complètement au milieu de cette
agitation). 2. S'abstraire de qch: Bir şeyin dışına
çıkmak, kendini birşeyin etkisinden kurtarmak;
-den soyutlamak (Pour comprendre un fait
historique il faut s'abstraire de l'époque où l'on
vit).
abstrait, e s. 1. Soyut (Idée abstraite, peinture
abstraite, art abstrait). 2. Güç anlaşılır (Auteur
abstrait). 3. Dalgın (Un air abstrait). 4. er.
Soyutluk, soyut planda düşünülen şey (Ne restez
pas dans l'abstrait, donnez des exemples). 5. ad.
Soyut sanatçı, soyut ressam (Les abstraits et les
surréalistes).
abstrus, e s. Güç anlaşılır, kavranması güç,
çapraşık (Idées abstruses, un philosophe abstrus).
absurde s. 1. Saçma, zırva, anlamsız (La vie est
souvent absurde. Agir d'une façon absurde). 2.
Akıl almaz, usa sığmaz, ipe sapa gelmez (Un
raisonnement absurde). 3. Konuşmasında,
düşüncelerinde bir tutarlık olmayan; saçma sapan
konuşan (Vieillard absurde, unefemme absurde).

absurdement
4. fels. Saçma, usdışı. 5. er. fels. Saçma;
anlamsızlık (Raisonnementpar l'absurde). 6. er.
Saçmalık, anlamsızlık, gülünçlük (Sesparadoxes
vont jusqu'à l'absurde).% Théâtre absurde: Usdışı
tiyatro.
absurdement bel. Saçmaca, saçmalıkla, akılsızcaf//
s'est absurdement conduit).
absurdité diş. 1. Saçmalık, akıl almazlik, usdışılık
(L'absurdité de ses propos, d'une conduite). 2.
Gülünçlük, usa sığmazlık (L'absurdité de la
mode). 3. Anlamsızlık (Absurdité de l'existence).
4. Saçma sapan şeyler (Dire des absurdités: Saçma
sapan şeyler söylemek; abuk sabuk konuşmak).
abus er. 1. Kötüye kullanma (Abus de confiance,
abus de pouvoir, abus d'autorité). 2. Aşırı
kullanma, çok kullanma (Abus d'alcools). 3. ç.
Yolsuzluklar, çalıp çırpma, "suiistimal (S'élever
contre des abus. Les abus d'un régime). §
Commettre un abus de confiance: Güveni kötüye
kullanmak. Faire abus de qch: Bir şeyi aşırı
kullanmak, çok kullanmak,
abuser gçl. 1. Kandırmak, aldatmak, yanıltmak (II
cherche à abuser ses petits camarades. La
ressemblance vous abuse). 2. Abuser de qch: Bir
şeyi kötüye kullanmak (Abuser de ses forces, de
son autorité, de son pouvoir). 3. Abuser de qn : a)
-in ırzına geçmek, -i iğfal etmek (Abuser d'une
femme. Un sadique condamné pour avoir abusé
d'une fillette), b) Birinin iyi niyetini kötüye
kullanmak; birinin temizliğinden, saflığından
yararlanmak (Il estparesseux et abuse de tous ceux
qui l'entourent en leur faisant faire son travail). §
S'abuser: Yanılmak, aldanmak (C'est, si je ne
m'abuse, la première fois. Il s'abuse étrangement
quand il pense être estimé).
abusif, ive s. 1. Aşın, gereğinden çok (L'usage
abusif d'un médicament, d'une boisson). 2. Kötü,
yanlış (Emploi abusif d'une expression, d'un
mot). 3. Yasasız, yasalara aykırı, usulsüz, yola
yönteme uymayan (Privilège abusif). 4. s. ve ad.
Kötüye kullanan; gücünü kötüye kullanan;
"suiistimal yapan,
abusivement bel. Yanlış olarak, yanlış (Mot
employé abusivement).
abysse er. coğr. Abis. Yer yada deniz altındaki
derin çukur, uçurum, doğal oyuk (Un abysse de
5000 m).
abyssinie diş. Habeşistan.
abyssinien, ne; abyssin,e i. ve ad. 1. Habeşistanlı,
Habeş. 2. Habeşlere değgin ; Habeşistan' a değgin.
acabit er. tkz. Yaradılış, huy, tip, nitelik (Nous ne
voulons pas avoir affaire à des gens du même
acabit. Il y a trop de garçons de son acabit. Un

26

accablant
poulet de cet acabit).
acacia er. Akasya.
académicien, ne ad. I. Akademi üyesi (Nu comme
le discours d'un académicien. Colette était
académicienne
à l'Académie
Royale de
Belgique). 2. Eski Yunan'da, Eflatun'un
öğrencilerine verilen ad.
académie diş. 1. Akademi (Académie de Médecine,
des Sciences). 2. Bir ustanın kendi yöntemine göre
müzik, resim, dans gibi dersleri öğrettiği yüksek
okul, akademi (Académie d'équitation, de billard,
de danse, de peinture). 3. Çıplak bir modele göre
çalışılan resim (Les meilleurs
morceaux
d'académie que Rubens a peints). 4. tkz. Çıplak
vücut görünüşü, çıplak vücut (Elle a une belle, une
superbe académie).
académique s. 1. Akademiye değgin;akademililere
yaraşan;
akademililere
özgü
(Discours
académique). 2. Geleneksel kurallar dışına
çıkamayan, kurallara çok bağlı ama soğuk, tatsız
tuzsuz (Une peinture académique, une langue
académique). § Une pose académique: Kurum,
çalım, kasılma. Un
style
académique:
Tumturaklı, süslü püslü bir biçem.
académiquement bel. Soğuk, kurumlu, çalımlı bir
biçimde.
académisme er. Geleneksel kurallara sıkı sıkıya
bağlılık, katılık; akademililik (On a parfois accusé
Ingres d'académisme, sans comprendre son
originalité profonde).
acagnarder (s') gsz. Avare avare oturmak; bir
köşeye çekilip oturmak (Il finit par s'acagnarder
sur une chaise).
acajou er. 1. Maun ağacı. 2. s. Maun renginde (Des
meubles acajou).
acalèphes er. ç. hayb. Denizısırganları,
acanthacées diş. ç. bitb. Kengergiller, kenger
familyası.
acanthe diş. 1. Kenger; ayıyoncası. 2. (Mimarlıkta)
Kenger yaprağı biçiminde oyma.
acariâtre s. Hırçın, geçimsiz (Unefemme acariâtre.
Un caractère acariâtre).
acariâtreté diş. Hırçınlık, geçimsizlik,
acariens, acarides er. ç. hayb. Uyuzböcekleri.
acarpe s. Meyvesiz, meyve vermeyen (Plante
acarpe).
acaruscr. Peynirkurdu, seyrik.
acatène, acathène .v. Zincirsiz (Une bicyclette
acathène).
acaule s. Sapsız (Plante acaule).
accablant, e s. 1. Bunaltıcı (Une chaleur
accablante). 2. Ezici, ağır (Un travail accablant).
3. Bitiren, dayanç bırakmayan (Une peine, une

accablement
douleur accablante). 4. Suçlayıcı (Un témoignage
accablant). 5. Can sıkıcı, bıktırıcı, rahatsız edici
(Un enfant accablant).
accablement er. 1. Bitkinlik, bitmişlik, çökmüşlük,
güçsüzlük (Son accablement devant la mort de sa
femme faisait peine à voir). 2. Bunalma, iş altında
ezilme (Etre dans l'accablement du désespoir). 3.
Ezici, bunaltıcı bir şey; *ezinç (Un accablement
indicible pesait dans l'air).
accabler gçl. 1. Belini bükmek, dayancım kırmak
(Ce deuil cruel l'accable). 2. Bunaltmak (La
chaleur accablait tous les touristes peu habitués à ce
climat). 3. Bitkin hale getirmek, ezmek, göz
açtırmamak (Il a accablé son adversaire. Tuseras
accablé sous une telle charge). 4. Accabler qn de
qch: a) Birini bir şeyle bunaltmak, çok rahatsız
etmek (L'enfant accablait son père de questions).
b) Birini bir şey altında ezmek (Accabler un
peuple d'impôts, accabler quelqu'un de travail), c)
Birini bir şeye boğmak, garketmek (Accabler
quelqu'un d'injures, de reproches. Accabler
quelqu'un de bienfaits, de cadeaux). 5. Etre
accablé de qch: a) Bir şeyden bitmek, bitkin hale
gelmek (Je suis accablé de fatigue), b) Bir şeyden
göz açamamak, başını alamamak (Il est accablé de
visites), c) Bir şeyden bunalmak, bir şey altında
ezilmek (Il est accablé de dettes. Je suis accablé de
travail).
accalmie diş. 1. (Deniz yada yel için) Kısa bir süre
için durma, yatışma, limanlama, dinme
(Attendons l'accalmie de la pluie, sous ce chêne;
L'accalmie de l'orage, delatempête). l.mec. Kısa
bir süre için dinme, durma, yatışma, dinlenme (II
y a une accalmie dans sa fièvre; je n'ai pas un
instant d'accalmie dans ma journée).
accaparement er. 1. (Ticarette) İstifçilik (Pendant
la Révolution on condamna les commerçants pour
accaparement). 2. Göz açtırmama, tüm vaktini
alma (L'accaparement d'un médecin par sa
clientèle).
accaparer gçl. 1. İstifçilik etmek; toplamak, istif
etmek (Accaparer sur le marché tous les stocks
d'étain pour maintenir les prix. Les trusts ont
accaparé la production). 2. Kendine ayırmak,
yalnız kendi elinde bulundurmak, kendi tekeline
almak, "gaspetmek (Accaparer le pouvoir, les
honneurs; A table, il accapare la conversation). 3.
Accaparer qn: Birinin yakasını bırakmamak,
bütün zamanım almak (Ce travail m'accapare
depuis des semaines; La cliente accaparait le
vendeur depuis une demie heure. Toute la journée,
il était accaparé par des visites).
accapareur, euse s. veod.İstifçi; tekelci ;°gaspeden,

27

accentuation
"gasıp.
accastillage er. Geminin su üstünde kalan bölümü,
accéder gçl. Accéder à: 1. -e girmek (Le perron par
où on accédait au corps principal de l'école). 2. -e
varmak, erişmek, kavuşmak (Connaître, c'est
accéder à la vision). 3. -i kabul etmek, yerine
getirmek ; -e razı olmak (ila accédé âmes prières, à
mes désirs). 4. (Eski) Biriyle -de anlaşmak,
uzlaşmaya varmak (Accéder à un traité).
accélérateur, trice s. 1. Hızlandırıcı, hız artırıcı
(Force accélératrice). 2. er. Gaz pedalı (Appuyer
sur l'accélérateur). 3. Hızlandırıcı, devinim
hızlandırma aygıtı,
accélération diş. 1. Hızlandırma, hızını artırma
(L'accélération d'un mouvement, d'un véhicule).
2. Hızlanma, hızı artma (L'accélération du
pouls, de la respiration).
accéléré er. (Sinemacılıkta) Hızlandırılmış devinim
(Le film passe en accéléré).
accélérer gçl. 1. Hızlandırmak, hızını artırmak
(Accélérer le mouvement, le train, le moteur). 2.
mec. Çabuklaştırmak, hızlandırmak (Accélérer
les travaux). 3. gsz. Gaza basmak, gaz pedalına
basmak (Accélérez, changez de vitesse). §
S'accélérer: Hız';nmak; çabuklaşmak (Les
battements du cœur s'accéléraient).
accent er. 1. Vurgu, hece vurgusu (L'accent es t sur la
dernière syllabe). 2. Ses tonu (L'accent de la
colère: Seste öfke tonu). 3. Söyleyiş, ağız (Accent
anglais, accent turc). 4. Sesli harflerin üzerine
konan ve bunların söylenişini gösteren im, vurgu
imi (Accent aigu, accent grave, accent
circonflexe). 5. Yabancı yada taşralı söyleyişi;
söyleyiş bozukluğu, şive bozukluğu (Avoir un
accent). 6. Söyleyiş biçimi, söyleyiş yolu; anlam,
anlatım yolu (L'accent est l'âme du discours. Un
accent amer, un accent douloureux, un accent
plaintif). 7. ç. Sesler (Ces accents pleins d'amour,
de charme et de terreur. Les accents guerriers du
clairon). § Donner de l'accent: Daha bir
yoğunluk, koyuluk vermek (Donner de l'accent à
une couleur). Mettre l'accent sur qch: Bir şey
üzerinde durmak, ısrar etmek, bir şeye daha çok
önem vermek, bir şeyi vurgulamak (Je mettrai
l'accent sur les problèmes sociaux).
accentuable s. Belirtilebilir, vurgulanabilir,
accentuation diş. 1. Vurgulama (Les règles de
l'accentuation d'une langue). 2. Yazıda vurgu
imlerinin konması yada konuşmada hece
vurgularının
belirtilmesi
(Les
fautes
d'accentuation). 3. Belirginlik, daha çok belirli
olma (Un visage qui semble mou, malgré
l'accentuation de certains traits). 4. Yoğunlaşma,

accentué

28

accessoire

interdit. ) 2. Yol, giriş yolu (La police surveille tous
şiddetlenme (L'accentuation de la hausse des prix
les accès de la maison). 3. Birinin yanına çıkma
entraine des revendications de la part des salariés).
serbestliği. 4. Nöbet (Accès de fièvre, accès de
accentué,e s. Çok belirgin; vurgulanmış,
toux). 5. Kriz (Un accès de colère, de fureur, de
accentuer gçl. 1. Vurgu imlerini koymak (Accentuer
folie). § Par accès: Kısa sürelerle, zaman zaman,
un texte). 2. Konuşurken hecelerin vurgularını
düzensiz bir biçimde, ara ara (Etre joyeux par
belirtmek, vurgulamak (Accentuer la voyelle
accès. Ses névralgies reviennent par accès. Il avait,
finale en français). 3. Daha bir belirtmek,
par accès, des velléités de résistance). Avoir accès
vurgulamak (Son geste accentuait la puissance de
auprès de qn, près de qn : Birinin huzuruna
sa voix). 4. Yoğunlaştırmak, arttırmak,
çıkmak, yanına varmak (Avez-vous accès auprès
çoğaltmak (La barbe accentue la tristesse de sa
du ministre?). Etre d'un accès facile, difficile:
physionomie. Accentuer ses efforts, ses activités).
acceptabilité
diş.
Kabul
edilebilirlik, • Yaklaşılması, yanına varılması kolay olmak, güç
olmak (L'île est d'un accès difficile). Avoir accès à
benimsenebilirlik.
qch: Bir şeye, bir yere girmek, varmak. Donner
acceptables. Kabul edilebilir, kabule değer (Une
accès à qch: Bir şeyin yolunu açmak; -mek
proposition acceptable).
olanağını vermek; sonu -e varmak, bir yere, bir
acceptant, e s. ve ad. Kabul eden, kabullenen, razı
şeye açılmak ( Cet examen donne accès à la carrière
olan.
d'ingénieur: Bu sınav mühendislik yolunu açıyor,
acceptation diş. 1. Bir şeyi kabul etme, kabul
bu sınav mühendislikyapma olanağını veriyor. La
(L'acceptation d'un don, d'un cadeau. La guerre
porte
du jardin donne accès au grand boulevard:
c'est l'acceptation pure et simple de la mort). 2.
Bahçe kapısı ana caddeye açılıyor, çıkıyor).
Razı olma, boyun eğme (Acceptation du divorce).
accessibilité diş. 1. Varılabilirlik, varış kolaylığı,
accepter gçl. 1. Kabul etmek (Accepter un don, un
erişme olanağı, erişebilirlik (Accessibilité à un
cadeau, une proposition). 2. Accepter qn: Birini
lieu, à un poste, à une fonction). 2. Kabul
y amna, huzuruna almak, kabul etmek. 3. Bir şeye
edilebilirlik, kabul edilme, yanına varma olanağı.
tahammül göstermek, dayanmak; bir şeyi
accessible
s. 1. İçine girilebilir (Cette région est
hoşgörü ile karşılamak (Il n'accepte aucune
difficilement accessible). 2. Varılır, yanaşılır,
critique). 4. İnanmak (Il accepte aveuglement les
erişilir, açık (Parc accessible à tous les visiteurs). 3.
prédictions des somnambules et du marc de café).
Elde edilebilir, öğrenilebilir, ele geçirilebilir
5. Bir şeye razı olmak, boyun eğmek (Accepter
(Science accessible à tout le monde). 4. Accessible
son sort, la mort, un malheur). 6. Accepter qch de
à qch: a) Bir şeye açık, bir şeye karşı duyarlı (On
qn: Birinden bir şey kabul etmek, almak
est accessible aux flatteries), b) -den anlayan, -e
(Accepter un cadeau de son ami). 7. Accepter de f.
yabancı olmayan, -den yoksun olmayan (Tu es
qch: -meyi kabul etmek (Tu as accepté de
accessible à la raison. Il est accessible à l'art).
collaborer avec nous. Il a accepté de m'aider). 8.
accession diş. 1. Çıkma, geçme (Accession au trône,
Accepter qn pour... : Birini... olarak kabul etmek
au pouvoir). 2. Kavuşma, elde etme (Accession
(Accepter quelqu'un pour époux).
d'un État à l'indépendance). 3. Katılma
accepteur er. 1. (Bir poliçeyi) Kabul eden. 2. i. ve
(L'accession d'un Etat à un traité).
ad. Kendi içine alan, alabilen, kendine çeken
accessit er. (Okullarda) İkinci dereceden ödül (Il
(Corps accepteur d'oxygène, d'hydrogène).
acception diş. 1. Yeğleme, yeğ tutma, tercih. 2.
gagna un accessit d'histoire naturelle).
Ayrılık gözetme, ayrı seçi, ayrılık yaratma, ayrı
accessoire s. 1. Katılmış, katkın (Retrancher d'un
gayrı deme. 3. Anlam (Prenez ce mot dans son
développement les idées accessoires.) 2. İkinci
acception la plus large). § Dans toute l'acception
derecede olan, ikinci planda gelen (Ces
du mot, du terme: Sözcüğün tam anlamıyla. Sans
remarques ne présentent qu'un intérêt accessoire.
acception de: -ayrımı yapılmaksızın; ...ayrılığı
Au prix de la chambre s'ajoutent quelques frais
gözetilmeksizin (Sans acception de fortune:
accessoires). 3.er. Daha az önemli olan şey; ikinci
Zenginlik ayrımı gözetilmeksizin, bu zengin bu
planda gelen şey; ayrıntı (Laissons de côté
yoksul demeden; zengin yoksul ayırmaksızın).
l'accessoire pour en venir au principal). 4. er. ç.
Faire acception de: Arasında ayrım yapmak (Ne
Takımlar, yedek parçalar (Les accessoires d'une
faire acception de personne: Hiç kimseyi ayrı
automobile sont la manivelle, le cric etc. Acheter
tutmamak;
hiç
kimse
arasında
ayrılık
un poêle à mazout avec ses accessoires). S.
gözetmemek).
(Tiyatroda) Sahne donatımı, sahne takımları
accès er. 1. Girme, giriş (L'accès de ce parc est
aksesuar (Accessoires de théâtre).

accessoirement

29

accessoirement bel. 1. Katma olarak; ikinci
derecede; sonra da (Ce livre s'adresse
principalement aux étudiants, accessoirement au
grand public). 2. Belki, olur ki, ola ki
(Accessoirement, nous ferons appel à sa
collaboration pour cet ouvrage). 3. Bu arada,
olanaktan yararlanarak,
accessoiriste ad. Donatımcı; tiyatro ve sinemada
sahne donatımcısı; aksesuarcı,
accidenter. 1. Kaza ( Un accident d' avton, detravail,
de voiture. Le nombre des accidents de circulation
est en constante augmentation). 2. Aksama,
aksaklık, çaparız (On ne compte plus les accidents
de sa carrière politique. L'opération chirurgicale a
entraîné plusieurs accidents secondaires). 3.
Rastlantı (La poésie n'était pas mon métier, c'était
un accident heureux)A. fels. tlinek. S. miiz.
Diyez, bemol ve bekarın ortak adı, değişiklik imi.
6. coğr. Yer şekilleri, engebe (Accidents de
terrain). % Par accident: Rastlantı olarak, kazara,
rastlama yoluyla, tesadüfen (Si par accident vous
le rencontrez, vous lui ferez toutes mes amitiés).
Avoir, subir un accident: Başına bir kaza gelmek,
accidenté,e s. 1. Engebeli (Région accidentée). 2.
Hareketli, türlü olaylarla dolu, serüvenlerle dolu
geçmiş, inişli çıkışlı (Une vie accidentée). 3.
Değişken. 4. Kazaya uğramış, kaza geçirmiş (Une
voiture accidentée). S. ad. Kaza geçirmiş kişi,
"kazazede (Verser une rente à des accidentés du
travail).
accidentelle s. 1. Kaza ile, kaza sonucu olan (Mort
accidentelle). 2. Rastlantısal, rastlantıya bağlı
(Une découverte accidentelle: Rastlantısal bir
bulgu). 3. fels. İlineklere değgin,
accidentellement bel. 1. Kaza ile, kaza sonucu,
kazara (Il est mort accidentellement l'année
dernière). 2. Bir rastlantı sonucu, rastlantı olarak,
tesadüfen (En parcourant votre manuscrit, je
suis tombé accidentellement sur un détail que je
n'ai pas compris).
accidenter gçl. 1. Engebeli kılmak (Accidenter un
terrain, une région). 2. Değişkenlik
vermek,
renklilik
vermek,
çeşitlilik
vermek,
tekdüzelikten kurtarmak (Accidenter son style).
3. Accidenter qn, qch: Birini, bir şeyi kazaya
uğratmak, hasara uğratmak, zedelemek (En
frôlant de trop près la balustrade du pont, il
accidenta l'aile de sa voiture).
accipitre er. hayb. Yırtıcı kuş, alıcı kuş.
accise diş. İçkilerden alınan dolaylı vergi,
acclamateur er. Alkışçı, alkış tutucu,
acclamation diş. Alkış, alkış haykırışları (Le bruit
des acclamations arrive jusqu'à nous). § Par

accoler
acclamation: Alkışlarla, alkışlar arasında (Elire,
nommer qn par acclamation: Birini alkışlarla
seçmek, atamak).
acclamer gçl. 1. Alkışlarla, sevinç çığlıklarıyla
karşılamak, selâmlamak (La foule acclame le
vainqueur). 2. Alkışlamak, alkışlarla seçmek. §
Se faire acclamer: Kendini alkışlatmak, alkış
toplamak (Ils se sont fait acclamer en jetant
l'anathème sur les gouvernements).
acclimatable s. İklime uyabilir (Une plante
acclimatable).
acclimatation diş. İklime alışma; iklime alıştırma
(Jardin d'acclimatation.
Acclimatation
des
végétaux à un milieu).
acclimatement er. Yeni bir iklime, yeni bir ortama
alışma, uyarlanma (L'acclimatement de ces
fauves a été particulièrement difficile).
acclimater gçl. 1. İklime, ortama alıştırmak,
uydurmak (Acclimater des oiseaux exotiques.
Acclimater des plantes tropicales en pays
tempérés). 2. Acclimater qn, qch: Birini, bir şeyi,
bir şeye, bir yere alıştırmak; uyarlamak (Il était
habitué à vivre sans la moindre contrainte, son
éducation n 'était pas faite pour l'acclimater à la vie
monotone du bureau). 3. Acclimater qch: İçeri
sokmak, getirmek, ithal etmek (Acclimater chez
soi une idée, une habitude, un usage étranger). §
S'acclimater: 1. İklime, ortama alışmak, uymak
(Si le désir de m'acclimater m'était venu). 2.
Yerleşmek, oturmak (Cet usage s'est très vite
acclimaté en France). 3. S'acclimater à qch: Bir
şeye alışmak, uymak; uyarlanmak, kendini
uyarlamak (Le petit paysan commençait à
s'acclimater à la vie du lycée).
accointance diş. 1. İlişik, ilişki. 2. Tanıdık, tanış;
tanıdık kimseler, ahbaplar (J'ai des accointances
dans les milieux politiques). § Avoir des
accointances avec qn: Biriyle ilişkisi, ahpaplığı,
dostluğu, tanışıklığı olmak (Il a des accointances
avec les hommes au pouvoir).
accolade diş. 1. Kucaklama, boynuna sanlma. 2.
(Noktalama işaretlerinden) Kaş işareti. 3.
Şövalyeliğe alınan birinin omuzuna kılıcın yanıyla
üç kez vurma töreni. 4. Beğenme anlamında
birinin omuzunu okşama (Le général lui épingla la
légion d'honneur et lui donna l'accolade). §
Donner l'accolade à qn: -in boynuna sanlmak, -i
kucaklamak,
accolage er. Hereğe bağlama, herekleme,
accotement er. Birleştirme, bitiştirme; bitişme,
birleşme.
accoler gçl. 1. (Birinin) Boynuna sanlmak (Az
kullanılır). 2. Hereklemek (Accoler la vigne). 3.

accolure
Bir kaş işaretiyle birleştirmek. 4. (İki şeyi) Bir
arada, yan yana göstermek, yan yana koymak
(Accoler deux noms sur une liste). 5. Accoler qch à
qch: Bir şeyi -e bağlamak, eklemek; bir arada
bulundurmak (Il a accolé la particule à son nom
afin de s'anoblir. Sur la même affiche on avait
accolé au nom de la vedette ceux d'artistes sans
talent). 6. Etre accolé à qch: Bir şeye bağlı, ekli
olmak; bir şeyle beraber bulunmak. § S'accoler:
Birbirinin boynuna sarılmak, dolaşmak (Deux
papillons qui s'accolent).
accolure diş. 1. Herek bağı. 2. (Irmakta
yüzdürülüp taşıtılan) Tomruk bağı.
accomodage er. (En çok yemekler için) Yapım,
hazırlama.
accomodant, e s. Uyar, uysal, uygun, geçimli
(Personne accomodante.
Il s'est
montré
accomodant dans cette affaire).
accomodation diş. 1 .Uygunluk, elverişlilik. 2. Uyar
hale getirme, uygun kılma. 3. Yapma, hazırlama
(Accomodation d'une salade). 4. Düzeltme;
düzelme. 5. biy. (Gözde) Uyum.
accomodement er. 1. Düzenleme. 2. Uyuşma,
uzlaşma (Rechercher un accomodement entre
deux gouvernements).
accomoder gçl. 1. (Yemek için) Yapmak, özel
biçimde, usulünce hazırlamak (Accomoder une
salade; Accomoder du poisson avec une sauce). 2.
Accomoder à: -e elverişli olmak, -in işine gelmek
(Cela m'accomode: Bu benim işime gelir). 3.
Accomoder qch avec qch: Bir şeyi -ile uzlaştırmak,
bağdaştırmak (Accomoder la religion avec les
plaisirs). 4. Accomoder qch à qch: Bir şeyi -e
uydurmak (Accomoder
son discours aux
circonstances). S. Accomoder qn: (Eskimiştir)
Birini gülünç düşürmek, rezil etmek. §
Accomoder quelqu'un de toutes pièces: Birini
kötülemek, zemmetmek, aleyhinde söylemedik
şey bırakmamak. § S'accomoder à qch: 1.
Uymak, bir şeye uymak, kendini bir şeye
uydurmak (S'accomoder
à de
nouvelles
conditions
d'existence.
La science
doit
s'accomoder à la nature). 2. S'accomoder de qch:
-ile yetinmek, -e en sonunda razı olmak; fit olmak
(C'est un homme conciliant qui s'accomode de
tout. Il a dû s'accomoder de cette chambre d'hôtel
incorfortable). 3. S'accomoder avec qn, qch: -ile
anlaşmak, uzlaşmak (S'accomoder avec ses
créanciers).
accompagnateur, trice ad. (Müzikte çalana yada
okuyana) Eşlik eden, *eşlikçi (Cette pianiste est
l'accompagnatrice
d'un chanteur). 2. Bir
topluluğa eşlik ve kılavuzluk eden, eşlikçi,

30

accon
"refakatçi (Le billet est valable pour dix enfants et
un accompagnateur).
accompagnement er. 1. Eşlik, eşlik etme, birlikte
gitme, "refakat (La voiture présidentielle passa à
grande vitesse avec un accompagnement imposant
de motocyclistes). 2. Gerekli öteberi, takım
taklavat.
accompagner gçl. 1. Accompagner qn: Birine eşlik
etmek, yamnda gitmek,birinin yanında gitmek,
bulunmak, "refakat etmek
(Pouvez-vous
m'accompagner au cinéma). 2. -ile beraber olmak
(Tous mes voeux vous accompagnent: Bütün
başarı dileklerim sizinle).3. Kollamak, yanında
bulunmak. 4. Eşlik etmek (Accompagner un
pianiste, un chanteur). 5. Accompagner qn de qch:
Birini bir şeye boğmak, maruz bırakmak
(Accompagner quelqu'un de ses moqueries, de ses
sarcasmes). 6. Accompagner qch de qch. Bir şeye
bir başka şey eklemek, arkasından katmak
(Accompagner un repas d'un vin. Il accompagna
sa réponse d'un sourire bienveillant). 7. Etre
accompagné de qch, par qch: Bir şeyin eşliğinde
olmak, ...ile beraber bulunmak, olmak (Que les
noms de personnes soient accompagnés de leur
titre honorifique). S'accompagner de qch: ...ile
beraber bulunmak; beraber olmak, gelmek (Une
défaite s'accompagne toujours de quelque
humiliation. Sa phrase s'accompagna d'un geste
de menace).
accompli, e s. 1. Olmuş bitmiş, tamamlanmış,
geçmiş (Vingt années accomplies). 2. Eksiksiz,
yetkin, tam (C'est un diplomate accompli. Un
modèle accompli de toutes les vertus). §. Un fait
accompli: Oldubitti. Laisser, mettre qn devant un
fait accompli: Birini bir oldubitti karşısında
bırakmak. Rester, être mis devant un fait
accompli: Oldu bitti karşısında kalmak. Céder,
s'incliner devant un fait accompli: Bir oldubittiye
boyun eğmek.
accomplir gçl. 1. Yapmak, gerçekleştirmek, yerine
getirmek (Accomplir une tâche, un ordre, un
devoir, un service. Accomplir son service
militaire). 2. Yerine getirmek, istenilmiş olan
şeyi yapmak (Accomplir un voeu, un souhait). §
S'accomplir: Olmak, gerçekleşmek, yapılmak,
yerine gelmek (Son souhait s'est accompli).
accomplissement er. Sona erme, sona erdirme;
tamamlama, tamamlanma; yapma, yapılma;
gerçekleştirme, gerçekleşme; yerine getirme,
yerine getirilme (L'accomplissement d'un projet,
d'un souhait, d'un devoir, d'un service).
accon, acon er. 1. Mavna. 2. Midye tarlalarında
kullanılan sandal.

accord
accord er. 1. Duygu ve düşünce uygunluğu,
anlaşma, bağdaşma, uzlaşma (Le bon accord qui
règne entre nous). 2. Uygunluk, birlik. 3. dilb.
Uyum (Accord du participe passé). 4. Antlaşma;
anlaşma (Les divers pays réunis à Genève
conclurent un accord sur l'arrêt des expériences
atomiques, les syndicats et le directeur signèrent
un accord de salaires). 5. (Çalgıda) Düzen, akort
(Ce piano ne tient 'pas l'accord). 6. (Müzikteki
anlamıyla) Ezgi. 7. ç. Nişan töreni. § En accord:
Tam anlaşarak, uyum içinde, uzlaşma içinde
(Vivre en accord, en parfait accord). D'accord:
Olur, hayhay, tamam; anlaştık. Etre d'accord
avec qn: Biriyle anlaşmak, uyuşmak, eş kamda
olmak. Etre d'accord sur qch: Bir şey üzerinde eş
kanıda, aynı düşüncede olmak. Tomber
d'accord: Uzlaşmak, anlaşmak.
Tomber
d'accord avec qn sur qch: Biriyle bir konuda, bir
şey üzerinde anlaşmaya varmak, uzlaşmak. D'un
commun accord: Oy birliğiyle herkesin
katılmasıyla. Conclure un accord, arriver à un
accord: Bir anlaşmaya, uzlaşmaya varmak (Après
plusieurs heures de discussions, nous sommes
arrivés à un accord). Donner son accord: Kabul
etmek, olur demek, evet demek. Donner son
accord à qch: Bir şeyi kabul etmek; bir şeye izin
vermek.
Mettre
d'accord:
Anlaştırmak,
uzlaştırmak, barıştırmak (Il les a mis d'accord en
les renvoyant tous les deux). Se mettre d'accord:
Anlaşmak, uzlaşmak; düşünce birliğine, eş
kanıca varmak. Tenir l'accord: Düzen tutmak,
akort tutmak (Ce violon ne tient pas l'accord).
Etre en accord avec qch: -ile uyuşmak, gitmek,
uygun düşmek (L'architecture de la maison est en
accord avec le paysage).
accordable s. 1. Uzlaştırılabilir; verilebilir; yapılır,
kabul edilebilir. 2. (Çalgılar için) düzene gelir,
akort edilebilir, düzen tutar,
accordage, accordement er. (Çalgılar için)
Düzenleme, akort etme.
accordailles diş. ç. (Evlenmede) Söz kesme,
accordé, e ad. Yavuklu, sözlü,
accordéon er. Akordeon, körüklü çalgı,
accordéoniste^. Akordeon çalan, akordeoncu,
accorder gçl. 1. Anlaştırmak, uzlaştırmak (Soyez
joints, mes enfants, que l'amour vous accorde).
2: Yatıştırmak (Accorder une querelle). 3.
(Çalgıya) Düzen vermek, düzenlemek, akort
etmek (Accorder un piano, un violon). 4.
(Tartışmada) Kabul etmek (Je vous accorde que
j'ai eu tort). S. Vermek (Accorder un crédit, un
délai, une faveur). 6. Atfetmek, vermek
(Accorder de l'importance, de la valeur). 7.

31

accoter
Accorder qch à qn, à qch: -e bir şey vermek
(A ccorder un crédit à un petit paysan. Accorder de
l'importance, de la valeur à un projet). 8. Accorder
qch avec qch: a) Bir şeyi -ile birleştirmek, bir şeyi
-e katmak, eklemek (Il accorde sa raison
particulière avec la raison universelle. Il avait su
accorder admirablement une demie intelligence et
une demie ambition), h) Bir şeyi -ile uyum
yaptırmak (Accorder le verbe avec le sujet). §
S'accorder: 1. Anlaşmak, uzlaşmak, uyuşmak,
uyum yapmak. 2. S'accorder avec qn: Biriyle
anlaşmak. 3. S'accorder sur qch: Bir şey üzerinde
anlaşmak. 4. S'accorder pour f. qch, à f. qch: Bir
şey yapmak için, bir şey yapmakta anlaşmak,
elbirliği etmek (S'accorder pour dire, pour
décider). 5. S'accorder qch: a) Biribirine ...
vermek (Ils ne s'accordent pas de répit:
Biribirlerine rahat vermiyorlar; rahat yüzü
gösterdikleri yok), b) Kendisine ... vermek (II ne
s'accorde jamais de repos: Hiç dinlendiği yok,
kendisine bir dakika dinlenme verdiği yok).
accordeur, euse ad. 1. Uzlaştıran, barıştıran,
yatıştıran. 2. (Çalgılara) Düzen veren,
düzenleyici, akortçu.
accordoir er. (Çalgılar için) Düzen anahtarı,
accore s. 1. Sarp, dik (Côte accore). 2. er. (Gemi
kızağında) Destek, payanda,
accorer gçl. (Gemiler için) Kızağa almak, kızağa
çekmek.
accort, e s. Cıvıl cıvıl, kımıl kımıl, canlı, sevimli,
cana yakın (Une femme, une jeune fille accorte.
Dans cette auberge une accorte serveuse
s'empressait auprès des clients).
accortement bel. Sevimlice; tatlı tatlı (Vous me
jouez, mon frère, assez accortement).
accortise diş. Sevimlilik, cana yakınlık,
accostable s. l.Yanaşılabilir, yaklaşılabilir (Rivage
accostable, quai accostable). 2. mec. Yanına
varılabilir, konuşulup dostluk kurulabilir
(Femme accostable).
accostage er. (Gemiler için) Kıyıya yanaşma,
yanaşma (L'accostage du quai était rendu
impossible par la houle. Un bonhomme dirigeant
l'accostage des rares Caïques).
accoster gçl. 1. Yanaşmak (Accoster le quai, le
rivage). 2. Accoster qn : Birinin yanına
yanaşmak, sokulmak, yaklaşmak (Il accoste les
jeunes filles dans la rue pour leur faire la cour. Un
passant l'accosta pour lui demander l'heure).
accotement er. Şose ile hendek arası; yol yanı, yol
eteği (Stationner sur l'accotement).
accoter gçl. 1. Accoter qch, quelque part: Bir şeyi,
bir şeyini bir yere dayamak (Accoter satêtesur

accotoir
son fauteuil, son coude au comptoir). 2. Accoter
qch contre qch: Bir şeyi -e dayamak, tutturmak
(Accoter l'échelle contre le mur).
accotoir er. Dayanak, dayangaç.
accouardir gçl. Korkaklaştırmak.
accouchée diş. Lohusa.
accouchement er. 1. Doğurma, doğum yapma,
doğum
(Accouchement
naturel, à terme,
prématuré. Douleur de l'accouchement). 2.
Doğurtma, doğum (Ce médecin a fait des
centaines d'accouchements).
accoucherez. 1. Doğurmak, doğum yapmak (Elle
a accouché dans une clinique parisienne.
Accoucher avant terme). 2. gçl. Accoucher qn:
Birini doğurtmak, birine doğum yaptırmak (Le
médecin accouche une femme). 3. Accoucher de
qn: ...doğurmak (Accoucher d'un garçon,
d'une fille, de jumeaux). 4. Accoucher de qch:
mec. Yazmak, yaratmak, meydana getirmek
(Accoucher d'un roman, d'un livre). 5. gsz. argo.
Dilinin altındaki baklayı çıkarmak (Tu inventes
des prétextes, accouche donc enfin: Bahaneler
uydurup duruyorsun, çtkar dilinin altındaki şu
baklayı). § Accoucher d'un bon mot: Cevher
yumurtlamak. Accoucher d'une souris: Doğura
doğura bir fare doğurmak, umulanı vermemek
(La montagne a accouché d'une souris: Dağ fare
doğurdu).
accoucheur er. Doğum hekimi, kadındoğumcu.
accoucheuse diş. Ebe.
accoudement er. 1. Dirseklerine dayanma.2. Dirsek
dirseğe gelme,
accouder (s') gsz. 1. Dirseklerine dayanmak. 2.
Dirsek dirseğe gelmek. § S'accouder à qch, sur
qch: Bir yere, bir şeye dayanmak (S'accouder à la
fenêtre, sur une table. Elle s'accoude au parapet
pour regarder).
accoudoir er. Dirsek dayanağı, dirsek yastığı,
dirseklik, kol (Les accoudoirs d'un fauteuil).
accouer gçl. Birbirinin kuyruğuna bağlamak
(Accouer les chevaux).
accouple diş. (Avcılıkta köpekleri çifter çifter
bağlamakta kullanılan) Bağ, çifte tasma,
accouplement er. 1. Bir araya getirme (Un étrange
accouplement de mots). 2. Çiftleştirme; çiftleşme
(Les bêtes fauves qui se cachent dans leurs
accouplements).
accoupler gçl. 1. Birbirine bağlamak, koşmak, eş
etmek, eşleştirmek (Accoupler deux roues par
une bielle. Accoupler des générateurs électriques).
2. Bir araya getirmek, toplamak (Accoupler deux
mots, des idées disparates). 3. Çifte koşmak,
bağlamak, koşmak (Accoupler les bœufs à la

32

accoutumer
charrue). 4. Çiftleştirmek. 5. Accoupler qch et
qch; qch avec qch: -ile çiftleştirmek (Accoupler
une vache flamande et (à) un taureau anglais.
Accoupler un chien loup et (à) une chienne). §
S'accoupler: 1. Birleşmek, çiftleşmek, cinsel
birleşmek. 2. Birbirine bağlanmak, koşulmak,
accourcir gçl. 1. (Eskimiştir) Kısaltmak (Accourcir
un ehemin, les herbes). 2. gsz.Kısalmak(Les jours
accourcissent).
accourcissement er. 1. Kısaltma. 2. Kısalma,
accourir gsz. Koşmak, koşuşmak, üşüşmek (Ses
amis accourent aussitôt pour le féliciter. Nous
avons accouru l'aider, pour l'aider).
accoutrement er. 1. Gülünç kılık, rüküşlük. 2.
(Eski) Giysi,
accoutrer gçl. 1. Gülünç kılığa sokmak, gülünç
şekilde giydirmek. 2. (Sırmacılıkta) Haddenin
deliğini düzeltmek. § S'accoutrer: 1. Giyinmek
(Elle s'accoutre toujours d'une
manière
étonnante). 2. Rüküşçe giyinip süslenmek. 3.
S'accoutrer de ' qch; être accoutré de qch: Bir şey
giymiş olmak, giymek (Il est grotesquement
accoutré d'un habit trop court).
accoutumance diş. 1. Alışkanlık; alışma (Après
quelques semaines dans ce climat humide et chaud,
il se produit une certaine accoutumance). 2.
Accoutumance à qch: -e alışkanlık, alışma (Ily a
certainement une accoutumance au malheur.
Accoutumance à un poison).
accoutumé, e s. 1. Alışık, alışkın. 2. Alışılan,
alışılmış, her günkü (Faire sa promenade
accoutumée. J'ai pris mon chemin accoutumé). §
Etre accoutumé à qch; à f. qch: Bir şeye, bir şey
yapmaya alışmak, alışık olmak.§ A l'accoutumée:
Alışıldığı gibi, her zamanki gibi, olageldiği gibi (II
est passé à 8 heures comme à l'accoutumée).
accoutumer gçl. 1. Alıştırmak. 2. Accoutumerqnà
qch; à f. qch: Birini bir şeye, bir şey yapmaya
alıştırmak (On ne l'a pas accoutumé à la discipline,
à travailler. A ccoutumer un cheval à galoper sur le
bon pied; Accoutumer les enfants à l'obéissance).
3. Avoir accoutumé de f. qch, être accoutumé de f.
qch : Bir şey yapmaya alışmış olmak (J'avais
accoutumé d'aller, de faire. Ces terrers avaient
accoutumé de produire beaucoup. Des docteurs
qui n'avaient pas accoutumé de se trouver en si
grand nombre).4. Etre accoutumé à qch; à f. qch:
Bir şeye, bir şey yapmaya alışmak (J'étais
accoutumé à ne plus fumer). § S'accoutumer: 1.
Alışmak. 2. S'accoutumer à qch; à f. qch: Bir şeye
alışmak; bir şey yapmaya alışmak (Je me suis
accoutuméàlasolitude;ons'accoutumeàsepasser
de Paris).

accouvage
accouvage er. (Makine ile) Kuluçkacılık;kuluçkaya
yatırma.
accouver gçl. 1. Kuluçkaya yatırmak. 2. gsz.
Kuluçkaya yatmak. § S'accouver: Kuluçka
olmak, gurk olmak,
accréditer gçl. 1. Doğrulamak; doğru, inanılır
olduğunu belirtmek (Accréditer une nouvelle, un
bruit qui court. Les journaux ont accrédité la
nouvelle d'une révolte militaire). 2. Saygınlık yada
güvenilirlik vermek. 3. Doğurmak, yol açmak
(Des bruits trop répandus que la haine accrédite).
4. Güven belgesi vermek (Accréditer un
ambassadeur auprès d'un chef d'Etat, auprès d'un
gouvernement). 5. Accréditer qn: Birine hesap
açmak, kredi açmak (Accréditer un commerçant).
6. Etre accrédité auprès de qn: Birinin yanında
kredisi olmak, kendisine hesap açılmış olmak
(Etre accrédité auprès d'un banquier). §
S'accréditer: 1. Doğrulanmak, gitgide doğruluk,
gerçeklik kazanmak; yayılmak (Le bruit de sa
démission s'accréditepeu à peu dans les couloirs de
l'Assemblée Nationale). 2. Saygınlık yada güven
kazanmak; sayılır, güvenilir olmak (Ils'accrédite
de jour en jour).
accréditeur er. Akreditif açtıran, akreditif amiri,
accréditif er. (Bir bankanın başka bir bankaya, biri
için verdiği) Ödeme buyruğu, akreditif,
accroc er. 1. Yırtık (Faire un accroc à son pantalon:
Pantolonunu bir yere takıp yırtmak). 2. mec. Leke
(Un accroc à la vertu, à la réputation, à l'honneur).
3. Güçlük, pürüz (Jusqu'icinous n'avons euaucun
accroc sérieux). 4. Takıntı (Les choses se passent
sans le moindre accroc). § Faire un accroc à qch:
Gölge düşürmek, zarar vermek, leke sürmek
(Faire un accroc à la liberté, à l'honneur).
accrochage er. 1. Asılma, asma; takılma, takma
(L'accrochage des toiles dans un musée.
L'accrochage d'un rideau). 2. Çarpma; çarpışma
(Accrochage entre deux véhicules). 3. Yakalama,
yakalanma; enseleme, enselenme. 4. Çarpışma,
vuruşma (llya un accrochage entre les gendarmes
et les contrebandiers). S. hlk. Beklenmedik
zorluk, çaparız. 6. hlk. Kavga, ağız dalaşması (ila
eu un accrochage avec sa concierge).
accroche-cœur er. Zülüf.
accrochement er. Accrochage ile eş anlamda olup
daha az kullanılır,
accroche-plat er. (Duvara asmak için) Tabak askısı.
accrocher gçl. 1. (Kanca, çengel, çivi gibi bir şeye)
Asmak, takmak, iliştirmek (Accrocher un
tableau, ses vêtements, son chapeau). 2. Takmak,
kaçırmak, yırtmak (Accrocher un bas). 3.
Takılarak çekmek, takılarak tutmak. 4.

33

accroissement

Çarpmak, çarpıp takılmak (Sa voiture a accroché
mon pare-chocs). 5. ask. Tutmak, ilerlemesine
engel olmak, ilerletmemek (Accrocherl'ennemi).
6. Ele geçirmek, kapmak, elde etmek (Accrocher
une bonne place). 7. Çarpışma zorunda
bırakmak, çarpışmak (Accrocher une troupe). 8.
Accrocher qch contre qch: Bir şeyi -e çarpmak
(Accrocher sa voiture contre le mur). 9. Accrocher
qn: a) Birini yolundan alıkoymak (J'ai été
accroché au sortir du bureau par un importun qui
m'a retenu une heure), b) Birinin dikkatini kendi
üzerine çekmek (Le titre du journal accrochait les
passants). 10. Accrocher qch à qch: Bir şeyi -e
asmak (Accrocher ses vêtements au portemanteau. Accrocher une toile à un mur. Accrocher
son chapeau à un clou). 11. gsz. Takılıp kalmak
(La conférence a accroché sur un point délicat). §
S'accrocher: 1. Takılıp kalmak, asılmak. 2.
S'accrocher à qn: Birine asılmak, bir kimseye
askıntı olmak, birine tebelleş olmak (S'accrocher
à une femme. Sa maîtresse ne l'aime plus, mais lui
s'accroche à elle). 3. S'accrocher à qch: Bir şeye
sarılmak, asılmak, tutunmak (S'accrocher à un
rocher, àsonpassé, à ses illusions. Il s'accrochait à
l'espoir de la voir arriver par le train suivant). 4.
S'accrocher avec qn: Biriyle takışmak, dalaşmak
(Il s'est accroché avec un de ses collègues). § Se
l'accrocher: hlk. Hava almak, üstüne bir bardak
su içmek, bir şeyden yoksun kalmak (Tu peux te
l'accrocher: Hava alırsın, sen bunun üstüne bir
bardak su iç).
accrocheur, euse s. l.Direngen, direnen, yılmayan
(C'est un garçon accrocheur qu'un échec ne
décourage jamais). 2. er. Yapışkan, yakasına
sarıldı mı bir türlü bırakmayan (C est un bon
vendeur, c'est un accrocheur). 3. Takan, iliştiren,
çarpan kişi. 4. i ve ad. İlgi çeken, dikkati zorla
çeken, çekici (Une publicité accrocheuse). S. tkz.
İstediğini ustalıkla eİde eden, ele geçiren kişi,
tuttuğunu koparan,
accroire gçl. 1. Faire accroire qch, laisser accroire
qch: (Olmayan bir şeye) İnandırmak, kandırmak,
yutturmak (Il veut nous faire accroire que...). 2.
Faire accroire qch à qn: Bir şeyi birine yutturmak.
3. En faire accroire à qn: Birini kandırmak,
olmayan bir şeye inandırmaya çalışmak;
yutturmak (Le récit de tes exploits est faux; tu
cherches à m'en faire accroire). 4. S'en faire
accroire: Fasulye gibi kendini nimetten saymak;
kendini pek beğenmek, kendim dev aynasında
görmek (Il s'en fait accroire).
accroissement
er.
1.
Artma,
çoğalma
(L'accroissement de la production industrielle.

accroître

34

accuser

Accroissementdeladouleur). 2. Büyüme,gelişme
basmak (Un vaisseau qui accule). 4. Acculer qn à
(Période d'accroissement).
qch: Birini bir şeye zorlamak (Acculer un
accroître gçl. 1. Çoğaltmak, artırmak, yükseltmek
commerçant à la faillite. Cette exigence nouvelle
(Accroître ses biens, sa production,
son
accula ses adversaires à un choix difficile). 5.
patrimoine. Le réarmement accroît les possibilités
Acculer qn à qch, dans qch: Birini bir şeye atmak,
de guerre. Il s'agit d'accroître le bien-être de la
içine düşürmek, itmek (La ruine de la famille l'a
population).
2. gsz. Artmak, çoğalmak,
acculé au désespoir). 6. Etre acculé à qch: Bir şeye
yükselmek (Sa fortune accroît tous les jours). 3.
zorlanmak, sürüklenmek (Etre acculé à
la
Accroître à qn: -e düşmek (Lapart de leur cousin
faillite: İflasa zorlanmak, sürüklenmek). §
est accrue aux autres héritiers). § S'accroître:
S'acculer: Sırtını dayamak, sırtını bir yere
Durmadan çoğalmak, boyuna artmak (Sa
vermek.
popularité s'accroît de jour en jour. Le danger • acculturation diş. 1. Kültürlüleşme; -in kültürünü
d'inflation s'est sérieusement accru. La tension
özümleme (L'acculturation des Amérindiens). 2.
s'accroît entre les deux pays).
(Yabancı bir ülkenin) Kültürünü benimseme,
accroupi, es. Çömelmiş; bağdaş kurmuş (Accroupi
kültürüne uyma (L'acculturation d'un immigré).
à la turque).
accumulateur er. 1. Akümülatör, 'biriktireç.
(Charger, décharger ses accumulateurs: Aküleri
accroupir (s') gsz. Çömelmek (L'enfants'accroupit
doldurmak, boşaltmak).2. Accumulateur,trice s.
pour ramasser ses billes).
Biriktirici, yığıcı.
accroupissement er. Çömelme.
accumulation diş. Biriktirme, yığma; birikme,
accru er. (Ağaçlarda) Kök sürgünü, fışkın,
accrue diş.
(Sulann
çekilmesiyle)
Arazi
yığılma (L'accumulation des stocks).
genişlemesi, toprak artması. 2. Orman
accumuler gçl. 1. Biriktirmek, yığmak (Accumuler
genişlemesi, orman alanının çoğalması,
de la terre pour faire les parterres d'un jardin). 2.
accu er. (Accumulateur'ün kısaltılmışı) Biriktireç,
Toplamak (Accumuler des notes, des preuves en
akümülatör.
vue d'écrire un ouvrage). § S'accumuler:
Birikmek, yığılmak, üst üste gelmek (Les nuages
accueil er. Karşılayış, karşılama. § Faire accueil à
s'accumulaient à l'horizon. Les mauvais présages
qn: Birini karşılamak. Faire bon accueil, mauvais
s'accumulaient).
accueil à qn; à qcb: -i iyi karşılamak, kötü
accusable 5. Suçlanabilir, suçlu görülebilir,
karşılamak ( On nous a fait un très bon accueil. Le
accusateur, trice s. vead. 1. Suçlayan, suçlayıcı, suç
public a fait un accueil chaleureux à cette pièce).
yükleyen (Documents accusateurs. Un regard, un
Recevoir un bon accueil, un mauvais accueil, un
doigt accusateur). 2. (Fransız Devrimi'nde)Savcı.
accueil chaleureux, un accueil froid, un accueil
accusatif, ive s. dilb. 1. -i halinde olan, yükleme
glacial: İyi, kötü, sıcak, soğuk, buz gibi
durumunda olan. 2. er. dilb. -i hali, yükleme
karşılanmak (Il reçut à son retour un accueil
durumu.
chaleureux).
accueillant, e s. İyi karşılayan, güler yüzlü, sevimli
(Un hôte accueillant. Une auberge, une maison
accueillante).
accueillir gçl. 1. Karşılamak (Accuellir un ami
chaleureusement, froidement. Accueillir une
nouvelle, une demande avec un sourire ironique).
2. Bir şeyi iyi karşılamak, benimsemek. 3.
(Yanına) Kabul etmek (Il nous a accueillis chez
lui).
accul er. 1. (Bir yere) Sıkıştırılma, kıstırılma. 2.
Çıkmaz, açmaz. Çıkmaz sokak,
acculement er. Sıkıştırma, kıstırma; sıkıştırılma,
kıstırılma.
acculer gçl. 1. Kıstırmak, sıkıştırmak (Le cerf était
acculé contre le chêne et faisait face aux chiens.
Acculer l'ennemi à la mer, au fleuve). 2. (Birini)
Mat etmek, pes dedirtmek, yanıt bulamayacak
duruma düşürmek. 3. gsz. (Gemi için) Kıçı

accusation diş. 1. Suçlama. 2. Kınama. 3. Kusur
yükleme, suç yükleme; itham; dâva (Le
procureur renonce à l'accusation). 4. Yüze
vurma § Acte d'accusation: huk. İddianame (Le
procureur donne lecture de l'acte d'accussation).
Porter accusation contre qn: Birine bir suçlamada
bulunmak (Qui a porté contre moi de telles
accusations?).
accusatoire s. huk. Suçlayıcı, itham edici;
suçlamaya değgin,
accusé, e ad. 1. Sanık (L'accusé s'en tire avec un an
de prison). 2. s. Belirtilmiş, belirgin (Les traits
accusés d'un visage). § Accusé de réception:
makbuz, alındı.
accuser gçl. 1. Suçlu göstermek, suçlamak (Tout le
monde accuse ce pauvre petit garçon). 2.
Göstermek, belirtmek, ortaya koymak (La
lumière accuse les reliefs. Les rides accusent son

acéphale
âge). 3. (Kendinde olan bir durumu) Söylemek,
dile getirmek (Accuser une douleur: Bir yerinin
ağrıdığını söylemek
bir ağrısı
olduğunu
belirtmek). 4. Kabul etmek,itiraf etmek,birşeyin
kendisinde bulunduğunu yadsımamak (Accuser
une habitude, ses péchés). 5. Accuser qn de qch:
Birini -ile suçlamak (Accuser une personne d'un
vol, d'un crime etc. Les habitants du village
accusèrent le malheureux du vol qui avait été
commis à la mairie). 6. Accuser qndef. qch: Birini
-mekle suçlamak (On l'accuse d'avoir renversé
accidentellement un piéton). 7. Accuser qch de
qch: Bir şeyin kusurunu, suçunu -e yüklemek; bir
şeyi -den bilmek (Accuser la malchance de ses
insuccès
aux
examens:
Sınavlardaki
başarısızlığını şansızlığına yüklemek, vermek). §
Accuser réception de qch: (Ticarette) Bir şeyi
aldığını bildirmek (J'accuse réception de votre
lettre du 14 courant). S'accuser: 1. Suçunu kabul
etmek; kendini suçlamak. 2. Belirmek, ortaya
çıkmak (Son mauvais caractère s'accuse avec
l'âge). 3. S'accuser de qch: Bir şeyi kabullenmek,
kabul etmek, itiraf etmek, üstüne almak
(S'accuser de ses péchés, de ses fautes:
Günahlarını, suçlarını kabul etmek). 4. S'accuser
de f. qch, d'avoir fait qch: Bir şeyi yaptığını,
yapmış olduğunu kabul etmek (Ils'accuse d'avoir
commis un crime, de commettre une grave faute).
acéphale s. ve ad. Başsız, başı olmayan (Monstre
acéphale).
acéracées diş. ç. bitb. Akçaağaçgiller.
acérage er. Çelik ekleme, çelikleme.
acérain, e s. Çeliksi.
acerbe s. 1. Kekre (Un goût acerbe). 2. Sert,
dokunaklı (Langage acerbe, un ton acerbe.
Paroles, critiques acerbes. Répondre d'une
manière acerbe).
acerbitédiş. 1. Kekrelik. 2. Sertlik, dokunaklılık,
acéré, t s. 1. Çelikli. 2. Keskin, sivri (Lame acérée,
couteau acéré, dent acérée). 3. mec. Dokunaklı,
acı, çok sert (Des railleries acérées. Ecrire d'ung
plume acérée).
acérer gçl. 1. Çelik eklemek, çeliklemek. 2. mec.
Keskinleştirmek,
sertleştirmek,
dokunaklı
kılmak (Acérer son style, ses railleries).
acérurediş. Demire eklenecek çelik parçası,
acescence diş. Ekşimeye başlamışlık, ekşimişlik,
ekşimeye yüz tutmuşluk (Acescence des vins).
acescent, e s. Ekşimiş, ekşimeye başlamış,
ekşimeye yüz tutmuş (Bière acescente).
acétate er. kim. Asetat,
acéteux, euse s. Sirke tadında, sirke gibi.
acétiflcation diş. Sirkeleşme;
sirkeleştirme

35

achat
(Acétification du vin).
acétifiergçl. Sirkeleştirmek, sirkeye çevirmek,
acétimètre, acétomètre er. Sirkeölçer.
acétique s. Sirkeye değgin; sirkeyi andıran (Acide
acétique, odeur acétique).
acétone diş. kim. Aseton,
acétylène er. kim. Asetilen,
achalandage er. 1. (Ticarette) Alıcı çekme. 2.
(Ticarette) Gedikli alıcılar,
achalandé, e s. 1. İşlek, göz alıcı (Un magasin
achalandé). 2. İçinde çok mal bulunan (Librairie
bien achalandée).
achalander gçl. 1. (Ticarette) Alıcı sağlamak,
müşteri toplamak. 2. Malla doldurmak,
donatmak (Achalander un magasin).
acharné, e s. 1. Azgın, kızgın (Nos adversaires les
plus acharnés. Un ennemi acharné). 2. Zorlu,
çetin (Un joueur acharné, un match acharné). §
Etre acharné à qch; à faire qch: a) Bir şeye, bir şey
yapmaya antlı olmak, kararlı olmak (Des ennemis
acharnés à se détruire), b) Bir şeye çok düşkün
olmak (Il est acharné au travail comme au jeu).
acharnement er. 1. Hırs, gözü dönmüşlük (Les
défenseurs de la ville combattaient avec
acharnement). 2. (Bir şeye) Aşın düşkünlük
(Acharnement au travail, au jeu). § Avec
acharnement: 1. Dört elle sarılarak, canla başla
(Il faut travailler avec acharnement).
2.
Kudurmuşcasına, kıyasıya, gözü dönmüşçesine
(Combattre avec acharnement).
acharner gçl. 1. Çullandırmak, saldırtmak (Une
férocité naturelle acharnait les soldats sur les
vaincus). 2. (Tuzağa, oltaya) Yem takmak. 3.
Acharner qn contre qn, qch: Birini, birine, bir
şeye karşı kışkırtmak (Acharner les fidèles contre
les infidèles). § S'acharner: 1. Kızmak,
kudurmak, saldırmak. 2. S'acharneràqch, f. qch:
Bir şeye, bir şey yapmaya dört elle sanlmak;
bütün varlığıyla kapılmak, sarılmak (Ils'acharne
à cejeu comme illefait pour n 'importe quel travail.
Il s'acharnait à réunir une documentation dont
l'ampleur aurait découragé les autres. S'acharner
au combat, à l'étude). 3. S'acharner contre qn, sur
qn: Birine, bir şeye yüklenmek, saldırmak,
üstüne çullanmak (Il s'acharne sur son ennemi
dans l'espoir d'un succès rapide. Un vautour qui
s'acharne sur sa proie. S'acharner contre un
adversaire).
achat er. 1. Satın alma, alım, alış (L'achat d'une
voiture, d'une maison). 2. Satın alınan şey; aldık
(Un cabas remplis des achats faits au marché. Je
vais vous montrer mon nouvel achat). § Le pouvoir
d'achat: Satın alma gücü. Le prix d'achat: Alış

ache

36

acidification

fiyatı. Achat au comptant: Peşin satın aima;
parasını tıkır tıkır sayarak alma. Achat à crédit:
Veresiye satın alma. Faire des achats: Ahş veriş
yapmak; bir şeyler satın almak. Faire l'achat de
qch: Bir şeyi satın almak; bir şeyden satın almak.
ache diş. Sukerevizi.
acheminement er. 1. Yol alma, ilerleme
(L'acheminement vers le bonheur). 2. Gidip
gelme, t aşınma (L'acheminement des trains vers la
capitale a subi d'importants retards aujourd'hui).
acheminer gçl. 1. Yola salmak, göndermek, yola,
çıkarmak, kaldırmak (On a acheminé rapidement
ces médicaments par avion. Acheminer un train
supplémentaire). 2. Acheminer qch vers qch: -e
doğru götürmek, salmak, yürütmek (Acheminer
des troupes vers les points menacés). 3. Acheminer
à qch: -e götürmek, yol açmak; sonu -e varmak
(La réforme de 1860 acheminait au régime
parlementaire). § S'acheminer: 1. Yol almak,
dolaşmak (Nous nous acheminons par des sentiers
creux). 2. S'acheminer vers qch: -e doğru gitmek,
yönelmek; -in yolunu tutmak (Il aUuma une
cigarette et s'achemina vers le petit bois). 3.
S'acheminer à qch: Aşama aşama -e doğru
ilerlemek (L'homme s'achemine à de sublimes
destinées).

produit qui n'a pu trouver acheteur). 2. Bir kurum
yada mağaza için toptan mal almakla
görevlendirilmiş kişi (Les acheteurs d'un grand
magasin).
achevé, e s. 1. Tamamlanmış, bitmiş, eksiksiz,
yetkin (Un modèle achevé). 2. Tam, sözcüğün tam
anlamıyla (Un fou achevé: Tam deli, zırdeli).
achèvement er. Tamamlama, tamamlanma;
bitirme, bitme, bitirilme (L'achèvement de
l'immeuble demandera encore six mois. La station
sera fermée jusqu'à l'achèvement des travaux).
achever gçl. 1. Tamamlamak, bitirmek, sona
erdirmek, sonunu getirmek (Il est mort sans
avoir achevé son roman. Il acheva son discours
au milieu des applaudissements. Ilachève ses jours
dans une maison de retraite). 2. Tüketmek,
bitirmek, yıkmak (Ce deuil l'a achevé, il ne s'en
relèvera pas). 3. (Birini) Öldürmek, işini
bitirmek, temizlemek (Ils achèveront le grand
blessé, s'il alourdit l'avance d'une armée). 4.
Achever def. qch: Bir şeyi yapmayı bitirmek, sona
erdirmek; sonu -meye varmak (Ses réprimandes
achevèrent d'indisposer contre itti ses élèves. II a
vite achevé de manger).
achillée diş. bitb. Civanperçemi, binyaprakotu,
arapsaçi.

achetable s. Satın alınabilir, satın alınır; çarşıda
bulunur.
acheter gçl. 1. Satın almak (lia acheté un bon stylo).
2. Elde etmek, ele geçirmek (Vous achetez bien
cher votre tranquillité. Acheter sa liberté par de
lourds sacrifices). 3. Acheterqn: a)( Askerlik için)
Bedel tutmak, b) Para ile satın almak; para ile
birini elde etmek (Il acheta
quelques
fonctionnaires subalternes). 4. Acheter qch à qn:
a) Birine bir şey satın almak (Acheter des jouets à
un enfant), b) Birinden bir şey satın almak
(Acheter une robe à un grand magasin) S. Acheter
qch pour qn: Birine, biri için bir şey almak (J'ai
acheté ce tissu pour ma fille). § Acheter au
comptant: Peşin para ile satın almak. Acheter à
crédit: Veresiye, taksitle satın almak. Acheter en
gros: Toptan satın almak. Acheter cher: Pahalı
almak. Acheter à bon marché: Ucuz almak, ucuza
almak. Acheter de seconde main: Elden düşme
almak, ikinci elden almak. Acheter chat en poche:
Kapalı gözle satın almak. Se laisser acheter:
Kendini para için satmak. § S'acheter: Satın
alınmak, para ile sağlanmak (Ce ne sont pas des
choses qui s'achètent). 2. S'acheter qch:
Kendisine ...satın almak (Je me suis acheté une
cravate).

acholie diş. hek. Safra salgısı yokluğu yada azlığı,
achoppement er. Engel (Il y a là un grand
achoppement
pour
l'esprit).
§
Pierre
d'achoppement: 1. Engel, çaparız (La question
des tarifs agricoles a été pendant longtemps la
pierre d'achoppement des négociations). 2. mec.
Kişiyi ayartan, doğru yoldan çıkaran neden; ayak
sürçmesi (La rencontre de cette femme a été une
pierre d'achoppement pour lui).
achopper gsz. 1. Sürçmek, ayağını çarpmak. 2. mec.
Başarısızlığa uğramak, takılıp kalmak (Les
négociations achoppèrent sur undifférend mineur.
Il achoppe toujours sur les problèmes de
géométrie). § S'achopper à qch: -e çarpmak,
çatmak (S'achopper à une situation sans issue).
achromatique s. fiz. Renksemez,
achromatisme er. Renksemezlik.
achromatopsie diş. Renk körlüğü,
aciculaire s. 1. İğne şeklinde billurlaşan (Le faciès
aciculaire de certains silicates). 2. bitb. Sivri uçlu,
iğne gibi (Feuilles aciculaires).
acides. 1. Ekşi (Fruit encore vert et acide). 2. mec.
İğneli, batıcı, dokunaklı (Despropos acides, des
réflexions acides). 3 .er. kim. Asit(Acideacétique,
nucléique).
acidifiable s. Asitleşebilir; asitleştirilebilir.
acidification diş. Asitleşme; asitleştirme.

acheteur,eusead. 1 .Satın alan kişi,alıcı,müşterifUn

cidifler

37

acidifier gçl. Asitleştirmek. § S'acidifier:
Asitleşmek (Matières qui s'acidifient).
acidimètre en kim. Asitölçer.
acidimétrie dis. Asitölçüm, asitölçme.
acidité diş. 1. Ekşilik (Acidité du citron). 2. kim.
Àsitlik 3. mec. Sertlik, iğnelilik, batıcılık
(L'acidité d'un caractère, des propos).
acidulé,é s. Ekşimtırak, ekşimsi, mayhoş (Des
bonbons acidulés).
aciduler gçl. Azıcık ekşilik vermek, biraz ekşimsi
kılmak, mayhoşlaştırmak,
acier er. 1. Çelik (Acier inoxydable). 2. mec. Bıçak,
kılıç gibi kesici silah. 3. Çelik renginde, çeliği
andıran (Gris acier). § Cœur d'acier: mec. Katı,
taş gibi bir yürek; sert, sarsılmaz bir yürek.
D'acier: Çelik gibi, sağlam, güçlü (Des muscles
d'acier: Çelik gibi sağlam kaslar).
aciérage er., aciération diş. Çelikleştirme, çelik
haline getirme (Aciérage de l'aluminium).
aciérer gçl. 1. Çelik haline sokmak, çelikleştirmek.
2. Çelik eklemek, çeliklemek.
aciéreux, euse s. Çeliğe değgin; çelikli,
aciérie
Çelik fabrikası,
acmé diş. 1. Sayrılıkta belirtilerin en yoğun olduğu
dönem, sayrılığın en belirgin biçimde kendini
gösterdiği dönem. 2. mec. Doruk noktası;
gelişmenin, ilerlemenin en son noktası, en yüce
noktası, son dönemi,
acné diş. Ergenlik, ergen çağdaki kimselerin
yüzünde çıkan sivilce (Acné juvénile, acné
rosacée).
acnéique s. Sivilceli (Peauacnéique).
acolytat er. Papaz adaylığı,
acolyte er. I. Papaz adayı. 2. tkz. Yamak, ayaktaş,
hempa (Tous les membres de la bande sont sous les
verrous,le chef comme les acolytes). 3. Birinin
ardından ayrılmayan, peşini bırakmayan kişi,
kuyruk.
acompte er. 1. Borca saymak üzere ödenen para,
sayışmalık. 2. Pey (Verser un acompte lors de la
commande d'une voiture. Commerçant qui exige
le versement d'un acompte).
acon, accon er. 1. Mavna. 2. Midye tarlalarında
kullanılan sandal,
aconit er. bitb. Boğanotu.
aconitine
Boğanotu cevheri, akonitin,
a contrario bel. °Mefhumu muhalifinden,
acoquinement er. Sıkıfıkılık; aşnafişnelik.
acoquiner gçl. tkz. 1. (Kötü anlamda) Kendine
çekmek, kendine bağlamak (Ces soumissions où
les hommes les acoquinent). 2. Etre acoquiné avec
qn: Biriyle ahbaplık kurmak, biriyle içtiği su ayrı
gitmemek (Il est acoquiné avec un homme

acquérir
d'affaires véreux). § 1. S'acoquiner avec qn:
Biriyle çabuk sıkı fıkı olmak; aşna fişne olmak;
görüşmek, düşüp kalkmak, işbirliği yapmak (11
s'est
acoquiné
avec
un individu
peu
recommandable. Vous vous acoquinez avec le
premier venu). 2. S'acoquiner à f. qch: Bir şey
yapmaya çok alışmak, yapmadan edememek (On
s'acoquine à servir ces gredins-là).
à-côté er. 1. İkinci derecede önem taşıyan sorun,
önemsiz nokta, ufak ayrıntı (C'est un à-côté de la
question, revenez à l'essentiel). 2. Birkaç kuruş;
asıl kazanç dışında sağlanan ek gelir; ücret, maaş
dışındaki ek kazanç (Il faut prévoir les réparations
et les petits à-côtés imprévus. Il gagne tant sans
compter les à-côtés). § Se faire quelques à-côtés:
(Dışardan, başka işler yaparak) Bir kaç kuruş
kazanmak, yolunu bulmak (Tu peux te faire
quelques à-côtés par de petits travaux dans les
appartements de l'immeuble).
à-coup er. Birdenbire durmaktan yada ansızın
devinime geçmekten ileri gelen dengesizlik
sarsıntısı; sarsıntı (Il y a des à-coups dans le
moteur. L'économie du pays subit quelques
sérieux à-coups en ce moment). § Par à-coups:
Duraklaya duraklaya, kesintiye uğrayarak,
kesintilerle (Il travaillepar à-coups). Sans à-coup:
Sürekli, kesintiye uğramadan, duraklamadan
(La séance se déroule sans à-coups. La voiture a
marché sans à-coup).
acousticien,ne ad.'Yankıdüzenci, akustik uzmanı,
acoustiques. 1. İşitmeye yarayan (Nerf acoustique:
İşitme siniri. Cornet acoustique: Sağırların
kullandığı işitme borusu).2. diş. fiz. Yankıbilim.
3. diş. Sesin dağılışı, sesin duyulma niteliği,
yankılanım, sesdağıhm. 4. Yankıdüzeni (La
bonne acoustique, la mauvaise acoustique d'une
salle. La mauvaise acoustique d'une salle de
cinéma nuit à la qualité d'un spectacle).
acquéreur er. Edinici, sağlayıcı, alıcı, satın alıcı;
iktisap eden ( Ce tableau n'a pas trouvé acquéreur.
J'ai trouvé un acquéreur pour ma voiture. Aucun
' acquéreur ne s'est présenté pour l'appartement).
acquérir gçl. 1. Bir şeyin sahibi olmak, bir şeyi satın
almak (Acquérir une maison de campagne. Cette
voiture d'occasion a été acquise dans de bonnes
conditions). 2. Edinmek, kazanmak, elde etmek
(Acquérir un droit, de la célébrité, une gloire, une
habitude. J'ai acquis une solide expérience
dans ce domaine. Ce timbre acquiert de la valeur).
3. Acquérir qch à qn: Birine bir şey sağlamak
(Trois amants que ses charmes lui acquirent
successivement. L'aisance que ses efforts lui ont
acquise). 4. Etre acquis à qn, à qch: Birine

acquêt

38

bağlanmak, bir şey hesabına kazanılmak, bir şeye
katılmak, onu benimsemek (Vous pouvez
compter sur moi, je vous suis tout acquis. Il est
maintenant acquis à notre projet). § S'acquérir: 1.
Kazanılmak, elde edilmek. 2. S'acquérir qch:
Kendine bir şeyi sağlamak, elde etmek,
kazanmak, edinmek (Ils'est acquis l'estime de ses
chefs. S'acquérir de solides amitiés).
acquêt er. huk. Evlendikten sonra edinilip mal
ortaklığına giren mal.
acquiescement er. 1. Uyma, boyun eğme, katlanma
(Acquiescement à la volonté de Dieu: Tanrının •
buyruğuna boyun eğme. Acquiescement aux
volontés de quelqu'un: Birinin isteklerine tam bir
katlanış). 2. Kabul, kabul etme, kabullenme,
rıza, onama, razı olma (Elleprit notre silencepour
un acquiescement). 3. huk. Dâvada iddiayı kabul
etme. § Donner son acquiescement à qch: Bir şeyi
kabul etmek, bir şeye rıza göstermek, "muvafakat
etmek (Le ministre refusa de donner son
acquiescement à l'augmentation des salaires).
acquiescer gsz. 1. Uymak, boyun eğmek,
katlanmak, razı olmak, karşıdaki ile eş kanıda
olmak. (Il acquiesce d'un signe de tête). 2.
Acquiescer à qch: Bir şeye uymak, bir şeyi kabul
etmek, bir şeye razı olmak, muvafakat etmek
(J'acquiesce aux conditions énoncées dans votre
lettre).
acquis er. 1. Bilgi, görgü, edinilmiş denemeler,
edinti, "müktesebat (Avoir de l'acquis). 2.
Kazanılmış mal, mal mülk.
acquis, e s. 1. Sonradan kazanılmış, çalışarak elde
edilmiş, "müktesep (Les qualités tant acquises
que naturelles: Doğal olduğu kadar sonradan
kazanılmış iyi nitelikler). § Un droit acquis:
Kazanılmış hak, "müktesep hak. 2. Acquis à qn:
Birisi için tanınmış, kabul edilmiş (Ce droit lui est
acquis). 3. Etre acquis à qch: Bir şeyden yana
olmak (Il est acquis maintenant à notre projet). 4.
Gerçekleşmiş, olmuş, bitmiş, kesin (Nous
pouvons considérer comme acquis ce premier
point).
acquisitif, ive s. Kazandırıcı, edindirici.
acquisition diş. 1. Edinme, kazanma, elde etme,
edinim, "iktisap (Acquisition d'une connaissance
profonde, d'un titre). 2. Satın aima (Faire
l'acquisition d'un terrain). 3. Elde etme,
kandırarak ele geçirme, satın alma (L'acquisition
des membres chez les Batraciens). 4. Edinilmiş
şeyler, edinti, "müktesebat.
acquisivité diş. Bir şey edinme içgüdüsü.
acquit er. 1. Alındı, "makbuz. 2. Aklama, "ibra. §
Par manière d'acquit: Baştan savma, lâf olsun

acrimonie
diye (On n'en fit qu'une commémoration fort
légère et par manière d'acquit). Par acquit de
conscience: 1. tçi rahat etsin diye, kendine düşeni
yapmış olmak için, bulunç ezinci çekmemek için,
"vicdanı rahat etsin diye (Je pensais qu'il n'était
pasà Paris; par acquit de conscience j'ai téléphoné
chez lui). 2. Usul gereği. Pour acquit: (Hesapların
altına yazılır). Ödenmiştir,
acquit-à-caution er. Transit belgesi, geçiş belgesi,
acquitable s. 1. Ödenebilir. 2. Aklanabilir, "ibra
edilebilir.
acquittement er. 1. Ödeme (L'acquittement d'une
dette). 2. Bir hesabı kapatma, bir hesabın, bir
faturamn altına ödenmiştir diye yazma
(L'acquittement d'une facture). 3. Aklama,
temize
çıkarma,
beraat
ettirme,
"ibra
(L'acquittement des accusés fut accuelli par le
public avec une joie manifeste).
acquitter gçl. 1. Ödemek (Acquitter un impôt, une
dette). 2. Temizlemek, bir şeyin hesabını
temizlemek (Acquitter ses impôts, une note
d'hôtel, la facture d'électricité). 3. Bir hesabın
altına ödenmiştir diye yazmak (N'oubliez pas
d'acquitter la facture). 4. Acquitter qn: a) Birini
aklamak, beraat ettirmek, temize çıkarmak (Le
jury acquitta l'accusé), b) Birini borçtan
kurtarmak. § S'acquitter: 1. Borcunu ödemek;
yapılan bir iyiliğe karşı olan borcunu, görevini
ödemek (L'ingratitude
vient peut-être de
l'impossibilité où l'on est de s'acquitter). 2.
S'acquitter de qch: Bir şeyi ödeyip kurtulmak;
yapmak, yerine getirmek (S'acquitter d'une dette.
S'acquitter d'un devoir, d'un engagement, d'une
promesse. Je me suis acquitté de ma .promesse
envers vous). 3. S'acquitter envers qn: Birine olan
borcundan kurtulmak; birine karşı borçsuz
duruma gelmek (Il n'a jamais pu s'acquitter envers
ses créanciers).
acre diş. Elli iki ar kadar olan eski bir yer ölçü
birimi.

âcre i. 1. (Biber yada hardal gibi) Acı, yakıcı (Une
saveur âcre. Fruits verts qui ont une saveur âcre). 2.
mec. Sert, dokunaklı, batıcı, acı (L'âcre frisson de
l'amour-propre blessé. Il lui répliqua d'un ton
âcre).
âcrement bel. I. Acı bir halde. 2. Sertçe,
âcreté diş. 1. Acılık, yakıcılık (L'âcreté d'un fruit).
2. Sertlik (L'âcreté de ses propos. L'ironie, chez
Lesage, n'a aucune âcreté).
acridiens er. ç. hayb. Çekirgeler,
acrimonie diş. 1. Tat sertliği. 2. mec. Sertlik,
aksilik, terslik (Exprimer ses griefs avec
acrimonie. Il lui a parlé sans acrimonie de son

acrimonieux

39

absence).
acrimonieux, euses. 1. Tadı sert. 2. mec. Sert, acı,
ters (Un ton acrimonieux,
des propos
acrimonieux).
acrobate ad. 1. Cam baz (Les acrobates exécutèrent
une pyramide humaine). 2. mec. Bir işin ustası;
ince dalavereler, oyunlar çeviren kişi; cambaz
(Les spéculateurs, acrobates de l'industrie et de la
finance.C'est un acrobate de la récitation).§ Faire
l'acrobate: Cambazlık etmek,
acrobatie diş. 1. Cambazlık (Faire, effectuer des
acrobaties: Cambazlık yapmak;
gösteriler,
numaralar yapmak.
L'aviateur
effectuera
quelques acrobaties aériennes). 2. mec. Büyük
ustalık, hüner, virtüozluk (Ce n'est plus du piano,
c'est de l'acrobatie. Il rétablit son budget par
quelques acrobaties dont il a le secret).
acrobatique 5. 1. Cambazlığa değgin, cambazlığa
özgü; cambazca
(Exécuter
un
numéro
acrobatique. Le gardien de but a fait un arrêt
acrobatique). 2. Çok ustalıklı, çok ustaca,
cambazca (Le redressement acrobatique d'une
situation financière catastrophique).
acrobatisme er. Cambazlık; cambazlık sanatı,
cambazlık mesleği,
acrophobie diş. hek. ruhb. Yükseklik yılgısı.
Yüksek yerlerde durmaya karşı duyulan aşın
korku.
acrostiche er. Uçlama, akrostiş,
acte er. 1. îş, eylem (Les actes doivent suivre les
paroles. On juge les hommes sur leurs actes). 2.
Yapılan işler, icraat (Les actes du gouvernement.
Les actes d'un pouvoir). 3. Davranış, hareket (Un
acte de bravoure, de courage, de générosité. Un
acte de grandeur, un acte de faiblesse. C'est de
votre part un acte inamical. Ce mouvement de
colère a été chez lui un acte instinctif). 4. Bağıt,
akit. 5. Belgit, senet (Signer un acte devant
notaire. Passer un acte de vente). 6. Belge, cüzdan
(Acte de naissance, acte de mariage, acte de décès).
7. (Resmi) Karar. 8. (Tiyatroda) Perde (Pièce en ^
un acte, pièce en trois actes). 9. Dönem; aşama,
"safha ( Cette conférence diplomatique ne fut que le
premier acte d'un conflit qui devait durer plus de
dix congrès des linguistes). 10. ç. Evrak § Acte
d'accusation: huk. İddianame, suçlama yazısı.
Acte administratif: "İdari tasarruf. Acte
authentique: Resmi senet. Acte d'aliénation:
Temlik işlemi, temlik muamelesi, temlikname.
Acte de caution: Kefalet senedi. Acte de
commerce: Tecimsel işlem, "ticarî1 muamele. Acte
de l'état civil: Kimlik belgesi, nüfus cüzdanı. Acte
de procuration: Vekâletname. Acte de propriété

actif
foncière: Tapu senedi, tapu. Acte illicite: Haksız
fiil. Acte impudique: Adâba aykırı fiil. Acte sous
seing privé: Adi senet. Demander acte:
Tanıtlamak (Je vous demande acte que nous avons
attiré votre attention depuis longtemps sur les
dangers de décisions prises
hâtivement).
Demander acte de qch: -in tanıtlanmasını istemek.
Donner acte: Bir şeyin var olduğunu, bir şeyin
varlığından haberli bulunulduğunu açıkça ve
resmen belirtmek, kabul etmek; bildirmek, dile
getirmek (Je vous donne acte que vos promesses
ont été remplies). Donner acte de qch: -i yasaca
tanıtlamak. Faire acte de: -göstermek, yapmak
(Faire acte de courage: Cesaret göstermek. Faire
acte de bonne volonté: İyi niyet göstermek. Faire
acte de bravoure: Erkeklik yapmak, yiğitlik
göstermek, erkeklik etmek). Faire acte de
présence: Nezaket gereği şöyle bir görünmek, boy
göstermek, görünüp gitmek. Prendre acte: -diğini
kabul etmek, saptamak, düşünmek, görmek (Je
prends acte que vous acceptez aujourd' hui
l'ensemble de nos propositions). Prendre acte de
qch: -i bir yana kaydetmek, not etmek,
gözönünde tutmak (Je prends acte, pour l'autre
vie, de ma conduite en celle-ci). Traduire qch en
acte: -i eyleme dönüştürmek, eylem haline
getirmek, gerçekleştirmek, sözde bırakmamak
(Traduire en acte les engagements pris à l'égard de
ses électeurs).
acteur, trice ad. 1. Tiyatro, sinema sanatçısı;
oyuncu. 2. mec. (Bir işte) Eli olan, parmağı olan
(Les acteurs et les témoins de ce drame). 3. mec.
Oyuncu, numaracı,
actif, ive s. 1. Güç ve erk dolu, zinde (Elle est restée
active malgré son âge). 2. Çalışkan, hamarat,
*işçimen (C'est un homme bien actif). 3. İşle
geçen, çok hareketli (Une vie active)1.4. Etkili (Un
remède actif, un poison actif). S. Etkin "faal (Un
volcan actif. Militant actif d'un parti politique.
Participation active des diverses classes sociales à
l'expansion économique. La méthode active dans
l'enseignement). 6. dilb. Etken (Un verbe actif:
Etken fiil). 7. Edimli, edimsel, "fiilî (Service actif :
Edimli hizmet). 8 .er. Elde bulunan, var ve alacak
(L'actif d'une succession, de la communauté,
d'une société). § A son actif: Yaptıkları olumlu
şeyler arasında, başarıları arasında (ila mis à son
actif la réalisation de plusieurs cités ouvrières:
Başarıları arasına bir çok işçi sitelerinin
kurulmasını da kattı). Avoir qch à son actif:
Boynunda, sicilinde, üzerinde, defterinde,
yaptıkları arasında
olmak (Cette bande
compte à son actif plusieurs agressions: Bu çetenin

actinie
üzerinde, günah defterinde birçok saldırılar var.
Cet homme a plusieurs vols à son actif: Bu adamın
boynunda birçok hırsızlık var; bu adam birçok
hırsızlıktan sorumludur).
actinie diş. hayb. Denizısırganı denilen hayvan,
denizgülü.
actinique s. 1. Kimi cisimler üzerinde kimyasal etki
yapan, kimyasal etkili (Les rayons ultraviolets
sont actiniques). 2. Işığa bağlı, güneş ışığından
ileri gelen (Dermatite actinique).
actinisme er. Kimyasal etkililik; kimyasal
etkilenim.
actinomètre er. Işınölçer,
actinométrie diş. Işınölçümü.
actinomycose diş. (İnsan ve hayvanlarda) Mantar
hastalığı.
actinothérapie diş. hek. Işın tedavisi,
action diş. 1. Davranış, tutum, hareket (Les motifs
de son action restent obscurs). 2. Iş, eylem (Un
homme d'action. Commettre une bonne action,
une mauvaise action). 3. Etki (L'action du remède
se fait sentir). 4. Çalışma, etkinlik (Un parti
détermine son programme d'action, sa ligne
d'action). 5. Hareket, eylem (Passer à l'action:
Harekete geçmek. Se jeter dans l'action: Eyleme
atılmak). 6. Savaşım, mücadele (L'action
politique: Siyasal mücadele. Engager l'action:
Savaşıma, mücadeleye girişmek). 7. Canlılık
(Cela manque d'action). 8. (Şiirde) Konu. 9.
(Tiyatroda) Olay; olayın akışı, olayın gelişmesi,
*dolantı (Une pièce où il n'y a pas d'action). 10.
huk. Dâva; kovuşturma (Intenter une action:
Dâva açmak). 11. ask. Çarpışma. 12. ç. Hisse
senedi, pay belgiti, esham (Acheter, vendre des
actions). 13. mec. ç. Saygınlık, itibar (Ses actions
baissent, ses actions augmentent). § Action
alimentaire: Nafaka dâvası. Action civile: Hukuk
dâvası, kişisel hak dâvası. Action de grâce: Gönül
borcu, şükran. Action en annulation: İptal dâvası.
Action en bornage: Sınır tesbiti dâvası. Action en
constatation: Tesbit dâvası. Action en divorce:
Boşanma dâvası. Action en dommages et intérêts:
Zarar ziyan dâvası. Action en évacuation: Tahliye
dâvası, boşaltma dâvası. Action en nullité: Butlan
dâvası. Action en partage: Taksim dâvası. Action
en possession: Zilyetlik dâvası. Action en
séparation de corps: Ayrılık dâvası, ayrılma
dâvası. Action négatoire: Müdahalenin men'i
dâvası. Action principale: Aslî dâva. Action
publique: Kamu dâvası, "amme dâvası. Champ
d'action: Çalışma alanı. Sousl'action de: Etkisiyle
(Le mur s'est détérioré sous l'action de l'humidité).
Etre en action: Çalışmakta olmak, iş başında

40

activité

olmak (Des équipes sont déjà en action pour
réparer les voies endommagées de la ligne de
chemin de fer). Mettre qch en action: -i
gerçekleştirmek,
uygulamak;
eyleme
dönüştürmek (Mettre ses projets en action).
actionnable s.huk. Dâva edilebilir,
actionnaire ad. Hissedar, esham sahibi, pay
belgitleri olan kişi (L'assemblée des actionnaires.
L'actionnaire qui touche un coupon).
actionnement er. İşleme, çalışma; işletme,
çalıştırma (L'actionnement d'une machine).
' actionner gçl. 1. İşletmek, çalıştırmak (Actionner la
manivelle pour faire partir un moteur. Un
moulin à eau fournit le courant qui actionne les
meules). 2. huk. Dâva etmek, mahkemeye
vermek (Actionner un escroc). 3. hlk. Harekete
geçirmek, ay ağa kaldırmak (Je vais actionner tout
le ministère).
activation diş. 1. (Bir cismi ışınıma tâbi tutarak)
Fiziksel ve kimyasal gücünü, özelliklerini artırma
(Activation du charbon). 2. biy. (Döllenmede)
Dişi eşeylik gözesinin canlanma dönemi. 3.
Etkinleştirme; etkinleşme. Hareketlendirme;
hareketlenme (Vactivation des mouvements
sociaux).
active diş. 1. Silah altında bulunan bütün subay ve
erler. 2. Muvazzaf hizmet (Soldat de l'active. Les
officiers d'activé).
activement bel. Canla başla; eylemli olarak;
etkenlikle, etken olarak (Collaborer activement à
la modernisation du pays. Rechercher activement
une personne disparue. Mener activement les
préparatifs d'une action militaire).
activer gçl. 1. Hızlandırmak, canlandırmak
(Activer les travaux, les préparatifs). 2. Activer
qch: Bir şeyi daha da şiddetlendirmek (Le vent
activait l'incendie). 3. Activer gsz. yada
S'activer: Elini çabuk tutmak, acele etmek,
çabuk çabuk birşeyler yapmak, çabuk olmak
(Des ouvriers s'activaient ça et là. Allons, activez
un peu, le train n'attend pas).
activeur er. Etkinleştirici.
activisme er. Etkincilik. Şiddet hareketlerinden
yana olma; aşınlıkçılık.
activiste 5. ad. Etkinci. Aşırılıktan, şiddet
hareketlerinden yana olan kişi ; aşırılıkçı (Attentat
commis par des activistes).
activité diş. 1. Çalışma (Activité physique,
intellectuelle). 2. Etkinlik (Se disperser dans de
nombreuses activités. Sa sphère d'activité est très
étendue). 3. Çalışma dalı, alanı (Industrie qui
étend ses activités à l'étranger). 4. Davranış,
hareket, (Contrôler l'activité d'un subordonné,

actrice
d'une personne). § Faire preuve d'activité:
Etkinlik göstermek. Etre en activité: İş üstünde
olmak; görevini yapmakta olmak; işinde hâlâ
çalışır olmak (Un employé encore en activité).
Maintenir qn en activité: Birini görevinde tutmak,
işinde çalıştırmak^Maintenir un officier en activité
au-delà de la limite d'âge). Cesser toute activité:
Çalışmayı bırakmak; emekliye ayrılmak (Il a
cessé toute activité).
actrice diş. (Tiyatro ve sinemada) Kadın oyuncu,
actuaire er. Malî sorunlarda istatistiklere
dayanarak oranlama hesaplar çıkaran uzman.
İstatistik hesap uzmanı,
actualisation diş. 1. Güncelleştirme, günün olayı
haline getirme. 2. fels. Olabilir durumundan
olmuş durumuna geçirme (L'actualisation des
souvenirs).

41

addition
adagio bel. İt. müz. Adacio.
adamantin, e s. Elmas gibi (Sert ve parlak),
adamique s. Adem'e özgü, Adem gibi (Innocence
adamique).
adamisme er. Adem baba gibi yaşamadan yana
olanlann öğretisi ; evlilik kurumuna düşman olma
akımı; evliliğe karşılık,
adaptabilité diş. Uyarlanabilirlik; uyma yeteneği,
uyarlanma yeteneği,
adaptable s. Uyarlanabilir (Une pièce adaptable).
adaptateur, trices. vead. 1. Uyarlayıcı, uyarlamacı
(Les scénaristes se font souvent les adaptateurs des
romans célèbres). 2. er. * Uyarlaç, "adaptör (Le
transformateur électrique est un adaptateur
d'impédance).
adaptatif, ive s. Uyarlama yada uyarlanmaya
değgin; uyarlamayla ilgili, uyarlanmayla ilgili
(Les mécanismes adaptatifs qui nous protègent
contre les microbes).
adaptation diş.
1. Uyarlama; uyarlanma
(L'adaptation d'un roman à la scène). 2. Duruma
uyma, uyarlanma (Il faut faire un effort
d'adaptation).
3. Uydurma, uygun kılma
(L'adaptation d'un plan de fabrication aux
nécessités économiques). § Faire l'adaptation de
qch à qch: -e uyarlamak, -e uyarlamasını yapmak
(Il fera l'adaptation d'un roman pour le cinéma).
adapter gf/. Adapter qch à qch: 1. Bir şeyi -e takmak
(Adapter un robinet au tuyau d'arrivée d'eau.
Adapter un nouveau carburateur à un moteur
d'automobile). 2. Bir şeyi -e uydurmak (Adapter
la musique aux paroles. Adapter sa conduite aux
circonstances, ses désirs à la réalité). 3. Bir şeyi
-e uyarlamak (Adapter un roman au cinéma). §
S'adapter à qch: 1. -e iyice oturmak, geçmek,
takılmak, yerleşmek (Le tuyau s'adapte bien au
robinet). 2. -e uymak, alışmak, uyarlanmak,
"intibak etmek (S'adapter à un climat, aux
circonstances).
adapteur er. *Uyarlaç, "adaptör (Adapteur de
phase)

actualiser gçl. 1. Güncelleştirmek, günün konusu
yapmak,
günün
koşullarına
uydurmak
(Actualiser un problème). 2. fels. Olabilir
durumundan olmuş durumuna geçirmek,
actualité diş. 1. Güncellik, tazelik, günün koşul ve
havasına uygunluk (L'actualité des problèmes
économiques. L'actualité d'une œuvre d'art). 2.
Günün olayları, günün konulan (S'intéresser à
l'actualité politique, sportive,
universitaire,
médicale). 3. ç. Dünya olaylan; günün konularına
değgin kısa film (Actualités télévisées. Les
actualités passent en général avant le grand film). §
Coller à l'actualité: (Bir kadını) Gölge gibi
izlemek, ardını bırakmamak,
actuel, le s. 1. Güncel, şimdiki, günlük (La mode
actuelle impose des couleurs vives). 2. Günün
havasına uyan (Le sujet très actuel de son roman).
3. fels. Edimsel, edimli, "fiilî,
actuellement bel. 1. Şimdiki halde, şimdilik, bugün
için (Le temps est actuellement très froid). 2. fels.
Edimsel olarak, edimli olarak "fiilen,
acuité diş. 1.Sivrilik, yoğunluk, son noktasında oluş
(L'acuité d'une douleur, l'acuité d'une crise
politique). 2. İncelik (L'acuité d'un son). 3.
Keskinlik (L'acuité du regard. Une bonne acuité ' addenda er. Bir yapıta katılan ek; yapıtın sonuna
visuelle).
eklenen notlar,
acuminé, e s. bitb. Ucu sivri,
additif, ive s. 1. Katılacak, eklenecek (Terme
acupuncteur, acuponcteur er. Akupunktur uzmanı,
additif, segments additifs). 2. er. Katma, katılacak
akupunkturcu.
şey, ek, "ilâve (Ona voté un additif au budget. Je
acuponcture, acupuncture diş. İğne batırma
proposerai un simple additif à votre article). §
tedavisi, sayn organlara çeşitli iğneler batırma
Additif alimentaire: (Dayanmayı ve pazar
yoluyla: tedavi, akupunktur
(L'acuponcture
çekiciliğini sağlamak üzere bir gıda maddesine
chinoise).
konan) Katkı maddesi .
additioa diş. 1. Katma, ekleme, "ilâve etme
acutangles. Dar açılı (Triangle acutangle).
(Addition de quelques lignes à un texte. Addition
adage er. (Atalar sözü niteliğinde) Eski söz; büyük
d'un sirop à une eau minérale). 2. mat. Toplama
sözü.

additionnel
(Faire une addition, vérifier une addition). 3.
(Lokanta, kahve, otel gibi yerlerde) Hesap
(Demander l'addition au garçon. Payer, régler
une addition au bureau de l'hôtel).
additionnel, le s. Katılmış, eklenmiş, katma, ek
(Assemblée qui vote un article additionnel).
additionner gçl. 1. Toplamak (Additionner deux
nombres). 2. Additionner qch de qch: Bir şeyin
içine... katmak (Les anciens additionnaient
toujours d'eau le vin). 3. Additionner qch à qch:
Bir şeyi -e eklemek, katmak, ilâve etmek
(Additionner
des produits chimiques aux
aliments). § S'additionner: Birbirine eklenmek,
bir araya gelmek, birbirinin üstüne gelmek
(Toutes ces complications s'additionnent pour
rendre la situation inextricable).
adducteurs, veer. 1. anat. Yaklaştıncı; yaklaştırıcı
kas (Muscle adducteur. L'adducteur du gros
orteil). 2. er. (Kaynaktan depoya) Su yolu.
adduction diş. 1. (Kaslar için) Yaklaştırma işlevi. 2.
(Bir yerden bir yere su yada başka sıvıları)
Getirme, akıtma, °sevketme (Adduction d'eau,
de gaz, de pétrole).
adénite diş. hek. Bez yangısı, bezeme, "adenit,
adénoïde s. hek. Bezimsi (Végétations adénoïdes:
Boğaz etleri).
adénome er. hek. Bez uru.
adénopathie diş. hek. Adenopati.
adent er. (Doğramacılıkta) Geçme ek.
adenter gçl. (Doğramacılıkta) Geçme ile eklemek,
geçme ekler takıp eklemek,
adepte ad. 1. Bir inancı, bir mesleği, bir akımı tutan;
-den yana olan, yandaş (Les adeptes d'un parti,
d'une religion, d'un courant littéraire). 2. (Gizli
tutulan bir meslekten) El almış; uygulamaya
izinli, yaymaya izinli; "tilmiz,
adéquat, e s. 1. Tam, eksiksiz, tam gereken, uygun
(C'est l'expression adéquate, la réponse adéquate.
Nous avons trouvé l'endroit adéquat). 2. Adéquat
à qch: -e uygun (L'expression ne paraît pas
adéquate à la situation).
adéquatement bel. Gerektiği gibi, uygun şekilde,
tam yerinde,
adéquation diş. Denklik, tam uygunluk,
adhérence diş. 1. Yapışıldık, yapışma, sıkı sıkıya
değme (Adhérence du timbre à l'enveloppe.
Adhérence des pneus au sol). 2. mec. Bağlılık
(Deux âmes déliées de toutes adhérences
humaines). 3. hek. Yapışma, "iltisak (Adhérence
pleurale).
adhérent,e s. 1. Yapışık (Matière adhérente à la
peau). 2. ad. (Bir partiye, bir kuruma yada bir
öğretiye) Katılmış, girmiş kişi, üye, "mensup

42

adirer
(Carte d'adhérent, les adhérents d'une doctrine).
adhérer gsz. 1. Yapışık olmak, yapışmak, iyi
tutmak (La nouvelle suspension permet à cette
voiture d'adhérer mieux dans les virages). 2.
Adhérer à qch: a) -e yapışmak (Le papier gomme
adhérait à ses doigts. La viande, mise àfeu trop vif,
adhérait au fond de la poêle), h) -den yana olmak ;
-e katılmak, -i benimsemek (Adhérerà une idée, à
une doctrine, à un idéal). 3. -e girmek, katılmak,
üye yazılmak (Adhérer à un parti, à une
association). 4. mec. Tam uymak, uygun gelmek,
tam gelmek.
adhésif, ive s. 1. Yapışıcı (Ruban adhésif;
Pansement adhésif). 2. Katılma ile ilgili, girmeye
değgin (Formules adhésives à un pacte). 3. er.
Yapıştırıcı (Mettre un adhésif surla coupure d'un
doigt).
adhésion diş. 1. Yapışıklık. 2. Katılma, girme
(Adhésion à un parti, à un pacte). 3. Benimseme,
onama, kabul, "tasvip (Ses idées ont recueilli une
large adhésion auprès de -l'opinion publique). §
Donner son adhésion à qch: -i benimsemek, kabul
etmek ( Donner son adhésion à un projet). Refuser
son adhésion à qch: -e katılmayı reddetmek,
girmemek, benimsememek,
ad hoc s. Lat. Uygun, gerekli, ilgili, özel (Cela est
contre le règlement, ilfaut un ordre ad hoc. Oncréa
une commission ad hoc pour régler ce différend).
adiabatiques.//z. Isıiletmeyen, *ısıgeçirmez;ısısız.
adiabatisme er.fiz. "Isıgeçirmezlik, ısıiletmezlik.
adiante er. bitb. Baldinkara.
adiaphane s. Işıkgeçirmez.
adieu Uni. 1. Elveda! Allahaısmarladık. Hoşça kal,
kal sağlıcakla, hadi eyvallah. 2. er. Ayrılık
esenleşmesi, "veda. § Faire ses adieux à: -e veda
etmek (Faire ses adieux à la famille avant de
partir). Dire adieu à qn: Birinden izin isteyip
gitmek, yanından ayrılmak, -e hoşça kal demek.
Dire adieu à qch: -i artık bırakmak, -den
vazgeçmek; -i arkada, geçmişte bırakmak (Dire
adieu à la vie de bohème). Adieu paniers
vendanges sont faites: Atı alan üsküdan geçti; iş
işten geçti, artık çok geç.
à-dieu-va ünl. Evvel Allah, tanrının izniyle!

N'olacaksa olsun, nerden inceyse ordan kopsun!
adipeux, euse s. Hayvan yağı niteliğinde olan;
içyağımsı, içi yağ doluymuş gibi, yağlı (Un visage
adipeux et plat. Tissu adipeux).
adiposité diş. Yağlılık; yağ bağlama,
adipsie diş. hek. *Susamazlık; susama duygusunun
azalması yada tümden yitimi,
adirer gçl. huk. (Eskimiştir) Yitirmek (Un titre
adiré).

adjacent
adjacent, es. 1. Bitişik; komşu (Angles adjacents:
Komşu açılar). 2. Adjacent à: -e bitişik,
adjectif, ive s. 1. Sıfat niteliğinde olan (Locution
adjective). 2. er. Sıfat,
adjectivement bel. Sıfat yerine, sıfat olarak, sıfat
gibi.
adjectiver gçl. Sıfatlaştırmak, sıfat olarak
kullanmak.
adjoindregç/. 1. Katmak, yanına vermek, koşmak.
2. Adjoindre qch à qch: Bir şeyi -e katmak,
eklemek, vermek (Les anciens adjoignaient
souvent un surnom à leur nom patronymique.
Adjoindre un réservoir spécial à une voiture de
course). 3. Adjoindre qn à qn: Birini birine
yardımcı vermek; yardım etsin diye göndermek
(On lui a adjoint une secrétaire pour assurer le
courrier. Il leur a adjoint un bataillon en garde
soldé). § S'adjoindre qn: Birini kendine yardımcı
almak (Je me suis adjoint un collaborateur pour
achever ce travail).
adjoint, es. ve ad. 1. Yardımcı (Directeur adjoint.
Les adjoints administratifs). 2. Adjoint à qn:
Birine yardımcı; birinin yardımcısı (Adjoints au
maire).
adjonction diş. Katma, ekleme; katılma, eklenme
(L'architecte décida l'adjonction d'un garage à la
maison. Le parti a décidé l'adjonction de deux
nouveaux membres au comité directeur. Faire
quelques petites adjonctions à un texte).
adjudant er. 1. Komutan yardımcısı subay yada
erbaş. 2. Fransız ordusunda başçavuştan yüksek
erbaş. 3. tkz. Höthötçü, mızmız ve buyurgan.
adjudicataire ad. 1. Üstenci, "müteahhit. 2. (Bir
açık artırmada) Üstüne kalan kimse, üstlenen;
ihaleyi kazanan; açık artırmada mal alan.
adjudicateur, trice ad. Artırma eksiltme memuru.
Açık artırmayı yapan,
adjudication diş. 1. (Satışta) Artırma usulü; (Satın
almada) eksiltme usulü. 2. Artırma ya da eksiltme
usulü ile birine bir şey verme; üsterme, °ihale. §
Adjudication à la surenchère, aux enchères:
Artırmalı üsterme. Açık artırma. Adjudicationau
rabais: Eksiltmeli üsterme. Açık eksiltme.
Adjudication de qch à qn: Bir şeyi birine üsterme,
ihale etme (Adjudication des travaux de voirie à un
entrepreneur). Mettre qch en adjudication: -i
üstermeye çıkarmak, üstermek, "ihaleye
koymak.
adjuger gçl. 1. Üstüne bırakmak, üstermek, ihale
etmek. Açık artırmayla vermek. 2. Adjuger qch à
qn: a) Bir şeyi birine üstermek, ihale etmek (On a
adjugé les meubles au plus offrant), b) Bir şeyi
birine vermek (Adjuger une récompense aux

43

administration
meilleurs élèves). § Adjuger au plus offrant: En
çok verenin üstünde bırakmak § S'adjuger qch:
Bir şeyi kendine ayırmak, zaptetmek, bir şeye
konmak (Comme toujours il s'est adjugé la
meilleure part).
adjuration diş. 1. Ant verme. 2. Yalvarıp yakarma
(Il s'entêtait, malgré les adjurations de sa famille).
adjurer gçl. 1. Ant vermek, ant içmek (Je vous
adjure au nom de la patrie: Yurdun başı için. ,.)2.
Adjurer qn de f.qch: Birinden -meşini dilemek,
rica etmek (On adjura le ministre de recevoir la
délégation. Je t'adjure de ne pas exposer ta vie dans
une aventure aussi risquée).
adjuteur er. Yardımcı.
adjuvant er. 1. Yardımcı, destekleyici ilaç. 2. mec.
Canlandırıcı. 3. Katkı maddesi (Les adjuvants du
béton).
ad libitum Lat. bel. İsteğe bağlı, keyfe kalmış,
admettre gçl. 1. Kabul etmek (J'admets vos excuses,
vos raisons). 2. Sanmak, farzetmek, tut ki -mek
(Admettons que vous ayez réussi à votre examen,
tous les problèmes n'étaient pas pour cela résolus).
3. El vermek; -e gelmek; götürmek, kaldırmak
(Ce poème admet plusieurs interprétations. Il
n'admet pas la discussion. Cette affaire n'admet
aucun retard). 4. Kabul etmek, almak (Admettre
quelqu'un à sa table, à un examen, dans sa
familiarité, dans une société). 5. Admettre qn à f.
qch: Birinin -meşine izin vermek; -sini kabul
etmek (Admettre quelqu'un à siéger). § En
admettant que: Tut ki... dir; sayalım ki... dir (En
admettant que cela soit vrai...).
adminicule er. 1. Yardımcı araç. 2. Yardımcı belge,
yardıma tanıt,
administrateur, trice ad. Yönetici, yönetmen,
"idareci (Les administrateurs de la Sécurité
Sociale, de la Comédie Française).
administratif,ive s. Yönetime değgin, yönetimle
ilgili, yönetimsel, "idarî (Directeur adminisratif.
La division administrative d'un pays). § Prendre
des mesures administratives: Yönetim önlemleri
almak, "idarî tedbirler almak,
administration diş. 1. Yönetim, "idare
(L'administration d'un pays. L'administration
des départements est confiée aux préfets). 2. hek.
Verme, zerk etme; verilme, zerk edilme
(L'administration de médicaments rte semble pas
indiquée dans le présent cas). 3. Aşketme, vurma ;
aşkedilme, vurulma (Administration d'une paire
de gifles, d'une fessée à un enfant). §
Conseil d'administration: Yönetim
kurulu.
Entrer dans l'administration: Yöneticiliğe
girmek, yöneticilik yaşamına atılmak.

administrativement

44

adoptif

administrativement bel. Yönetime göre, yönetim
edilebilir, -i elde edebilir, yapabilir (Tous les
yoluyla,
yönetimce
(Il
est
interné
citoyens sont également admissibles à toutes
administrativement.
Il
est
chargé
dignités, places et emplois publics). 3. ad.
administrativement de veiller à la bonne exécution
Kazanmış, başarı göstermiş, kazanan (Liste des
des travaux).
admissibles).
administrée s. ve ad. Yönetilen, yurttaş (Chers
admission diş. Kabul, kabul edilme, alınma (J'ai
administrés: Sayın yurttaşlar!. Le maire annonça à
envoyé au président du club ma demande
ses administrés que les travaux pour l'adduction
d'admission).
d'eau commencerait prochainement).
admonestation diş. Azar; azarlama, paylama
administrer gçl. 1. Yönetmek (Administrer un
(L'admonestation d'un policier à un prisonnier).
département, une grande entreprise, les biens d'un
admonester
gçl.
Azarlamak,
paylamak
mineur). 2. Yapmak, yerine getirmek (Le prêtre • (Admonester publiquement un élève pour ses
qui administrait le baptême à Clovis). 3.
retards injustifiés. Le juge s'est contenté
Administrer qch à qn: a) hek. Vermek, zerk
d'admonester le prévenu).
etmek (Administrer un remède à un malade), b)
admonition diş. 1. Dikkat çekme, uyarma, "ihtar. 2.
Vurmak, yerleştirmek aşketmek (Administrer
Azar, zılgıt.
une gifle, une fessée à un enfant).
adolescence
diş.
Yeniyetmelik
(L'âge
admirable s. Hayran olunacak, hayranlığa değer;
d'adolescence).
çok güzel (Paysage admirable).
adolescent, e ad. Yeniyetme (Film interdit aux
admirablement bel. Hayran olunacak şekilde; son
adolescents).
derece, çok (Elle est admirablement belle).
adonc, adoncques, adonques bel. 1. O sırada. 2.
admirateur,trice s. ve ad. Hayran (Il pose sur elle
Öyle ise.
un regard admirateur. Elle décourageait les
adonis er. 1. Fidan gibi delikanlı, tığ gibi delikanlı,
admirateurs qui s'empressaient autour d'elle.
2. Güzel bir tür gündüz kelebeği. 3. diş. Parlak
C'est une de vos admiratrices).
kırmızı çiçekli bir bitki, kançiçeği.
admiratif,ive s. 1. Hayran kalmış, hayranlık içinde
adoniser(s')gsz. Süslenmek, fiyakalı giyinmek (Un
(Les touristes s'arrêtaient, admiratifs).
2.
homme qui se mire et qui s'adonise).
Hayranlık dolu (Un regard admiratif).
adonner (s') gsz. 1. Kendini vermek, bağlamak. 2.
admiration diş. Hayranlık (Il poussa un long
S'adonner à qch: Kendini -e vermek (S'adonnera
sifflement d'admiration). § Avoir, éprouver une
l'étude, au travail, à la boisson).
(de 1') admiration pour qn, qch: Birine, bir şeye
adoptable s. I. Evlât edinilebilir. 2. Kabul
karşı hayranlığı olmak, hayranlık duymak. Etre
edilebilir.
en admiration: Hayranlık içinde olmak, hayran
adoptant, e ad. Evlât edinen, evlâtlık alan.
kalmak (Il était en admiration devant ce tableau.
adopté, e s. 1. Evlât edinilen; evlâtlık. 2. Kabul
Elle est en admiration devant son gosse). Exciter,
edilen.
soulever l'admiration: Hayranlık uyandırmak.
adopter gçl. 1. Adopter qn: Birini evlât edinmek,
Faire l'admiration de qn: -i hayran bırakmak (Son
gömleğinden geçirmek (Ils ont adopté un enfant
courage fait l'admiration de tout le monde).
de l'Assistance publique). 2. Adopter qch: Bir şeyi
admirativement bel. Hayranlıkla, hayran hayran,
kabul etmek, benimsemek (Adopter une religion,
admirer gçl. 1. Hayran olmak, hayranlıkla
une idée).i. Takınmak, almak (Pour me parler, il
seyretmek (J'admire votre courage. Admirer le
adopte un ton qui ne lui est pas habituel. Adopter
portail d'une cathédrale). 2. Admirer que...:
des mesures exceptionnelles pour faire face à une
-diğine şaşmak (J'admire que vous restiez
crise économique). 4. Oyla kabul etmek,
impassible devant tant de sottises). 3. Admirer qn
onaylamak (L'Assemblée a adopté le projet de loi.
de f. qch: Birinin -sine hayran olmak; -sini çok
Adopter une motion à mains levées).
beğenmek (J'admire cet homme de pouvoir
adoptif,ive s. 1. Evlâtlığa yada analığa, babalığa
travailler si sérieusement).
kabul edilmiş, *edinik (Enfant adoptif, père
admissibilité diş. Kabul edilebilirlik, kabul
adoptif, fils adoptif, fille adoptive). 2. mec. İkinci
(L'admissibilité aux emplois, à la fonction
sırada gelen, asıl gibi, seçilerek benimsenmiş (La
publique. Liste d'admissibilité).
France est sa patrie adoptive: Fransa onun için
admissibles. 1. Kabul edilebilir, akıl alır, usa yatkın
ikinci bir yurttur). 3. (Birini) Evlâtlık edinen (Cet
(Une proposition admissible. Ce n'est pas
enfant passe ses vacances dans sa famille
admissible). 2, Admissible à qch: -e kabul
adoptive).

adoption
adoption diş. 1. Kabul etme, onaylama (L'adoption
d'un projet de loi, d'un programme). 2. Evlât
edinme. 3. Edinme, kendinin sayma (L'adoption
d'un enfant. Un pays d'adoption).
adorable s. 1. Tapılacak, tapınılacak, tapılmaya
değer (Péché contre l'adorable bonté divine). 2.
Çok güzel, çok sevimli, tapılası ( Un adorable petit
chien).
adorablement bel. Tapınılacak gibi, çok güzel bir
biçimde (Vous êtes adorablement bien mise).
adorateur, trice ad. 1. Tapan, tapıcı (Les lncas
étaient des adorateurs du Soleil). 2. mec.
Taparcasına seven, hayran, vurgun, tutkun
(Volage adorateur de mille objets divers. La foule
de ses adorateurs l'accueillit avec enthousiasme).
adoration diş. 1. Tapınma, tapma (L'adoration des
dieux) 2. mec. Büyük sevgi, tutkunluk, hayranlık
(Son respect pour elle allait jusqu'à l'adoration). §
Avoir une (de I') adoration pour qn, qch: -e karşı
büyük bir hayranlığı, sevgisi saygısı olmak
(L'enfant avait une grande adoration pour son
père).Etre en adoration devant qn, qch:Birini, bir
şeyi taparcasına sevmek (// est en adoration devant
elle).
adorer gçl. 1. Tapmak, tapınmak (Adorer le soleil,
le feu, le Dieu des Chrétiens). 2. önünde eğilmek,
yükünmek (On l'adore comme un Dieu). 3.
Taparcasına; tapınırcasına sevmek (C'estpeu de
dire aimer Elvire, je l'adore). 4. hlk. Bayılmak,
çok sevmek (Des fraises à la crème, j'adore ça. Il
adore la musique dejazz). § Adorer lesoleillevant:
Günoğlu olmak. Kimin yıldızı parlarsa hemen
ondan yana oluvermek. Adorer ce qu'on a brûlé:
İnanç ve kanılarından yüz seksen derece dönüş
yapmak. Eskiden sövdüğünü şimdi över olmak.
Etre adoré de qn:.. .tarafından çok sevilmek (Ce
roi est adoré de son peuple. Ce père est adoré de ses
enfants).
ados er. (Tanmda) Toprak yastık,
adossé,e s. 1. Sırt sırta getirilmiş. 2. Adosséàqch: -e
sırtını dayamış, dayanmış, sırt vermiş (Le Théâtre
était adossé à la citadelle. Une école adossée à la
mosquée).
adossement er. Sırtım dayama, arkasım bir yere
verme, dayanma,
adosser gçl. 1. Dayamak. 2. Adosser qch à qch,
contre gch: Bir şeyin arkasını -e verdirmek,
dayatmak (Adosser une maison à un grand rocher,
contre un rocher. Adosser une armée à une colline,
contre une colline). § S'adosser à qch: -e
dayanmak, sırtını dayamak, arkasını vermek (Le
château s'adossait au flanc du coteau, dominant la
vallée. Le vieillard s'adossa au mur pour allumer

45

adresser
une cigarette).
adoucir gçl. 1. Tatlılaştırmak (Mettez un peu de
crème fraîche pour adoucir la sauce. Un épais
brouillard adoucissait le ton des verdures). 2.
Kısmak,azaltmak, alçaltmak (Une voix suraiguë
qu'elle cherchait vainement à adoucir. La cour
d'appel adoucit la condamnation de l'accusé). 3.
Perdahlamak, yumuşatmak, parlatmak ( Produits
pour adoucir la peau). 4. mec. Yatıştırmak,
dindirmek, yumuşatmak, sertliğini gidermek
(Cette lettre adoucira peut-être votre chagrin). §
S'adoucir 1. Yumuşamak (Le temps s'est adouci).
2, Hafiflemek, azalmak (La pente s'adoucit
lorsqu'on arrive près du sommet du col). 3.
Düzelmek; pürüzlerini, sertliğini yitirmek (Son
caractère ne s'est pas adouci avec les années).
adoucissage er. 1. Perdah; perdahlama, parlatma
(Adoucissage d'une glace, d'un marbre, d'une
pierre taillée). 2. Rengini açma, parlatma
(Adoucissage d'un métal).
adoucissant, e s. Yumuşatıcı, yatıştırıcı (Huile
adoucissante. Paroles adoucissantes).
adoucissement er. 1. Tatlılaşma; tatlılaştırma. 2.
tekn. Perdahlama, parlatma. 3. Yumuşama;
yumuşatma (Adoucissement de la température, du
caractère, de l'eau). 4. Hafifleme; hafifletme,
giderme (Apportez de l'adoucissement à mes
peines).
adoucisseur, euse ad. tekn. 1. Perdahçı. 2. Suyun
içindeki kireç vb. maddeleri giderme aleti,
ad patres bel. Lat. Atalara doğru. § Envoyer ad
patres: Öte dünyayı boylatmak, öldürmek, canım
cehenneme yollamak,
adragante diş. 1. Kitre elde edilen ağaç. 2. Kitre
(Kitre anlamında gomme adragante,
yada,
gomme d'adragante da denir),
adrénaline diş. Adrenalin.
adresse diş. 1. Uzluk, ustalık (Jeux d'adresse, tours
d'adresse, l'adresse d'un jongleur, d'un joueur de
basket). 2. Kurnazlık, keskin zekâlılık (Elle est
d'une adresse à désespérer un diplomate). 3.
Adres, *buhınak (Il m'a donné son adresse). 4.
Ortaklaşa dilekçe "mahzar. § A l'adresse de qn:-e
hitaben (Lire un communiqué à l'adresse des
auditeurs). Avoir de l'adresse à f. qch: Bir şey
yapmakta usta olmak, becerikli olmak (Elle a une
adresse remarquable à berner tous ceux qui
l'approchent).
adresser gçl. Adresser qch à qn: 1. Birine bir şey
söylemek, dile getirmek, sunmak (Adresser des
compliments à qn). 2. Yöneltmek (Adresser des
reproches, des questions à un ami). 3. Göndermek
(Adresser un colis à ses parents, un faire-part de

adroit

46

mariage à tous ses amis). 4. Baş vurdurmak (Son
médecin habituel adressa le malade à un
spécialiste). § Adresser la parole à qn: Biriyle
konuşmak (Personne ne lui adresse la parole). §
S'adresser à qn: 1. Hitap etmek, seslenmek;
ilgilendirmek (C'est à vous que ce discours
s'adresse. Ce livre s'adresse au grand public). 2.
Başvurmak, müracaat etmek (Je ne peux pas vous
renseigner, adressez-vous à la concierge).
adroit,e s. 1. Usta, becerikli, eli uz (Un enfant très
adroit de ses mains). 2. Ustaca, çok ince, esnek
(Mener une politique adroite). 3. Adroit à, en qch:
-de usta, becerikli (Une femme adroite en couture,
un homme adroit au billard). § Etre adroit à f.qch:
-mekte çok usta olmak, eşi benzeri bulunmamak
(Il est adroit à ourdir des manigances).
adroitement bel. Uzlukla, ustalıkla, ustaca,
adsorbant er. *Yüzergen.
adsorber gçl. *Yüzermek.
adsorption diş.kim. *Yüzerme.
adulateur, trice s. ve ad. Dalkavuk, pohpohlayıcı,
pohpohcu (Les louanges de ses adulateurs lui
avaient tourné la tète).
adulation
diş. Dalkavukluk,
pohpohçuluk,
pohpohlama (Il se comportait sans bassesse ni
adulation à l'égard de ses chefs).
aduler gçl. Birine dalkavukluk etmek, birini
pohpohlamak, övgüye boğmak (Vous adulez
bassement le souverain pendant sa vie).
adulte s. ve ad. Yetişkin, ergin ( Cours du soir pour
adultes).
adultérateur, trice ad. Başka şeyler katarak bir şeyi
bozan kişi, karıştırmacı.
adultération diş. Başka şeyler katarak bir şeyi
bozma, karıştırma, soysuzlaştırma,
adultère er. 1. Eşlerden birinin öbürünü başkasıyla
aldatması, eş aldatma, zina (La femme pourra
demander le divorce pour cause d'adultère de son
mari). 2 .s. vead. Eş aldatıcı,eş aldatmaya değgin,
"zinaya değgin; yasa dışı, yasak (Une femme
adultère. Des désirs adultères).
adultérer gçl. Bozmak, soysuzlaştırmak (Beau/éde
ce visage que rien ne vient adultérer).
adultérin,e s. Evlilik dışı doğmuş, zina ürünü
(Enfant adultérin).
aduste s. Güneşten yanmış,
ad valorem bel. Lat. Değerine göre.
advenir gsz. 1. (Ancak mastar halinde, bir de
üçüncü şahısta kullanılır) Olmak, başa gelmek
(On a vu ce qu'il est advenu du régime après sa
mort). 2. Advenir de qch:-den doğmak, ortaya
çıkmak(Quepeut-il advenird'unpareil [>rojet?)§l\
advient que... : -dığı olur (Il advient que toute une

aérer
saison passe sans pluie). Advienne que pourra!:
Ne olursa olsun, sonu neye varırsa varsın!
adventice s. 1. Dıştan gelen, "arızî (Elle avait
encombré sa vie de maintes
préoccupations
adventices). 2. fels. Doğuştan olmayan. 3. biy.
Ortama yabancı; yeni bir ortama yeni getirilip
sokulmuş.
adventif,ive s.
Aynı nitelikte
organların
bulunmadığı noktada biten, ek (Bourgeons
adventifs, racines adventives).
adverbe er. dilb. Belirteç, zarf (Adverbe de temps,
adverbe de manière).
adverbial,e s. dilb. Belirteç niteliğinde, zarf
niteliğinde (Emploi adverbial d'un adjectif).
adverbialement bel. dilb. Belirteç olarak, zarf
olarak
(L'adjectif
"haut"
est
employé
adverbialement dans la phrase "Ilparle haut").
adversaire ad. 1. Hasım (Cet ami de la veille est
devenu un adversaire acharné). 2. Karşı
düşüncede olan, aykırı düşüncede olan, 'karşıtçı,
"muhalif (Les adversaires du matérialisme).
adversatif,ive s. dilb. Karşıtlık belirten, itiraz
anlamı taşıyan (Conjonctions adversatives).
adverses. 1. Birbirine hasım, muhasım (Les forces
adverses sont restées sur leurs positions). 2. Karşı;
karşı tarafa değgin (La partie adverse: Karşı taraf.
L'avocat adverse: Karşı tarafın avukatı). 3. Ters,
aykırı (Fortune adverse: Ters talih).
adversité diş. 1. Ters talih, talih tersliği, kara baht,
alnın kara yazısı (Il s'était raidi contre l'adversité).
2. mec. Kara gün, felâket (Il est possible d'être
homme même dans l'adversité).
aède er. (Eski yunanlılarda) Ozan (Homère a été le
plus grand et le dernier des aèdes).
aérage er. (Yeraltı geçeneklerinde) Temiz hava
dolaşması, havalanma; havalandırma (L'aérage
ne se faisait pas au fond de cette voie).
aérateur er. Havalandırıcı, esimlik; havalandırma
aygıtı.
aération diş. Havalandırma; havalanma (Conduit
d'aération).
aéré,es. 1. Havalandırılmış ( Une chambre aérée). 2.
Havadar (Un bureau bien aéré; On étouffe, la salle
à manger est heureusement très aérée). 3. Hava
geçirir, dokuması seyrek (Une étoffe aérée; Nylon
aéré).
aérer gçl. 1. Havalandırmak (Aérer une chemise.
Aérer un lit en retournant un matelas). 2.
Yoğunluğunu,
ağırlığını
azaltmak,
biraz
hafifletmek (Vous auriez dû aérer un peu votre
exposé). § S'aérer: Kafasını dinlendirmek, hava
almak (Il est allé s'aérer à la campagne pendant les
vacances de Pâques).

aérien
aérien,ne s. 1. Havadan yapılmış (Les anges
prennent un corps aérien). 2. Hava gibi, hafif (Une
musique d'une grâce aérienne). 3. Havada
yaşayan (Le peuple aérien: Kuşlar). 4. Havada,
açıkta kalan; hava ile beslenen (Racines
aériennes). S. Havacılığa değgin, havacılıkla ilgili
(Lignes aériennes, forces aériennes. Base
aérienne, attaque aérienne). 6. Hava yoluyla
yapılan, havada olan (Transport aérien. Circuit
aérien). 7. Hava ile ilgili, göklere değgin (Violer
l'espace aérien d'un pays).
aérifêres. Hava veren, hava geçiren (Tubeaérifère,
conduits aérifêres).
aérification diş. Gazlaşma; gazlaştırma,
aérifïergç/. Gazlaştırmak,
aériforme s. Hava gibi, havamsı.
aérobies, ve er. Havalı yerde üreyen (Le bacille du
charbon est un aérobie).
aérodrome er. Havaalanı, uçakalam.
aérodynamique diş. 1. Hava hız ve basıncının
etkilerini inceleyen bilim; hava etkilçri bilimi,
aerodinamik. 2. s. Bu bilime değgin, aerodinamik
(Laboratoire, soufflerie aérodynamique).
3.
Aerodinamik
kurallarına
uygun
(Profil
aérodynamique). 4. Hava direncine en az
uğrayacak biçimde yapılmış, havayener (Frein
aérodynamique).
aérographe er. Boya tabancası.
aérolit(h)e er. Havataşı.
aéromètre er. fiz. Havaölçer.
aéromoteur er. Hava ile işleyen motor,
havamotoru.
aéronaute er. Balon güdümcüsü, balon pilotu,
aéronautique s. 1. Balonculuk yada uçakçılığa
değgin,
havacılıkla
ilgili
(Constructions
aéronautiques, une usine aéronautique). 2. diş.
Havacılık (Ecole Nationale Supérieure de
l'Aéronautique).
aéronef er. Havagemisi.
aérophagie diş. hek. Hava yutma, "havayutum.
aéroplane er. Uçak.
aéroport er. Havalimanı. Bir kentin hava ulaşımııfı
sağlayan kuruluşların topu.
aéroporté,e s. Hava taşıtlarıyla taşınan, havadan
taşınan (Troupes, divisions aéroportées).
aéroportergf/. Havadan taşımak. Uçak, helikopter
vb. ile nakletmek,
aérostat er. Balon,
aérostation diş. Balonculuk.
aérostatique s. 1. Balonla, balonculukla ilgili. 2. diş.
Durgun hava ve gazlarla ilgili denge kuramı,
"aerostatik.
aérostierer. Balon tayfası, baloncu.

47

affainéantir
aérotechnique diş. 1. Hava yolculuğu tekniği. 2. s.
Hava yolculuğu tekniğine değgin,
aérothérapie diş. hek. Hava tedavisi, hava ile
tedavi.
affabilité diş. Gönül okşayıcıhk, naziklik, incelik,
tatlı dillilik (Recevoir des invités avec affabilité.
Témoigner de l'affabilité à l'égard de ses amis).
affable s. Gönül okşayıcı, nazik, tath dilli
(Répondre d'un ton affable. Se montrer affable
avec des visiteurs). § Etre affable avec qn: -e karşı
kibar davranmak (Le ministre a été affable avec
nous).
affablement bel. Gönül okşayarak, nazikçe, tath
dille.
affabulation diş. 1. (Bir öyküden çıkarılan) Öğüt
payı, "kıssadan hisse. 2. Bir öykü, roman yada
oyundaki olguların düzeni. 3. ruhb. Uydurmaca;
uydurmacılık,
affabuler gçl. 1. Kurmak, düzenlemek (Affabuler
une intrigue). 2. gsz. Uydurmak, uydurmacılık
yapmak, kendi kendine masallar uydurmak,
affadir gçl. 1. Tatsızlaştırmak, tadını bozmak,
yavanlaştırmak (Affadir un mets, un style, une
couleur). 2. Bunaltmak, içini bulandırmak (Un
été orageux sévit, affadissant toutes les volontés).
3. mec. Bıktırmak. § S'affadir: Tatsızlaşmak,
tadını yitirmek, bozulmak (Une sauce qui s'est
affadie. Ces critiques se sont affadies avec le
temps).
affadissement er. 1. Tatsızlaşma, tatsızlaştırma
(L'affadissement d'une sauce). 2. Bıkkınlık
verme, tadını kaçırma; yavanlık, tatsız tuzsuzluk
(L'affadissement de la tragédie classique).
affaiblir gçl. 1. Güçsüzleştirmek, zayıflatmak,
anklaştırmak, < zayıf düşürmek
(Affaiblir
quelqu'un. La fièvre a affaibli le malade). 2.
Azaltmak, zayıflatmak (Les crises continuelles
affaiblissent l'autorité de l'Etat). 3. Hafifletmek,
sertliğini biraz gidermek (Il a dû affaiblir certains
traits). § S'affaiblir: Zayıflamak, güçsüz düşmek,
yoğunluğu azalmak (Un parti qui s'affaiblit de jour
en jour. L'intérêt que je lui porte s'est affaibli).
affaiblissante s. Arıklaştırıcı, zayıflatıcı (Régime
affaiblissant).
affaiblissement er. Arıklaşma, arıklaştırma;
zayıflama, zayıflatma; yumuşatma, yumuşama;
zayıflık, güçsüzlük (Affaiblissement des forces, de
la santé. L'affaiblissement
de l'autorité
gouvernementale).
affainéantir gçl. Tembelleştirmek, avareleştirmek.
§ S'affainéantir: Tembelleşmek, avareleşmek
(Les grandes passions sont cause que l'on
s'affainéantit).

affaire
affaire
1. İş (J'ai à régler une affaire urgente). 2.
Şey (C'est l'affaire de quelques heures). 3. Dâva
(L'affaire viendra devant le tribunal à la prochaine
session. L'affaire
Dreyfus).
4. (Silahla)
Çarpışma, savaş (L'affaire d'Algérie). 5. Sorun,
"mesele (C'est affaire de goût). 6. Düello (Nous
vidons sur le pré l'affaire sans témoins). 7. Sıkıntı,
başa açılan iş, baş belâsı (C'est toute une affaire).
8. Girişim, ticaret, teşebbüs (Lancer, gérer une
affaire). 9. Eşya (Cet enfant perd toujours ses
affaires). 10. Ticaret, alışveriş, iş (Un homme
d'affaires). 11. Maddi durum (Mettre de l'ordre
dans ses affaires. Etre bien, mal dans ses affaires).
12. İşler, genel durum (Où en sont les affaires?). §
Avoir affaire à qn: Biriyle işi olmak; görüşecek,
konuşacak bir şeyi olmak. Birine işi düşmek (II
aura affaire à moi). Avoir affaire avec qn: Biriyle
anlaşmazlığı olmak. Avoir son affaire: 1. hlk.
Hesabı görülmek, ölmek (Il a son affaire). 2.
Sonuçlanmak, işi görülmek. Avoir affaire de qch:
-e ihtiyacı olmak; -e gereksinimi olmak,
gereksinim duymak (Avoir affaire d'argent.
Qu'ai-je affaire de toute ces querelles?). Etre audessous de ses affaires: İşin altından kalkamamak.
Etre au-dessus de ses affaires: İşlerim iyi
yürütmek, işi yolunda olmak. Faire l'affaire: İş
görmek, işe yaramak (Un morceau de ficelle fera
l'affaire, le paquet n'est pas gros). Faire affaire
avec qn: Biriyle ticaret, alış veriş yapmak. Faire
qch son affaire: Bir şeyi üstüne almak (Je fais mon
affaire régler cette histoire). Faire son affaire à qn:
Birinin hakkından gelmek, hesabını görmek.
Faire l'affaire de qn: -in hesabına, işine gelmek
(Cela fait mon affaire). Se tirer d'affaire: İşin
içinden çıkmak, sıyrılmak. Avoir ses affaires:
argo. (Kadın) Aybaşı olmak,
affairé,e s. İşi başından aşkın; işi çok olan yada öyle
görünen (Un homme affairé). § Etre affairé i f.
qch: -mekle uğraşmak (Jesuis affairé à achever un
second volume).
affairement er. İş çokluğu, işi başından aşkınhk (Je
ne puis appeler travail cet affairement).
affairer (s') gsz. 1. Uğraşmak, ilgilenmek (Les
infirmières s'affairaient auprès du blessé). 2.
S'affairer autour de: Etrafında dört dönmek; -ile
çok ilgilenmek (Le portier s'affairait autour des
clients qui descendaient de voiture). 3. S'affairer à
f. qch: -mekle uğraşmak, -meye çalışmak,
koşuşturmak (Elle s'affaire à préparer son dîner).
affairisme er. Çıkarcılık. Her şeyden çıkar sağlama
eğilimi. Dümencilik,
affairiste ad. Çıkarcı, dümenci. Her şeyden çıkar
sağlamaya bakan kişi.

48

affecter
affaissement er. 1. Çökme (Affaissement de terrain,
d'une voie ferrée). 2. Manevî bakımdan çökme,
azalma (On s'inquiéta de cet affaissement
progressif de son intelligence).
affaisser gçl. Göçürtmek, çökertmek, çöktürmek
(Les fortes pluies de ces jours ont affaissé la route).
S S'affaisser: 1. Çökmek, bel vermek (Le sol s'est
affaissé. Le plancher s'est légèrement affaissé). 2.
Çökmek, yığılıp kalmak (Ilperdit connaissance et
s'affaissa sur le trottoir). 3 .mec. Zayıflamak, zayıf
düşmek, gücünü yitirmek (Mon âme s'affaisse de
jour en jour).
affaler gçl. den. İndirmek, aşağıya almak, çekerek
suya indirmek (Affaler un cordage, un chalut). §
S'affaler: 1. Yığılmak, gömülmek, çökmek,
kendisini atıvermek (S'affaler sur le divan, dans
un fauteuil). 2. (Gemi için) Kıyıya çok yaklaşmak ;
suya gömülmek, batmak,
affamé,e s. 1. Acıkmış, aç (Des gens affamés). 2.
mec. Gözü aç, açgözlü. 3. Affamé de qch, de f.qch:
-e acıkmış, susamış; -meye susamış, acıkmış
(Affamé de gloire, d'un grand idéal, d'entendre
parler de l'art). 4. ad. Aç insan, aç (Des troupeaux
d'affamés). § Ventre affamé n'a pas d'oreilles: Aç
ayı oynamaz; aç köpek fınn deler,
affamer gçl. Aç bırakmak (Affamer un population,
une ville).
affameur er. İstifçi, kıtlık yaratıcı; aç bırakıcı, rızk
kesici.
affectation diş. 1. (Bir şeyi bir işe) Ayırma; tahsis
etme (Décréter l'affectation d'un immeuble à un
service public). 2. (Bir birliğe) Atama, verme
(Affectation d'un officiera une garnison). 3. mec.
Askerî birlik (Rejoindre son affectation). 4.
Gösteriş, yapmacık (Affectation de vertu, de piété.
Affectation dans le geste, dans le parler, dans les
manières. Parler avec affectation).
affecté,e s. 1. Yapmacık, yapmacıklı (Un homme
affecté. Une prononciation affectée. Il montre une
douceur affectée). 2. Etkilenmiş, üzülmüş (J'ai été
très affecté par la nouvelle de ce décès). 3. Etre
affecté,e de qch, de f.qch: -den üzüntü duymak;
-mekten üzüntü duymak (Il a été affecté de la
maladie de son enfant, Je suis fort affecté d'avoir
perdu son amitié).
affecter gçl. 1. Kendini.. .imiş gibi göstermek, -lik
taslamak (Affecter la joie, la gravité. Il affectait
pour elle une tendresse qu'il n'éprouvait pas). 2.
Özenmek (Affecter un accent, un langage). 3. Bir
şeye düşkün olmak. 4. ... biçimine girmek (La
roche affecte uneforme curieuse). 5. Dokunmak,
duygulandırmak, üzmek (Sa misère m'affecte
trop). 6. Etkilemek (Sa conduite m'a bien affecté).

affectif
7. Affecter de f. qch: ...imiş gibi yapmak, ...gibi
davranmak (Affeder d'être ému, de ne pas
entendre). 8. Affecter qn à qch: Birini -e atamak,
tayin etmek (On l'a affecté à la direction de
l'entreprise). 9. Affecter qch à qch: Bir şeyi -e
ayırmak, "tahsis etmek (Le budget a affecté de
grands crédits à l'éducation nationale). §
S'affecter: 1. Üzülmek. 2. S'affecter de qch: -den
üzüntü duymak; -e üzülmek,
affectif, ives. 1. Duygulandın», dokunaklı. 2. ruhb.
Duygusal (La vie affective. Uneréactionpurement
affective). 3. Duygulu, içli.
affection diş. 1. Sevgi, "şefkat (L'affection d'une
mère pour ses enfants. Perdre, gagner l'affection
de quelqu'un).
2. ruhb.
Duygulanma;
duygulanım. 3. hek. Hastalık, saynlık (Affection
aiguë, chronique). 4. Etkileme,
affectionné,e s. ve ad. 1. Sevilen, sevgili, gönülden
bağlanılan (Votre affectionné. Votre fille
affectionnée). 2. Gönülden bağlı, vefalı,
affectionner gçl. Sevmek (Affectionner son enfant,
les livres). S S'affectionner à qn, à qch: 1. Birine,
bir şeye bağlanmak (Nous nous affectionnons aux
gens qui nous consolent). 2. S'affectionner pour
qn: -e gönül vermek, tutulmak, vurulmak,
affectivité diş. Duygulanma yetisi; duygululuk. 2.
Duygusal yaşamdaki olayların bütünü,
affectueusement bel. Sevgiyle, sevecenlikle;
"şefkatle (Embrasser, regarder affectueusement).
affectueux,euse s. Sevgi dolu, sevgi taşan; "şefkatli
(Un sourire affectueux. Un enfant affectueux
envers ses parents).
affenage er. Yem verme, yemleme (Affenage du
bétail).
afféner gçl. Yem vermek, yemlemek (Afféner un
cheval).
afférent,e 1. Bağlı, ilgili (Le Conseil des ministres a
discuté du problème des importations et des
questions afférentes). 2. Afférent à qch: -e değgin,
-ile ilgili (Renseignements afférents à une affaire).
3. huk. Afférent,e à: -e düşen (La part afférente à
cet héritier), § Part afférente; Portion afférente:
huk. Yaygın pay, "hissei şayia. Vaisseaux
afférents: anat. Toplardamarlar,
affermage er. Kiralama, tutma,
affermer gçl. (Çiftlik yada tarla için) Kiralamak.
Kiraya vermek yada kira ile tutm&kfAffermerun
terrain).
affermir gçl. 1. Sağlamlaştırmak, berkitmek (Un
accord qui affermit la paix). 2. Sertleştirmek,
pekiştirmek (Un traitement qui affarmit les chairs,
les tissus). 3. Güvenli, sağlam kılmak;
güçlendirmek, kuvvetlendirmek (Affermir son

49

affilier
pouvoir, son autorité. Cela n'a fait que l'affermir
dans sa position).
affermissement er. Sağlamlaştırma, pekiştirme,
güçlendirme, kuvvetlendirme (L'affermissement
des caractères. L'affermissement de l'Etat).
affété,e s. Özentili, yapmacık (Un langage affété).
afféterie diş. Özenti, yapmacık,
affichage er. İlân yapıştırma (Tableau d'affichage,
panneau d'affichage. Affichage interdit).
affiche diş. Ası, ilân edilen şey, duvar ilânı (Affiche
judiciaire, légale, publicitaire. Mettre une pièce à
l'affiche. Un spectacle qui reste à l'affiche§ Tenir
l'affiche: (Tiyatroda oyun için) Uzun süre
oynamak. Quitter l'affiche: Artık oynamamak.
afficher gç/. 1. Duvarda ilân etmek, asıp ilân etmek
(Afficher une vente aux enchères, une pièce de
théâtre, les résultats d'un examen). 2. -lik satmak,
.. .göstermek, etmek (Afficher un savoir que l'on
n'a pas. Afficher des prétentions exagérées). 3.
Dile düşürmek (Afficher unefemme, un amant). §
S'afficher: Görünmek; gözleri kendi üzerine
çekmek, adını çıkarmak, kendini dile düşürmek
(S'afficher dans des endroits à la mode. S'afficher
avec une femme).
affichette
Küçük duvar ilânı, ilâncık (Poser une
affichette. Une parti politique qui fait poser des
affichettes sur les murs).
afficheur er. Duvara afiş, ilân yapıştıran kişi.
affichiste er. Afiş sanatçısı, afişçi,
affldavit er. "Yeminli beyan, 'antlı bildirim.
affldé,e s. 1. Güvenilir,inanılır.2.ad. Gizligörevli,
çaşıt,"hafiye.3. ad. tkz. Hempa,
affilage er. Bileme.
affilé,e s. Bilenmiş, keskin (Un couteau bien affilé).
§ D'affilée: Durmadan, sürekli olarak (11 a
travaillé dix heures d'affilée. Parler trois heures
d'affilée).
affiler gçl. Bilemek (Affiler un couteau avant de
trancher la viande). § Avoir la langue bien affilée:
Çok geveze olmak, zevzek olmak. Dili uzun
olmak.
affiliation diş. 1. Alınma, kabul edilme (Le club
local a demandé son affiliation à la fédération). 2.
Girme, katılma, "intisap (Affiliation à un club, à
un parti politique. Son affiliation au club lut
permettra de bénéficier des installations sportives).
affilié,e s. vead. 1. (Derneklerde) Üyeliğe alınmış;
"mensup, üye (Les affiliés d'une association, d'un
club, d'un parti). 2. Affilié,e à: -e bağlı (Un
syndicat affilié à une confédération générale).
affilier gçl. 1. Almak, kabul etmek. 2. Affilier qnà
qch: -e sokmak, üye yapmak (Un ami l'affilia à la
franc-maçonnerie). § S'affilier à qch: -e üye

affiloir
olmak, girmek (S'affilier à un parti politique, àun
syndicat).
affiloir er. El bileğisi, masat,
affinage er. (Madenler için) Temizleme, arıtma
(Affinage des métaux, du verre).
affinement er. İnceltme, incelme; geliştirme,
gelişme (L'affinement du goût).
affiner gç/. 1. Geliştirmek, inceltmek (Affiner son
goût, son esprit). 2. Temizlemek, arıtmak
(Affiner du cuivre, du verre, du sucre).
affinerie diş. (Madenler için) Arıtma yeri,
arıtımevi.
affineur,euse ad. Maden arıtıcı,
affinité diş. 1. Evlenme dolayısıyla iki yanın üyeleri
arasında meydana gelen yakınlık, hısımlık. 2.
Yakınlık, benzerlik, ilişki (Il existe une certaine
affinité entre les tendances actuelles de la peinture
et celles de la musique). 3. kim. Kaynaşma
anıklığı, ilgi.
affiquets er. ç. İncik boncuk, ufak tefek kadın
süsleri.
affirmatif,ives. 1. Doğrulayıcı, destekleyici (Parler
d'un ton affirmatif). 2. Kesin, kararlı (Il a été très
affirmatif, elle ne viendra pas). 3. mant. ve dilb.
Olumlu (Forme affirmative. Une réponse
affirmative).
affirmation diş. 1. Doğrulama, kesinleme, "teyit
(Affirmation de créance). 2. mant. ve dilb.
Olumluluk, olumlama. 3. Sav, "iddia (En dépit de
vos affirmations, je n'en crois rien).
affirmative diş. Kabul etme, evet deme (Dans
l'affirmative, vous passerez par le bureau pour
signer le contrat).
affirmativement bel. Doğrulayıcı olarak; olumlu
olarak (Répondre affirmativement
à une
demande).
affirmer gçl. 1. Bir şeyin doğru olduğunu söylemek,
bir şeyi doğrulamak (Le besoin d'affirmer leur
amitié par mille témoignages). 2. Savlamak, ileri
sürmek, "iddiaetmek (J'affirme que les choses se
sont passées ainsi). 3. Kesin olarak söylemek,
kesinlemek. 4. Affirmer f.qch: -diğini ileri
sürmek, savlamak, "iddia etmek ;-diğine ant içmek
(J'affirme l'avoir vu). § S'affirmer: Ortaya
çıkmak, doğrulanmak, kendini göstermek, belli
olmak (Son talent s'affirme).
affixal,e s. dilb. Eklere değgin, *eksel.
affixe er. dilb. 1. Ek (Affixe de formation: Yapım
eki). 2. mat. diş. Takı.
affleurement er. 1. Düzlemleme, eş düzeye
getirme. 2. Toprak yüzeyine çıkma (Affleurement
d'un filon).
affleurer gçl. 1. İki şeyin yüzünü yan yana aynı

50

affoler
düzlem
üzerine
getirmek,
düzlemlemek
(Affleurer les battants d'une armoire). 2. Affleurer
qch, yada à qch: Bir şeyle eş düzeyde olmak, bir
şeyin düzeyine yükselmek (L'eau affleure les
berges. Le rocher affleure à peine à la surface du
sol).
afflictif,ive s. Bedene uygulanan (Les peines
afflictives).
affliction diş. Büyük acı, derin üzüntü,
affligeant,e s. Acıklı, üzücü, üzüntü verici (Une
situation affligeante).
affliger gçl. 1. Ağrı vermek, acı çektirmek (Elle
affligeait son corps par des austérités continuelles).
2. Acı vermek, üzmek, dertlere salmak (Sa mort a
affligé tous ceux qui le connaissaient). 3. Yıkıp
geçirmek, kasıp kavurmak (Les maux qui
affligent la terre). § S'affliger: 1. Üzülmek,
dertlenmek. 2. S'affliger de qch, de f. qch: Bir
şeye, bir şey yaptığına üzülmek (Je m'afflige des
injustices sur terre, de ne pouvoir vous aider).
affluence diş. 1. Akın, üşüşme (L'affluence des
clients était telle que les employés étaient débordés.
Eviter de prendre l'autobus aux heures
d'affluence).
2.
Bolluk.
3.
Kalabalık
(L'exposition a attiré une grande affluence).
affluent,e s. ve er. Başka bir akarsuya dökülen su,
kol (Une rivière affluente. Les affluents de la
Seine).
affluer gsz. 1. Akmak, bol bol gelmek, dökülmek,
hücum etmek (Dans ses moments de colère, le
sang lui afflue au visage). 2. Akın etmek, üşüşmek
(La foule afflue dans le métro. Les gens affluaient
de toutes parts).
afflux er. 1. (Suyuklar, vücuttaki sıvılar için) Akın,
hücum (L'afflux du sang). 2. Üşüşme, akın
(L'afflux des capitaux est considérable. Un afflux
de clients remplit en quelques instants la boutique).
affolant,e s. 1. Şaşırtıcı, çıldırtıcı (La femme qui
cache et montre l'affolant mystère de la vie). 2. Us
almaz, korkunç, kaygı verici (La vie augmente
tous les jours, c'est affolant).
affolé, e s. ve ad. 1. (Üzüntüden, korkudan,
şaşkınlıktan) Çılgına dönmüş (Une femme
affolée). 2. Sapıtmış, yanlış işleyen, sersem sepet
çalışan (Boussole affolée).
affolement
er.
(Üzüntüden,
korkudan,
şaşkınlıktan)
Çılgına
dönme,
şaşkınlık
(L'affolement du joueur qui perd chaque partie.
L'affolement
qu'il manifeste est hors de
proportion avec l'événement).
affoler gçl. 1. Aklını almak, deli etmek, çıldırtmak.
2. Şaşkına çevirmek. § S'affoler: 1. Çıldırmak,
şaşkına dönmek (La mère s'affola en voyant que

affouage

51

affût

son fils ne jouait plus près d'elle). 2. S'affoler de
un avion, un car).
qch, de f. qch: -den, -mekten şaşkına dönmek,
affréteur er. Kiralayıcı, tutan,
nerdeyse aklını kaçırmak. Etre affolé de qn:
affreusement bel. 1. Son derece, korkunç bir şekilde
Birine vurulmak, tutulmak (Elle est affolée de ce
(Cette réponse le fit affreusement pâlir). 2. Berbat,
Léandre).
iğrenç bir şekilde, fena halde (ila été affreusement
affouage er. Baltalık hakkı,
torturé).
affouager gçl. 1. Ormanda baltalığa ağaç ayırmak.
affreux,euse s. 1. Korkunç (Un affreux
2. Baltalık hakkı olanların listesini yapmak,
bonhomme). 2. Berbat, iğrenç (Voyage affreux,
affouillement er. Su yada yel aşıntısı,
repas affreux). 3. Çok çirkin, çok kötü, iğrenç (Un
affouiller gçl. (Su yada yel) Aşındırmak,
visage affreux).
affouragement er. (Hayvanlara) Ot dağıtma, yem
affriander gçl. 1. Yemek seçmeye alıştırmak. 2.
verme, yemleme,
Tamahlandırmak, iştahını kabartmak. 3. mec.
affourager gçl. Yemlemek, yem vermek,
Kendine çekmek (Une ville qui affriande les
affourcher gsz. (Gemi için) Çatal meydana
étrangers).
getirecek biçimde çift demir atmak,
affriolant,e s. 1. İstek kamçılayan, iç gıcıklayan (Il
affranchi, e s. 1. Azatlı, azat edilmiş (Un esclave
trouvait cette femme très affriolante). 2. Ağız
affranchi, serf affranchi). 2. Gelenek ve
sulandıran, istenir, çekici (Ce voyage n'a rien
söylentilere pek kulak asmayan, şuna buna pek
d'affriolant. Un programme qui n'est pas
aldırmayan (Le plus ferme et le plus affranchi des
affriolant).
esprits). 3. Affranchi,e de qch: -den kurtulmuş (Il
affrioler gçl. Kendine çekmek, kapana çekmek
est affranchi des obligations pénibles d'un horaire
(Elle tentait de l'affrioler par quelques agaceries).
de travail très strict). 4. ad. Yasa, kural
affront er. 1. Alçaltma, hakaret (Il a subi un grand
dinlemeyen, yasadışı bir yaşam süren kişi. Pek
affront). 2. Onur yarası, leke, yüz karası (Laver
töre kaygısı olmayan kişi (Iljouait aux affranchi).
un affront dans le sang). § Faire un affront à qn:
affranchir gçl. 1. Azat etmek, özgür kılmak
Birine bir hakarette bulunmak,
(Af franchir un esclave). 2. Vergisini kaldırmak. 3.
affrontement er. 1. Karşısında kalma, uğrama,
Önceden ödemek. 4. Kurtarmak, özgürlüğüne
maruz kalma (L'affrontement d'un péril, d'un
kavuşturmak (Affranchir un pays). 5. Affranchir
malheur). 2. Karşılaşma, çarpışma, çatışma
qn, qch de qch: Birini, birşeyi -den kurtarmak (Il
(L'affrontement
de deux adversaires, des
faut affranchir le pays de la domination étrangère).
puissances). 3. Uç uca, ağız ağıza getirme.
6. Affranchir qn: hlk. Gizli tutulan bir şey
(L'affrontement les lèvres d'une plaie).
konusunda aydınlatmak, gözünü açmak (II ne
affronter gçl. 1. Meydan okumak, hiçe saymak,
parait pas connaître leurs
machinations,
karşısına çıkmak, karşısında kalmak, korkusuzca
affranchissons-le).
7.
(Posta)
Pulunu
karşılamak (Affronter la mort, un adversaire. Il a
yapıştırmak, pullamak (Affranchir une lettre, un
affronté de grands dangers. Le navire affronte la
paquet). 8. Yasa ve töre dışı yaşama yoluna
tempête). 2. Uç uca, yüz yüze yada kenar kenara
sokmak. § S'affranchir: 1. Kurtulmak, azat
getirmek (Affronter les lèvres d'une plaie, deux
olmak. 2. S'affranchir de qch: -den kurtulmak;
pièces de bois). § S'affronter: Çarpışmak,
elinden kurtulmak (Il s'est enfin affranchi de cette
çatışmak (Deux puissances qui s'affrontent).
timidité dont il était prisonnier. On ne peut pas
affublement er. Gülünç giyim, tuhaf kılık.
s'affranchir ainsi des lois de son pays).
, affubler gçl. 1. Gülünç bir biçimde giydirmek,
affranchissement er. 1. Azatetme, azatolma; özgür
gülünç kılığa sokmak (Affubler un enfant). 2.
kılma, özgür kılınma; kurtarma, kurtulma
Affubler qn de qch: Birine ...giydirmek (On
(Affranchissement d'un esclave, d'un pays). 2.
m'avait affublé d'un chapeau haut de forme. Ces
Pullama (Tarifd'affranchissement pour la France,
singes que l'on affuble d'une robe). § S'affubler: 1.
pour l'étranger). 3. Açılma, özgürleşme,
Gülünç bir şekilde giyinmek. 2. S'affubler de qch:
tutsaklıktan kurtulma (L'affranchissement de la
.. .giyinmek (Il ne savaitpas s'habiller et s'affublait
femme au XX ème siecle).
toujours de vêtements trop voyants).
affres diş. ç. 1. Boğucu sıkıntı ; işkence (Les affres de
affusion diş. Sulama, su serpme,
la mort). 2. Tinsel acı, boğuntu (Les affres de
affût er. 1. Top kundağı. 2. Tuzak, avcının av
l'incertitude, du doute).
beklediği yer, öneze, gömültü (Il choisit un bon
affrètement er. (Taşıt için) Kiralama,
affût pour tirer le lièvre). § Etre à l'affût de qch: Bir
affréter gçl. Kiralamak, tutmak (Affréter un navire,
şeyi beklemek, kollamak, elde etmek için fırsatını

affûtage
kollamak, ardından koşmak (Il est toujours à
l'affût d'idées nouvelles.Ce journaliste est toujours
à l'affût d'une nouvelle sensationelle). § Se mettre
à l'affût: Tuzağa yatmak, siperlenmek (Mettezvous à l'affût derrière cette porte).
affûtage er. 1. Bileme. 2. Bir işçiye gerekli âletlerin
topu, takımlar,
affûter gçl. 1. Bilemek (Affûter un couteau). 2.
fdmanlamak, koşuya hazırlamak (Affûter un
cheval).
affûteur er. Bileyici,
aflttteuse diş. Bileyi makinesi,
affutiaux er. ç. X. Kıvır zıvır, süs eşyası. 2. hlk.
Âletler, takım taklavat,
afghan,es. 1. Afganistan'adeğgin.2.a<i. Afganlı. 3.
er. Afgan dili, afganca.
afin de, afin que dilb. tçin, diye (Afin de travailler,
afin que vous puissiez travailler).
a fortiori Lat. bel. Haydi haydi; bundan dolayı (Je
ne suis pas capable de savoir si je serai prêt à la fin
de la semaine; a fortiori, je ne puis vous donner une
réponse positive pour les vacances prochaines).
africain,e s. ve ad. Afrikalı; Afrika'ya ve
afrikalılara değgin,
africanisation diş. Afrikalılaştırma; afrikalıiaşma.
africaniser gçl. Afrikalılaştırmak. § S'africaniser:
Afrikalılaşmak.
africaniste ad. Afrika dilleri ve uygarlığı uzmanı,
*Afrikabiiimci.
aga,agha er. T. Ağa.
agaçant,e s. 1. Kamaştırıcı. 2. Tırmalayıcı. 3. mec.
Sıkıa, sinirlendirici,
agace, agasse diş. Saksağan,
agacement er. 1. (Diş için) Kamaşma, kamaştırma.
2. (Kulak) Tırmalama, tırmalanma. 3.
Sinirlendirme, sinirlenme; rahatsız etme,
rahatsız olma.
agacer gçl. 1. Kamaştırmak (Le citron agace les
dents). 2. (Kulağı) Tırmalamak (Un bruit qui
agace l'oreille). 3. Sıkmak, sinirlendirmek,
rahatsız etmek (C'est un type qui agace tout le
monde). 4.mec. Kendineçekmek, tavlamak (Elle
tente del'agacer par des mines et des attitudes qui le
font sourire).i S'agacer: 1. Sinirlenmek, kızmak.
2. S'agacer de f.qch: -diğine kızmak (//s'agace de
te voir tourner autour de lui).
agacerie diş. Cilve, kırıtma (Elle attirait mon
attention par quelques agaceries).
agaillardir gçl. Neşelendirmek,
agames. bitb. (Mantarlar gibi) Gizli döllenimli.
agami er. hayb. Borazankuşu. Güney Afrika'da
yaşayan, kara kızıl tüylü, tavuk büyüklüğünde az
uçabilen bir kuş, °agami.

52

agent
agamidés er. ç. hayb.
Borazankuşugiller;
agamigiller.
agape diş. Dostlar sofrası, şölen,
agaric er. bitb. Çayırmantarı.
agassin er. (Bağ kütüğünde) Kısır tomurcuk,
agate diş. Akik.
agave er. Nergisgillerden bir Amerika bitkisi.
age er. (Sabanda) Ok; saban oku.
âge er. 1. Ömür. 2. Yaş (Quel âge avez-vous?). 3.
Çağ (L'âge du bronze. Les premiers âges de
, l'humanité). 4. Kuşak, nesil. 5. Devir, zaman,
dönem. 6. Yaşlılık (Courbé par l'âge. L'âge a
marqué les traits deson visage). 7. ç. Yıllar. S L'âge
critique: Kadınların aybaşı olmaktan kesildikleri
yaş. L'&ge d'homme: Erişkinlik yaşı. L'âge d'or:
Altın çağ (Un empire qui a connu son âge d'or).
D'âge en âge: Yüzyıllardan beri, çağlar boyu,
yüzyıldan yüzyıla. Etre sur l'âge: Kafa kâğıdı
biraz eskimek; yaşı ilerlemiş olmak. Les quatre
âges: Eskilerin l'âge d'or, d'argent, d'airain, de fer
diye saydıkları dünyanın dört çağı ki birincisi
bolluk ve mutluluk, ikincisi bunun daha az bir
derecesi, üçüncüsü haksızlık ve savaş başlangıa,
sonuncusu ise dünyadan bet bereketin kalkması
dönemini dile getirir. Age scolaire: Okul çağı. Age
de raison: Us çağı. Age mental: Zekâ yaşı. Age
légal: Doğum yaşı. Age tendre: Çocukluk ve
ergenlik.
figé,es. 1. Yaşlı (Une femme assez âgée). 2. Agé de:
.. .yaşında (Un enfant âgé de douze ans).
agence diş. Acente, ajans (Une agence de voyages.
Agence de publicité). 2. Şube, bölüm (L'agence
d'une banque).
agencement er. 1. Kurma (Agencement d'une
phrase). 2. Düzenleme, yerleştirme; düzen
(L'agencement très moderne de leur salle de
bains).
agencer gçl. 1. Kurmak (Agencer l'intrigue d'une
pièce de théâtre. Agencer une phrase). 2.
Düzenlemek, yerleştirmek (Agencer les divers
éléments d'une bibliothèque démontable). §
S'agencer: Düzenlenmek, kurulmak,
agenda er. Andıç, "ajanda.
agenouillement er. Dizçökme
(L'agenouillement
des fidèles à la mosquée).
agenouiller (s') gsz. 1. Diz çökmek (S'agenouiller
pour nettoyer le parquet). 2. Dize gelmek (Il est
habitué à s'agenouiller devant n'importe quel
pouvoir).
agenouilloir er. Üzerine diz çökülen küçük iskemle.
agent er. l.fels. kim. Etken. 2. Görevli. 3. Acente.
4. Casus, çaşıt, ajan (Traiter ses adversaires
politiques d'agents de l'ennemi). S Agent

agglomérat

53

comptable: Sayman, saymanlık görevlisi. Agent
de change: Borsada hükümet görevlisi. Agent de
police: yada yalnızca Agent: Polis, polis memuru.
Agent municipial: Belediye çavuşu. Agent secret:
Gizli görevli; gizli polis,
agglomérat er. yerb. Yığışım,
agglomération diş. 1. Toplanıp yığılma; toplayıp
yığma (Une agglomération de pierre et de terre au
bas de la colline effondrée). 2. İnsan kalabalığı,
ahali (Agglomération urbaine). 3. Kasaba yada
köy; yerleşme yeri (Le train traverse plusieurs
petites agglomérations avant d'atteindre Dijon).
aggloméré er. Toz halindeki yakıtlardan yapılan
topak, yakıt topağı,
agglomérer gçl. 1. Yığmak, toplayıp yığmak (Le
vent a aggloméré la neige contre le mur). 2. Bir
araya
getirmek,
karıştırmak,
karmak
(Agglomérer du sable et du ciment).
agglutinant,e s. 1. Yapıştırıcı, topaklayım. 2. dilb.
Bitişken, bitişimli. 3. er. Tutturucu, yapıştırıcı
(Un agglutinant). § Langues agglutinantes: dilb.
Bitişimli diller,
agglutination diş. 1. Bitişme, bitiştirme. 2. Yeniden
toplaşma. 3. dilb. Bitişkenlik,
agglutiné,e s. Bitişmiş, yeniden yapışmış,
agglutiner gçl. Bitiştirmek, yapıştırmak (Xa chaleur
avait agglutiné les bonbons dans le sachet). §
S'agglutiner: Yapışmak (Les mouches viennent
s'agglutiner contre la paroi du bocal de confitures).
aggravant,e s. Tehlikeyi artıran, kötüleştiren;
ağırlaştırıcı (Circonstances aggravantes).
aggravation diş. 1. Ağırlaşma, artma, şiddetlenme
(L'aggravation des impôts, d'une maladie). 2.
Ağırlaştırma,
şiddetlendirme,
artırma
(Aggravation d'une peine).
aggraver gçl. Artırmak, ağırlaştırmak (Le tribunal
a aggravé la peine qui avait été infligée à l'accusé.
Votre geste a aggravé sa colère). § S'aggraver:
Ağırlaşmak, kötüleşmek (L'état du malade
s'aggrave).
agile s. Çevik, atik, ayağı na çabuk (fin/an/ agile). 2.
Tez kavrayan, cin gibi (Un esprit agile).
agilement bel. Çeviklikle, atikçe,
agilité diş. 1. Çeviklik, atiklik, ayağına çabukluk. 2.
Tez kavrayış, cin gibilik, kafa esnekliği,
agio er. Acyo.
agiotage er. Borsa oyunu,
agioter gçl. Borsa oyunu oynamak,
agioteur,euse ad. Borsa oyuncusu,
agir gsz. 1. Bir şey yapmak, bir iş görmek (Il n'a
même plus la force d'agir). 2. Harekete geçmek,
çalışmak (Ne restez pas inerte, agissez). 3.
Davranmak, hareket etmek (Agir bien, mal. Agir

agnelet
en ami). 4. fels. Etken olmak. 5. Dava açmak
(Agir par voie de requête). 6. Agir sur: Üzerine
etki yapmak (Sa volonté n'avait pas cessé d'agir
sur son destin). § Il s'agit de: 1 söz konusudur.
Söz konusu olan... dır (Il s'agit d'une intervention
armée). 2. İş... dedir; amaç ...dır; önemli
olan.. .dır; konu.. .dır (Ils'agit avant tout de sauver
le pays).
agissant,es. 1. Eli işte, iş gören, çalışan. 2. Etkili. 3.
Etkin.
agissements er. ç. (Yermeli anlamda) Etkinlik,
"faaliyet; davranış, tutum, hareket (La police
décou vrit trop tard les agissements de la bande. Les
journaux ont relaté abondamment les agissements
de l'escroc).
agitateur, trice ad. 1. Kışkırtıcı (Les agitateurs du
soulèvement, de l'émeute). 2 . f i z . Karmaç,
agitation diş. 1. Çalkantı, çırpıntı, kıpırdanma
(L'agitation de la mer, des feuilles). 2. Karışıldık
(Des agitations dans un pays). 3. Bozukluk
(L'agitation de son esprit se manifeste par le
mouvementfébrile deses mains). 4. Sıkıntı. 5. hek.
Çarpıntı (L'agitation du malade ne se calme pas).
agité,es. 1. Çırpıntılı, çalkantılı (Une mer agitée). 2.
Sıkıntılı, huzursuz. (Un sommeil agité). 3. Sinirli,
yerinde duramayan (Un enfant agité). 4. Ateşli;
kızgın (Les esprits étaient agités).
agiter gçl. 1. Sallamak (Le chien agite sa queue; la
brise agite les feuilles). 2. Çalkalamak (Agiter un
flacon avant de verser le liquide). 3. Zihin
karıştırmak,
şaşırtmak.
4.
Kışkırtmak,
ayaklandırmak (Agiter la foule). 5. Açmak,
kurcalamak, görüşmek, tartışmak (Agiter une
question, un problème). 6. Coşturmak, heyecana
getirmek (Tous ces discours finissaient toujours
par agiter profondément les ouvriers). § S'agiter:
1. Sallanmak (Les feuilles s'agitent). 2.
Çalkalanmak, dalgalanmak, çırpıntılı olmak (La
mer s'agite). 3. Kıpırdanmak, ayaklanmak (Le
peuple s'agite). 4. Coşmak, heyecanlanmak. 5.
Rahatsız, huzursuz olmak, kızıp sinirlenmek. 6.
Kıpırdayıp durmak (Cesse de t'agiter sur la
chaise). 7. Dört dönmek, durmadan gidip gelmek
(Le restaurant était plein, les garçons s'agitaient).
agnathe s.ve ad. 1. Çenesiz. 2. er.ç.hayb.
Çenesizler.
agneau er. 1. Kuzu. 2. Yumuşak huylu kimse, kuzu
gibi adam. 3. Kxaueti(Mangerdel'agneaurôti).
§
L'agneau sans tache: İsa Peygamber,
agnelage er. Kuzulama, kuzu doğurma (Agnelage
de printemps, d'automne).
agnelergsz. Kuzulamak,
agnelet er. Küçük kuzu, süt kuzusu, kuzucuk.

agneline
agneline diş. Kuzu yünü, kuzulardan ilk kırkılan
parlak ve kıvırcık yün.
agnosie diş. 1. ruhb. Tanıyamazlık, tanısızlık. 2.
fels. Bilisizlik,
agnosticisme er. fels. Bilinemezcilik,
agnostiques, fels. 1. Bilinemezciliğe değgin. 2. ad.
Bilinemezci.
agonie
1. Can çekişme (Son agonie fut longue).
2. mec. Yavaş yavaş çökme, yıkılma (L'agonie
d'un empire, d'un régime). § Etre à l'agonie:
Ölmek üzere olmak, can çekişmek,
agonir gçl. Bunaltmak. § Agonir qn d'injures:
Birine sövüp saymak,
agonisant,e s. 1. Can çekişen. 2. Çökmekte,
batmakta olan. 3. ad. Can çekişen kişi.
agoniser gsz. 1. Can çekişmek ( Un blessé agonisait
sur le bas-côté de la route). 2. Çökmekte,
batmakta, sönmekte olmak (Le régime agonisait
dans l'indifférence générale).
agora diş. Yun. (Eski yunan kentlerinde) Halk
alam, pazar yeri, çarşı,
agoraphobie diş. ruhb. *Alan yılgısı; alan, park,
sokak gibi açık yerlerden duyulan ürkeklik
hastalığı.
agouti er. hayb. Amerika'da yaşayan, tavşan
büyüklüğünde kemirici bir hayvan, aguti.
agrafage er. Kopçalama.
agrafe diş. 1. Kopça. 2. Kenet. 3. (Mimarlıkta)
Kemerlerde kilit taşı. 4. Süs iğnesi,
agrafer gçl. l.Kopçalamak (Agrafer une robe, une
ceinture). 2. Agrafer qn: tkz. Birini çene çalmak
için tutmak (J'ai été agrafé dans la rue par un ami
qui m'a raconté ses mésaventures).
agrainer gçl. Yem serpmek,
agraire s. Toprağa, tarlaya, tanma değgin
(Réforme agraire. Loi agraire).
agrandir gçl. 1. Büyültmek (Agrandir une
propriété, une photographie). 2. Genişletmek (Il
agrandit le cercle de ses connaissances). 3. Büyük
göstermek (Agrandir la scène d'un théâtre par des
décors en perspective). A.mec. Büyüklük vermek,
yükseltmek.
agrandissement er. Büyültme, büyültülme;
genişletme, genişletilme; büyük gösterme,
agrandisseur er. (Fotoğrafçılıkta) Büyültme aygıtı.
'Büyültür.
agrarien, agrairien, ne J. 1. Toprak yasasına
değgin. 2. Toprak reformu yanlısı,
agréable s. 1. Hoş, hoşa giden (Une agréable
promenade; une région agréable). 2. Sevimli (Un
garçon agréable). 3. er. Hoş, iyi (Joindre l'utile à
l'agréable).
agréablement bel. Hoş bir şekilde, hoşça.

54

agricole
agréé er. (Ticaret mahkemelerinde) Davavekili.
agréer gçl. 1. Kabul etmek (Agréer une demande.
Agréer quelqu'un pour gendre). 2. Agréer à: -in
hoşuna gitmek (Cet homme m'agrée infiniment.
Cet employé n 'agréepas à ses chefs).
agrégat er. yerb. ve toplb. Katışmaç,
agrégatif,ive s. 1. Bitiştirici, birleştirici. 2. ad.
Doçentliğe hazırlanan kişi.
agrégation^. 1. Doçentlik sınavı (L'agrégationest
le concours de recrutement le plus élevé dans
l'enseignement). 2. Alınma, kabul edilme
. (Agrégation à unefamille noble, à une compagnie,
à une société). 3. fiz. Topaklanma,
agrégé,es. ve ad. Doçent (Un agrégé. Unprofesseur
agrégé).
agréger gçl. 1. fiz. Topaklamak (La glaise a agrégé
les graviers en une masse compacte). 2. Agréger qn
à: Birini -e kabul etmek, almak, getirmek
(Agréger quelques éléments jeunes à la direction
d'un parti). § S'agréger qn: Birini bünyesine
almak (La troupe théâtrale s'est agrégé quelques
nouveaux acteurs).
agrément er. 1. Hoşluk, tatlılık; hoş şey, tatlı şey
(Trouver de l'agrément dans un séjour à la mer. Un
livre plein d'agrément). 2. İzin, rıza, onam (Je
voulais avoir l'agrément du ministre, soumettre la
chose à son agrément). 3. Tat (L'agrément de la
vie). 4. ç. Süs, bezek,
agrémenter gçl. 1. Süslemek, bezemek. 2.
Agrémenter qch de qch: Bir şeyi -ile süslemek
(Agrémenter un habit de broderies. Il a agrémenté
d'anecdotes son exposé).
agrès er. ç. 1. Gemi donanımı, °arma. 2.
(Cimnastikte) Alet, araç gereç (Exercices aux
agrès).

agresseur s. ve ad. Saldırgan, saldıran, çatan,
sataşan (Il n'a pas pu donner le signalement de ses
agresseurs. Le pays agresseur a été condamné).
agressif, ive s. Çatıcı, sa t aşıcı, sataşkan, saldırgan
(Tenir un discours agressif. Avoir une attitude
agressive).
agression diş. Saldırı, saldırganlık, çatma, sataşma,
sataşkanlık (L'agression hitlérienne contre la
Pologne. Un passant victime d'une agression).
agressivement bel. Saldırganlıkla, saldırganca,
sataşarak, saldırarak,
agressivité
diş.
Saldırganlık,
sataşkanlık
(Agressivité constitutionnelle ou accidentelle chez
l'adulte).
agreste s. 1. Kıra, köye değgin. Köysü, kır, kırsal
(Paysage agreste. Mener une vie agreste). 2.
Kabaca, köylümsü (Des manières agrestes).
agricole s. 1. Tanma, çitftçiliğe değgin (Travaux

agriculteur

55

agricoles. Enseignement agricole). 2. Tarımcı (La
Turquie est un pays agricole).
agriculteur er. Çiftçi, tarımcı,
agriculture diş. Çiftçilik, tarımcılık,
agriffer (s') gsz.
Cırnaklarıyla
takılmak,
pençeleriyle tutunmak,
agripaume diş. bitb. Aslankuyruğu,
agripper gçl. Kapma kfLe voleur agrippa le sac de la
passante et s'enfuit).% S'agrippera: -e yapışmak,
tutunmak, sarılmak (L'enfant ne savait pas nager
et s'agrippait au cou de son père).
agrochimie diş. Tarımsal kimya,
agrologie diş. Tarımbilgisi; toprak bilgisi,
agronome s. ve ad. "Tarımbilimci (L'institut
national agronomique forme des ingénieurs
agronomes).
agronomie
"Tarimbilim.
agronomique
s.
Tarımbilime
değgin,
"tarımbilimsel.
agrostide diş. bitb. Çayırgüzeli,
agro-pastoral,e s. Tarımcı-hayvancı (Société agropastorale).
agrumes er.ç. Turunçgiller, "narenciye.
agrumiculturedij.Narenciyecilik,narenciye tarımı,
agroupement er. 1. Öbekleme. 2. Öbeklenme.
agrouper gçl. Öbeklemek. § S'agrouper:
Öbeklenmek.
aguerrir gçl. 1. Savaşa alıştırmak. 2. Zorluklara
alıştırmak, pişirmek (Ces âpres discussions l'ont
aguerri). § S'aguerrir: 1. Savaşa alışmak;
güçlüklere alışmak, pişmek. 2. S'aguerrir à qch:
-e alışmak; -de pişmek (S'aguerrir à la douleur,
au froid).
aguets er. ç. Pusu. §Etre, rester, se tenir aux aguets:
Pusuda beklemek; kulağı kirişte olmak (Le
chasseur resta aux aguets derrière la haie. Elle était
aux aguets, attentive au moindre bruit). Mettre qn
aux aguets: Gözcü koymak,
agueusie diş. Tad duygusundan yoksunluk; ağzının
tadını bilmeme,
aguichant,e s. İşveli, cilveli, oynak, iç gıcıklayıcı
(Une femme aguichante).
aguicher gçl. Tavlamak, kendine çekmek, avlamak
(Elle cherche à aguicher ses collègues de bureau
par des toilettes provocantes).
aguicheur, euse s. ve ad. İşveli, cilveli, oynak,
fingirdek, civelek (Unepetite aguicheuse).
ah Uni. (Uzunca söylenir). Yerine göre sevinç,
hayranlık, acıma, acı, sabırsızlık gibi duygular
anlatır (Ah! Quel plaisir!: Oh ne hoş! Ah! Que je
vous plains!: Ah! size ne kadar da acıyorum! Ah!
que vous êtes lent!: Aman! ne kadar yavaş
davranıyorsunuz! Ah! vous me faites mal!: Uf!

aïe
canımı acıtıyorsunuz! Ah! ne croyez pas cela:
Buna inanmayın ha! Poussez des ah: Ah vah
etmek. Ah, ah! vous arrivez enfin! Eh! nihayet
geldiniz/).§ Ah bah!: 1. Ya! 2. Adam seri de!
ahan er. 1. Kendini zorlama. Uflayıp puflama. §
D'ahan: Güçlükle,
ahaner gsz. 1. (Çalışırken odun yaranlar gibi) Hık
diye ses çıkarmak, hıklamak. 2. Çok yorulmak,
canı çıkmak.
aheurtement er. 1. Bir engele çatma. 2. Direnme,
ayak direme. 3. Kuvvetli bağlılık,
aheurter (s') gsz. 1. Bir engele çatmak. 2.
Direnmek, ayak diremek,
ahuri,es. ve ad. Şaşkın, sersem, hayretten ağzı açık
kalmış (Rester ahuri devant un spectacle. Rangetoi donc, ahuri.').
ahurir gçl. Sersemleştirmek, şaşkına çevirmek,
hayretten dondurmak (Une réponse qui m'a
ahuri).
ahurissant,e s. Şaşırtıcı, şaşkına çeviren; hayrette
bırakan (Une nouvelle ahurissante).
ahurissement er. Şaşkınlık, sersemlik, hayretten
donakalma.
aï er. hayb. Brezilya ormanlarında yaşayan,
memelilerin eksikdişli takımından ağır yürüyüşlü
bir hayvan.
aide diş. 1. Yardım, destek (Je lui offre mon aide
pour le sortir d'affaire. Accorder, recevoir une
aide. Prêtez-lui votre aide). 2. ad. Yardımcı (aide
de laboratoire, de bureau). 3. diş. ç. (Eskiden)
Dolaylı vergi. § Aide de camp: Yaver, emir
subayı. A l'aide de: Yardımıyla, -ile (Pénétrer
danslegrenieràl'aided'uneéchelle).
Al'aide:uni.
İmdat! Yetişin! Appeler qn à l'aide: -i yardımına
çağırmak. Venir en aide à qn: -in yardımına
koşmak.
aide-mémoire erBir bilimin enönemliparçalannı,
ilkelerini kısaca anlatan yapıt, özet, akıl defteri,
akıl kitabı.
aider gçl. 1. Yardım etmek (Aider les pauvres). 2.
Aider qn à f. qch: Birinin -meşine yardım etmek
* (Aider un ami à surmonter les difficultés
financières. Je l'ai aidée à porter ses valises à la
gare). 3. Aider à qch: -i kolaylaştırmak (La
présence de ces personnalités dans le comité de
patronage aidera à la réussite de notre projet. Ces
notes aident à la compréhension du texte). §
S'aider de qch: Kullanmak, yararlanmak (S'aider
d'un dictionnaire pour traduire un texte. Il s'aide
uniquement de ses mains pour grimper à la corde).
aïe! Uni. Ay! Uf! (Türkçedeki "ay!" gibi acı
duyulduğunu belirtir) (Aïe! Fais donc attention, tu
m'as marché sur le pied).

aïeul

56

aiguiserie

aiguayer gçl. 1. Suda çalkalamak. 2. (Hayvanı)
aïeul,e ad. 1. Büyükbaba, dede. Büyükanne, nine
Suya sokmak,
(Une aïeule entourée de ses petits-enfants). 2. Bir
aigue-marine diş. Maviye çalan bir cins zümrüt,
şeyin kurucusu,pir.(Busözcüğün çoğulu iki türlü
aiguière diş. İbrik.
olur). Les aïeuls: Büyükbabalar, dedeler. Les
aiguillage er. 1. (Demiryollarında) Makas
aïeux: Eski dedeler, atalar (Ses aïeuls habitaient
manevrası
(Cabine
d'aiguillage.
Erreur
un petit village du Centre. Nos aïeux ont fait la
d'aiguillage). 2. mec. Yönlendirme, yön verme
révolution de 1789).
(Mauvais aiguillage d'un enfant).
aigle er. 1. Kartal. 2. mec. Çok akıllı adam, büyük
aiguille diş. 1. Dikiş iğnesi, iğne (Enfiler une
adam. 3. diş. Dişi kartal. § Papier d'un grand
aiguille. Tirer l'aiguille après l'avoir poussée avec
aigle: Büyük forma kâğıt. Avoir des yeux d'aigle,
un dé). 2. Tığ, şiş, saat akrebi, pusula iğnesi,
un regard d'aigle: Keskin bakışlı, şahin bakışlı
» yıldırımsavar çubuğu, terazi dili, sivri kaya, sivri
olmak.
kule, dikili taş, çam yaprağı gibi ince uzun şeylere
aiglon,ne ad. 1. Kartal yavrusu. 2. er. İkinci
ve zargana gibi ince uzun balıklara da denir. 3.
Napolyon.
(Demiryollarında) Makas. § De fil en aiguille:
aigre s. 1. Ekşi (Vin, fruit aigre). 2. Sert (Un vent
Sözden söze geçerek; şu bu derken (De fil en
aigre. On entendait la voix aigre du concierge). 3.
aiguille, il en est venu à parler de sa situation).
Acı, yılan dilli, içe dokunan (Les aigres
Discuter sur la pointe d'une aiguille, sur les pointes
remontrances d'une femme. Il est toujours aigre
d'aiguilles: Gereksiz ayrıntılar üzerinde durmak.
dans ses critiques). 4. Çiğ (Couleurs aigres). S.
Chercher une aiguille dans une botte de foin: Kara
Ters, hırçın. 6. Kötü, kem (Paroles aigres). 7, er.
gecede kara keçiyi bulmaya çalışmak; bulunması
Ekşilik. 8. er. (Hava için) Sertlik. § Tourner à
olanaksız bir şeyi bulmaya çalışmak,
l'aigre: Sertleşmek, kötüye dönmek (Leur
aiguillée diş. (İplik, tire vb. için) Sap.
discussion amicale tourna à l'aigre quand il fut
aiguiller gçl. 1. (Bir katara) Makas açmak. 2.
question d'argent).
Yöneltmek, yön vermek, yönlendirmek (II
aigre-doux,ce s. 1. Mayhoş (De petites cerises
aiguilla la conversation sur un prochain voyage.
aigres-douces. Des fruits aigres-doux). 2. mec.
Les élèves seront aiguillés vers un enseignement
Sert (Des paroles aigres-douces).
long).
aigrefin er. Kurnaz, hinoğluhin, düzenbaz,
aigrelet,te s. Ekşimsi, ekşimtrak (Un vin aigrelet,
aiguilleter gçl. 1. (Bir şeyin) Kordonlarım
bağlamak. 2. den. Halatla bağlamak,
une voix aigrelette).
aiguillette diş. 1. Bir ucu maden kordon. 2.
aigrement bel. Terslikle, sertçe (Répondre
Emirsubayı kordonu. 3. Halat. 4. İnce uzun
aigrement).
kesilmiş et dilimi,
aigremoine diş. bitb. Kasikotu.
aiguilleur er. (Demiryolunda) Makasçı. $
aigrette diş. 1. Kuş tepeliği (L'aigrette du paon). 2.
Aiguilleur du ciel: Hava trafik kontrolü görevlisi
Sorguç, tuğ (Casque à aigrette). 3. bitb.
(La grève des aiguilleurs du ciel perturba le trafic
Şeytanarabası. 4. hayb. Tepelibahkçil.
aérien).
aigreur diş. 1. Ekşilik. 2. mec. Acılık, sertlik,
aigri,e s. Küskün ve alıngan; kırgın; hırçın,
aiguillier er. İğnelik, iğne kutusu,
aigrir gçl. 1. Ekşitmek (Le temps orageux a aigri le
aiguillon er. 1. Üvendire. 2. Arı iğnesi, 3. Ağaç
lait). 2. mec. Acısını çoğaltmak. 3. mec.
dikeni. 4. mec. İtici güç, neden, dürtü (L'argent
Sertleştirmek, hırçınlaştırmak (Ses déceptions
est le seul aiguillon de son activité).
sentimentales ont aigri son caractère). 4. gsz.
aiguillonner gçl. 1. Üvendire ile dürtmek
Ekşimek (Le lait aigrit, levinaigrit). § S'aigrir: 1.
(Aiguillonner un bœuf). 2. mec. Dürtmek,
Ekşimek. (Le vin s'aigrit). 2. Hırçınlaşmak (Il
kamçılamak (Le désirphysique, cette belle fatalité
s'aigrit. Son caractère s'aigrit en vieillissant).
qui aiguillonne le monde).
aigrissement er. Ekşime.
aiguisage, aiguisement er. Bileme (L'aiguisage
d'un rasoir).
aigu,ëj. 1. Sivri (Un couteau aigu). 2. Keskin (Avoir
aiguiser gçl. 1. Bilemek, sivriltmek (Aiguiser
des dents aiguës). 3. mec. Dokunaklı, acı, iğneli
un couteau, un outil). 2. Keskinleştirmek,
(Paroles aiguës). 4. mec. Derin, çok şiddetli
şiddetlendirmek (Aiguiser un sentiment, un
(Douleurs aiguës). S. er. (Müzikte) Tiz, ince ses
désir). § Aiguiser l'appétit: İştah kabartmak, iştah
(Passer du grave à l'aigu). § Accent aigu: é harfi
açmak, istek kamçılamak, isteklendirmek.
üzerindeki vurgu işareti. Angle aigu: mat.Daı açı.
aiguiserie diş. Bileyici dükkânı, bileyici tezgâhı.
aiguail er. Yapraklar üstündeki çiy, "şebnem.

aiguiseur
aiguiseur, euse ad. Bileyici,
aiguisoir er. Bileyi.
ail er. Sarmisak.
allante er. bitb. Aylandız,
aile diş. 1. (Kuşlarda, böceklerde, yel
değirmeninde, pervanede, uçakta, orduda,
burunda) Kanat (L'aile d'un oiseau, d'un insecte,
d'un moulin à vent, d'une armée, du nez). 2.
(Binalarda) Kol (L'aile d'une maison, d'un
château. 3. Hamle, atılım (Les ailes de
l'imagination, de la foi, de la gloire). 4. mec.
Kanat, koruma (Se réfugier sous l'aile de
quelqu'un: Birinin kanadı altına sağınmak.
Tendre l'aile sur qn: Birinin üstüne kanat germek,
onu korumak. Prendre qn sous son aile: Birini
korumak, kanadı altına almak). $ A tire d'aile:
Olabildiğince çabuk, yıldırım hızıyla (La perdrix
s'éloigna à tire d'aile). D'un coup d'aile:
Durmadan, bir uçuşta, bir yere konmadan, ara
vermeden (L'avion relie d'un coup d'aile Paris à
Montréal). Battre de l'aile: Güç durumda olmak;
çırpınıp durmak (L'entreprise commerciale bat de
l'aile). Avoir du plomb dans l'aile: Ağır yara
almak. Çökmek üzere olmak. Kolu kanadı
kırılmak. Onulmaz bir derde tutulmak. Donner
des ailes à qn: Derhal harekete geçirmek,
tutuşturmak (La peur lui donna des ailes et il
s'enfuit sans demander son reste).Rogner les ailes à
qn: Birinin gelirini azaltmak; gücünü, etkisini
kırıp azaltmak; kuşa döndürmek. Voler de ses
propres ailes: Kimsenin yardımına gereksinme
duymamak, kendi işini kendi başarmak,
ailé, e s. 1. Kanatlı (Des fourmis ailées). 2. (İyi
anlamda) Tüy gibi; hafif (Des rêves ailés).
aileron er. 1. Kanat ucu (Les ailerons d'un poulet).
2. (Uçaklarda) Manevra kanadı (Les ailerons
d'un avion). 3. (Bazı balıklarda) Yüzgeç (Les
ailerons d'un requin).
ailette diş. Küçük kanat, kanatçık (Bombe à
ailettes).
ailier er. ( Ayaktopunda) Açık, sağ ve sol açıklarda
oynayan oyuncu (Ailier droit, ailier gauche).
aillade diş. Sarımsaklı tarator; sarımsaklı sirkeli
salça.
aliler gçl. Sarmısaklamak.
ailleurs bel. Başka yere, başka yerde (Nous irons
ailleurs). § D'ailleurs: 1. Başka yerden (Ces tissus
ne sont pas fabriqués ici, ils viennent d'ailleurs). 2.
Zaten. 3. Ayrıca, bundan başka, bir de, hem,
üstelik (C'était d'ailleurs une forte tête). 4. Başka
nedenden. 5. -mekle beraber. Par ailleurs: 1.
Başka yerden, öte yandan. 2. Başka yoldan. 3.
Başka nedenden, ayrıca, üstelik (Je l'ai trouvai

57

air

très abattu, et par ailleurs irrité de cette pitié qui
l'entourait).
ailloli er. Zeytinyağlı sarmisak ezmesi, sarımsaklı
mayonez.
aimable s. 1. Sevimli. 2. Kibar, nazik, ince
(Adresser des paroles aimables à un visiteur). 3.
Hoş, sevilmeye değer. § Etre aimable avec qn: -e
karşı kibar davranmak (Il est aimable avec tout le
monde). Faire l'aimable: Hoş görünmek istemek,
göze girmeye çalışmak,
aimablement bel. 1. Sevimli bir tarzda, tatlılıkla. 2.
Kibarca (Recevoir quelqu'un
aimablement.
Refuser aimablement une invitation).
aimant,e s. Sevgi dolu, seven (Il a une nature
aimante).
aimant er. Mıknatıs.
aimantation diş. Mıknatıslama; mıknatıslanma,
aimanter gçl. Mıknatıslamak (Aimanter un barreau
de fer).
aimer gçl. 1. Sevmek (Aimer sa mère, sapatrie). 2.
Hoşlanmak, beğenmek (Aimer un animal, unart,
une région). 3. Aimer f. qch, à f. qch: Bir şey
yapmayı sevmek (Aimer aller au cinéma. Aimer à
regarder un paysage). § Aimer mieux: Yeğlemek,
"tercih etmek (J'aime mieux travailler ici). Aimer
ses aises: Rahatına düşkün olmak. § S'aimer: 1.
Kendini pek sevmek, beğenmek (Je ne m'aime
pas dans cette robe). 2. Birbirini sevmek;
sevişmek,
aine diş. Kasık.
aîné,es. ve ad. Yaşça büyük ; ağabey ; abla (Fils aîné,
fille aînée. Il est mon aîné. Elle est mon aînée.
Ecoutez vos aînés. Il est mon aîné de cinq ans: O
benden beş yaş büyüktür).
aînesse diş. Yaşça büyüklük; ağabeylik; ablalık
(Droit d'aînesse: Ailenin en büyük çocuğuna
tanınan hak. "Ekber evlât hakkı).
ainsi bel. 1. Böyle, şöyle, öyle (Tu ne devrais pas agir
ainsi). 2. Böylece, böylelikle, öylece (Il a ainsi
changé son sort). 3. Demek oluyor ki, öyleyse, şu
halde. § Ainsi que: -dığı gibi, nasıl... ise öyle
« (Ainsi que le soleil dissipe les nauges: Güneşin
bulutları dağıttığı gibi; güneş bulutları nasıl
dağıtırsa öyle). Ainsi soit-il: Amin; Tann kabul
etsin. Pour ainsi dire: Sanki, âdeta, tıpkı (Il est
pour ainsi dire l'âme de ce mouvement).
air (I) er. 1. Hava (L'air de la mer, l'air de la
montagne. L'air vicié de la chambre). 2. Hava,
iklim (Le médecin lui a commandé de changer
d'air). 3. kim. Hava (Air comprimé, air liquide.
Pesanteur de l'air). 4. Yel, rüzgâr (Ilyade l'air, il
fait de l'air: Yel esiyor, hava rüzgârlı). 5. Gök;
gökler (La conquête del'air. S'éleverdansl'air). 6.

air
(Resimde) Derinlik (Ilfaudrailmettre un peu d'air
dans ce tableau). 7. Ortalık (Il y a de la bagarre
dans l'air). 8. Havacılık; hava (Ecole de l'air.
Ministère de l'air. Armée de l'air). 9. Havayolu,
havayolları (Transportspar air). § Le grand air, le
plein air: Açık hava. Les habitants de l'air:
Kuşlar. Une tête en l'air: Aklı bir karış havada,
başında kavak yelleri esen; zirzop. En l'air:
Havadan, boş, ciddiyetten uzak (Des paroles en
l'air). En plein air: Açık havada. Donner de l'air:
Havalandırmak. Envoyer qch en l'air, flanquer
qch en l'air: -i atmak, atıp kurtulmak, başından
savmak. Etre libre comme l'air: Tam özgür
olmak, hiçbir takanağı bulunmamak. Jouer de la
fille de l'air: Tüymek, kaçmak. Mettre qch en
l'air: -i aran taran etmek, darmadağın etmek, alt
üst etmek. (Il a mis toute la pièce en l'air). Prendre
l'air: 1. Hava almak, çıkıpşöylebir dolaşmak (J'ai
besoin de prendre l'air). 2. Havalanmak (L'avion a
pris l'air). Prendre l'air du bureau: Havayı şöyle
bir koklamak, ortalığı kolaçan etmek, ne var ne
yok diye bilgi edinmek. S'envoyer qn en l'air: 1.
-ile cinsel ilişkide bulunmak. 2. -den büyük bir
cinsel tat almak. Vivre de l'air du temps: Umarsız
olmak, çaresizlik içinde olmak, olanaksızlıklar
içinde bulunmak,
air (II) er. 1. Görünüş (Il a un drôle d'air). 2. Hâl,
durum, hava (Vous avez un air terrible
aujourd'hui). 3. Tarz, yol (Je n 'aime pas son air de
parler). § Bel air, bon air, grand air: 1. Yüksek
tabakadan bir kimse hâli. 2, (Eşyada) Güzel
görünüş. Faux air: Yapmacık, gösteriş. Sans en
avoir l'air: Hiç de öyle görünmeden, çaktırmadan
(Sans en avoir l'air, il fait beaucoup de travail).
Avoirl'air: -gibi görünmek, -e benzemek (IlaTair
intelligent). Avoir l'air de: -e benzemek, -i
andırmak (Tuas l'air d'un paysan. Cette maison a
l'air d'un château). Avoir l'air de f. qch: -miş gibi
görünmek, -miş izlenimi bırakmak (Ce problème
a l'air d'être très facile). Avoir l'air en dessous:
Sinsi tavırlı olmak, saman altından su yürütmek.
Avoir mauvais air: Kötü bir adam gibi görünmek.
En jouer un air: Kaçmak, tüymek. Foutre qch en
l'air: -i başından savmak, atmak, defetmek.
L'avoir en l'air: argo. Kamışı kalkmak. N'avoir
l'air de rien: Pek bir şeye benzememek, değersiz
gibi görünmek, görünüşü kötü olmak. N'avoir
l'air d'y toucher: -in yanından bile geçmemiş
olmak (La philosophie, il n'a pas l'air d'y
toucher). Prendre de grands airs avec qn: -e pek
yukardan bakmak, -i pek önemsememek.
S'envoyer en l'air avec qn: argo. -ile yatmak,
cinsel ilişkide bulunmak.

58

aissette
air (III) er. müz. Ezgi; hava; türkü (Ilsifflait un air
populaire). § En avoir l'air et la chanson:
Göründüğü gibi olmak, içi dışı bir olmak,
airain er. \.T\ıx\<;(Coeurd'airain,l'âged'airain).2.
mec. Top. 3. mec. Çan. § Avoir une âme, un coeur
d'airain: Taş yürekli olmak. ...d'airain: Çelik
gibi, bükülmez, sarsılmaz, aşılmaz, zorlanmaz
(Avoir une foi d'airain).
airbus |«A.r.v| er. Havaotobüsü.
aire diş. 1. Harman; harman yeri. 2. Alan (Etendre
son aire d'influence; aire d'activité). 3. mal. Yüzey
* ölçümü, *yüzölçü. 4. Taban. 5. (Yırtıcı kuşlar
için) Yuva (Aire d'aigle, de vautour). 6. den. Yel
doğrultusu,
airée diş. Harman dolusu,
airelle diş. bitb. Yabanmersini.
airer gsz. (Yırtıcı kuşlar için) Yuva kurmak,
ais [c] er. Tahta.
aisance diş. 1. Serbestlik, kolaylık, rahatlık
(Aisance de parler). 2. Geçim kolaylığı, bolluk,
refah, gönenç, zenginlik (Son aisance ne date que
de la dernière guerre). § Cabinet d'aisances, lieu
d'aisances: Ayakyolu, yüznumara.
aise diş. 1. Halinden memnunluk, keyif, rahat. 2.
Yaşama kolaylıkları, rahat (Aimer ses aises:
Rahatına düşkün olmak). § Avoir ses aises:
Konfor içinde olmak, rahat etmek. Etre à l'aise:
Hali vakti yerinde olmak (Un commerçant à
l'aise). Etre à l'aise, se mettre à l'aise: Rahat
etmek, teklifsiz davranmak; keyfi, rahatı yerinde
olmak (Il a eu une jeunesse difficile, mais il est
maintenant à son aise. Mettez-vous àl'aise, à votre
aise!). Etre mal à son aise. Rahatı, keyfi yerinde
olmamak. N'en prendre qu'à son aise: Kolayına
geldiği gibi yapmak. En prendre à son aise: Cam
istediği gibi yapmak, tatlı canını pek üzmemek (II
en prend vraiment à son aise avec les engagements
qu'il a souscrits). En parler à son aise: Kafasına
estiği gibi konuşmak. Prendre ses aises: Rahata
kavuşmak, rahat etmek,
aise s. Memnun, hoşnut. § Etre bien aise de f. qch:
-mekten memnunluk duymak, -diğine sevinmek
(Je suis bien aise de vous voir en bonne santé).
aisé,e s. 1. Kolay (Un livre aisé à comprendre). 2.
Rahat, sıkıntısız, güçlük çekmeden (Ilparle d'un
ton aisé). 3. Geçimi iyi, hali vakti yerinde (Une
famille aisée). 4. Kendisiyle kolay geçinilir,
geçimli (Un caractère aisé).
aisément bel. Kolayca, sıkıntısızca, rahat rahat,
aisseau er. Paçavra.
aisselle diş. 1. Koltukaltı. 2. Yaprakla sapın bitiştiği
yer, yaprakla sapın birleşim noktasındaki dar açı.
aissette diş. Fıçıcı keseri.

ajointer
ajointer gçl. Uç uca getirmek, bitiştirmek.
ajonc er. bitb. Dikenli katırtırnağı.
ajour er. 1. (Mimarlıkta) Kafes oyma. 2. (Örgüde)
Ajur, delikli örgü. Gözenek,
ajouré. 1. Kafes oymalı. 2. Ajurlu, gözenekli,
ajourer gçl. Kafes açmak, ajur açmak, gözenek
yapmak (Ajourer un napperon).
ajournement er. Bir başka güne bırakma, geri
bırakma, başka tarihe atma, erteleme "tehir,
°tâlik
(L'ajournement
d'un
voyage.
L'ajournement d'un procès).
ajourner gçl. 1. Bir başka güne bırakmak, geri
bırakmak (On a ajourné la décision touchant
l'augmentation des salaires. La session de
l'Assemblée Nationale a été ajournée d'une
semaine). 2. (Mahkemece) Ertelemek, "tehir,
"tâlik etmek. Başka bir döneme bırakmak
(Ajourner un procès. Ajourner un candidat, un
conscrit). 3. Ajourner qch à...: Bir şeyi -e
bırakmak, ertelemek (Ajournerun rendezvousau
vendredi suivant, aumois prochain. Laréalisation
de ces grands travaux a été ajournée à l'automne
prochain).
ajout er. Eklenti, ekleme (Faire quelques ajouts à un
texte. Edifice gâté par des ajouts).
ajouter^/. 1. Katmak, eklemek,ulamak (Ajouter
du sel, du sucre).!. Ajouter qch à qch: Bir şeye bir
şey katmak, eklemek (Ajouter un chapitre au texte
original. Ajouter un nombre à un autre. Ajouter
quelques oignons à la soupe). 3. gsz. Ajouter à
qch: -i artırmak, daha da çoğaltmak,
şiddetlendirmek (Le mauvais temps ajoute encore
aux difficultés de la circulation). § Sans rien
ajouter ni retrancher: Hiçbir şeyi ekleyip
çıkarmadan, olduğu gibi. Ajouter créance à qch:
Bir şeye inanmak. Ajouter foi à qch: Bir şeye
inanmak, iman etmek (Elle n'ajoute aucune foi à
ces abominations. J'aujoutefoiàces nouvelles qui
viennent du front). Y ajouter du sien: Kendinden
bir şeyler katmak, eklemek, uydurmak, biraz
abartmak (C'est ce qu'il raconte, mais ily ajoute du
sien). § S'ajouter: 1. Eklenmek, katılmak. 2.
S'ajouter à qch: -e eklenmek, üstüne binmek (Cet
ennui s'ajoute à tous ceux que nous avons eus ces
derniers temps).
ajustage er. 1. (Maden paralara) Ayar verme,
ayarlama. 2. (Makine parçalarını) Takıp
alıştırma.
ajustement er. 1. Ayarlama. Takıp uydurma. 2.
Düzeltme (Le projet de loiasubiquelques derniers
ajustements).
ajuster gçl. 1. Düzeltmek (Elle ajusta un peu sa

59

alarmer
coiffure avant d'entrer dans le salon). 2.
Ayarlamak. 3. Kurmak. 4. Düzenlemek (Ajuster
des manuscrits de manière à obtenir un texte). 5.
Nişan almak (Le chasseur ajuste les grives). 6.
Ajuster qch. à qch: Bir şeyi -e uydurmak, uyar
hâle getirmek (Le tailleur ajuste un veston à la
carrure de son client. Le caoutchouc est mal ajusté
au robinet).
ajusteur er. Düzleyici, tesviyeci,
ajutage er. Musluk, boru lülesi (Ajutage d'un tuyau
d'arrosage).
akène, achaine diş. bitb. Kapçık meyve, kapçık
yemiş.
akkadien, nés. 1. Akadlara değgin; Akadlı (L'art
akkadien). 2. er. Akad dili, akadça.
alabandine diş. Koyu kırmızı renkte Süleyman taşı.
alacrité diş. Keyiflilik, neşelilik.
alaire 5. Kanada değgin, *kanatsal (Plumes
alaires).
alaise, alèse diş. 1. Hastalann, çocukların altına
yayılan katlanmış çarşaf. 2. Bir tahtayı
genişletmek için eklenen parça,
alambic er. îmbik. § Passer qch par l'alambic; tirer
qch à l'alambic: İmbikten geçirmek,
alambiquage er. Aşırı incelik.
alambiqué,e s. mec. Aşırı derecede ince, karışık,
anlaşılması
çok
güç (Phrases,
idées
alambiquées).
alambiquer gçl. 1. İmbikten geçirmek. İmbikten
çekmek, damıtmak. 2. Pek inceltmek, süze süze
inceltmek.
alanguir gçl. 1. Bitkin bir hale sokmak,
bitkinleştirmek, soldurup sarartmak (Cette
chaleur nous alanguit). 2. mec. Ağırlaştırmak,
hantallaştırmak
(Des
descriptions
qui
alanguissent le récit). § S'alanguir: Uyuşmak,
dermanı kalmamak, bitkinleşmek, saranp
solmak (Elle s'alanguit peu à peu).
alanguissement er. Bitkinlik, dermansızlık,
alarmant,e s. Kaygı verici, telâşa düşürücü, ürkü
salan (Une nouvelle alarmante).
"alarme diş. 1. Silah başı işareti, alarm (Sonner
l'alarme). 2. Tehlike işareti (La sirène donne
l'alarme. Tirer la poignée du signal d'alarme pour
faire arrêter le train). 3. mec. Bozgun havası. 4.
Korku ve telâş (L'épidémie de typhoïde jeta
l'alarnïe dans la petite cité). § Donner l'alarme,
sonner l'alarme: Tehlike işareti vermek. Jeter
l'alarme dans: -e ürkü salmak. Tenir qn en
alarme: Birini korku ve kaygı içinde bırakmak
(L'absence de nouvelle m'a tenu en alarme
jusqu'au soir).
alarmer gçl. 1. Tehlike işareti vermek. 2. Telâşa

alarmiste
düşürmek, kaygılandırmak, ürküntüye salmak
(La rupture des négocations alarma l'opinion
publique). 3. Etre alarmé de qch: -den
kuşkulanmak, kaygıya düşmek (Le peuple était
justement alarmé d'une fuite possible du Roi). §
S'alarmer: I. Kaygılanmak, telâşa düşmek,
ürküntüye kapılmak. 2. S'alarmer de qch, de f.
qch: -den kaygıya düşmek, meraklanmak (Je me
suis alarmé de son retard).
alarmiste er. I. Bozguncu, ortalığı ürküntüye
salacak söylentiler yayan kişi, "telâşe memuru. 2.
s. Bozguncu, kaygı verici (Un communiqué
alarmiste).
albanais,e s. ve ad. 1. Arnavut. 2. er. Arnavutça,
Arnavut dili.
albâtre er. yerb. Kaymak taşı "albatr. § D'albâtre:
mec. Dunı, ak, kaymak gibi (Peau, cou
d'albâtre).
albatros er. Güney okyanusta yaşayan iri bir kuş,
albatros,
albinisme er. Akşınlık,
albinos [albinos] s. ve ad. Akşın, "albinos.
albuginé,e 1. s. Akımsı, akçıl, beyazuntrak. 2. diş.
Taşağı saran lifli zar.
album er. Albüm,
albumen er. Yumurta akı.
albumine <4$. Albümin.
albuminé,e s. Albüminli, albümin taşıyan.
albumineiK, euse s. Yumurta akına benzeyen;
albümin içeren,
albuminoïde s. 1. Albüminimsi. 2. er. Albüminli
madde.
albuminurie diş. hek. Albümin işeme hastalığı;
sidikte albümin bulunması,
alcade er. 1. İspanya'da yargıç, sorgu yargıcı. 2.
Belediye başkam,
alcali er. Alkali, "kalevi,
alcalimitre er. Alkaliölçer.
alcalimétrie diş. kim. Alkali ölçümü,
alcalin,e s. kim. 1. Alkalik. 2. er. Alkali,
alcalinité diş. Alkalilik.
alcaliser gçl. Alkalileştirmek.
alcaloïde er. Alkoloit.
alcée diş. bitb. Gülhatmi.
alcénidés er. ç. hayb. Yahçapkımgiller.
alchimie diş. 1. Simya, alşimi. 2. (Sanatta) Büyü,
"sihir. § L'alchimie du verbe: Söz büyücülüğü,
sözün büyülülüğü.
alchimiques. Simyasal.
alchimiste er. Simyacı (Les alchimistes du moyen
âge).
alcool er. 1, Alkol (Alcool d'un vin. Alcool à 95
degrés). 2. İçki (Prendre de l'alcool: İçki içmek).

60

alerte
3. İspirto (Alcool à brûler. Réchaud à alcool).
alcoolat er. Kokulu alkol,
alcoolature diş. Bitki özlü alkol,
alcoolé er. Alkollü ilaç.
alcoolémie diş. hek. Kandaki alkol oram.
akooliflcation diş. Alkolleşme
alcooliques. 1. Alkollü (Les boissons alcooliques).
2. ad. İçki hastası, "alkolik (Il est alcoolique. Un
vrai alcoolique).
alcoolisables. Alkolleştirilebilir.
alcoolisation diş. 1. Alkolleştirme; alkolleşme. 2.
Alkol katma, alkol verme,
alcoolisé,e s. Alkol katılmış (Bière fortement
alcoolisée).
alcooliser gçl. 1. Alkolleştirmek, alkol haline
getirmek. 2. Alkol katmak, alkollemek
(Alcooliser un vin, une boisson). § S'alcooliser:
İçki içmek, kafayı çekmek,
alcoolisme er. İçkiye düşkünlük, içkicilik, alkolizm
(ila sombré rapidement dans l'alcoolisme).
akooltest, alcootest er. Alkol testi,
alcoomètre er. kim. Alkolölçer.
alcoométrie diş. kim. Alkolölçümü.
alcôve diş. 1. Yataklık, yüklük, "musandra. (Bir
odada) Yatak konan yer. 2. mec. Kan koca hali;
yatak; sevişme yeri (Des histoires d'alcôve. Les
secrets de l'alcôve).
alcyon er. 1. Bahri, yuvasını dalgalar üstüne kuran
bir masal kuşu. 2. hayb. Selenterelerden bir tür.
aldéhyde er. kim. Aldehit,
aldéhydlques. Aldehide değgin,
aie [f/] diş. İngiliz birası.
aléa er. Talih, baht, rastlantı, iyi yada kötü olasılık.
(Il faut compter avec les aléas de l'examen).
aléatoires. 1. Şüpheli, belli olmaz, rastlantıya bağlı,
rastlantısal (Son succès est bien aléatoire). 2. er.
Rastlantı, sonu belli olmayan şey (Dans toute
aventure de ce genre, on se lance dans l'aléatoire).
alêne diş. (Delgi anlamında) Biz, biz.
alentour bel. 1. Çevrede, dolaylarda, etrafta,
ortalıkta (Roder alentour. La plaine déserte
s'étendait alentour) 2. er. ç. Etraf, yan yöre, kıyı
köşe (Les alentours d'une ville. A vant d'aborder la
question, je voudrais en explorer les alentours). §
Aux alentours de: Civarında, yöresinde,
yakınlarında (Sauf incident, nous serons ce soir
aux alentours d'Avignon).
alérion er. 1, Motorsuz uçak. 2. Küçük kartal,
alerte s. 1. Çevik, çabuk (D'un bond alerte, il
esquiva le coup). 2. Sağlam, çelik gibi (Mesjambes
restent alertes; je n'ai aucun rhumatisme). 3. Gözü
açık, uyanık, diri, zinde (Le vieillard était encore
alerte). 4. diş. Dikkat işareti, uyan, uyarma

alerter
işareti, tehlike belirtisi (A la première alerte, nous
appellerons le docteur. Il s'inquiète à la moindre
alerte). 5. diş. Alarm (La sonnerie d'alerte. Ce
jour-là il y eut trois alertes aériennes). 6. Uni.
Dikkat, sakın, aman ha ! (Alerte! ce projet attente à
nos libertés). § Donner l'alerte à qn: Uyarmak,
dikkatini çekmek (Le trouble qu'il montra nous
donna l'alerte) Mettre qch en état d'alerte: -i alarm
durumuna geçirmek (Mettre les troupes en état
d'alerte).
alerter gçl. 1. Uyarmak (Son travail est mauvais, il
faut alerter le père sur les conséquences de cette
insuffisance). 2. Haber vermek (Il y a une fuite
d'eau, alerte les voisins). 3. Tehlike işareti
vermek, alarm vermek,
alésage er. (Boru biçimindeki şeylerde) İç perdah,
aléser gçl. (Boru biçimindeki şeylerin) İçini
perdahlamak (Aléser le tube d'un canon).
alésoir er. Perdah çubuğu, perdah burgusu,
bıcırgan.
alevin er. (Balıklandırmak için havuzlara atılan)
Balık yavrusu,
alevinage er. Havuzda balık yetiştirme, bir havuzu
balıklama, balıklandırma,
aleviner gçl. (Bir havuzu) Balıklamak, balık
yavrusu atmak, balıklandırmak,
alevinier er. yada alevinière diş. Balık yavruları
yetiştirilen göl yada havuz; balık tarlası,
alexandrin,e s. 1. tar. İskenderiye okulundan olan
(La période alexandrine de la littérature grecque:
Yunan yazınının iskenderiye dönemi). 2 .s. veer.
On iki hecelik Fransız dizesi, aleksandren (Vers
alexandrin). 3. Titiz, kılı kırk yaran (Discussions
alexandrines: Kılı kırk yaran tartışmalar).
alexiediş. hek. Okumayitimi.
alezan,es. (At donlarından) 1. Al (Chevalalezan).
2. ad. Al at (Un alezan).
alfa er. bitb. Halfa. §N'avoirphısd'alfasurleshauts
plateaux: (argo) Dazlak olmak, saçları
dökülmek, başında saç kalmamak,
alfange diş. Pala.
alfénide er. Çatal bıçak takımı yapılan alaşım,
alfenit.
algarade diş. Zılgıt, tersleme, haşlama, papara,
dalaşma, g Avoir une algarade avec qn: Biriyle
münakaşa etmek, dalaşmak,
algèbre
mat. 1. Cebir. 2. mec. Akıl ermez şey. §
C'est de l'algèbre: Akıl sır ermez, anlaşılır şey
değil bu.
algébrique s. mat. Cebirsel, cebire değgin
(Résoudre un problème algébrique).
algébriquement bel. Cebirsel olarak,
algébriste ad. Cebirci.

61

alignement
algérien,ennes. vead. 1.Cezayirli.2.er. Cezayirce,
Cezayir dili.
algide s. (Hastalık için) Üşütücü.
algidité diş. (Hastalık) Aşın üşüme,
algorithme er. 1. Algoritma, *uziş.
alguazil er. Ar. (İspanya'da) Polis memuru,
algue diş. bitb. Suyosunu.
alibi er. 1. Suçun işlendiği anda birinin başka bir
yerde bulunduğunu kanıtlaması (Invoquer un
alibi. Fournir un alibi très acceptable). 2. mec.
Oyalama, şaşırtma, kandırma (Ses contacts avec
ce parti ne sont qu'un alibi).
alibiles. Besleyici, besinli,
aliboroner. 1. mec. Eşek, çüşçüş. 2. mec. Mankafa,
bilgisiz, kara cahil. § Maître Aliboron: Bilgiçlik
taslayan budala, eşek hazretleri,
alidade diş. Ar. Alidat.
aliénabilité diş. huk. (Başkasına) Geçirilebilen
miktar, verilebilirlik, devredilebilirlik, "temlik
edilebilirlik (Aliénabilité d'un droit).
aliénable s. huk.
(Başkasına) Verilebilen,
devredilebilen, geçirilebilen, "temlik edilebilir
(La libérté n'estpas aliénable).
aliénataire ad. huk. Kendisine ferağ yapılan kimse,
aiiénateur, trice ad. huk. Ferağ eden.
aliénation^. 1 .huk. (Başkasına) Verme,geçirme,
devretme; temlik (Aliénation d'un territoire). 2.
mec. Bozma, bozulma, bulandırma, bulanma
(Aliénation d'esprit). 3. Akıl bozukluğu, delilik,
bunama (L'aliénation entraîne une mesure
d'internement
ou
de
protection).
4.
Yabancılaşma,
aliéné,e s. ad. Akıl hastası, deli (Asile d'aliénés:
Tımarhane).

aliéner gçl. 1. huk. Temlik etmek. Vermek,
devretmek (Aliéner un bien. Ils ont aliéné leur
petite maison de campagne contre une rente
viagère). 2. Kendi aleyhine çevirmek, kendinden
uzaklaştırmak, soğutmak (Les augmentations
d'impôts lui ont aliéné les esprits les plus
. favorables). 3. Kendi isteğiyle bırakmak (Le
peuple a parfois aliéné ses libertés entre les mains
d'un dictateur). 4. Karıştırmak, bulandırmak
(Aliéner les esprits). S. Yabancılaştırmak,
aliénisme er. Akıl hekimliği, ruh hekimliği, ruh
doktorluğu,
aliéniste er. Ruh doktoru,
alifère s. (Böcekler için) Kanatlı,
aliforme s. Kanat biçiminde,
alignement er. i . Dizme, dizilme, sıralama,
sıralanma (Se mettre à l'alignement, sortir de
l'alignement: Hizaya girmek, hizadan çıkmak. A
droite!
Alignement!:
Sağa
bak!
Hiza!

aligner
L'alignement des maisons, des allées). 2. Çırpıya
getirme. § Alignement monétaire: Para kurunu
ayarlama.
aligner gçl. 1. Dizmek, sıralamak (Aligner les élèves
les uns derrière les autres). 2. Art arda dizmek,
liste halinde sıralamak (Aligner des noms, des
chiffres. Il aligne des phrases bien faites, mais vides
de pensée). 3. Aligner qch sur qch: Bir şeyi -e
uydurmak, uyarlamak, -e göre ayarlamak (Le
ministre des Finances décide d'aligner la monnaie
sur le cours réel actuel). 4. Yapmacığa kaçmak. 5.
Çırpıya getirmek. § Les aligner: tkz. Paraları
sökülmek (Affaire conclue, tu peux les aligner).
S'aligner: 1. Hizaya girmek, dizilmek. 2.
S'aligner avec qn: tkz. a) -ile dövüşmek,
vuruşmak, b) -e karşı cephe almak, -in karşısına
geçmek.
alimente/-. 1. Besin. 2. ç. Nafaka. § Fournir, donner
un aliment à qch: Bir şeye yol açmak, neden
olmak, mahal vermek (Voilà qui donnera encore
un aliment à sa mauvaise humeur).
alimentaires. Besine değgin, besinsel (Son régime
alimentaire est trop sévère). § Dette alimentaire:
Nafaka borcu. Plante alimentaire: Besin bitkisi,
yenen bitki. Pension alimentaire: Geçimlik,
"nafaka (Une pension alimentaire a été versée à la
femme et aux enfants). Pâtes alimentaires:
(Makarna, şehriye gibi) Unlu besinler,
alimentation diş. Besi, besleyiş, bakım, besleme,
beslenme (Les bases de l'alimentation humaine
ont été profondément modifiées. L'alimentation
des machines se fait régulièrement).
alimenter gçl. 1. Beslemek, besin vermek
(Alimenter une personne, un animal, un malade).
2. Doyurmak, beslemek, gereksinimini sağlamak
(Alimenter les marchés en viande congelée). 3.
Konu vermek, konu olmak (Ce scandale financier
alimentait la conversation. Les démêlés conjugaux
de vedettes alimentent les colonnes de certains
journaux). § S'alimenter: 1. Beslenmek. 2.
S'alimenter de qch: -ile de beslenmek ,-yemek(7/
ne s'alimente que de fruits).
alinéa er. 1. Satırbaşı. 2. İki satırbaşı arasındaki
ibare. 3. huk. Bent.
aliquantes. diş. (Birbütünü)Tam bölmeyen (sayı),
*Tümbölmez.
aliquote s. 1. (Bir bütünü) Tam bölen. 2. diş. (Bir
bütünü) Tam bölen sayı. "Tümbölen.
alise, alize diş. bitb. Alıç.
alisier, alizier er. bitb. Ahçağacı
alismacées diş. ç. bitb. Kazayağıgiller.
alisme er. bitb. Kazayağı.
alitement er. 1. Hasta yatma süresi. 2. Hastayı

62

alléger
yatırma; yatağa düşme, yatakta yatma,
aliter gçl. Yatırmak, yatağa düşürmek (Aliter un
malade. Une grippe m'a alité une bonne semaine).
§ S'aliter: Yatağa düşmek, hasta olup yatmak (ila
dû s'aliter hier).
alizarine diş. Alizarin.
alizé,e s. ve er. coğr. Alize, alize yeli (Vent alizé.
L'alizé austral soufflait avec la plus exquise
douceur).
alkékenge er. bitb. Güvey feneri,
allaitement er. Emzirme.
allaiter gçl. Emzirmek (Allaiterunenfantausein, au
biberon).
allant,e ç. 1. Giden. 2.Gezmesini seven ('l u es plus
allante que moi). 3. er. Atılganlık, girginlik
(Soldat plein d'initative et d'allant). 4. er. ç.
Gidenler (Allants et venants: Gidip gelenler, gelip
geçenler). § Avoir de l'allant: Girişken olmak;
girgin olmak; atılgan olmak (Il a de l'allant et il est
capable d'entraîner les autres).
alléchant,es. Çekici, ilgi çekici, iştah kabartıcı (Une
odeur alléchante, une proposition alléchante. Un
repas alléchant).
allécher gçl. İlgisini çekmek, kendine çekmek,
iştahım kabartmak. Yemlemek (Allécher les
lecteurs).

allée diş. 1. (Eski) Koridor, üstü kapalı geçit. 2. İki
yanı ağaçlı yol, "hıyaban (Les allées du parc sont
pleines d'enfants. Une grande allée de tilleul mène
jusqu'à la villa). § Les allées et venues: Gidip
gelme; koşuşturma; dolaşma (J'aiperdu toute la
matinée en allées et venues pour obtenir mon
passeport).
allégation diş. İleri sürülen şey, sav, "iddia (Les
allégations du prévenu sont vérifiées. Il répondit
habilement aux allégations de son adversaire).
allège diş. 1. Mavna. 2. Pencere altı duvarı, pencere
eteği.
allégeance 1. Dinginlik, hafiflik, yatışma, kuş tüyü
gibi hafif olma (Elle goûte ce soir la même
allégeance qu'à ses réveils d'alors). 2. (Ortaçağda)
Bağlılık. Bir devlete, bir hükümdara bağlılık
(Sermeni d'allégeance: Bağldık andı). 3.
Uyrukluk, "tabiiyet (Double allégeance: Çifte
uyrukluk).
allégement er. 1. Yeğniltme, hafifletme (Demander
l'allégement des programmes scolaires). 2. mec.
Yeğnilik, hafiflik, yatışma, avunma,
alléger gçl. Yükünü azaltmak; yeğniltmek,
hafifletmek; dindirmek (Alléger un fardeau.
Alléger les charges publiques. Alléger les
contribuables, les taxes. Ces mots de consolation
ne sauraient alléger sa peine).

allégorie
allégorie
ed. * Yerine, "istiare (L'allégorie de la
justice est représentée par une femme tenant en ses
mains une balance).
allégoriques. *Yerinel, "istiareli (Lesfables sont des
récits allégoriques).
allégoriquement bel. Yerinel olarak, "istiare
yoluyla.
allégoriser gçl. Orunlamah (temsili) bir anlam
vermek, *yerinelleştirmek.
allègre s. Canlı, neşeli, şakrak (Marcher d'un pas
allègre. On vous entend chanter, vous êtes bien
allègre aujourd'hui).
allègrement bet. Neşe ile, sevine sevine, sevinçle,
allégresse diş. Neşe, sevinç, şakraklık,
allegretto bel. ve er. müz. Allegretto,
allegro bel. ve er. müz. Alegro.
alléguer gçl. 1. İleri sürmek (Alléguer des excuses,
des prétextes.). 2. Tanık, neden, dayanak olarak
göstermek (Alléguer un texte de loi, un auteur).
alléluia er. 1. "Tanrıya övgü" anlamına İbranice bir
deyim olup sevinildiği zaman söylenir, aleluya. 2.
Paskalya sırasında çiçek veren bir kuzukulağı
türü. § Entonner l'alléluia: Çok övmek, göklere
çıkarmak.
allemand,e ve ad. 1. Alman. 2. er. Almanca,
allemande diş. 1. Bir çeşit oynak dans. 2. Bir çeşit
salça.
aller gsz. 1. Gitmek (Il va à son travail; à la maison).
2. Varmak (Ce chemin va à Paris; la route va
jusqu'à Bursa. Le sentier va à la rivière). 3.
Yürümek, gitmek (Aller à pied. Ce cheval va très
vite). 4. Erişmek (Cette montagne va jusqu'aux
nues). 5. Durumda olmak (Comment allezvous?
Nasılsınız? Comment çava? Nasılsınız, işler nasıl.
Aller bien, mal, mieux: Sağlığı iyi, kötü, daha iyi
olmak). 6. İşlemek, çalışmak, gitmek (Les
affaires vont bien. Cette horloge va mal; le poste de
radio va bien). 7. Aller à:-e yakışmak, uygun
gelmek (Cette robe lui va bien. La clé va à la
serrure). 8. Aller f. qch: (Yakın gelecek zamanı
gösterir) (Je vais travailler: Çalışacağım). 9.
Olmak (Les plaisirs ne vont pas sans tristesse) .10.
Aller sur: -e yaklaşmak, merdiven dayamak (liva
sur ses quarante ans). 11. Dayanmak (Cet habit
n'ira pas jusqu'à l'hiver prochain). 12. Aller
contre: -e karşı olmak, muhalif olmak, -e karşı
cephe almak (Il va contre son oncle). § Aller à la
guerre, à la pêche, à la chasse,à la baignade:
Savaşa, balığa, ava, yüzmeye gitmek. Aller aux
urnes: Oy vermek, sandık başına gitmek. Aller
aux voix: Oya baş vurmak. Aller en avant:
İlerlemek. Aller à la dérive: Çıkmaza doğru
gitmek. Aller au devant de: -i karşılamaya gitmek,

63

aller
karşılamak. Aller à la rencontre de: -i karşılamaya
gitmek, karşılamak. Aller à l'aventure: Maceraya
atılmak, serüvene gitmek. Aller à l'encontre de:
-in tersi olmak, ile bağdaşmamak, -in zıddı olmak.
Aller à tâtons: El yordamıyla yürümek. Aller au
cœur: Kalbine hitap etmek, yüreğine yerleşmek,
duygulandırmak. Aller au fait: Doğrudan
doğruya konuya girmek, işin özüne girmek. Aller
au plus pressé: Çok önemli bir şeyle uğraşmakta
olmak. Aller aux renseignements: 1. Bilgi
toplamak. 2. tkz. Bir kadının orasını burasını
ellemek. Aller comme sur des roulettes: Yolunda,
tıkırında gitmek. Aller comme un gant: Çok
yakışmak, uygun düşmek. Aller de l'avant:
Önden gitmek, öncülük etmek. Aller de mal en
pis: Gittikçe kötüleşmek, beter olmak. Aller de
pair avec: -ile eş değerde olmak, denk olmak, at
başı gitmek, birbirine koşut gitmek. Aller le droit
ehemin: Doğru yolu tutmak. Aller le nez au vent:
Başıboş, aylak aylak dolaşmak. Aller planter ses
choux: Köye çekilip yaşamak; köşeciğine
çekilmek. Aller jusqu'au bout: Sonuna dek
gitmek, nerden incelmişse ordan kopsun demek.
Aller à bien: Başarmak, başarıya ulaşmak. Ne pas
aller sans...: -sız olmamak (Le malheur ne va pas
sans quelque consolation. Une nombreuse famille
ne va pas sans ennuis de toute sorte). Aller grand
train: 1. Hızını aksatmadan gitmek. 2. Çok
masraf etmek, bir eli yağda bir eli balda olmak,
rahat yaşamak. Aller à la selle: Yüz numaraya
gitmek. Y aller: Davranmak, yapmak, hareket
etmek (Y aller doucement). Y aller de qch: Bir
şeye -ile katılmak (J'y vais de vingt francs: Ben bu
işe yirmi frankla katılıyorum). Il y va de: ... söz
konusudur (Il y va de mon honneur, de ma vie:
Şerefim söz konusudur, söz konusu olan
hayatımdır). Aller son ehemin, son petit
bonhomme de ehemin: Kendi işinde olmak, şunun
şurasında yaşayıp gitmek. Aller à tout vent:
Çabuk
etkilenmek,
herkesin
etkisinde
kalıvermek, her önüne çıkana kapılıvermek. Il va
sans dire que: Tabii, çok doğal ki, hiç kuşku yok
ki. Il va de soi: Tabii, hiç kuşku yok ki. Allez:
Haydi. Allons: Haydi. Allons done: Haydi canım!
Haydi canım sen de! § Laisser aller: gçl.
Bırakmak, salıvermek, engel olmamak (Je le
laisse aller où il veut. Il laisse aller tout). Se laisser
aller: Kendini koyvermek, salıvermek. Se laisser
aller à qch: Kendini -e kaptırmak (On se laisse
aller aux appas d'une passion). S'en aller: 1.
Ayrılıp gitmek, başını alıp gitmek, çekip gitmek.
2. Ortadan kalkmak, geçmek, yitip gitmek (Les
taches d'encre s'en vont avec ce produit). 3. Yok

aller
olması ya da ölmesi yakın olmak, gidici olmak (Ce
malade s'en va).
aller er. 1. Gidiş (J'ai fait l'aller à pied, mais suis
revenu par l'autobus). 2. Gidiş bileti (Un aller
pour Paris). § Aller et retour: 1. Gidiş dönüş. 2.
Gidiş dönüş bileti (J'ai pris un aller et retour pour
Versailles). 3. tkz. Sille; iki tokat (Il lui a flanqué
un de ces allers et retours).
allergène s. ve er Alerji yapan,
allergie diş. *İtinç, alerji, tepki, ters tepki (Allergie
respiratoire, cutanée). § Avoir de l'allergie i qch:
-e karşı alerjisi olmak, itinç duymak,
allergiques. 1. Alerjisi olan, alerjili. 2. Allergique à
qch: -karşı alerjisi olan; -i hiç sevmeyen, -den
tiksinen (Etre allergique à certaines poussières. Il
est allergique au téléphone, à la vie moderne).
allergologie diş. hek. Alerjibilim, "itinçbilim.
allergologiste, allergologue ad. hek. Alerji uzmanı,

r

alerjibilimci, 'itinçbilimci.
alleu er. (Batı derebeyliğinde) Tımar,
alliacé,e s. Sarımsağa değgin (Goût alliacé:
Sarmısak tadı).
alliage er. 1 .kim. Alaşım (Les alliages légers entrent
dans la fabrication des avions). 2. mec. Katışım,
katışık (Un créole sans le moindre alliage de sang
coloré).
alliaire diş. bitb. Sarmisakotu.
alliance diş. 1. Evlenme. 2. Hısımlık. Dünürlük,
kayınlık. 3. Nişan yüzüğü. 4. (Devletlerarasında)
Bağlaşma, "ittifak (Conclure un traité d'alliance).
5. Birleşme (L'alliance des deux familles assurera
la fortune des conjoints).
allié,e s. ve ad. 1. Hısım. 2. Bağlaşık, "müttefik (La
victoire des Puissances alliées sur l'Allemagne en
1945. Les alliés du Marché commun).
allier gçl. 1. kim. Alaşımlamak, karıştırmak (Allier
le fer et le cuivre. Allier l'or avec l'argent). 1.
Bağdaştırmak, birleştirmek, katmak. 3. Allier
qch à qch, avec qch: Birşey -ile birleştirmek (Il sait
allier la fermeté avec une bienveillance souriante.
Elle allie la beauté à de grandes qualités de cœur). |
S'allier: 1. Birleşmek, bağlaşmak. 2. S'allier à
qch: -e katılmak, katışmak (Ils'est allié à une riche
famille). 3. S'allier avec: -ile bağlaşmak,
bağlaşma kurmak, "ittifak yapmak (La France
s'est alliée avec l'Angleterre).
allier, hallier er. Kuş ağı.
alligator er. Amerika timsahı, aligator.
allitération diş. ed. Ses yinelemesi; bir uyum etkisi
sağlamak için aynı sesleri, aynı harfleri yada aynı
heceleri yineleme,
allo ünl. (Telefonda) Alo!
allobrage er. mec. Kaba adam, hırbo.

64

allume-gaz
allocataire ad. Ödenek alan, yardım gören; para
yardımı alan.
allocation diş. 1. Ödenek (Toucher les allocations
familiales. Une allocation de devises). 2. Para
yardımı (Verser une allocation aux gens âgés).
allocution diş. Kısa söylev, demeç (Prononcer une
allocution à lafin de la cérémonie. On annonce une
allocution télévisée du Premier Ministre).
allodial,e s. Tımara ait olan, tımar sahibine ait
(Biens allodiaux).
allogène s. Yerli olmayan, yerlilerden ayrı bir
kökenden olup ülkeye sonradan gelip yerleşen
(Eléments allogènes).
allonge diş. 1. (Bir çok şeyler için) Uzatma eki,
parçası. 2. Et çengeli. 3. (Boksörün) Kol
uzunluğu.
allongées. 1. Uzatılmış, uzamış, sarkmış. 2. mec.
Asık, asılmış (Mine allongée, figure allongée).
allongement er. 1. Uzatma; uzama (L'allongement
de la tige d'une plante). 2. Uzunluk, uzun biçim
(L'allongement de l'aile d'un avion). 3. (Süre için)
Uzama, uzatılma,
allonger gçl. 1. Uzatmak (Allonger une robe pour se
conformer à la mode. Ce détour allonge notre
itinéraire. Il ne faut pas allonger votre texte). 2.
Germek, uzatmak (Allonger les bras, les jambes,
le cou). 3. Allonger qch à qn: a) Birine... vermek,
(Allonger une somme. Allonger un pourboire au
garçon), b) hlk. Birine... atmak, vurmak
(Allonger un coup de pied à quelqu'un. Il lui a
allongé un coup de poing sur la figure). 4.
Uzatmak, asmak (Allonger le visage, le nez). S.
Sıklaştırmak, çabuklaştırmak (Allonger le pas).
6. gsz. Uzamak (Les jours allongent). §
S'allonger: 1. Asılmak; uzamak (A cette nouvelle,
son visage s'est allongé. La route s'allonge toute
droite devant nous). 2. Serilmek, uzanmak,
yayılmak (S'allonger sur le lit).
allotropie diş. Alotropi,
allotropiques. Alotropik.
allouer gçl. 1. Buyrultu çıkarmak. 2. (Ödenek)
Ayırmak, vermek (Des crédits importants ont été
alloués pour la mise en valeur des régions
déshéritées). 3. Allouer qch i qn: Birine... vermek
(On lui a alloué une indemnité pour frais de
déplacement).
allumage er. Yakma; yanma (L'allumage d'une
pipe, d'un feu). § Avoir du retard fc l'allumage:
Anlayışı ağır olmak, geç anlamak, jetonu geç
düşmek.
allume-feu er. Çıra gibi ateş tutuşturmaya yarayan
şey, tuturuk,
allume-gaz er. Ocak çakmağı, havagazı çakmağı.

allumelle
allumelle diş. Ağaç dallarının kömürleştirildiği
ocak, ağaç kömürü ocağı,
allumer gçl. 1. Yakmak (Allumer une cigarette, une
pipe, du feu). 2. mec. Tutuşturmak (Allumer une
guerre). § Allumer la bile de qn: Öfkelendirmek.
Allumer le sang de qn: Kanına dokunmak.
Allumer le brandon de la discorde: Yangına
körükle gitmek. S S'allumer: 1. Yanmak,
tutuşmak (Du bois humide qui s'allume mal. La
guerre s'allume en Afrique). 2. Parlamak, ışıl ışıl
olmak, kor gibi olmak (Son regard s'allume).
allumette diş. 1. Kibrit (Une boîte d'allumettes.
Craquer une allumette contre le frottoir). 2. İnce
uzun kuru pasta (Allumette au fromage). §
Pommes allumettes: Çöp gibi ince kızarmış
patates.
allumettier,ire ad. Kibritçi.
allumeur,euse ad. 1. Fener yada kandil yakıcısı,
fenerci, kandilci (Un allumeur de réverbères). 2.
diş. Oynak kadın, fingirdek kadın,
allumeur er. Yakıcı, tutuşturucu, 'yakmaç,
allure diş. 1. Yürüyüş, gidiş (L'allure d'un homme,
d'une voiture,d'un cheval). 2. Davranış, tutum
(L'allure digne d'un professeur. Cet individu aune
allure louche). 3. İşleyiş. § Avoir de l'allure: Bir
inceliği, güzelliği olmak; yakışıklı olmak (ila de
l'allure sous l'uniforme).
alluré,e s. Şık, albenili, göz alıcı (Une robe très
allurée).
allusif,ive s. Anıştırmak, "imâli (Ses reproches
étaient très allusives).
allusion diş. Anıştırma, "imâ, "telmih. § Faire
allusion à qch: -i anıştırmak, anıştırmada
bulunmak, telmih etmek (A quoi faites-vous
allusion?).
alluvial,e; alluvien,ne s. yerb. Lığlı, alüvyonlu
(Plaine alluviale).
alluvion diş. yerb. Lığ, alüvyon,
alluvionnaire s. Lığa değgin, alüvyona değgin
(Pépites alluvionnaires).
alluvionnement er. Lığlanma, alüvyonlanma
(Zones d'aluvionnement).
alluvionner gçl. Lığ bırakmak, alüvyon bırakmak,
alüvyonlulaştırmak (Le fleuve alluvionne la
plaine).
almanach er. Yıllık, almanak. § Faiseur
d'almanach: Gelecekten haber veren, falcı. Un
almanach de l'an passé: Bu, bildirin hikâyesi.
Önemi kalmamış artık; modası geçmiş,
aimée diş. Mısır çengisi,
aloès er. bitb. Sarısabır.
aloi er. 1. (Altın, gümüş için) Ayar. 2. mec. Nitelik.
I De bon aloi: İyi, makbul, namusluca, hakkıyla

65

alpin
(Un succès de bon aloi). De mauvais aloi:
Niteliksiz, değersiz, entipüften
alopécie diş. hek. Saç dökülmesi; saç ve kılların yer
yer yada tümden dökülmesi,
alors bel. 1 . 0 zaman, o sırada ( La France était alors
en guerre contre l'Allemagne). 2.0 halde, öyle ise
(Alors, n'en parlons plus). § Alors que: 1. -diği
sırada,... iken (Il continuait à travailler alors que
tout le monde dormait: Herkes uyurken o
çalışmasına devam ediyordu). 2. -diği halde ; -sine
karşın (Vous avez fait cela, alors que je vous l'avais
défendu: Size yasak ettiğim halde bunu yaptınız).
alose diş. hayb. Tirsibalığı.
alouate er. hayb. Uluyan maymun,
alouette diş. Çayırkuşu, tarlakuşu, toygar. §
Attendre que les allouettes tombent toutes rôties
dans la bouche: Hazıra konmak istemek. Armut
piş ağzıma düş demek (Il attend que les allouettes
lui tombent toutes rôties dans la bouche).
alourdir gçl. Ağırlaştırmak (Ces nouvelles dépenses
improductives alourdissent la charge de l'Etat).
alourdissement er. Ağırlaştırma;
ağırlaşma
(Alourdissement des impôts).
aloyage er. Belirli bir ayara çıkarma,
aloyau er. Sığır filetosu.
aloyer gçl. (Altın ve gümüş için) Belirli bir ayara
çıkarmak.
alpaga er. 1. hayb. Alpaka. 2. Alpaka kumaş,
alpage er. 1. Dağ otlağı. 2. Sürünün yaylada
geçirdiği mevsim, yazlıkta geçen dönem,
alpaguer gçl. argo. Yakalamak, enselemek; ele
geçirmek.
alpe diş. 1. Yüce dağ, ulu dağ. 2. (Alp dağlarında)
Otlak (Les troupeaux sont dans l'alpe).
alpenstock er. Al. Dağcı sopası, dağcı değneği;
eskiden dağcıların kullandığı demir sopa.
alpestre s. Alp dağlarındaki gibi, Alp dağlannı
andıran, Alplere değgin (Un paysage alpestre).
alpha er. Yunan abecesinin ilk harfi, alfa.
alphabet er. * Abece, "alfabe,
alphabétique s. 'Abecesel, abeceye değgin,
"alfabeye değgin (Par ordre alphabétique: abece
sırasına göre, abecesel sırayla).
alphabétiquement bel. Abece sırasınca.
alphabétisation diş. Okutma, okuma yazma
öğretme (Alphabétisation des masses).
alphabétiser gçl. Okuma yazma öğretmek,
okutmak (Alphabétiser les classes les plus pauvres
d'un pays).
alpin,e s. 1. Alplerde yada yüce dağlarda yetişen
(Végétation alpine). 2. Dağcılığa değgin (Club
alpin: Dağctlık kulübü). § Chasseur alpin:
(Fransa ve İtalya'da) Dağcı asker.

alpinisme

66

alpinisme er. Dağcılık. § Faire de l'alpinisme: Dağ
sporu yapmak, dağcılık yapmak,
alpiniste ad. Dağcı,
alpiste er. bitb. Kuşyemi.
altérabilité diş. Bozulabilirlik.
altérables. Bozulabilir, bozulur,
altéragène s. Bozan, bozulmaya yol açan.
altérantes. Susatıcı, susatan,
altération diş. 1. Bozma; bozulma (Altération de la
santé. L'altération des traits du visage). 2.
Karışma; karıştırma (Altération des liquides). 3.
Değişme; değiştirme; "tahrif (L'altération de la "
vérité). 4. (Bir heyecan dolayısıyla) Yüzün
değişmesi, beniz atması,
altercation diş. Atışma, ağız dalaşı (Les conférences
diplomatiques n'avaient conduit qu'à des
altercations violentes).
altérer gçl. 1. Susatmak (Cette longue marche sous le
soleil nous a altérés). 2. Bozmak (Les émotions
violentes altèrent la santé. Le soleil altère les
couleurs). 3. Değiştirmek, saptırmak (Il a
l'habitude d'altérer la vérité). 4. Hile katmak, hile
karıştırmak
(Altérer
un
liquide,
une
marchandise). 5. mec. Soğutmak, soğukluk
katmak (Altérer l'amitié). 6. Etre altéré de qch, de
f. qch: Bir şeye, bir şey yapmaya susamış olmak
(Les soldats étaient altérés de sang).
altérité diş. fels. Bir başkası olma, "başkasılık.
alternance diş. Art arda dönüp gelme, almaşma,
almaşıklık, "münavebe (Alternance de cultures.
Alternance des pluies et des éclaircies continuera).
alternant,e s. Art arda dönüp gelen, almaşan,
"münavebeli (Cultures alternantes).
alternateur er. fiz. Alternatör.
alternatif, ive s. Art arda dönüp gelen, almaşık,
"münavebeli (Le mouvement alternatif de
pendule). § Courant alternatif: Alternatif akım.
alternative diş. 1. Art arda gelme, almaşma,
"münavebe (On passe par des alternatives de froid
et de chaud). 2. 'Seçenek, alternatif (Je me
trouvais dans la fâcheuse alternative de refuser ou
d'accepter). 3. fels. Seçenek,
alternativement bel. Art arda dönüp gelerek, sıra
ile, almaşarak, "münavebeyle (La vice-présidence
revient alternativement aux divers groupes de
l'Assemblée).
alterne s. 1. bitb. Almaşık (Disposition alterne des
feuilles, des branches). 2. mat. Ters (Angles
alternes). § Angles alternes externes: Dışters
açılar. Angles alternes internes: İçters açılar,
alterner gsz. 1. Art arda dönüp gelmek, nöbet
değiştirmek, almaşmak. 2. Alterner avec qch:
-ile nöbetleşe gelmek; sıra ile olmak, almaşmak

amaigrir
(Les périodes d'activité intense alternent avec de
longs moments d'inaction). 3. gçl. Almaştırmak
(Alterner les cultures pour éviter l'épuisement des
sols).
altesse diş. Altes. Prens ve prenseslere verilen
ünvan ve bu ünvanı taşıyan kişi.
altier,ère s. 1. Kibirli, kendini beğenmiş. 2. mec.
Yüce, başı göklerde (Des monts altiers: Yüce
dağlar).
altièrement bel. Kibirle, kendini beğenmişlikle,
altimètre er. Yükseltiölçer, yükseklikölçer.
altimétrie diş. Yükseltiölçüm; yükseklikölçüm.
altiport er. (Dağlarda) Küçük havaalanı (Les
altiports des grandes stations de sports d'hivers).
attise diş. hayb. Toprakpiresi.
altiste ad. müz. Altocu, alto çalan kişi.
altitude diş. coğr. Yükselti. Deniz seviyesinden
yükseklik, "irtifa. (Un village situé à une altitude de
2000 mètres). § Mal d'altitude: Dağ tutması;
uçak tutması; yüksek yerlerde duyulan bulantı.
alto er. müz. Alto.
altruisme er. Özgecilik. Başkalarını düşünürlük,
altruistes, ve ad. Özgeci; başkalarını düşünür,
alumine diş. kim. Alümin.
aluminium er. Alüminyum,
alun er. kim. Şap.
alunage er. Şaplama, şaplı suya batırma,
aluner gçl. Şaplamak, şaplı suya batırmak,
aluneux, euse s. Şaplı,
alunière diş. 1. Şap fabrikası. 2. Şap ocağı,
alunir gsz. Aya inmek, *aylamak.
alunissage er. Aya inme, *aylam, aylama,
alvéole er. 1. anat. Petek gözü, petek (Alvéoles
pulmonaires: Akciğer petekleri). 2. anat. Yuva
(Alvéole dentaire: Diş yuvası).
alvéolé,e s. Petek gözlü, petekli.
amabilité diş. 1. Sevimlilik. 2. Gönül okşayıcılık,
incelik, nezaket, tatlılık (Veuillez avoir
l'amabilité de le prévenir de ma part). § Faire des
amabilités à qn: Birine dalkavukluk etmek,
yalvarıp ricada bulunmak, yaltaklanmak,
amadou er. Kav.
amadouement er. Pohpohlama, pohpohlayıp
kandırma, tavlama,
amadouer gçl.
Pohpohlamak, pohpohlayıp
kandırmak, tavlamak (Il cherchait à amadouer la
concierge par des amabilités de toutes sortes).
amadouvier er. bitb. Kavmantan.
amaigrir gçl. 1. Alıklaştırmak, zayıflatmak (Le
long voyage m'a amaigri).2. İnceltmek (Amaigrir
une poutre).
§ S'amaigrir: Zayıflamak,
arıklaşmak, incelmek (Il s'amaigrit de jour en
jour).

amaigrissant
amaigrissante s. Zayıflatıcı (Suivre un régime
amaigrissant).
amaigrissement er. Zayıflama, zayıflatma;
arıklaşma, arıklaştırma (En se pesant, il constata
un amaigrissement inquiétant).
amalgamation diş. 1. Karışım. 2. Karışım yapma,
amalgame er. 1. kim. Malgama, karışım, alaşım,
cıva alaşımı. 2. mec. Acaip bir karma (Un
extraordinaire amalgame des gens venus de tous les
horizons).
amalgamer gçl. Karışım yapmak; birleştirmek;
karmak, karıştırmak (Mirabeau amalgamait dans
sa parole sa passion personnelle et la passion de
tous). § S'amalgamer: Birbirine karışmak,
birleşmek.
aman er. Aman. § Demander l'aman: Aman
dilemek,
amandaie diş. Bademlik.
amande diş. 1. Badem. 2. Çekirdek içi, iç (Amande
de l'abricot).
amandé,e s. 1. Bademli 2. er. Badem sübyesi.
amandier er. bitb. Bademağacı.
amandine dy. Badem peltesi,
amanite diş. bitb. Bir tür mantar,
amant,e ad. 1. Sevgili; seven, sevilen (Un amant
fait sa cour où s'attache son cœur). 2. Dost, oynaş
(Elle a pris un amant). 3. (Eskiden) "Âşık,
tutkun. 4. mec. °Âşık, vurgun, tutkun (Amant de
la liberté).
amarantacées diş. ç. bitb. Horozibiğigiller.
amarante diş. 1. bitb. Horozibiği. 2. .y. Mor kırmızı.
amarescent,e s. Acımtrak.
amarinergç/. 1. Denize yada denizciliğe alıştırmak.
2. (Ele geçirilen bir gemi için) Gemiciler koymak.
amarrage er. Palamara bağlama, palamarlama.
amarre diş. Palamar (Larguer les amarres).
amarrer
gçl.
1.
Palamarla
bağlamak,
palamarlamak (Amarrer un navire à quai). 2.
Bağlamak (Amarrer solidement une malle sur la
galerie de la voiture).
amaryllidacées, amaryllidées diş. ç.
bitb.
Nergiszambağıgiller, güzelhatunçiçeğigiller.
amaryllis^. Nergiszambağı,güzelhatunçiçeği.
amas er. 1. Küme, yığın, birikinti (Un amas de
ruines. Ilya sur le bureau un amas de paperasses).
2. Bir sürü, birçok (Débiter un amas de sottises). 3.
mec. Kumkuma. 4. gökb. Yıldız kümesi,
amassement er. Toplama, biriktirme, yığma;
toplanma, birikme, yığılma,
amasser gçl. 1. Toplamak, biriktirmek, yığın
yapmak (Amasser des papiers). 2. Üst üste
yığmak (Amasser des livres). 3. Biriktirmek, bir
kenara koymak (Amasser des provisions). 4.

67

ambitieusement
Yemeyip biriktirmek (Amasser de l'argent, des
richesses. Amasser sou à sou de l'argent pour
acheter une maison). § S'amasser: Toplanmak,
yığılmak, birikmek (Les preuves s'amassent
contre lui. La foule s'amasse autour de lui).
amasseur, euse ad. (Parasını) Yemeyip biriktiren
kişi, kirli çıkın,
amateurs, ve ad. 1. "Özengen, özenci, amatör (Un
sport d'amateurs. Une équipe amateur). 2.
Hevesli, meraklı; seven (Un amateur qui
barbouille les toiles le dimanche. Les amateurs
d'art).
amateurisme er. 1. "Özengenlik, amatörlük. 2.
Heveslilik, meraklılık.
amatir gçl. Donuklaştırmak,
amaurose diş. hek. Bakarkörlük.
amazone diş. 1. Amazon. 2. Uzun ve bol etek. §
Monter en amazone: (Ata) iki ayağını aynı yana
çevirerek binmek, yan binmek,
ambages diş. ç. Kaçamaklı söz. Dolambaçlı söz. §
Sans ambages: Kaçamaksız, kem küm etmeden
(Parler sans ambages).
ambassade diş. 1. Büyükelçilik (Ambassade de
Turquie à Paris). 2. Elçilik görevi, elçilik. 3.
Elçilik binası. 4. mec. Aracı, elçi. 5. Temsilcilik,
aracılık,elçilik (Ils sont allés en ambassade chez le
directeur).
ambassadeur er. 1. Büyükelçi. 2. Arabulucu, aracı,
elçi. 3. Temsilci,
ambassadrice diş. 1. Büyükelçi karısı. 2. Kadın
büyükelçi. 3. Bir görev yüklenmiş kadın, temsilci,
elçi (Les ambassadrices de la mode française).
ambiance diş. 1. Çevre, "muhit. 2. mec. Hava,
ortam (La réunion s'est passée dans une ambiance
charmante).
ambiant,es. Çevreleyen, etraftaki, çevredeki (Ilest
difficile de résister à l'influence ambiante, La
température ambiante est très douce).
ambidextre s. Sol elini de sağ eli gibi kullanabilen.
*iki sağlı, "iki eli uz.
ambigu er. 1. Çeşitli soğuk yemekler sofrası. 2.
Değişik yapıdaki şeylerin karışımı. § Ambigu
comique: Çeşitli türlerden oluşmuş sahne oyunu,
ambigu,ë s. Bir kaç anlama çekilebilen, anlamı
belirsiz, anlaşılmaz, kapalı (Il m'a répondu en
termes ambigus).
ambiguïté diş. Anlaşılmazlık, birkaç anlama
çekilebilirlik, anlam belirsizliği (Parlez sans
ambiguïté. L'ambiguïté de sa réponse nous a
laissés perplexes).
ambisexué,e;ambisexuel, les. ruhb. tkicinsli.
ambisexualité diş. ruhb. İkicinslilik.
ambitieusement bel. Gözü yükseklerde olarak;

68

ambitieux
tutkuluca, özenişle, doymazlıkla,
ambitieux, euse s. ve ad. 1. Gözü yükseklerde (Une
femme ambitieuse. Cet ambitieux a tout sacrifié
pour de vains honneurs). 2. (Bir şeyde) Gözü
olan, tutkulu, "ihtiraslı, gözü doymaz. 3. mec.
Özenişli, gösterişli, iddialı (Il faut renoncer à cet
ambitieux projet).
ambition diş. 1. özeniş; tutku, "ihtiras (Un homme
sans ambition. Il manque d'ambition). 2.-de gözü
olma,tek istek(Toute son ambition est de gagner
les élections). 3. Büyük heves, tutku (L'ambition
littéraire. Les magnifiques ambitions font faire les
grandes choses). S N'avoir d'autre ambition que
de f.qch: -mekten başka bir şeyde gözü olmamak
(Il n'a d'autre ambition que de réaliser ses projets).
ambitionner gçl. 1. -de gözü olmak; -i çok istemek
(Ambitionner les honneurs. Il ambitionne une
nomination au Conseil d'Etat). 2. Ambitionner de
f.qch: -meyi çok istemek (La duchesse à qui on
ambitionnait de plaire).
ambivalence diş. ruhb. 1. Karşıt anlamlı iki
bileşenden
oluşmuştuk,
karşıtlar
birliği
(L'ambivalance affective. Le sentiment du chez soi
garde une ambivalence profonde). 2. İki yüzle, iki
görünüm altında ortaya çıkma, görünme
(L'ambivalence de l'histoire).
ambivalente s. 1. Karşıt anlamlı iki bileşenden
oluşmuş. 2. Çift yüzlü, çift görünümlü, iki yanlı,
amble er. Rahvan, rahvan gitme (L'amble est
considéré chez le cheval comme une allure
défectueuse. Sa mule prenait un petit amble
sautillant). § Aller l'amble: Rahvan gitmek,
amblergrc. Rahvan gitmek (Cheval qui amble).
ambleur, euse s. Rahvan, rahvan giden (Cheval
ambleur, jument ambleuse).
ambre er. Amber. 8 Ambre gris: Akamber. Ambre
jaune: Kehribar,
ambré,e s. 1. Akamber kokulu (Eau de Cologne
ambrée. Savon ambré). 2. Kehribar renginde (La
transparence ambrée du vin. Visage, teint ambré).
ambrer gçl. Amber kokusu vermek,
ambroisie <2$. 1. (Söylencede) Olimpos tanrılarının
yemeği, ambrozia. 2. mec. Çok lezzetli yemek,
ambulance^. 1. Gezgincilik. 2. Gezgin hastane
yada iğreti hastane. 3. Hasta arabası (Appelez
l'ambulance).
ambulancier,1ère is. 1. (Eski) Gezgin hastane
görevlisi. 2. Hasta arabası sürücüsü,
ambulant,e s. 1. Gezgin, gezginci, "seyyar
(Marchant
ambulant;
hôpital
ambulant;
comédiens,
musiciens
ambulants;
vente
ambulante). 2. er. Posta vagonlarında çalışan
mektup, paket v.b. ayıran P.T.T. memuru. §

I

aménageur
Cadavre ambulant: Canlı cenaze,
ambulatoire s. 1. Belli bir yeri olmayan, yer
değiştiren, gezgin. 2. Kesin, belli bir kuralı
olmayan, oynak. 3. mec. Değişen, değişken,
âme diş. 1. Tin, "ruh (Croire en l'immortalité de
l'âme). 2. Nüfus, kişi (Un village de trois cents
âmes). 3. Can (Rendre son âme). 4. Gönül (Avoir
une âme généreuse. Chacun peut à son choix
disposer de son âme). S. Temel direk (Etre l'âme
d'un parti). 6. Duygu, duyarlık (Un homme sans
âme). 7. (Keman ve benzerlerinde) Köprü direği.
8. Boşluk, iç (L'âme d'uncanon, d'un soufflet). 9.
Orta, orta bölüm (L'âme d'un rail, d'un
conducteur électrique). § Ame qui vive: İn cin, hiç
kimse (Je n'ai pas rencontré âme qui vive). Avec
âme: İçten, duyarak (Chanter avec âme). Corpset
âme: Büsbütün, canla başla, tüm varlığıyla (ilse
livra à cette tâche corps et âme). Etat d'âme: Ruh
hali. En son âme et conscience: Ruhuyla,
vicdamyla. Etre l'âme damnée de qn: Biri için
uğursuz olmak; kara kedi olmak. La mort dans
l'âme: İstemeyerek, içi sızlayarak (II a obéi la
mort dans l'âme). Avoir l'âme sur les lèvres:
Ölmek üzere olmak. Avoir l'âme chevillée au
corps: Kedi canlı olmak; ölmek bilmemek. Errer
comme une âme en peine: Büyük acılar, sıkıntılar
kaygılar içinde olmak. Rendre l'âme: Ölmek,
ruhunu teslim etmek,
améliorable s. Düzeltilebilir, ıslah edilebilir,
améliorante s. Toprağın gücünü, verimini artıran
(Plantes améliorantes).
amélioration diş. 1. Düzeltme, iyileştirme, ıslah
etme (L'amélioration d'une situation). 2.
Düzeltme, iyileşme (Amélioration de son état de
santé, de son sort, des rapports entre deux pays, du
temps).
améliorer^/. Düzeltmek, iyileştirmek, ıslah etmek
(Améliorer un texte, le rendement d'une terre, son
état). § S'améliorer: Düzelmek, iyileşmek (Le
climat s'est amélioré ces derniers jours. Son
caractère ne s'améliore guère).
amen er. Amin. § Dire amen à qch: -e amin demek,
eyvallah demek (Il ne sait que dire amen à tout ce
qui est proposé).
aménagement er. 1. Düzenleme, yoluna koyma
(J'ai été voir les nouveaux aménagements du
musée. Aménagement
d'une usine, d'un
territoire). 2. (Ormanda) Kesim düzeni,
aménager gçl. 1. Düzeltmek, düzen vermek,
düzenlemek, düzene koymak (Aménager un
appartement, une chambre). 2. (Ormanda) Kesim
düzenlemek,
aménageur, euse ati. Düzenleyici, düzenlemeci.

amendable
amendable s. İyileştirilebilir, verimli kılınabilir
(Terre amendable).
amende diş. 1. Para cezası (Payer une amende. Il a
été condamné à 300 francs d'amende). 2. Ceza. §
Amende honorable: Herkes önünde suçunu itiraf
etme, suçlu olduğunu açıkça kabul etme. Etre mis
à l'amende: Cezaya çarptırılmak. Faire amende
honorable: Suçlu olduğunu kabul etmek, özür
dilemek (Elle s'abaissa jusqu'à lui faire, en ma
présence, amende honorable).
amendement er. 1. (Toprak için) Verimini artırma,
iyileştirme. 2. Düzeltme, ıslah etme. 3. Eksik ve
yanlışlarını giderme, düzeltme. 4. Değişiklik
yapma. 5. Değişiklik önerisi,
amender gçl. 1. Verimini artırmak, iyileştirmek
(Amender un territoire). 2. Düzeltmek, ıslah
etmek (La prison ne l'a guère amendé). 3. Eksik ve
yanlışlarını gidermek, düzeltmek (Amender un
texte, une traduction). 4. Değişiklik yapmak,
düzeltmek (Amender une loi, un projet). §
S'amender: Durumu iyileşmek, düzelmek, yola
gelmek (Cet élève dissipé et paresseux s'est
sérieusement amendé).
amène s. Tatlı, sevimli, cana yakın (Des propos
amènes).
amener gçl. 1. Götürmek (Je vous amènerai ce soir
au cinéma). 2. Taşımak, nakletmek (Le taxi vous
amènera directement à la gare. Le train amène le
charbon à Paris). 3. Getirmek (Amène le journal
que j'ai laissé dans le bureau). 4. İndirmek
(Amener lepavillon. Amener une embarcation à la
mer). 5. Doğurmak, yaratmak, neden olmak (La
vitesse des voitures et la maladresse des
conducteurs amènent de nombreux accidents). 6.
Amener qn àf. qch: Birini -meye itmek, götürmek
(Les circonstances nouvelles ont amené le
gouvernement à prendre d'autres mesures). 7.
Amener qn à qch: Birini bir şeye götürmek,
vardırmak, eriştirmek (Amener un homme à un
but). 8. Amener qch sur qch: Bir şeyi... üzerine
çevirmek, getirmek (Amener la conversation sur
l'économie, sur la politique). 9. Etre amené à qch:
Bir şeye varmak, erişmek (La technique a été
amenée à un haut degré de perfectionnement). §
S'amener: hlk. Gelmek (Il s'est amené très tard à la
réunion).
aménité diş. Tatlılık, sevimlilik, cana yakınlık (Il
traitait ses subordonnés sans aménité).
aménorrhée diş. (Kadınlarda) Âdetten kesilme,
âdet görmeme,
amenuisement
er.
Azalma,
küçülme
(Amenuisement du rendement).
amenuiser gçl. 1. Azaltmak, düşürmek, küçük

69

ameublement
göstermek (Chaque jour qui s'écoule amenuise
les chances de réussite). 2. İnceltmek (Amenuiser
une planche). § S'amenuiser: Azalmak; düşmek
(L'espoir de le retrouver vivant s'amenuise peu à
peu. La valeur des immeubles s'amenuise).
amer,ère s. 1. Acı (Prunes amères. J'ai la bouche
arrière). 2 .mec. Acı (Paroles amères. Laréalitéest
arrière). 3. er. Acı madde. 4. er. (Kimi
hayvanlarda) Öd kesesi. 5. er. den. Kıyıda sabit
işaret noktası. § L'onde amère: mec. Deniz,
amèrement bel. Acı acı; acı bir biçimde (Pleurer
amèrement sur sa jeunesse perdue. Il se plaint
amèrement de votre silence).
américain,e 1. s. Amerikalı, amerikan (Les
touristes américains sont venus enfouie). 2. ad.
Amerikalı (Les Américains du Sud, du Nord). 3.
er. Amerikanca (L'américain se distingue de
l'anglais par son système phonétique). § Avoir
l'œil américain: Gözü açık olmak, fırsatçı olmak,
américanisation
diş.
Amerikanlaştırma;
amerikanlaşma.
américaniser
gçl.
Amerikalılaştırmak,
amerikanlaştırmak (L'influence économique des
Etats-Unis américanise les grandes villes
européennes).
§
S'américaniser:
Amerikanlaşmak (Un monde qui s'américanise
de jour en jour).
américanisme er.
1. Amerikan
tutumu,
amerikanlık. 2. Amerikan hayranlığı (Le monde
marche vers une sorte d'américanisme). 3.
Amerikan deyimi, konuşma biçimi,
américaniste s. ve ad. 1. Amerikancı. 2.
Amerikanbilimci.
amérindien,ne s. Amerika yerlilerine değgin,
kızılderililere değgin (Langues amérindiennes).
amerlo[t), amertoque ad. argo Amerikalı,
amerrir gsz. (Deniz uçakları için) Denize inmek
(Les hydravions pouvaient amerrir sur l'étang de
Berre).
amerrissage er. Denize inme (L'avion fut contraint
à un amerrissage forcé).
amertume diş. 1. Acılık (Mettez davantage de sucre
pour atténuer l'amertume du café). 2. Acı, üzüntü
(Cette séparation lui causa une grande amertume).
améthyste diş. yerb. Ametist. Mor renkli değerli bir
taş (Et, montrant l'anneau d'évêque: c'est une
améthyste de Hongrie).
amétrope s. Görme bozukluğu olan.
amétropie diş. Görme bozukluğu,
ameublement er. Döşeme takımı, döşeme, mobilya
(Un divan et des coussins qui traînaient à terre
composaient tout l'ameublement
de cette
chambre).

ameublir

70

amodier

ameublir gçl. 1. (Toprağı) Kabartıp yumuşatmak.
couteau, une planche). 2. İnce göstermek (Cette
2. huk. (Taşınmaz malları) Taşınır sayıp karı koca
robe l'amincit). § S'amincir: İncelmek,
ortaklığına almak,
amincissement er. İnceltme; incelme,
ameublissement er. 1. (Toprağı) Kabartıp
amiral er. 1. Amiral. 2. s. Amirale değgin (Vaisseau
yumuşatma. 2. (Taşınmaz malları) Taşınır sayıp
amiral. La frégate amirale).
karı koca ortaklığına alma.
amirauté diş. 1. Amirallik. 2. Donanma yüksek
ameuter gçl. 1. (Avcılıkta köpekleri) Toplayıp
yönetimi. 3. Deniz mahkemesi,
düzenlemek. 2. mec. Kışkırtmak, ayaklandırmak
amitié diş. 1. Dostluk ; ahbaplık (Ils ont lié entre eux
(On ameute la foule). 3. Ayağa kaldırmak (II
une solide amitié). 2. Sevgi. 3. İlgi. 4. ç. Gönül
ameutait tout le voisinage par ses querelles
okşama, sevgi gösterisi (Il nous a fait mille
continuelles). 4. Ameuter qn contre qch: Birini -e
amitiés). 5. Selam, dostluklar (Faites-lui toutes
karşı ayaklandırmak, kışkırtmak (On ameutait le '
mes amitiés: Ona selamlarımı söyle, dostluklarımı
peuple contre les accapareurs). § S'ameuter: 1.
ilet). § Faire à qn l'amitié de f. qch: Birine -mek
Ayaklanmak, başkaldırmak. 2. § S'ameuter
dostluğunu göstermek (J'espère que vous nous
contre qch: -e karşı ayaklanmak,
ferez l'amitié de venir. Faites-nous l'amitié de venir
ami,e ad. 1. Dost, ahbap (Il vient en ami, non en
dîner à la maison). Prendre qn en amitié: Birini
adversaire). 2. diş. Sevilen kadın, sevgili (Il a une
kendisine dost edinmek, dost seçmek, dostu
petite amie). 3. s. ve ad. Dost, seven, bağlı (Les
olarak görmek (Le directeur de l'école l'a pris en
peuples amis. Il a été aidé par une main amie. Il est
amitié et s'efforce de l'encourager). Se lier d'amitié
agréable dese trouver au milieu des visages amis. Il
avec qn: -ile dostluk kurmak, dost olmak,
est ami de la précision). 4. s. Uygun, elverişli (Un
amitose diş. biy. Amitoz, kromozom oluşması
vent ami). § Ami de la faveur, ami de la fortune: tyi
gerçekleşmeden çekirdeğin ve stoplazmanın
gün dostu. Etre ami avec: -ile dost olmak, arası
ikiye bölünmesi; doğrudan doğruya bölünme,
çok iyi olmak. Etre ami de qch: Bir şeyi çok
ammoniac, aque 1. diş. Amonyak. 2.s. Amonyaklı;
sevmek: -e düşkün olmak ( C'est un ami sincère de
amonyaka değgin (Sel ammoniac, gomme
la justice).
ammoniaque).
ammoniacale s. Amonyak gibi, amonyakı
amiable s. 1. (Eskiden) Hoşa giden, hoş. 2. Barış
andıran; amonyaklı; amonyaka değgin (Odeur
yoluyla, uzlaşmayla yapılan, uzlaşmalı (Un
ammoniacale.
Sels ammoniacaux).
partage amiable). § A l'amiable: Gönül
ammonium er. kim. Amonyum,
hoşluğuyla, karşılıklı anlaşarak, uzlaşarak,
amnésie diş. Bellek yitimi,
"dostane (Un arrangement à l'amiable serait
amnésique s. ve ad. Belleğini yitirmiş, bellek
préférable).
yitimine uğramış (Il est devenu amnésique à la
amiablement bel. Gönül hoşluğuyla, uzlaşarak,
suite d'un accident. Un amnésique).
anlaşarak.
amnistiable s. Genel aftan yararlanabilir,
amiante er. Amyant, taşpamuğu, yanmaz taş.
amibe diş. hayb. Amip.
amibien, ne 1. s. Amipli (Dysenterie amibienne). 2.
er. ç. Amipler,
amical,e s. 1. Dostça (Je lui fis quelques reproches
amicaux. Relations amicales), 2. Dostluğa
değgin, dostlukla ilgili,
amicalement bel. Dostça (lia répondu amicalement
à mes demandes).
amidon er. Nişasta, kola (Empeser à l'amidon.
L'amidon est utilisé pour empeser le linge).
amidonnage er. Kolalama (L'amidonnage des
chemises).
amidonner gçl. Kolalamak (La blanchisseuse
amidonne les cols de chemise).
amidonnerie diş. Nişasta fabrikası,
amidonnier, ère s. ve ad: 1. Nişastaya değgin. 2.
Nişastacı.
amincir gçl. 1. İnceltmek (Amincir la lame d'un

affedilebilir (Crime amnistiable).
amnistie
huk. 1. (Belli bir suç türü için yapılan)
Genel af, genel bağışlama. 2. Af, bağışlama,
amnistier gçl. 1. (Belli bir suç türünde) Genel af
çıkarmak, genel bağışlama yapmak (Amnistier les
faits de collaboration avec l'ennemi). 2.
Bağışlamak, affetmek,
amocher gçl. hlk. 1. Bozmak, berbat etmek (Un
coup de poing lui avait amoché la figure). 2.
Yaralamak (Il s'est fait bien amocher dans un
accident). 3. Çirkinleştirmek. § S'amocher:
Çirkinleşmek (Elle s'est bien amochée).
amodiataire ad. (Bir araziyi) Kiralayan, kira ile
tutan, kiracı,
amodiateur, trice ad. (Bir araziyi) Kiraya veren,
amodiation diş. 1. Kiraya verme. 2. Kiralama,
kiraya tutma,
amodier gçl. Kiraya vermek; kiraya tutmak,

amoindrir
kiralamak (Amodier une terre, une mine).
amoindrir gf/. 1. Azaltmak (Amoindrir la force, la
valeur, l'importance. Cette maladie a amoindri sa
résistance physique). 2. Küçültmek (Cela va
amoindrir le volume de ses activités).
amoindrissement er.
1. Azalma,
düşme
(Amoindrissement des facultés). 2. Küçülme
(Amoindrissement de territoire).
amok er. Amok, öldürme delisi,
amollir gçl. 1. Yumuşatmak, gevşetmek (La
chaleur amollit l'asphalte. L'émotion amollit les
jambes). 2. mec. Zayıflatmak, güçsüzleştirmek
(Amollir les gens par la volupté). § S'amollir:
Yumuşamak, gevşemek; zayıflamak (Sa volonté
s'était amollie avec l'âge).
amollissante s. Gevşetici, yumuşatıcı (Un climat
amollissant).

71

amour
alıştırmak (Amorcer une pompe, un siphon). 5.
mec. Girişmek, başlamak (Amorcer une
conversation, une négociation). 6. mec. Kendine
çekmek, tavlamak (Unefemme qui sait les moyens
d'amorcer les gens). § S'amorcer: Başlamak (Une
très dure montée s'amorce à la sortie du village).
amorceur,euse s. Tavlayıcı.
amorçoir er. 1. Burgu. 2. (Balıkçılıkta) Yemleme
takımı.
amoroso bel. müz. İçli bir biçimde; içli içli.
amorphes. 1. Biçimi olmayan, biçimsiz (Les roches
volcaniques dites vitreuses sont amorphes). 2 .s. ve
ad. Gevşek, istemsiz, kişiliksiz, silik (Les
amorphes ne sont pas une voix, mais un écho. C'est
un garçon bien gentil, mais qui reste amorphe en
classe).
amortir gçl. 1. Etkisini, gücünü, hızını kesmek (Les
tampons destinés à amortir un choc. Il est tombé
sur un massif qui a amorti sa chute). 2. Azaltmak,
zayıflatmak, yatıştırmak (Le tapis amortit le bruit
des pas. La sympathie de ses amis amortit un peu la
douleur que lui causa cette mauvaise nouvelle). 3.
fiz. mat. Sönümlemek (Amortir une oscillation).
4. Ödemek (Amortir une dette). S. Verdiği parayı
çıkarmak (Vous amortirez rapidement l'achat
d'une machine à laver en diminuant vos frais de
blanchissage).
amortissable s. Sönümlenebilir; amorti edilebilir;

amollissement er. 1. Yumuşama, gevşeme. 2.
Yumuşatma, gevşetme,
amomeer. Kakule.
amonceler gçl. Yığmak, biriktirmek (Amonceler les
bottes de paille dans la grange. Amonceler des
documents). § S'amonceler: Yığılmak, birikmek
(Les nuages s'amoncelaient. Les preuves
s'amoncellent).
amoncellement er. 1. Yığılma, birikme. 2. Üst üste
yığma, biriktirme,
amont er. (Bir akarsuyun) Geldiği yön; yukarısı (En
allant vers l'amont. La pays d'amont). § En amont:
çıkarılabilir (Emprunt amortissable).
Yukarılarda (Allez péchez plus en amont, vous
amortissement er. 1. Sönümleme (Amortissement
trouverez des truites). En amont de: Yukansinda
d'unedette, d'une voiture). 2. Azaltma, yatıştırma
(Paris est en amont des Andelys sur la Seine).
(L'amortissement d'un choc). 3. (Bir yapıda)
amoral,e s. Töredışı, 'ahlakdışı (Les lois de la
Tepe
sivrisi,
alem
(Le
pinacle
sert
d'amortissement à un contrefort). 5. Ödenme,
nature sont amorales).
sona erme (Amortissement d'une dette).
amoralisme er. fels. Töredışılık; töredışıcılık;
amortisseur er. Makinelerde sarsıntı, gürültü gibi
°ahlakdışılık; töretanımazlık,
şeyleri azaltmaya yarayan aygıt; 'yumuşatmalık,
amorçage er. 1. Yapma, düzenleme, fitilini takma
amour er. 1. Sevi, °aşk, "sevda (Elle lui inspire un
(Amorçage d'une cartouche, d'un obus). 2.
amour violent. Il lui fit sa déclaration d'amour.
(Tulumbayı işletmek için içine) Su döküp
L'amour platonique s'interdit la possession de
alıştırma (L'amorçage d'une pompe).
l'être aimé). 2. Sevgi (L'amour de la paix, de la
amorce diş. 1. (Olta ya da kapan için) Yem (Le
liberté, de la musique). 3. Büyük sevgi, yüce sevgi
pêcheur mit un ver comme amorce). 2. mec. Yem '
(L'amour de Dieu). 4. ç. Sevi ilişkisi, gönül işleri,
(C'est de l'amorce). 3. mec. Çekicilik (Les
"aşk maceraları (Se souvenir de ses amours de
trompeuses amorces). 4. Başlangıç, ilk adım
jeunesse). S. Sevilen kişi, sevgili (Mon amour,
(Cette rencontre pourrait être l'amorce d'une
notre séparation m'est cruelle). 6. Söylencede
négociation véritable). 5. Ağızotu, kapsül fitili. 6.
seviyi simgeleyen tanrı resmi (De petits amours
(Yapıcılıkta) Ekleme dişi.
joufflus ornaient le plafond de la salle). § Un
amorcer gçl. 1. (Oltaya, kapana) Yem takmak
amour de: Çok güzel bir... (C'est un amour
(Amorcer un hameçon). 2. (Balıkları çekmek için
d'enfant. Un amour de chapeau). Pour l'amour
suya) Yem dökmek (Le pêcheur amorce la veille
de: Aşkına; başı için (Pour l'amour de Dieu. Ne
dans le trou de la rivière près d'un saule). 3. Fitilini
faites pas cela, pour l'amour de vos enfants). Faire
takmak (Amorcer une cartouche, un obus). 4.
l'amour: Cinsel ilişkide bulunmak, aşk yapmak.
(Tulumbayı işletmek için içine) Su döküp

amouracher
Filer le parfait amour: Gül gibi geçinmek,
kavgasız dövüşsüz bir arada yaşamak,
amouracher (s'): tkz.
Gönlünü
kaptırmak,
tutulmak, vurulmak. § S'amouracher de qn:
Birine gönlünü kaptırmak, tutulmak (Il s'est
amouraché d'une actrice, de sa secrétaire).
amourette diş. I. Geigeç sevi, geçici aşk ( Une jeune
fille qui n'ait pas eu déjà une amourette
quelconque, en tout bien tout honneur). 2. diş. ç.
Kimi yemeklere süs için katılan koyun yada dana
omuriliği. 3. hlk. Inciçiçeği. § Bois d'amourette:
Amberağacı tahtası,
amoureusement bel. Sevi ile, aşk ile, severek,
tutkuyla (Il regarde amoureusement sa fiancée).
amoureux,euse s. 1. Sevili, tutkun, vurgun,
"sevdalı, "âşık (Il est follement amoureux d'une
jeune fille). 2. Seviye özgü, seviye değgin (La vie
amoureuse de X.) 3. Amoureux de: -e tutkun,
düşkün, çok seven (Il est amoureux de la gloire). §
Pinceau amoureux: Yumuşak boya fırçası. Terre
amoureuse: Sürülüp gübrelenmiş toprak.
Tomber amoureux de qn: Birine tutulmak,
vurulmak, âşık olmak (Il est tombé amoureux
d'une ballerine).
amour-propre er. Özsaygı, "izzetinefis (Une
blessure d'amour-propre. Il n'aucun amourpropre et se moque de l'opinion d'autrui).
amovibilité diş. Yerinden oynatılabilme; işinden,
görevinden çıkarılabilme.
amovible s. 1. Yerinden oynatılabilir, yerinden
çıkarılabilir (La doublure amovible
d'un
imperméable. La jante amovible d'une roue). 2.
Görevinden alınabilir, işinden çıkarılabilir (Les
titulaires de leur emploi ne sont pas amovibles).
ampéiidacées diş. ç. bitb. Asmagiller,
ampéliographie diş. Bağcılık bilgisi,
ampire er. fiz. Amper,
ampère-heure er. fiz. Amper-saat.
ampèremètre er. fiz. Ampermetre,
amphibies, ve ad. 1. hayb. bitb. İki yaşayışlı. Hem
karada hem suda yaşayabilen (La grenouille est
amphibie). 2. mec. Karalı-denizli, hem karada
hem denizde yapılan, kullanılan (Opération
militaire amphibie. Une voiture amphibie).
amphibiens er. ç. Kurbağagiller.
amphibole diş. yerb. 1. Amfibol. 2. s. Belirsiz,
niteliği iyici belirmemiş (Stade amphibole d'une
fièvre).
amphibologie diş. mant. İkizanlam, ikizlik.
amphibologiques. İkizanlamlı, ikizli,
amphigouri er. Saçma sapan söz, söylev yada yazı.
amphigourique s. Saçma sapan, anlaşılmaz,
karanlık.

72

amputation
amphithéâtre er. Anfiteatr, basamaklı tiyatro,
amphitryon er. (Yemeğe çağrılana göre) Ev sahibi,
amphore diş. Anfor, iki kulplu, dibi sivri, dar
boyunlu, karnı geniş testi,
ample s. 1. Geniş, bol (Une jupe ample). 2. Gür
(Une voix ample). 3. mec. Uzun, çok uzatılmış
(Un discours ample).
amplement bel. 1. Bol bol (C'est amplement
suffisant). 2. Rahat rahat (Il gagne amplement sa
vie). 3. Uzun uzun, uzun uzadıya (Je vous écrirai
amplement la prochaine fois).
ampleur
1. Genişlik, bolluk. 2. (Seste) Gürlük.
3. Uzunluk. 4. mec. Yoğunluk, şiddet (La
manifestation a pris de l'ampleur. L'ampleur d'un
désastre).
ampliatif, ive s. Genişletici, tamamlayıcı, geliştirici
(Mémoire ampliative. Acte ampliatif).
ampliation
diş.
Genişletme,
tamamlama,
geliştirme.
amplifiant,e s. Büyük gösteren, büyülten
(Induction amplifiante).
amplificateur, trice ad. 1. Bir şeyi büyülten, abartan
kişi. 2. er. *Yükselteç, amplifikatör, sesi
büyülten, gürleştiren aygıt. 3. mec. Yansıtıcı (Le
regret est un amplificateur du désir).
amplification diş. 1, Genişletme, büyültme (On a
noté cette année-là une amplification des
mouvements revendicatifs). 2. mec. Abartma,
şişirme. 3. fiz. Büyük gösterme, büyültme,
yükseltme.
amplifier gçl. 1. Büyültmek, genişletmek,
oylumunu artırmak (Il faut amplifier les échanges
commerciaux entre nos deux pays). 2. mec.
Abartmak, şişirmek (Les journaux ont amplifié le
scandale). 3. fiz. Büyük göstermek, büyültmek;
yükseltmek.
§
S'amplifier:
Büyümek,
genişlemek (Les oscillations s'amplifièrent).
amplitude diş. I. Büyük genişlik, büyük ayrım,
enginlik (L'amplitude des températures peut être
considérable dans le désert). 2. mat. fiz. Genişlik
derecesi, genlik,
ampoule diş. 1. (Deride) İçi su dolu kabartı,
kabarcık (Se faire des ampoules aux mains en
bêchant son jardin). 2. anat. Kabarcık. 3. İlaç
koymaya özgü karnı şiş ufak şişe. 4. Ampul
(Changer une ampoule qui n'allume pas). S. hlk.
Gözyaşı (Mes ampoules vont déborder).
ampoulé,es. Şişirme, tumturaklı (Tenir un discours
ampoulé).
a m p u t a t i o n h e k . l.Orgamkesipçikarma.alma,
"budamlama (Subir l'amputation d'un bras). 2.
Çıkarma, çıkarıp atma, bir parçasını çıkarıp
atma, budama (L'amputation d'un texte trop

amputer
long).
amputer gçl. 1. hek. (Bir organı) Kesip almak,
"budamlamak (On lui a amputé le bras gauche). 2.
mec. Şurasını burasını alıp kısaltmak, budamak
(Amputer un texte, un budget). 3. Amputer qch de
qch: Bir şeyden -i çıkarmak, atmak (Il faudra
amputer de quelques lignes la fin du troisième
chapitre). § Etre amputé de: 1. -si çıkarılmak (La
pièce a été amputée de plusieurs scènes). 2. -den
yoksun kalmak, yoksun bırakılmak (Il est amputé
du plaisir de crier).
amulette diş. Muska, nazarlık, kötülükleri
uzaklaştırmak için taşınan şey (II porte en
breloque une amulette arabe).
amunitionner gçl. (Bir şeyin) Savaş gereçlerini
sağlamak, *gereçlendirmek.
amusant,e s. 1. Eğlenceli, hoş (Je vais vous montrer
un jeu amusant). 2. Eğlendirici (C'est un convive
amusant qui a toujours des anecdotes à raconter).
3. er. İşin eğlenceli yanı (L'amusant de l'histoire,
de l'affaire...).
amuse-gueule er. Çerez; içkinin yanında yenen
kuruyemiş, kuru pasta gibi şeyler,
amusement er. Eğlenme, eğlence (Les cartes sont
pour lui un amusement).
amuser gçl. 1. Eğlendirmek (Amuser les enfants). 2.
Oyalamak, atlatmak, aldatmak (N'essayezpas de
nous amuser, il nous faut une réponse nette. Il
amuse l'auditoire pour gagner du temps). 3.
Avutmak. § S'amuser: 1. Eğlenmek (Nous nous
sommes beaucoup amusés à ce spectacle). 2.
Oyalanmak (Ne vous amusez pas en chemin,
revenez au plus vite). 3. S'amuser avec: -ile
oynamak, eğlenmek (Le chat s'amuse avec la
souris). 4. S'amuser & qch, à f.qch: -ile eğlenmek,
-erek eğlenmek (Les enfants s'amusent à lancer la
balle contre le mur). 5. S'amuser de qn: Biriyle
eğlenmek, alay etmek (Il s'amuse de nous).
amusette diş. Küçük eğlence, oyuncak (Ce n'est
qu 'une amusette).
amuseur,euse ad. Eğlendirici, oyalayıcı (On peut
dire qu'il est auteur de comédie, c'est tout au plus
un amuseur).
amygdale^. Bademcik (Etre opéré des amygdales.
Faire enlever les amygdales à son fils).
amygdalite diş. hek. Bademcik yangısı,
amylacé,e s. Nışastamsı, nişastah.
an er. 1. Yıl (Le travail durera trois ans). 2. Yaş (J'ai
30 ans). 3. ç. Yaşlılık, ihtiyarlık (Subir l'injure des
ans: İhtiyarlığın kahrına uğramak). 4. Ömür
(Mourir dans la fleur de ses ans: Ömrünün
baharında ölmek). § Le jour de l'an: Yılbaşı.
Avoir... ans: ...yaşında olmak (Mon père a 60

73

anallergique
ans). Etre âgé de...ans:... yaşında olmak (Elleest
âgée de cinquante ans). Se moquer de qch comme
de l'an quarante: Aldırmamak, vız gelip tırıs
gitmek (Je m'en moque comme de l'an quarante).
Bon an mal an: Üst üste, genel olarak, ortalama
olarak (Bon an mal an, le bénéfice est satisfaisant).
ana er. Bir yazarın düşüncelerinden, güzel
sözlerinden seçmeler; bir yazarın yaşamına
değgin küçük öyküler kitapçığı. Güzel sözler
dergisi.
anacarde er. Amerikanelması yada maun elması
denilen meyve,
anacardier er. Amerikanelması ağacı,
anachorète er. I. Yalnızlığa çekilmiş din adamı,
keşiş, karabaş. 2. mec. Dünyadan el etek çekmiş,
yalnızlığa çekilmiş kişi, "çekilgin (Mener une vie
d'anachorète).
anachorétique i. Keşişliğe değgin, yalnız yaşama
değgin (Une vie anachorétique).
anachronique s. 1. Tarihe aykırı. 2. Çağa uymaz,
çağdışı, "çağaşımsal (Ses opinions
sont
anachroniques).
anachronisme er. 1. Tarihe aykırılık, tarih
bakımından terslik (Par un anachronisme
volontaire, Scarron fit porter des hallebardes aux
Troyerts de l'Antiquité). 2. Çağa uymazlık,
"çağaşım; çağdışıhk (Exclure le cinéma du
domaine de l'art est un anachronisme).
anacoluthe diş. Bir tümcenin başı ile sonu arasında
kuruluş ayrılığı bulunması, "kovuşturmazhk.
anaconda er. hayb. Amerika boa yılanı,
anacréontique s. Yunan ozanı Anakreon'un
tarzında hafif ve ince (şiir),
anaérobie s. ve er. 1. Havasız yerde yetişip
yaşayabilen (Micro-organismes anaérobies) 2.
(Uzayda) Havasız yerde çalışabilen (Fusée
anaérobie).
anaérobiose diş. Havasız yaşayabilme; havasız
yaşam.
anagogie diş. (Kutsal betikleri) Gizemcilik
bakımından yorumlama,
anagramme diş. ed. 1. Evirmece. 2. Çevrik sözcük
(Marie-Aimer)
anal,e s. anat. Anüse değgin, makata değgin,
analecta, analectes er. ç. Seçme yazılar, seçmeler,
*seçki.
analepsie diş. hek. Hastalık sonrası güçlenme,
yeniden eski gücünü bulma,
analeptiques. Güçlendirici,
analgésie diş. hek. Acı yitimi,
analgésique s. 1. Acı yitirici, ağrıkesici. 2. Acı
duymaz. 3. ad. Acı yitirici madde; ağrıkesici.
anallergique s. Alerji yapmayan (Crème de beauté

analogie

74

ancestral

anallergique).
anaphrodisiaques). 2. er. Cinsel isteksizliğe yol
analogie diş. 1. Andırış, andırışma, andırma,
açan madde, ilâç (Les anaphrodisiaques).
benzeşim, benzerlik (Les deux organisations
anaphrodisie diş. Cinsel isteksizlik, cinsel isteğin
présentent une analogie de structure. Il n'y a
azalması yada yok olması,
aucune analogie entre ces deux situations). 2.
anaphylactique s. Alerjiye değgin (Un état
Örnekseme (La plupart des mots nouveaux
anaphylactique).
s'introduisent à l'aide de l'analogie). § Par
anaphylaxierfi;. (Organizmada kimi maddeler için)
analogie: huk. Örnekleme yoluyla, kıyas yoluyla,
Aşırı duyarlık, alerji,
kıyasen < Cette disposition s'applique par analogie
anarchie diş. 1. Başsızlık, "baştanımazlık, "anarşi
à ce délit).
(Après la fin des hostilités, le pays connut une
période d'anarchie). 2. Kargaşa, kargaşalık,
analogique
s.
Örneksemeli
(Dictionnaire
* düzensizlik (Du fait de la faiblesse du pouvoir
analogique).
central, les régions les plus éloignées sombrèrent
analogiquement bel. Örnekseme yoluyla,
dans l'anarchie).
analogisme er. mant. Örneksemeye dayanan
anarchique s. Başsız, düzensiz, kargaşalı (L'état
uslamlama.
anarchique d'un pays. Vivre d'une manière
analogues. 1. Andıran, andırır, benzer, benzeşen
anarchique).
(La vraie musique suggère des idées analogues
anarchisme er. 1. Baştanımazlık. 2. Kargaşacılık.
dans des cerveaux différents). 2. Analogue à: -e
anarchiste ad. 1. Baştanımaz; baştanımazlık
benzer, -i andırır (Une mélancolie analogue au
remords). 3. er. Karşılık (Ce terme n'a point
yanlısı. 2. Kargaşacı,
d'analogue en français).
anasarque diş. (Damarlardan dokulara) Susızımı.
analphabète s. ve ad. Okuma yazması olmayan,
anastomose diş. anat. (Damarlarda) Ağızlaşma,
"okumaz-yazmaz, *abecesiz.
anastomoser (s') gsz. (Damarlarda) Ağızlaşmak;
analphabétisme
er.
"Okumaz-yazmazlık,
ağızlanmak.
•abecesizlik.
anathématiser
gçl.
1.
Aforoz
etmek,
analysable s. Çözümlenebilir,
toplumdışılamak. 2. mec. İler tutar yerini
analyse diş. 1. Çözümleme (L'analyse d'un
bırakmamak,
composé cihimique). 2. inceleme (Analyse des
anathème er. 1. Aforoz (Prononcer un anathème,
pensées, des sentiments, d'un texte). 3. Muayene,
frapper d'un anathème). 2. Saldın, büyük eleştiri
tahlil (Analyse du sang, des urines). 4.
(Jeter l'anathème contre les doctrines nouvelles. Il
Ruhçözümüyle tedavi (Etre en cours d'analyse). §
brandit sans cesse l'anathème contre ses
En dernière analyse: Aslında, özünde; son
adversaires politiques). 3. Aforoz edilmiş kişi,
çözümde (En dernière analyse, son attitude reste la
toplumdışılanmış.
même, malgré des modifications de détail).
anatidés er. ç. hayb. Ördekgiller.
analyser gçl. 1. Çözümlemek (Il analyse tout ce qu'il
anatocisme er. Faize faiz yürütme, 'bileşik ürem.
éprouve). 2. İncelemek (Analyser un roman,
anatomie diş. 1. "Örgenbilim, 'anatomi. 2. (Bitki
l'eau d'une source). 3. Muayene etmek, tahlil
yada bir hayvanın örgenlerini) Açımlama. 3. Bir
etmek (Analyser le sang d'un malade).
vücut üyesinin mumdan yada alçıdan yapılmış
analyste er. Ruhçözümü yapan kişi; çözümlemeci,
örneği, yapma örnek (Les anatomies en cire
çözümcü (En exact analyste, j'avais cru bien
colorée). 4. mec. (Bir konuyu) Açımlama;
connaître le fond de mon cœur).
derinliğine inceleme. 5. Vücudun dış görünümü,
analytiques. 1. Çözümsel; çözümcü, çözümleyici
vücut yapısı (Avoir une belle anatomie).
(Un esprit analytique s'oppose à un esprit de
anatomique
s.
Örgenbilime
değgin,
synthèse). 2. Çözümlü,
"örgenbilimsel; örgen yapısı bakımından
analytiquemenet bel. Çözümleme yoluyla,
(Description anatomique du corps humain. Etude
anamnèse diş. Bir hastanın geçmişi üzerine
anatomique de l'oursin).
anatomisergçl. Açımlamak, derinliğine incelemek,
anlattıkları; hastalık öyküsü,
anatomiste ad. 1. Örgenbilimci. 2. mec. Dikkatli
ananas er. bitb. Ananas.
anaphore diş. Bir etki sağlamak için, bir sözcüğün,
tümcenin çeşitli öğeleri başında yinelenmesi-,
"önyineiem.
anaphrodisiaque s. 1. Cinsel isteksizliğe değgin;
cinsel
isteksizlik
yaratan
(Substances

inceleyici, derin incelemeci,
anavenin er. Yılan ağısına karşı aşı.
ancestral,e s. Atalara değgin, atalardan kalma
(Dans son pays, les familles ont gardé les moeurs
ancestrales).

ancêtre
ancêtre er. 1. Ata, dede (Nos deux familles sont
apparentées, nous avons un ancêtre commun). 2.
Baba, ata, ilk öncü (On considère Lautréamont
comme un ancêtre dusurréalisme). 3 .er. ç. Atalar,
dedeler.
anche diş. (Nefesli çalgılarda) Dil (L'anche d'une
clarinette).
anchois er. Hamsi, hamsi balığı,
anciennes. 1. Eski, eskiden kalma (Livre ancien,
famille ancienne. Acheter un meuble ancien chez
un antiquaire). 2. Önceki, eski (L'ancien
ministre). 3. Kıdemli (Il est plus ancien que moi
dans le métier). 4. ç.ad. Yaşlılar, kıdemliler,
ihtiyarlar (Les anciens du village, du régiment. Le
conseil des anciens). 5. ad. ç. İlkçağ insanları;
(özellikle) Yunanlılar, Romalılar (Les anciens
ont peu connu cette inquiétude secrète).
anciennement bel. Eskiden, vaktiyle,
ancienneté diş. 1. Eskilik (L'ancienneté de ces
structures est attestée par de
nombreux
documents). 2. Kıdem (J'ai vingt ans d'ancienneté
dans le métier). § Indemnité d'ancienneté: Kıdem
tazminatı. § De toute ancienneté: Çok eski
zamanlardan beri; oldum olası, eskiden beri.
ancillaire s.
Hizmetçi kadınlara
değgin,
beslemelerle ilgili (Amours ancillaires).
ancolie diş. bitb. Hasekiküpesi.
ancrage er. 1. Demir atma yeri. 2. Demir atma,
demir atma biçimi, demirleme. 3. mec. İyice
yerleşme, demir atma (L'ancrage d'un parti dans
la vie politique d'un pays).
ancre diş. 1. (Gemilerde) Demir, çapa. 2.
(Yapıcılıkta) Bağlama kılıcı. § Ancre de salut:
Çıkar yol, kurtuluş yolu. Etre à l'ancre:
Demirlemiş durumda olmak (Le bateau est à
l'ancre). Chasser sur son ancre: (Gemi) Demir
taramak. Jeter l'ancre: Demir atmak (Le bateau a
jeté l'ancre dans la rade). Lever l'ancre: Demir
almak. Mouiller l'ancre: Demir atmak,
ancrer gsz. 1. (Gemi) Demirlemek, demir atmak
(Lebateau a ancré près de la jetée). 2.gçl. Demir
attırmak, demirletmek (Le capitaine a ordonné
d'ancrer le navire dans la rade). 3. (Yapıcılıkta)
Demirle bağlamak (Ancrer un câble). 4. İyice
yerleştirmek (Je lui ai ancré dans la tête qu'il était
grand temps d'agir. Ancrer une idée dans l'esprit).
5. mec. Yerini, durumunu sağlamlaştırmak,
andain er. 1. Bir tırpan atışında yere düşen ot
miktarı, bir tırpanlık ot. 2. Biçilen otlardan
meydana gelen yol.
andalous,e s. 1. Endülüs'e değgin (Musique
andalouse). 2. ad. Endülüslü,
andante bel. müz. Andante.

75

anecdote

andantino bel. müz. Andantino,
andouille diş. 1. Bir çeşit domuz sucuğu. 2. hlk.
Budala, dangalak (Espèce d'andouille! fais donc
attention).
andouiller er. (Geyik vb. için) Boynuz dalı.
andrinople diş. Bir çeşit kırmızı pamuklu bez.
androcéphale s. İnsan başlı ( Un taureau
androcéphale).
androgynes. ve ad. Hem erkeklik hem dişilik organı
olan, *erdişi,°hünsa (Hommeandrogyne, femme
androgyne).
androgynie diş. Hem erkeklik hem dişilik organı
olma, *erdişlik, "hünsalık.
andro'ıde er. İnsan biçiminde otomat,
andropause diş. (Erkeklerde) Yaşdönümü.
andropogon er. İdrisotu.
androphobe s. ve ad. 1. İnsandan kaçan. 2.
Erkekten kaçan (kadın),
androphobie diş. 1. İnsandan kaçma, insan yılgısı.
2. Erkekten kaçma,
âne er. 1. Eşek, 2. mec. Eşek, budala, bilisiz (C'est
un âne, il ne connaît rien). § Têtu comme un âne:
Keçi gibi inatçı. Le coup de pied de l'âne: Aman
diyene çekilen kılıç; güçsüze indirilen alçakça
darbe. Le pont aux ânes: 1. Pisagor teoremi, eşek
davası. 2. Herkesin bildiği basit ve önemsiz şey,
bayağılık. Brider un âne par la queue: Bir işe
tersinden başlamak. Faire l'âne pour avoir du son:
İşi aptallığa vurmak, köprüyü geçinceye kadar
ayıya dayı demek. Ressemler à l'âne de Buridan,
être comme l'âne de Buridan: Tereddütler içinde
kalmak, iki cami arasında kalmış beynamaz
durumunda olmak. C'est l'âne du moulin: Vur
abalıya. Donne du foin à un âne, il te donnera des
crottes: Besle kargayı oysun gözünü,
anéantir gç/. 1. Yok etmek, ortadan kaldırmak (Le
temps anéantit l'amour. Anéantir une armée, la
marine d'un pays). 2. mec. Yıkmak, bitirmek,
iflahım kesmek ( Cette longue marche au soleil m'a
anéanti). § S'anéantir: Yok olmak, ortadan
kalkmak, bitmek, silinmek (Beaucoup de vies qui
stagnent avant de s'anéantir dans l'oubli).
anéantissement er. 1. Yok olma, yok etme; ortadan
kalkma, ortadan kaldırma; silinme, silme
(Anéantissement des espoirs. Ce régime vise à
l'anéantissement de la dignité humaine). 2. mec.
Yıkılış, bitkinlik, siliniş ( Cet état d'anéantissement
subit qui s'observe au cours de certaines
catastrophes).
anecdote diş. 1. Küçük tarih olgusu; küçük öykü,
nükteli fıkra, *gülüt (Raconter une anecdote). 2.
mec. Ayrıntı, önemsiz şey (Ce peintre ne s'élève
pas au-dessus de l'anecdote).

anecdotier
anecdotier,ère ad. Fıkra toplayan yada anlatan
kimse, fıkracı,
anecdotique s. Fıkra türünden olan, fıkra gibi (Ce
détail a un intérêt anecdotique; il plaira, mais il
n'explique rien).
anémie diş. 1. Kansızlık. 2. mec. Düşme, azalma
(Anémie de la production).
anémique s. Kansız (Un enfant anémique).
anémographe er. Yelin çeşitli durumlarım yazan
aygıt, yelyazar.
anémomètre er. Yelin hızını ölçmeye yarayan aygıt,
•yelölçer.
anémone diş. Manisalâlesi, dağlâlesi.
anémoscope er. Yelin yönünü gösteren aygıt,
yelkovar.
ânerie
1. Koyu bilgisizlik, karacahillik;eşeklik,
aptallık (Il a fait une ânerie en remettant à plus tard
sa décision). 2. Aptalca söz, saçma (Dire une
ânerie).
anéroïde er. Kadranlı barometre, kadranh
basınçölçer,
anéroïde diş. fiz. Aneroid.
ânesse diş. Dişi eşek, kancık eşek § Lait d'ânesse:
Eşek sütü.
anesthésie diş. Duyum yitimi, duyumsuzlaştırma;
uyuşturma, anestezi,
anesthésier
gçl.
1.
Duyumsuz
kılmak,
duyumsuzlaştırmak; uyuşturmak, -e anestezi
yapmak (Anesthésier
un malade vivant
l'opération). 2. mec. Bir şey anlamaz duruma
getirmek, uyuşturmak, uyutmak (On cherche à
anesthésier l'opinion publique en détournant son
attention par quelque fait divers).
anesthésique s. ve ad. Duyum yitirici,
duyumsuzlaştıncı, uyuşturucu; anestezi maddesi
(Substances anesthésiques. Un anesthésique).
anet, aneth [anet] er. Dereotu,
anévrisme er. hek. Anevrisma, bir atardamardaki
gevşeme şişkinliği,
anfractueux, euse s. Girintili çıkıntılı; dolambaçlı,
anfractuosité diş. Dolambaç, dolaşıldık; girinti
çıkıntı (L'anfractuosité d'un rocher. Le long de la
côte, il y a de nombreuses anfractuosités).
ange er. 1. Melek, 'gökçe (L'ange gardien:
Koruyucu melek). 2. er. hayb. Köpekbalığına
benzer bir balık, camgöz. 3. mec. Her türlü
kötülükten uzak kişi, pırıl pırıl, tertemiz insan,
melek gibi insan. § Avoir une patience d'ange:
Eyüp sabn olmak; çok sabırlı olmak. Etre le bon
ange, le mauvais ange de qn: Birini iyi yola, kötü
yola götüren kişi olmak. Chanter comme un ange:
Çok iyi ezgi söylemek. Etre aux anges: Çok
sevinmek, etekleri zil çalmak (Il est aux anges dès

76

anglophobie

qu'on parle de lui). Rire aux anges: Nedensiz
gülümsemek, kendi kendine gülmek. Un ange
passe: (Konuşulurken birden herkesin sustuğu an
söylenir) Kız çocuk doğdu; saat başı.
angélique s. 1. Meleklere yaraşır, melekçe (Une
patience angélique. Une voix angélique). 2. diş.
bitb. Melekotu.
angéliquement bel. Melekçe, melekler gibi.
angélisme er. Meleklik.
angélus er. 1. Anjelüs sözcüğüyle başlayan bir
akşam duası, akşam yakarışı. 2. Akşam duası
- saatim haber veren çan (On entendit sormer
l'angélus). 3. İkindi, ikindi vakti,
anginediş. hek. Boğak,°anjin. {Angine de poitrine:
Göğüs boğağı, göğüs anjini,
angineux, euse s. 1. Boğakla ilgili, boğak kaynaklı
olan. 2. ad. Göğüs anjini olan hasta,
angioraphie diş. onat. Röntgenle damarların
resmini çekme; damar filmi,
angiologie diş. hek. Damarbilim.
anglais,e s. ve ad. 1. İngiliz; ingilizlere değgin;
İngiltere'ye değgin (La monarchie anglaise. Un
anglais). 2. er. İngilizce. 3. diş. Soldan sağa doğru
eğik yazılan el yazısı. 4. diş. ç. Uzun saç lüleleri. §
La semaine anglaise: İki gün (cumartesi, pazar)
tatil yapılan hafta. Avoir ses anglais: argo. Aybaşı
olmak. Filer à l'anglaise: Sıvışmak, kimseye
sezdirmeden gidivermek.
angle er. mat. 1. Açı (Angle aigu: Daraçı. Angle
droit: Dik açı. Angle obtus: Geniş açı. Angle
extérieur: Dış açı. Angle intérieur: İç açı. Angle
plat: Düz açı. Angles adjacents: Komşu açılar.
Angles alternes extérieurs: Dışters açılar. Angles
alternes intérieurs: İçters açılar). 2. Köşe (L'angle
delamaison, delà table, delarue). § L'angle mort:
ask. Düşman ateşinin dövemediği yer, ateş
tutmaz yer, ölü bölge. Sous l'angle de: -açısından,
-bakımından. Arrondir, adoucir les angles:
Sivrilikleri gidermek, sivrilikleri ortadan
kaldırmak.
anglican,e s. ve ad. Anglikan (Eglise anglicane. Un
anglican).
anglicanisme er. Anglikanhk.
angliciser gçl. İngilizleştirmek.
anglicisme er. İngilizce deyim,
anglomane s. ve ad. İngiliz özentilisi; ingiliz
hayranı.
anglomanie diş. İngiliz özentisi; ingiliz hayranlığı,
anglophiles, ve ad. İngiliz dostu, ingiliz sever,
angktphilie diş. İngiliz dostluğu, ingiliz severlik.
anglophobes, ve od. İngiliz düşmanı, ingiliz sevmez,
anglophobie diş. İngiliz düşmanlığı, ingiliz
sevmezlik.

anglophone
anglophone s. ve ad. İngilizce konuşan (Pays
anglophones).
anglo-saxon, ne s. ve ad. Anglosakson;
anglosaksonlara değgin (La notion anglosaxonne de l'Etat. Les Anglo-saxons).
angoissant, e s. İç sıkıcı, kaygı verici, korku verici
(La situation devient de plus en plus angoissante).
angoisse diş. 1. Yürek darlığı, iç sıkıntısı, korku,
kaygı (L'angoisse la saisit à la gorge. Cette
angoisse de la mort tortura son enfance). 2. fels.
İçdaralması; Kierkegard ve varoluşçuluktan beri
öz üzerine düşüncelerden doğan fizik ötesi
tedirginlik. § Poire d'angoisse: Pek buruk bir
armut türü. Avaler des poires d'angoisse: mec.
Ağular yutmak, büyük kahırlara uğramak,
angoisser gçl. 1. Yürek darlığına uğratmak. 2.
Korkutmak, kaygılandırmak, yüreğini oynatmak
(L'avenir m'angoisse).
angon er. Eski bir çeşit mızrak,
angora s. ve ad. Ankara (keçisi, kedisi). § Laine
angora yada Angora:Tiftik (Pull-over en angora).
anguiforme s. Yılan biçiminde, yılan gibi, yılansı.
anguille diş. hayb. Yılanbalığı. ^Anguille de mer:
Magri denilen büyük yılanbalığı. Glisser comme
une anguille: Yılan gibi kaymak, cıva gibi bir türlü
yakalanamamak.Ilya anguille sous roche: Bu işin
içinde bir iş var; bunda bir bit yeniği var.
anguillère <% Yılanbalığı havuzu,
anguillule diş. hayb. Sirkekurdu.
angulaire s. Açılı, köşeli. | Pierre angulaire: 1.
(Yapılarda) Köşe taşı. 2. mec. Bir şeyin temeli,
direği (Il est la pierre angulaire de notre société).
anguleux, euses. 1. Köşeli,çıkıntılı (Visage, menton
anguleux). 2. mec. Sert ve katı (Un esprit rétif et
anguleux).
anhélation diş. hek. Soluma; güçlükle soluma; kısa
kısa soluma,
anhéler gsz. Güçlükle solumak,
anhydres, kim. Susuz.
anicroche diş. Küçük engel, pürüz (Tout s'est bien
passé à part quelques anicroches).
ânier, ère ad. Eşekçi,
aniline diş. kim. Anilin.
animadversion<% 1. Hınç, kin, garaz. 2. (Eskiden)
Kınama.
animal, aux er. 1. Hayvan. 2. mec. Hayvan, kaba
adam (Rien à faire avec cet animal-là). 3. s.
Hayvana değgin, hayvansal (Matière animale,
beurre animal). 4. s. biy. Diriksel (Chaleur
animale: Diriksel ısı).
anlmacule er. (Ancak mikroskopla görülebilen)
Hayvancık.
animalerie diş. Deney hayvanları yetiştirilen yer.

77

anneau
animalier er. 1. Hayvan resimleri yapan ressam,
yontucu. 2. (Laboratuvarlarda) Hayvan bakıcısı,
animaliser gçl. 1. Hayvanlaştırmak. 2. biy.
(Besinleri) Canhnın öz yapısına yarayacak
duruma sokmak, diriksetmek (La digestion
animalise les aliments).
animalité diş. 1. Hayvana özgü niteliklerin bütünü,
hayvanlık (L'alcoolisme le fait tomber par degrés
jusqu'à l'animalité la plus farouche). 2. İnsanın
hayvan yanı (L'ascendant croissant de notre
humanité sur notre animalité). 3. Hayvanlar,
animateur,trice s. 1. Diriltici, canlandırıcı. 2. ad.
Bir ortakhğı kendi çabasıyla yeniden canlandıran
kişi. 3. ad. Sunucu, "takdimci, program sunucusu.
4. ad. (Sinemada) Çizgi filmler yapımcısı,
animation^. 1. Canlanma CL 'animation des rues le
samedisoir). 2.Canhhk(L'animationdu visage de
celui qui parle). 3. Çizgi film yapımı; çizgi film
(Cinéma d'animation).
anlmé,es. 1. Canlı, coşkulu, ateşli (Laconversation
fut animée. 2. İşlek, hareketli (Les rues animées).
§ Dessins animés: Çizgi film,
animer gçl. 1. Canlandırmak, hareketlendirmek,
dirilik vermek (Animer la conversation. Le vin
anime ses joues). 2. Yüreklendirmek, "teşvik
etmek (Il animait le coureur de la voix et du geste).
3. Animer qn contre: Birini -e karşı kışkırtmak (Il
cherche à animer la foule contre l'agent). §
S'animer: 1. Canlanmak; hareketlenmek (La rue
s'anime le soir). 2. Dirilmek, canlanmak (Dans
son rêve, la statue s'animait). 3. Coşku verici
olmak, ateşlenmek, kızışmak (La conversation
s'animait).
animisme er. fels. Canlıcılık,
animiste s. ve ad. fels. 1. Canlıcı. 2. Canlıcılığa
değgin.
animosité <% Hınç, öfke, diş bileme (Jen'aiaucune
animosité à votre égard. Agir sans animosité).
aniser. bitb. 1. Anason. 2. Anason şekeri,
anisette diş. Anasonlu içki, rakı.
ankylose diş. hek. 1. Eklem kaynaşması. 2. Bir
örgenin uyuşması, tutulması.
ankyiosé,e s. (Eklem) Kaynaşmış. Uyuşmuş,
donmuş (J'ai les oreilles ankylosées).
ankylosergç/. 1. (Eklemi) Kaynaştırmak, çalışmaz
duruma getirmek (Une arthrite lui a ankylosé le
genou). 2. Uyuşturmak (Le froid lui a ankylosé le
visage) § S'ankyloser: Uyuşmak (Vpus allez vous
ankyloser à rester toujours assis):
annal,e s. Bir yıl süren, yıllık,
annales diş. ç. Bir yıllık olaylar dergisi, yıllık,
annaliste er. Yıllık yazan, "yıllıkçı,
anneau er. 1. Halka (Une chaîne est faite

année
d'anneaux). 2. Yüzük (L'anneau de mariage est
plus souvent appelé alliance).
année diş. 1. Yıl. 2. Yaş (Il est dans sa vingtième
année).
§ Année bissextile: Artık yıl. Année
civile: Takvim yılı. Année lunaire: Ay yılı. Année
sidérale: Yıldız yılı. Année- lumière y ada Année de
lumière: Işık yılı (Işığın bir yıl içinde aldığı yol:
Aşağı yukarı 9 461 000 000 000 km). Année de
l'Hégire: Hicrî Yıl. Année scolaire: Ders yılı.
Bonne année: Yeni yılınız kutlu olsun; iyi
yıllar.
annelé,e s. Halka halka, boğum boğum, halkalı
1
(Vers annelés. Colonne annelée).
anneler gçl. Kıvırcık yapmak, lüle lüle yapmak
(Anneler les cheveux).
annelure diş. Kıvırcıklık, lüle lülelik.
annexe 1. s. Eklenmiş, ulanmış, ek (Les pièces
annexes du rapport sont jointes au dossier). 2. diş.
Ek bölüm, eklenti (Etre logé à l'annexe de l'hôtel).
§ Budget annexe: Katma bütçe. § Ecole annexe:
Bir öğretmen okuluna bağlı uygulama okulu,
annexer gçl. 1. Katmak, ulamak; ilhak etmek. 2.
Annexer qch à qch: Bir şeyi -e katmak, ulamak,
eklemek (Il a annexé une ferme voisine à sa
propriété. Annexer un pays à son territoire). §
S'annexer qch: Bir şeyi kendine almak (Il s'est
annexé le meilleur morceau).
annexion diş. Katma, ulama, °ilhak (L'annexion de
l'Autriche par l'Allemagne en 1938).
annexionnisme er. Küçük devletleri büyüklere
katma siyasası, °ilhakçılık, *ulamacılık.
annexionniste s."İlhakçı, "ulamacı.
annihilation diş. Yok etme, ortadan kaldırma, hiçe
indirme (L'annihilation de ses efforts).
annihiler gçl. 1. Yok etmek, ortadan kaldırmak
(Cette crise économique annihila les résultats
acquis sur le plan industriel). 2. Annihiler qn:
Birini felce uğratmak, bir şey yapamaz duruma
getirmek (L'émotion l'annihile)..
anniversaires. 1. Yıldönümü, yıldönümüne değgin
(Le jour anniversaire d'un mariage. La cérémonie
anniversaire d'un armistice). 2.er. a) Yıldönümü
(Le cinquième anniversaire de leur mariage), b)
Doğum yıldönümü (C'est l'anniversaire de mon
fils. Manger le gâteau d'anniversaire).
annonce diş. 1. Haber (L'annonce de mon départ l'a
surpris). 2. İlân, bildiri (Faire insérer une annonce
dans un journal). 3. Muştu, başlangıç, haberci,
müjdeci (Cette douce matinée est déjà l'annonce
des vacances).
annoncer gçl. 1. Haber vermek (On annonce la
sortie d'une nouvelle voiture). 2. Bildirmek,
vermek (Annoncer une bonne nouvelle, une

78

anodin

mauvaise nouvelle). 3. Bildirmek, ilân etmek (Les
journaux ont annoncé son mariage). 4. Başlangıcı
olmak, habercisi olmak (Ce léger tremblement de
mains annonçait chez lui une violente colère. Cette
belle journée annonce le printemps). 5. Annoncer
qch à qn: Bir şeyi birine haber vermek, bildirmek
(Il a annoncé à sa famille sa décision de quitter le
pays). § S'annoncer: 1. ... görünmek, olarak
görünmek (Le printemps s'annonce bien, la
végétation est en avance). 2. Kendini göstermek,
belli olmak (La décadence s'annonce partout).
annonceur er. 1. İlâncı. 2. Konuşucu, spiker. 3.
(Eskiden, tiyatroda) Çığırtkan,
annonciateur, trice s. Haberci, müjdeci, haber
verici (Les canards sauvages, annonciateurs de
l'hiver).
annonciation diş. Hıristiyan inancına göre,
Cebrail'in, Meryem Ana'ya gebe kalacağını
önceden haber vermesi; bu olayı anmak için
kilisede yapılan tören,
annotateur, trice ad. "Haşiyeci, *çıkmacı.
annotation diş. "Çıkma, "haşiye. Notlar,
açıklamalar koyma,
annoter gçl. Çıkmalar yapmak; "haşiyelemek.
Notlar, açıklamalar koymak (Annoter un texte).
annuaire er. 1. Yıllık dergi, yıllık, rehber
(L'annuaire
téléphonique.
L'annuaire
de
l'Education Nationale). 2. Yıllık tarife,
annualité diş. Yıllık olma, yıldan yıla olma,
*yıldanyılalık (Le principe de l'annualité du
budget, de l'impôt).
annuel,le s. 1. Bir yıl süren, bir yıllık (Plantes
annuelles). 2. Yılda bir olan, yıllık (La fête
annuelle d'une école).
annuellement bet. Her yıl, yıldan yıla, yılda bir.
annuité diş. Yıllık ödenti.
annulable s. Yürürlükten kaldırılabilir, geçersiz
kıhnabilir, bozulabilir (Contrat annulable).
annulaires. 1. Halkamsı (Eclipseannulaire). 2. er.
Yüzük parmağı,
annulation diş. Yürürlükten kaldırma, bozma,
geçersiz kılma, "iptal (L'annulation
d'une
commande, d'un contrat).
annuler gçl. Yürürlükten kaldırmak, bozmak,
geçersiz kılmak (Annuler un contrat, une
commande, un engagement).
anoblir gçl. 1. Birine soyluluk vermek (Le roi
anoblissait souvent ses ministres). 2. mec.
Yüceltmek, soylulaştırmak.
anoblissement er. 1. Soyluluk verme. 2. Yüceltme,
soylulaştırma.
anode diş. fiz. Anot, artıuç.
anodin,es. 1. Ağrı kesici (Des remèdes anodins). 2.

79
Dokuncasız, zararsız, tehlikesiz (Une blessure
tout à fait anodine). 3. Dokunmayan, yumuşak
(Une critique anodine). 4. Önemsiz, anlamsız,
suya sabuna dokunmayan, ne kokar ne bulaşır
(Un personnage bien anodin).
anodonte v 1. Dişsiz. 2. er. hayb. Gölmidyesi.
anomal, es. dilb. Aykırı.
anomalie diş. 1. Sapaklık; uymazlık (Le juge releva
les anomalies que présentait la déposition de
l'accusé). 2. Düzgüsüzlük, anormallik (Son visage
présente de curieuses anomalies). 3. dilb.
Aykırılık,
ânon er. Sıpa.
ânonnement er. Tutuk tutuk okuma, kekeleme,
ânonner gsz. 1. Tutuk tutuk okumak, kekelemek.
2. gçl. -i tutuk tutuk, kekeleyerek okumak yada
söylemek (L'élève ânonnaitsa leçon).
anonymat er. İmza koymama, ad bildirmeme,
adsızlık (L'anonymat est de règle dans ce journal).
§ Garder l'anonymat: Adını gizli tutmak (Le
dénonciateur a préféré garder l'anonymat).
anonyme s. ve ad. 1. Adsız yada adı bilinmeyen
(Ecrivain anonyme). 2. Yapanı bilinmeyen,
yazarı belli olmayan (Poèmes anonymes. Lettres
anonymes). § Société anonyme: Anonim ortaklık,
anophèle er. hayb. Sıtma sineği,
anorak er. Anorak, başlıklı kısa ceket,
anordir gsz. (Yel için) Kuzeye dönmek,
kuzeylemek.
anorexie diş. hek. İştahsızlık, iştah kesilmesi,
anorganiques. hek. Organik olmayan, inorganik,
anormal,e s. 1. Sapak, düzgüsüz, düzensiz, örnek
dışı (L'évolution de la maladie est anormale. Il fait
une chaleur anormale). 2. er. Sapaklık (Horreur
de l'anormal). 3. Dengesiz kişi (C'est un
anormal).
anormelement bel. Sapakça, sapak olarak,
düzgüsüzce, düzgüsüz olarak,
anormalité diş. Sapaklık, aykırılık, düzgüsüzlük,
"anormallik,
anosmie diş. hek. Koku yitimi,
anoures. 1. Kuyruksuz. 2. er. ç. hayb. Kurbağalar,
anovulatoire s. (Memelilerde) Yumurtlama
görülmeyen (Cycle anovulatoire).
anoxémie diş. hek. Kanda oksijen azalması,
oksijensizlik,
anse diş. 1. Kulp (L'anse d'une tasse, d'une cruche,
d'un panier). 2. Kangal. 3. coğr. Küçük koy,
çekmece (Se baigner dans une anse, à l'abri de la
foule). 4. (Mimarlıkta) Basık kemereğrisi. § Faire
danser l'anse du panier: Paranın üstünden biraz
çalmak, kırpmak; çöplenmek (La domestique
faisait danser l'anse du panier).

antérieur
anser gçl. Kulp takmak,
anser er. Yabankazı, yabanıl kaz.
ansette diş. 1. Küçük kulp. 2. (Bir ipin ucunda)
İlmik.
anspect er. Ağır kaldıraç.
antagonique s. Uyuşmaz, karşıt (Les forces
antagoniques).
antagonisme er. 1. Uyuşmazlık, ayrılık, karşıtlık,
çatışma, "mücadele (Antagonisme de classe. Un
violent antagonisme dressait les anciens amis l'un
contre l'autre). 2. Karşıtlık, "tezat,
antagonistes, ve ad. 1. "Hasım, vuruşan (Sur le ring,
les antagonistes paraissaient épuisés. La police
sépara les antagonistes). 2. Çelişik, karşıt, çatışan,
antalgiques. Ağrı kesen (Remèdeantalgique).
antan er. Geçen yıl, bıldır. § D'antan s. Eski,
eskinin; geçmişin, geçmiş zamanın, geçmişteki
(Les souvenirs d'antan. Les vieilles rues de Paris
d'antan).
antarctique s. ve ad. Antarktik, Antarktika;
Antarktika ile ilgili (Expédition antarctique. Le
continent antarctique yada l'Antarctique).
antécédemment bel. Önce.
antécédentes. 1. Önceki. 2.er.fels. *Öncel.3.er. ç.
Geçmişteki durum, geçmiş, "evveliyat (Les
antécédents d'une affaire. Les antécédents de
l'accusé étaient mauvais). 4. er. dilb. Bir ilgi
adılının ait olduğu öge, "öncel (L'antécédentd'un
relatif).
antéchrist er. 1. Deccal. 2. mec. Dinsiz, imansız,
antédiluvien,ne s. 1. Tufandan önceki. 2. mec. Nuh
nebiden kalma, çok eski, çağ dışı (Une voiture
antédiluvienne.
Ce sont
là des
idées
antédiluviennes, il faut être de son temps).
antenne diş. 1. den. Artene. 2. fiz. Anten
(L'antenne de la radio, de la télévision). 3. biy.
Duyarga. § Avoir des antennes: Önsezisi olmak,
sezgileri olmak, üstün bir duyarlığı olmak. Avoir
des antennes dans un lieu: Bir yerde haber
kaynakları olmak, bir yerden bilgiler alma
olanağına sahip olmak. Etre à l'antenne: Yayını
almaya yada vermeye hazır durumda olmak.
anténuptial,e s. Evlenmeden önce, evlenmeden
önceki, evlilik öncesi,
antéphélique s. Çil giderici,
antéposer gçl. dilb. Öne koymak (Antéposer
l'épithète).
antérieur,e s. 1. Ön (La partie antérieure du pont du
navire. Les pattes antérieures du chien). 2.
Önceki, önce olan (Evénements antérieurs). 3.
Antérieur,e à qch: -den önce (C'est un événement
déjà antérieur à notre mariage). 4. er. Geçmiş,
önce,"evveliyat (Les antérieurs d'un événement,

antérieurement
d'une maladie). 5. er. Öndeki üyeler (Les
antérieurs du cheval).
antérieurement bel. Önce, daha önce, önceleri,
antériorité diş. Öncelik, eskilik (L'antériorité de ses
travaux relativement aux vôtres est incontestable).
anthelminthique s. Solucan düşürücü,
anthémis [âtemisjer. bitb. Papatya,
anthère diş. bitb. 1. Başçık. 2. Erkek organın başı. §
Anthère extrorse: Dışyönlü başçık. Anthère
introrse: tçyönlü başçık,
anthérozoïde er. Erkek eşeylik hücresi,
anthèse diş. Çiçeğin açılması,
anthologie diş. *Seçgi, seçme yazılar, seçmeler
(Anthologie de la poésie, de la prose française).
anthozoaires er. ç. hayb. Mercanlar,
anthracite er. Antrasit,
anthracose diş. Kömür nezlesi,
anthrax er. hek. Kızılyara, şirpençe,
anthropoïde s. 1. İnsan biçiminde. 2. er. ç. hayb.
İnsanımsılar, insansılar,
anthropologie diş. İnsanbilim, "antropoloji,
antropoiogique s. İnsanbilimsel.
anthropologiste, anthropologue ad. "İnsanbilimci,
antropolog.
anthropométrie diş. Kafatası, kulak, kol, parmak
gibi vücut üyelerini ölçerek kişinin karakterini
anlama, "kişiölçümü, "antropometri.
anthropométriques. Kişiölçümsel.
anthropomorphes. İnsan biçiminde,
anthropomorphisme er. fels. İnsanbiçimcilik,
"antropomorfizm.
anthropophages, ve ad. Yamyam, insanyiyen.
antropophagie diş. Yamyamlık,
anthropophile s. İnsandan hoşlanan, insanlı
ortamda yaşayan (Le rat est un animal
anthropophile).
antiaérien,ne s. Uçaksavar (Canons, projectiles
antiaériens).
antialcoolique s. İçkiciliğe karşı. savaşan, içki
karşıtçısı (Ligue antialcoolique).
antiallergiques. Alerjiye karşı,
antiamarile s. Sarıhummaya karşı (Vaccination
antiamarile).
anti-américanisme er. Amerikan karşıtlığı,
amerikalılara karşı olma.
anti-américaniste s. ve ad. Amerikalılara karşı olan;
amerikan karşıtçısı,
antiatomique s. Atom bombasına karşı (Abri
antiatomique).
antibiotique s. ve ad. Antibiyotik (Propriété
antibiotique de la pénicilline. Les antibiotiques).
antibrouillage er. *Parazitönler, radyo parazitlerini
önleyici aygıt.

80

anticolonialiste
antibrouillard s.
1. Sise karşı (Phares
antibrouillards). 2. er. Sis lambası (Des
antibrouillards).
antibruits. (Değişmez) 1. Gürültüye karşı, gürültü
önlemeye yönelik (Murs antibruit). 2. Gürültüye
karşı savaşan (Ligue antibruit).
anticancéreux, euse s. Kansere karşı savaşan,
kanserle savaş (Centres anticancéreux).
anticapitaliste s. Anamalcılığa karşı, kapitalizme
karşı (Un régime anticapitaliste).
antichambre
Giriş odası, bekleme odası, sofa. §
Courir les antichambres: Kapı kapı dolaşmak; iş
bulmak için başvurmadık yer bırakmamak (11 fut
obligé de courir les antichambres pendant deux
mois pour obtenir la gérance d'un bureau de
tabac). Faire antichambre: Birinin yanına
alınmayı beklemek, sıra beklemek (Les clients
font antichambre dans la salle d'attente pour voir le
médecin).
antichar s. Tanklara karşı, zırhlı araçlara karşı
(Mines antichars, canons antichars).
antichrèse diş. Borca karşılık bir mülkün gelirini
bırakma.
antichrétien,ne s. Hıristiyanlığa aykırı,
anticipation diş. 1. (Bir işi) Öne alma, önceleme. 2.
(Bir şeye) El atma. 3. (Bir takım olayları,
türetimleri) Önceden düşünüp bildirme (Les
anticipations de Jules Verne). § Littérature
d'anticipation: Düş gücünü geleceğin olası
gerçeklerinden alan yazın, bilim-kurgu. Par
anticipation: Önceleyerek, öne alarak, "peşin
olarak (Régler une dette par anticipation).
anticipé,e s. 1. Önceden yapılan, peşin
(Remboursement
anticipé.
Avec
mes
remerciements anticipés).!. Öne alınan, erken
(Election anticipée: Erken seçim).
anticiper gçl. 1. Öne almak, öncelemek (Anticiper
un paiement. Anticiper les élections). 2. Önceden
sezmek (Le cœur anticipe les maux qui le
menacent). 3. gsz. Acele etmek vaktinden önce
davranmak (N'anticipe pas; cela arrivera bien
assez tôt). 4. Anticiper sur qch: a) Bir şeye el
atmak, el uzatmak (Anticiper sur les revenus de
quelqu'un), b) Bir şeyi olmadan önce sezip
kavramak -i kestirmek (Anticiper sur l'avenir).
anticléricales, ve ad. Kilise karşıtçısı, kiliseye karşı
olan.
anticléricalisme er. Kilise karşıtçılığı,
anticoagulant, e s. hek. 1. Pıhtılaşmayı önler, kan
sulandırıcı. 2. er. Pıhtılaşmayı önleyici madde
(L'héparine est un anticoagulant).
anticolonialisme er. Sömürgecilik karşıtçılığı,
anticolonialistes, ve ad. Sömürgecilik karşıtçısı.

anticommunisme
anticommunisme er. Komünizm karşıtçılığı,
anticommunistes, ve ad. Komünizm karşıtçısı,
anticonceptionnelles. Gebelik önleyici,
anticonformisme er. Uygunculuk karşıtçılığı,
anticonformiste s. ve ad. Uygunculuk karşıtçısı
(Attitude anticonformiste).
anticonstitutionnalité diş. Anayasaya aykırılık
(Anticonstitutionnalité d'une loi, d'un acte
gouvernemental).
anticonstitutionnelle s. Anayasaya aykırı (Mesure
anticonstitutionnelle).
anticonstitutionnellement Anayasa aykırı olarak,
anticorps er. hek. Antikor,
anticyclone er. Antisiklon, yüksek basınç merkezi,
antidate diş. Doğrusundan önce imiş gibi gösterilen
tarih.
antidater gçl. Eski tarih atmak (Antidater une lettre,
un contrat).
antidémocratique s. Demokrasiye aykırı (Loi
antidémocratique).
antidépresseurs, ve. er. Rahatlatıcı,dinginleştirici,
"müsekkin (Médicament antidépresseur. Prendre
un antidépresseur).
antidérapante s. Kaymayı önler, kaymaya karşı
(Pneus antidérapants).
antidiphtérique s. hlk. Kuşpalazma karşı (Sérum
antidiphtérique).
antidiurétique s. ve er. hek. İdrar azaltıcı (Une
substance
antidiurétique.
Prendre
un
antidiurétique).
antidote er. 1. Ağıbozan, panzehir. 2. Antidote à,
contre qch: Bir şeye karşı ilaç, kurtuluş yolu (Le
cinéma est pour lui un antidote à la fatigue.
D'excellents antidotes contre la mélancolie).
antiémétique s. hek. Kusmayı durdurucu,
antiengins. Füzesavar (Fuséeantiengin).
antienne diş. 1. Kilisede okunan bir ilâhi. 2.
Nakarat, dilin pelesengi (Je connais ton antienne:
Tu vas me dire encore que je ne prends pas assez
d'exercice). f Chanter toujours la même antienne:
Hep aynı nakaratı okumak,
antiesclavagisme er. Köleliğe karşı olma, kölelik
karşıtçılığı,
antiesclavagistes, ve ad. Kölelik karşıtçısı,
antifachisme er. Faşistliğe karşı olma, faşistlik
karşıtçılığı.
antifasciste s. ve ad. Faşistlik karşıtçısı.
(Mouvement antifasciste).
antifébriles, hek. Ateş düşürücü,
antiferment er. Mayabozan,
antigel er. Donmayı önleyici madde, *donmaönler
"antifriz (Antigelpour radiateurs d'automobiles).
antigène er. Antigen.

81

antiphilosophique
antigouvernementales. Hükümete karşı olan.
antigrève s. Greve karşı, grev önleyici (Lois
antigrèves).
antihygiénique s. Sağlığa dokunur,
anti-inflationniste s. Enflasyona karşı, para
şişkinliğini önleyici (Une politique
antiinflationniste).
antilithique s. ve er. hek. (Böbrek safra gibi
organlarda) Taş oluşumunu önleyen, "taşönler
(Médicament antilithique, un antilithique).
antilogiques. Mantığa aykırı,
antilogisme er. fels. Terstasım.
antilope <% hayb. Antilop, karaca,
antimatière diş. fiz. 'Karşıt özdek, karşıt madde,
antimilitarisme er. Askerlik sevmezlik, militarizm
karşıtçılığı.
antimilitariste s. ve er. Askerlik sevmez,
militarizme karşı,
antimissile s. Füzesavar (Fusée antimissile. Missile
antimissile).
antimite s. ve er. Güve öldürücü; güve ilâcı
(Produits antimites. Un antimite).
antimoine er. kim. Antimon,
antimonarchique s. Monarşi karşıtçılığına değgin,
antimonarchisme er. Monarşi karşıtçılığı, tek erklik
karşıtçılığı.
antimonarchiste s. ve ad. Hükümdarlık karşıtçısı,
monarşi yönetimine karşı olan, 'tekerklik
karşıtçısı.
antimonié,e s. Antimonlu (Hydrogène antimonié).
antinational,e s. Ulusçuluğa, ulusal çıkara aykırı,
antinazi,e s. ve ad. Nazilik karşıtçısı; naziliğe karşı,
antineutron
er. fiz.
Manyetik
momenti
nötronunkine karşıt olan parçacık, karşıtnötron.
antinomie diş. fels. Çatışkı,
antipape er. Kilisece tanınmamış papa .
antiparasites. Parazit önleyici,
antiparlementaire s. 1. Parlamento kurallarına
aykırı. 2. Parlamento karşıtçısı,
antiparlementarisme er. Parlamento karşıtçılığı,
antiparticule diş. fiz. Kimyasal öge atomlarının
özelliklerine karşıt özellikler taşıyan parçacık.
Karşıt tanecik,
antipathie diş. 1. Karşıt duygu, sevemezlik,
ısmamazlık (J'éprouve une profonde antipathie
pour ce sotprétentieux). 2. Sevişmezlik, soğukluk
(Ily a entre les deux peuples une vieille antipathie).
antipathique s. Sevimsiz, soğuk (Un visage
antipathique).
antipatriotiques. Yurtseverliğe aykırı,
antipersonnel s. ask. (Değişmez) İnsanlara karşı
(Mines antipersonnel).
antiphilosophique s. Felsefe düşüncelerine aykırı;

antiphrase
felsefeye karşı,
antiphrase diş. Karşıtlama; ters deyi, "tesmiye
binnakiz.
antipode er. coğr. Taban karşısı. § Aux antipodes:
Çok uzaklara ; çok uzaklarda (Faire un voyage aux
antipodes). Etre à l'antipode de, aux antipodes de:
-den çok uzakta olmak; -iri karşıtı olmak (Vous
êtes à l'antipode de ma pensée).
antipoétiques. Şiire aykırı,
antipoliomyélitique s. hek. Çocuk felcine karşı
(Vaccin antipoliomyélitique).
antipollution s. (Değişmez) Çevre kirliliğine karşı,
hava kirliliğine karşı (Ligue antipollution).
antiprotectionniste
s.
Himayeciliğe
karşı,
korumacılık karşıtçısı,
antiproton er. fiz. Kütlesi protonun kütlesi ile,
manyetik elektrik yükü ise elektronun yükü ile
eşit olan parçacık,
antiputrides. 1. Çürümeyi, kokuşmayı önleyici. 2.
er. Çürümeönler, kokuşmaönler (Le phénol est
un antiputride).
antipyrétique s. ve ad. Ateşdüşürücü.
antipyrine diş. Antipirin.
antiquaille
Antika, öteberi (Unsalon encombré
d'antiquailles).
antiquaire er. Antikacı.
antique s. 1. 'Eskil; İlkçağ işi, ilk çağlardan kalma
(Civilisation antique. L'Anatolie antique. Des
vases et des statuettes antiques ont été retrouvés au
cours des fouilles). 2. Eski, eski zaman işi, modası
geçmiş (Une voiture antique). 3. er. Eski yapıtlar,
eski sanat yapıtları (Imiter l'antique). 4. diş. Eski
yapıt, antika (Collection d'antiques).
antiquement bel. Eski tarzda,
antiquité diş. 1. Eskilik (L'antiquité
d'un
monument). 2. Eski zamanlar (Cela remonte à la
plus haute antiquité). 3. İlkçağ (L'antiquité
grecque et romaine). 4. İlkçağ insanları (Les
écrivains du XVII. siècle s'inspirent de l'antiquité).
5. diş. ç. İlkçağ yapıtları, ilkçağdan kalma yapıtlar
(Les départements des antiquités orientales,
égyptiennes, grecques et romaines au Musée du
Louvre).
antirabique s. hek. Kuduza karşı (Vaccination
antirabique).
antiracisme er. Irkçılığa karşı olma, ırkçılık
karşıtçılığı.
antiracistes, vead. Irkçılık karşıtçısı, ırkçılığa karşı,
antiradiation s. (Değişmez) Işınıma karşı koruyan,
radyoaktiviteye karşı koruyan,
antiréglementaires. Yönetmeliğe aykırı,
antireligieux, euse s. Dine aykırı, dine karşıt (La
polémique antireligieuse de Voltaire).

82

antonymie

antirépublicain^
s.
Cumhuriyete
aykırı;
Cumhuriyet karşıtçısı,
antirévolutionnaires, vead. Devrime, devrimciliğe
aykırı. Devrime karşı; devrim karşıtçısı,
antirouilles. 1. Pas önleyici. 2. Pas temizleyici (Pâte
antirouille).
anti-scientifique s. Bilimselliğe aykırı,
antiségrégationnistes, vead. Irkayıncılığınakarşı;
ayıncılık karşıtçısı,
antisémites, ve ad. Yahudi düşmanı (Propagande
antisémite).
antisémitisme er. Yahudi düşmanlığı,
antisepsie diş. Antisepsi.
antiseptique s. Mikrop öldürücü, antiseptik
(Remède anticeptique, pansement antiseptique).
antisociale s. 1. Toplum düzenine aykırı,
toplumsallığa aykırı. 2. Emekçilere karşı,
çalışanların
çıkarlarına
aykırı
(Mesures
antisociales).
antispasmodique s. 1. Kasınma savan, kasınma
gideren (Remède antispasmodique). 2. er.
Kasınma savan ilaç.
antisportif, ive s. 1. Spora karşı, spora düşman.
Sporculuğa aykırı (Comportement antisportif).
antisyphilitiques. Frengiye karşı,
antitétaniques. Tetanosakarşı gelen, tetanosakarşı
koruyan,
antithermiques, hek. Isı düşüren,
antithèse diş. 1. ed. Birbirinin karşıtı olan
düşünceleri bağdaştırarak bir arada kullanma
sanatı, *karşıtlama (L'antithèse est un procédé de
style). 2. fels. Karşısav. 3. Bir şeyin tam karşıtı (II
est vraiment l'antithèse de son frère).
antithétique s. Karşıtlıklarla dolu, karşısav olma
niteliğinde, *karşıtlamalı (Style volontiers
antithétique. Propositions antithétiques).
antitoxine diş. Ağıkıran, zehir kıran,
antitoxique s. Ağıya karşı, zehire karşı, panzehir
etkisinde.
antitrust s. (Değişmez) Tröstlere karşı (Loi
antitrust).
antituberculeux, euse s. Vereme karşı (Vaccin
antituberculeux).
antitussif, ive s. 1. Öksürüğe karşı. 2. er. Öksürük
ilâcı (La codéine est un antitussif).
antivariolique s. hek. Çiçek hastalığına karşı
(Vaccin antivariolique).
antivol er. Bir şeyin çalınmasını önleyici düzen, kilit
(Il plaça l'antivol sur la roue avant).
antonomase diş. Özel bir adla bir cinsi yada özel bir
adı dolayısıyla anlatma, *dolaylı adlama.
antonyme er. Karşıtanlamlı.
antonymie diş. Karşıtanlamlılık.

antre
antre er. 1. Küçük mağara, in (L'antre d'une bête).
2. mec. Korkulu yer (Je n'ai jamais été invité à son
cabinet de travail, son antre qu'il interdit à tous). §
L'antredu lion: Girilmesi kolay ama çıkılması güç
tehlikeli yer.
anurie diş. hek. Sidik kesilmesi,
anus [anys ] er. Anüs.
anxiété diş. 1. Kaygı, korku (Il attendait dans une
anxiété visible une réponse à son envoi). 2. hek.
Yürek darlığı, sıkıntı,
anxieusement bel. Kaygı ile, tasa ederek,
tasalanarak (Rester anxieusement à l'écoute des
dernières nouvelles de la catastrophe).
anxieux,euse s. Kaygılı, sıkıntılı, tasalı (Regards
anxieux). Etre anxieux de qch: Bir şey için kaygı
duymak, tasalanmak (Je suis anxieux de l'avenir).
anxiogène s. Sıkıntı veren, bunalıma düşüren (Un
climat anxiogène).
aoriste er. dilb. Geniş zaman,
aorte diş. anat. Ana atardamar, *taçdamar (L'aorte
thoracique et l'aorte abdominale).
aortique s. Ana atardamara değgin (La crosse
aortique).
aortite diş. hek. Ana atardamar yangısı, taçdamar
yangısı.
août er. 1. Ağustos. 2. Orak, hasat.
aoûtage er. 1, Ağustosta görülen tarım işleri. 2.
Orak (işleri).
aoûte,e s. Ağustos sıcağı görmüş, olgunlaşmış
(Fruits aoûtés).
aoûtement er. Yaz sonuna doğru genç dal
dokularında odunlaşma.
aoûtien,ne ad. 1, Ağustosta tatile giden. 2.
Ağustosta Pariste yada büyük bir kentte kalan
kişi.
aoûteron er. Orakçı.
apache er. 1. Külhanbeyi, efe. Kent haydutu (Dans
une rue sombre de la banlieue, il fut attaqué et
dévalisé par deux apaches armés). 2. s.
Külhanbeyce, efece (Un air apache).
apaisant,e s. Yatıştırıcı, erinç verici (La beauté
apaisante de sa voix. Prononcer des paroles
apaisantes).
apaisement er. 1. Yatıştırma. 2. Yatışma
(L'apaisement de mes souffrances et de ma
jalousie).
apaiser gçl. Yatıştırmak, dindirmek, bastırmak
(Apaiser sa faim, une souffrance). § S'apaiser:
Yatışmak, dinmek (La tempête s'apaise. Sa colère
s'est apaisée).
apanage er. 1. Eskiden kralların prenslere verdiği
bir çeşit has. 2. mec. Birine özgü olan şey, vergi
(L'art ne doit pas être l'apanage d'une élite, il est le

83

apéritif
bien de tous). § Avoir l'apanage de qch: Bir şeyin
tekelini elinde bulundurmak, bir şeyi kendi
tekeline almak (Ne croyez pas avoir l'apanage de
la sagesse).
aparté er. 1. (Tiyatroda) Kendi kendine konuşma
(Les apartés doivent être courts et rares). 2.
(Kalabalık bir toplantıda) Köşeye çekilip
konuşma, gizli ve kısa konuşma (Ils ne cessèrent de
faire des apartés pendant toute la conférence). § En
aparté:Gizlice,giz olarak (Il me raconta en aparté
sa dernière aventure).
apathie
1. Duygusuzluk, gevşeklik, uyuşukluk,
iç sönüklüğü (L'apathie du gouvernement devant
les menées subversives). 2.fels. Stoa felsefesince,
kişinin
varacağı
en
yüce
durum,
'duyumsamazlık,
apathique s. 1. Duygusuz, gevşek, uyuşuk, içi
sönük; duyumsamaz (Un homme apathique). 2.
fels. Duyumsamaz.
apathiquement bel. Duygusuzca, gevşekçe,
uyuşukça. Duyumsamazca.
apatrides, ve ad. Hiç bir devletin uyruğu olmayan,
yurtsuz, "vatansız, "haymatlos (L'office de
protection des réfugiés et apatrides).
apatridie diş. Uyrukluktan yoksunluk; yurtsuzluk,
"vatansızlık,
apepsie diş. Sindirim bozukluğu, sindirmezlik.
aperceptibles. Kavranır, kavranabilir,
aperception diş. 1. Kavrama, kavrayış. 2. fels.
Tamalgı.
aperceptivité diş. Kavrama yetisi, kavrayışlıhk.
apercevables. Görülebilen, seçilebilen,
apercevoir gçl. 1. (Uzak, karanlık yada küçük
şeyleri) Görmek, seçmek (Apercevoirun microbe
par le microscope. On apercevait au loin l'incendie
d'un village). 2. Sezmek, görmek, kavramak
(Pascal voit la faiblesse des hommes, mais derrière
elle, il aperçoit leur incurable blessure). § Laisser
aperçevoir qch yada Faire apercevoir qch:
Göstermek, belli etmek (Il n'a pas laissé
apercevoir sa méfiance). § S'apercevoir: 1. a)
Görülmek, seçilmek (Un détail qui s'aperçoit à
peine), b) Birbirini görmek, birbirini fark etmek
(De loin, ils se sont aperçus). 2. S'apercevoir de
qch: -in farkına varmak, -i anlamak, -i
ayrımsamak (Je me suis aperçu de leur intrigue. Il
s'est aperçu que ses amis le trompaient).
aperçu er. Toplu bir bakış; toplu bir düşünü; genel
bir özet (ila donné un aperçu de la situation. Un
aperçu sur l'art d'un pays).
apéritif,ive s. 1. İştah açıcı (Une boisson apéritive.
L'air de cette caverne était apéritif). 2. er. İştah
açıcı içki, yemekten önce içilen hafif içki, apéritif

aperture
(Prendre un apéritif. Offrir un apéritif à son ami).
aperture diş. dilb. Açıklık derecesi,
apétales, bitb. Taçyapraksız (Lafleur du chanvre est
apétale).
à-peu-près, à peu près. er. 1. Yaklaştırmaca bilgi,
yaklaşıklık, aşağı yukarılık (Toute la vie est faite
d'à peu près. Les calculs astronomiques roulent
sur des à peu-près.) 2. bel. Aşağı yukarı (Le village
comptait à peu près mille habitants).
apeuré,e s. Korku içinde, korkmuş, ürkmüş (Un
regard apeuré. Un animal apeuré).
apeurer gçl. Korkutmak, ürkütmek, yüreğine
korku salmak,
apex [tıp ek s] er. 1. En yüksek nokta, uç, doruk. 2.
gökb. "Günerek, uzayda güneş dizgesinin
yıldızlara doğru yaptığı devinmenin hedefi,
aphasie diş. hek. 1. Konuşmayitimi, konuşma
yitirimi. 2. dilb. Sözyitimi.
aphasique s. Konuşma yeteneğini yitirmiş (La
rééducation des malades aphasiques).
aphélie er. gökb. Günöte.
aphérèse dij. dilb. Sözcüğün başından ses düşmesi,
önses düşmesi,
aphone s. hek. Ses yitimine uğramış kişi, sesi yitik
(L'orateur, enrhumé, était à moitié aphone. II est
devenu aphone à la suite d'une opération du
pharynx).
aphonie diş. hek. Sesyitimi; sesyitirimi.
aphorisme er. 1. Özlü söz, özdeyiş (Les aphorismes
d'Hippocrate. "L'oisiveté est la mère de tous les
vices" est un aphorisme). 2. mec. Tartışma götürür
söz.
aphrodisiaque s. ve ad. Şehvet verici, şehvet
uyandırıcı, *isteklendirici, kuvvet macunu
(Prendre un aphrodisiaque. Une substance
aphrodisiaque).
aphte er. hek. Pamukçuk (hastalığı),
aphteux,euse s. hek. Pamukçuk hastalığına
tutulmuş; pamukçuk hastalığına değgin (Un
enfant aphteux). § La fièvre aphteuse: Şap
hastalığı,
aphylle s. Yapraksız (bitty).
api er. Bir tür küçük elma, kirazelması (Pomme
d'api;pommeapie de denir),
à-pic er. Diklik, sarplık (L'à-pic d'une falaise).
apical,e s. 1. Doruksal; en yüksek. 2. dilb.
Dilucundan çıkan. 3. diş. Dilucu ünsüzü,
apicoles. Arıcılığa değgin (Matérielapicole).
apiculteur er. Arıcı,
apiculture diş. Arıcılık,
apidés er. hayb. Arıgiller, arılar familyası,
apiquer gçl. (Gemi serenlerini) Karga etmek,
apitoiement er. Acıma, "merhamet.

84

apocalypse
apitoyer gçl. 1. Acındırmak, merhamete getirmek
(Ces remarques de désespoir auraient apitoyé le
cœur le plus insensible). 2. Apitoyer qn sur qch:
Birini bir şeye acındırmak, merhamete getirmek
(J'ai essayé de l'apitoyer sur le sort des
malheureux). § S'apitoyer sur qch: Bir şeye
acımak, yüreği yanmak (S'apitoyer sur un drame
familial, sur les orphelins).
apivore s. ve ad. Arıyiyen, arı ile beslenen, ancıl.
aplanir gçl. 1. Düzleştirmek (Aplanir une surface,
un terrain, un chemin). 2. mec. Ortadan
kaldırmak (Aplanir une difficulté, un obstacle). §
S'aplanir: Düzelmek, kolaylaşmak, yoluna
girmek (Tout s'est aplani après une longue et
franche discussion).
aplanissement er. 1. Düzleştirme; düzleşme. 2.
Ortadan kaldırma; ortadan kaldırılma, ortadan
kalkma.
aplasie diş. hek. Gelişme durması; gelişme
yetersizliği.
aplati,e s. Yassı, yassılmış (Un nez aplati. La Terre
est aplatie aux pôles).
aplatir gçl. 1. Yassıltmak, yassılaştırmak,
düzleştirmek (Aplatir un pli, une barre de fer.) 2.
Ezmek, çarpıp ezmek (Aplatir une voiture). 3.
hlk. Yenmek, tuz buz etmek, ezip geçmek
(Aplatir un ennemi). § S'aplatir: 1. Yere yatmak,
gizlenmek (Il s'est aplati derrière la haie pour
guetter les passants). 2. S'aplatir contre qch: Bir
şeye çarpmak (S'aplatir contre un mur). 3.
S'aplatir devant qn: Biri karşısında, bir şey
karşısında küçülmek, alçalmak, boyun eğmek,
dalkavukluk etmek (S'aplatir devant ses
supérieurs, devant un pouvoir).
aplatissement er. 1. Yassılaşma, yassılaştırma
(Aplatissement de la Terre aux deux pôles.) 2.
Yenme, ezme (L'aplatissement des armées
ennemies).
aplomb er. 1. Diklik, dikeylik, dikinelik (Le mur a
perdu son aplomb). 2. Duruş dengesi, uygun
duruş (Aplombs du cheval). 3. Denge (Le vertige
lui a fait perdre son aplomb et il est tombé). 4.
Güven, kendine güven (Il a un aplomb
imperturbable). 5. hlk. Küstahlık, kendini
bilmezlik (Il a de l'aplomb!). § D'aplomb: 1.
Dikey olarak, dikine (Lesoleil tombe d'aplomb).
2. Sağlamca, dengeli olarak (L'armoire est posée
d'aplomb). Etre d'aplomb: Sağlığı, keyfi yerinde
olmak (Je ne suis pas d'aplomb aujourd'hui).
apocalypse diş. 1. Yeni Ahit'in (İncil'in) son kitabı.
2. Kıyamet; dünyanın sonu; çok büyük yıkım
(Après le tremblement de terre, le pays offre une
vision d'apocalypse).

apocalyptique
apocalyptique s. 1. Anlaşılmaz, kapalı, karanlık
(Un style apocalyptique). 2. Korkunç; kıyamet
kopmuş gibi; dünyanın sonunun geldiğini ansıtan
(Un paysage apocalyptique. La vision de cette ville
détruite était apocalyptique).
apocope diş. dilb. Sonses düşmesi (On dit Télé pour
télévision par apocope).
apocryphe s. 1. Gerçekliği su götürür; uydurma,
düzmece (Certains dialogues de Platon sont
apocryphes). 2. Kilisenin kabul etmediği,
Kilisenin tanımadığı (Evangiles apocryphes).
apode s. ve er. Ayaksız.
apodictique s. 1. Açık, söz götürmez. 2. mant.
Zorunlu (önerme),
apogée er. 1. gökb. Yeröte. 2. mec. En yüksek
aşama, doruk. § A l'apogée de: En yüksek
noktasında, doruğunda (Il est maintenant à
l'apogée des honneurs. L'Empire Ottoman, à son
apogée,dominait tous les Balkans). Atteindre son
apogée: Doruk noktasına varmak (Sa réputation
atteint son apogée).
apolitique s. Siyaset dışı kalan; siyasetle
ilgilenmeyen, uğraşmayan (Ce syndicat se déclare
apolitique).
apolitisme er. Siyaset dışı kalma; siyasete
bulaşmama (Il est partisan de l'apolitisme
syndical).
apollon er. 1. hayb. Apollon kelebeği. 2. mec. Çok
güzel ve yakışıklı erkek,
apologétique s. 1. Savuncah, savunucu. 2. Övücü,
övgülü 3. diş. Dini savunan kitap,
apologie diş. 1. Savunca, savunma (L'apologie de
Socrate). 2. Övgü, övme (L'apologie d'une
conduite, d'un acte). § Faire l'apologie de: 1. Bir
şeyin savunmasını yapmak, bir şeyi savunmak (Le
journal fut condamné pour avoirfait l'apologie du
crime). 2. Bir şeyi, birini övmek; birşeyin
övgüsünü yapmak (Faire l'apologie d'un ministre,
d'un ouvrage).
apologiste ad. 1. Savunucu (L'Eglise n'eut pas
besoin d'apologiste). 2. Hıristiyanlık inananı
savunan kişi. § Se faire l'apologiste de qch: Bir
şeyin savunuculuğunu, avukathğını yapmak (Il
s'est fait l'apologiste des réformes).
apologue er. Öğüt verici öykü, ders alınacak masal
(Les apologues d'Esope).
aponevrosediş. anat. Kas zarı.
apophonie diş. dilb. Ünlü almaşması.
apophtegme er. Ulu söz. Büyük söz (Alaylı
anlamda kullanıldığı da olur),
apophyse <% anat. Kemik çıkıntısı,
apoplectique s. 1. Beyin kanamasıyla ilgili, beyin
kanamasına değgin (Attaque apoplectique). 2.

85

apôtre
Beyin kanamasına anık (Une face apoplectique).
apoplexie
hek. 1. Kanama. 2. Beyin kanaması,
beyin inmesi,
apostasie diş. 1. Dinden (özellikle Hıristiyan
dininden) dönme. 2. mec. Dönme, cayma,
bırakıp gitme, döneklik (Tout abandon des idées
de sa jeunesse lui paraissait une apostasie).
apostasier gsz. (Bir dinden, bir inançtan, bir
partiden) Dönmek, caymak,
apostat,e s. ve er. (Bir dinden, bir inançtan; bir
partiden) Dönmüş; dönek; "ihtida etmiş,
"mühtedi (Moine apostat. Un apostat).
apostème er. Çıban.
aposter gçl. (Kötü bir işi için adam) Tutmak (Des
témoins qu'on a apostés pour charger un
innocent).
a posteriori bel. Lat. mant. 1. Sonsal, sonsal olarak,
"aposteriori. 2. Deneylerin verilerine dayanan,
apostille^. "Haşiye; dipnot,
apostiller gçl. Haşiyelemek; dipnot düşmek
(Apostiller une pétition).
apostolat er. Havarilik.
apostoliques. 1. Havarice; havariliğe değgin (Une
vertu apostolique. Une mission apostolique). 2.
Papalıktan gelen; Papalığa bağlı (Lettre
apostolique.
Nonce
apostolique:
Papalık
büyükelçisi).
apostoliquement bel. Havarice; havarileri andırır
biçimde.
apostrophe diş. 1. Birine beklenmedik anda söz
yöneltme, *yönenme, laf atma (Il fut interrompu
dans son discours par une apostrophe ironique). 2.
Çıkışma, sert çıkış yapma, azarlama, paylama (II
lança une apostrophe vengeresse au chauffeur de
la voiture qui venait de l'éclabousser). 3. Yazıda iki
sözcük arasında konulan ve ilk sözcüğün
sonundaki seslinin düştüğünü belirten işaret;
apostrof: (').
apostropher gçl. Azarlamak, haşlamak, paylamak
(L'agent de police l'a vivement apostrophé). §
S'apostropher: Birbirine çıkışmak, birbirini
azarlamak (Les chauffeurs s'apostrophent et
s'injurient).
apothème er. mat. îç yarıçap,
apothéose diş. 1. Tanrılaştırma, ululaştırma
(L'apothéosed'un empereur). 2. Kutsama, büyük
saygı gösterme (La réception à l'Académie fut
pour lui une apothéose). 3. Yengi, utku, büyük
başarı, "zafer,
apothicaire er. (Eskiden) Eczacı. § Compte
d'apothicaire: Uzun ve karmaşık hesap,
apôtre er. I. Havari (Jésus-Christ et ses apôtres).§Se
faire l'apôtre de qch: Bir şeyin öncülüğünü,

apozème
savunuculuğunu yapmak (Se faire l'apôtre d'une
doctrine, d'une opinion). Faire le bon apôtre:
Doğruluk taslamak; kuzu postuna bürünmek,
apozème er. Bitkilerin kaynatılmasından elde
edilen ilaç.
apparaître gsz. 1. Görünmek, görünüvermek,
belirmek (Soudain, les montagnes apparurent à
l'horizon). 2. mec. Ortaya çıkmak (Tôt ou tard, la
vérité apparaît). 3. Apparaître comme: Gibi
görünmek (Un bon portrait m'apparaît toujours
comme une biographie dramatisée). § Il apparaît
que:.... Öyle görünüyor ki..., öyle geliyor ki... (II
m'apparaît que vous allez perdre).
apparat er. 1. Şatafat (Discours d'apparat. Venir en
grand apparat). 2. Özel sözlük, küçük sözlük,
sözcük dağarcığı (L'apparat de Cicéron). §
Apparat critique: Eski bir yapıtın yeni basımında
yapılan çıkmalar, eklenen notlar,
apparaux er. ç. 1. Avadanlık. 2. Cimnastik aletleri
takımı.
appareil er. 1. Hazırlıklar (L'appareil d'une fête). 2.
Aygıt (Appareil digestif). 3. Örgüt, çark
(Appareilpolicier d'un gouvernement. L'appareil
d'un parti). 4. (Yapıcılıkta) Taşların örülüşü. 5.
Makina, araç (Appareilphotographique. Appareil
automatique). 6. Telefon (Allô, qui est à
l'appareil?). 7. Uçak (L'appareil décolle). 8.
(Yara tımarı için) Sargı takımı, sargı (A voirie bras
dans un appareil).
appareillage er. 1, den. Yola çıkma hazırlığı
(Manœuvres d'appareillage).
2. "Tesisatın
bütünü,
"tesisat,
*döşem
(Appareillage
électrique).
appareillement er. 1. Takım düzme. 2.
(Çalıştırılacak hayvanları) Birbirine koşma, çifte
koşma (Appareillement des boeufspour le labour).
appareiller gçl. 1. (Benzer iki şeyi) Birbirine eş
yapmak, birbirine koşmak, eşlemek (Appareiller
des candélabres). 2. Çiftleştirmek. 3. (Yapıcılıkta
taşları) Yontup hazırlamak (Appareiller des
pierres). 4. Yola çıkacak duruma getirmek, yola
çıkma hazırlıklarını yapmak (Appareiller un
navire). 5. gsz. (Gemi) Gidiş hazırlığı görmek;
limandan ayrılmak; demir almak (Le paquebot
appareille pour Istanbul). § S'appareiller avec:
•ile eş olmak; kendine eş yapmak (Quand la
tourterelle a perdu sa compagne, elle ne
s'appareille plus avec une autre).
appareilleur er. 1. Yontulacak taşların ölçüsünü
belirten usta, taşçı ustası. 2. (Dokumacılıkta)
Yün, ipek karışımını düzenleyen usta §
Appareilleur à gaz: Havagazı borular.ni döşeyen,
onları onaran işçi, havagazcı.

86

apparition
apparemment bel. 1. Görünüşte, görünüşe göre,
dıştan
bakıldığında
(Des
raisins mûrs
apparemment). 2. Besbelli, kuşkusuz,
apparence diş. 1. Görünüş (Malgré l'apparence, sa
situation était inquiétante).2. Görünüm "manzara
(Ona repeint la maison pour lui donner une belle
apparence). § En apparence: Görünüşte,
görünürde. Sauver les apparences: Görünüşü
kurtarmak, "zevahiri kurtarmak. Sacrifier les
apparences:
Dedikodulara,
söylentilere
aldırmamak. Se fier aux apparences, se laisser
aller aux apparences: Görünüşe kapılmak,
görünüşe aldanmak,
apparences. 1. Görünür, gözle görülen (Un danger
apparent). 2. Görünüşte; görünüşte kalan,
gerçeğe uymayan (Sous cet éclat apparent, il n'y a
rien de solide). 3. Belli, açıkça ortada (Sans raison
apparente. D'une manière apparente).
apparenté,e s. 1. Akraba olmuş (Ils sont
apparentés). 2. Apparenté à qn: a) Birine akraba
olmuş (Il est apparenté à notre famille). b )mec. -e
benzeyen, -i andıran (Un style apparenté à
Voltaire).

apparentement er. Akraba olma, yakınlık,
hısımlık.
apparentergç/. 1. Birini evlendirerek akraba, hısım
kılmak (Tâchez de bien apparenter votre fille). 2.
Apparenter qn à qn: Birini bir kimseye, bir yere
akraba yapmak (Son père aurait voulu
l'apparenter à une bonne famille). § S'apparenter
à: 1. Akraba olmak, akrabalık bağı kurmak
(S'apparenter à ta bourgeoisie). 2. Benzemek,
andırmak (Le goût de l'orange s'apparente à celui
de la mandarine.
appariement er. 1. Eş yapma, eşleme; çift yapma,
çiftleme (Appariement des gants, des bas). 2. Yan
yana getirme, birbirine karşılık tutma (Ce qui fait
un chef-d'œuvre, c'est un appariement heureux
entre le sujet et l'auteur).
apparier gçl. 1. Eş yapmak, birbirine koşmak
(Apparier des chevaux, des gants). 2. (Özellikle
kuşları) Çiftleştirmek (Apparier des pigeons, des
tourterelles). § S'apparier: (Kuşlar) Çiftleşmek,
appariteur er. (Belediye, üniversite, okul gibi
yerlerde) Odacı (Les appariteurs de la Sorbonne).
apparition diş. 1. Görünme, görünüverme, ortaya
çıkma (Apparition
d'une
comète,
d'un
phénomène, des hommes sur la terre). 2. Görüntü,
hayalet (Chaque samedi, le château était le lieu
d'apparitions mystérieuses). 3. Gözüne görünme
(Apparition de la Vierge à Sainte Catherine). § Ne
faire qu'une apparition: Şöyle bir görünüp
gidivermek, gözden yitivermek.

apparoir
apparoir gsz. (Yalnız mastarı, bir de şimdiki
zamanın tekil üçüncü şahsı "il appert" kullanılır)
Ortaya çıkmak, belirmek, anlaşılmak (Il appert
de l'enquête que l'équipe a bien travaillé).
appartement er. Daire, apartman dairesi (Ily a trois
appartements par étage dans cet immeuble.
Appartement meublé).
appartenance diş. 1. Eklenti, ilinti (Les
appartenances d'un château). 2. İlgi, bağ,
değginlik, ait olma, "aidiyet; "mensubiyet
(L'appartenance à une religion, à une race, à une
famille).
appartenir gsz. 1. Ait olmak. 2. Appartenir à: a) -in
malı olmak ; -e ait olmak (Cette maison appartient
à mon oncle), b) -ile ilgili olmak, -in alanına
girmek (Cela n 'appartientpas à mon sujet. Ce livre
appartient au genre des essais philosophiques), c)
-e vergi olmak, özgü olmak (La gaîté appartient à
l'enfance). 3. Appartenir à qn de f.qch: -mek
birine düşmek (Il appartient aux familles d'élever
leurs enfants). § S'appartenir: Kendi başına
buyruk olmak; karışanı görüşeni olmamak,
appas er. ç. (Kadında) Alım, cinsel çekim, göz
alıcılık (Elle a des appas qui ne laissent pas
insensible).
appât er. 1. Olta yada tuzak yemi (Mettre de l'appât
à un piège, à l'hameçon). 2. mec. Çekicilik,
aldatıcılık (L'appât du gain. Prendre la multitude
par l'appât de la liberté).
appâter gçl. 1. Yemlemek, yemle çekmek (Appâter
des poissons, des oiseaux, un gibier). 2. Besiye
yatırıp semizletmek (Appâter des volailles, des
oies et dindes). 3. mec. Yemlemek, kandırmak,
aldatmak (Appâter quelqu'un par de belles
promesses, avec de l'argent).
appauvrir gçl. 1. Yoksullaştırmak (Les dépenses
superflues ont appauvri
le pays).
2.
Verimsizleştirmek, kısırlaştırmak (Appauvrir
une terre. Une vie misérable a appauvri sa pensée).
appauvrissement
er.
1.
Yoksullaşma,
yoksullaştırma; yoksul düşme, yoksul düşürme.
2. Kısırlaşma, verimsizleşme, güçsüzleşme.
appeau er. 1. (Avcılıkta) Çığırtkan (kuş). 2.
(Çığırtkan kuş yerine kullanılan) Çığırtkan
düdüğü. § Servir d'appeau à qn: Birinin enayisi
durumuna düşmek; aldanmak. Se laisser prendre
a l'appeau: Oyuna gelmek, kanmak, aldanmak,
appel er. 1. Çağırma, çağırım (Crions plus fort, ils
n'ont pas entendu notre appel). 2. Çağrı, "davet
(Recevoir un appel, répondre à un appel). 3.
(Bulunmayanları anlamak için yapılan) Yoklama
(Etre présent, répondre à l'appel; être absent,
manquer à l'appel). 4. (Askere) Çağrılma. 5. ask.

87

appendicite
Toplanma borusu. 6. Başvurma (Appel au
peuple). 7. Kışkırtma, itme, tahrik etme (Appel
au soulèvement). 8. (Spor) (Gerinme koşusundan
sonra) Tam sıçrama (Jambe d'appel). § Sans
appel: Kesin (Juger sans appel). Appel à la prière:
Ezan (Le muezzin est monté chanter l'appel à la
prière). Appel d'air: (Soba, ocak gibi şeylerde)
Hava çekeceği. Cour d'appel: İstinaf mahkemesi.
Faire l'appel: Yoklama yapmak. Faire appel à: -e
başvurmak, seslenmek (Faire appel à la
conscience, à la sagesse de qn). Se pourvoir en
appel: Daha üst bir mahkemeye başvurmak,
appelant,e s. ve ad. 1. İstinaf dâvası açan. 2. er.

Çığırtkan (kuş),
appelé er. Kur'a eri. Askerlik görevini yapmaya
çağrılan genç (Les appelés de 1948).
appeler gçl. 1. Çağırmak, adını ünlemek (Appeler
un chien, un domestique). 2. Çağırmak, yanına
getirtmek (Appeler un médecin). 3. Çekmek,
getirmek, doğurmak (Le mensonge appelle le
mensonge). 4. Yoklama yapmak (Appeler les
élèves d'une classe). 5. Askere çağırmak, silâh
altına almak (Appeler les réserves). 6. Daha
yüksek bir yargı yerine baş vurmak. 7.
Gerektirmek, zorunlu kılmak, istemek (Cegrave
sujet appelle toute votre attention). 8. Adım
koymak, adını vermek (Ils appeleront leur
prochaine fille Hélène). 9. Appeler qnàqch: Birini
bir şeye atamak (Appeler un fonctionnaire à un
grand poste). 10. Appeler qn à qch; à f. qch: Birini
bir şeye, bir şeyi yapmaya çağırmak (Appeler son
ami à son aide, à secourir les blessés). § Appeler qn
en justice: Birini mahkemeye vermek. En
appeler: Bir kararı daha yüksek bir yargı yerinin
önüne götürmek. En appeler à: -e bırakmak,
havale etmek (J'en appelle à votre sagacité). En
appeler de qch: Kabul etmemek, reddetmek (J'en
appelle de votre décision). § S'appeler:
Adı...olmak (Je m'appelle Paul. Comment
s'appelle cet arbre?).
appellatif,ive 1. s. dilb. Cins (Arbre est un nom
' appellatif). 2. er. Cins adı (Un appellatif).
appellation diş. 1. Ad verme, adlandırma. 2. Ad. §
Appellation d'origine: (Bir tecim ürününün)
Menşe adı, çıkış yeri adı.
appendice er. 1. Ek, ulama, sona eklenen bölüm
(Grouper dans l'appendice d'un ouvrage les
détails statistiques). 2. Ek bölüm; eklenti (On
distinguait une sorte d'appendice à la ferme, un
petithangar). 3.anat. Uzantı;körbarsakkuyruğu,
'kuyrucuk (Appendice nasal. Le médecin lui a
enlevé l'appendice).
appendicite^, hek. "Apandisit, *kuynıcukyangısı

appendre

88

appontage

(Etre opéré de l'appendicite).
yapıştırma.
appendre gçl. Asmak, takmak,
applicateur er. 1. Uygulayıcı (Applicateurs des
appentis er. 1. Sundurma. 2. Sırtını büyük bir yapıya
lois). 2. s. ve er. Yapıştırmaya, takmaya,
vermiş küçük yapı.
kaplamaya yarayan şey (Tampon applicateur,
appesantir gçl. 1. Ağırlaştırmak, hantallaştırmak
pinceau applicateur. Un applicateur).
(La fatigue avait appesanti ses pas.) 2. Appesantir
application diş. 1. Uygulama, uygulanma
qch
sur:
a)
...üzerinde
toplamak,
(Application d'une loi, d'une nouvelle méthode).
yoğunlaştırmak, artırmak (Appesantir son
2. (Teknikte) Yapıştırma, takma, kaplama
autorité sur son entourage), b) Kuvvetle -e
(Application d'un enduit sur un mur. Application
dayamak, vurmak (Appesantir sa main sur la
de feuilles de métal). 3. Özen, dikkat (Application
table). § S'appesantir: 1. Ağırlaşmak (Sa tête
à l'étude, au travail). § Mettre en application:
s'appesantissait sous l'effet du vin). 2. » Uygulamaya koymak, uygulamak (Mettre ses
S'appesantir sur qch: a) Bütün ağırlığıyla üzerine
idées en application).
çökmek (La domination coloniale s'est appesantie
applique diş. 1. Bir şeye süs olarak takılan parça,
pendant des siècles sur l'Amérique du Sud), b)
"takıt. 2. Duvar lâmbası, duvar şamdanı,
Üzerinde durmak, direnmek (Il s'appesantit
appliquées. 1. Uygulanmış, atılmış, yapılmış (Un
toujours sur les détails).
emplâtre appliqué sur une tumeur. Un coup bien
appesantlssement er. 1. Ağırlık, hantallık. 2.
appliqué). 2. Uygulamalı (Méthodeappliquée). 3.
Ağırlaşma,
ağırlaştırma;
hantallaşma,
Dikkatli, özenli, ciddi; çalışkan (Un élève
hantallaştırma.
appliqué).
appétence diş. İçgüdü ile olan istek, iç istek, özlem,
appliquer gçl. 1. Uygulamak (Appliquer une
iç çekme (Appétence de nouveauté).
méthode, une loi). 2. Dayamak (Appliquer une
appétissant,e s. İştah açıcı, ağız sulandırıcı, istek
échelle contre la muraille). 3. Vurmak, indirmek,
uyandırıcı (Un mets appétissant, une femme
yapıştırmak, aşketmek (Appliquer un soufflet). 4.
appétissante).
Basmak, koymak, yapıştırmak (Appliquer un
appétit er. 1. İstek, heves (Appétits naturels,
sceau, appliquer un emplâtre). S. Kullanmak
appétits sexuels). 2. İştah (Manger avec appétit,
(Appliquer un remède). 6. Appliquer qch à: Bir
sans appétit). § Avoir de l'appétit: İştahı olmak.
şeyi -e uygulamak (Appliquer une découverte aux
Donner
de
l'appétit:
İştah
açmak,
machines). $ S'appliquer: 1. Dikkatle, özenle
iştahlandırmak. Couper, enlever l'appétit:
çalışmak (Cet écolier s'applique). 2. S'appliquera
İştahım
kesmek.
Mettre
en
appétit:
qch: a) -e uymak, uygun gelmek (Ce jugement
İştahlandırmak, iştahını kabartmak. Rester sur
s'applique bien à son cas), b) -e kendini vermek
son appétit: Doymamak, aç kalmak,* doyum
(S'appliquer avec zèle à l'étude, au travail). 3.
bulmamak. Bon appétit: Afiyet olsun, yarasın.
S'appliquer sur: -e uygun gelmek, tam oturmak
L'appétit vient en mangeant: Buldukça daha
(Une lame qui s'applique exactement sur une
çoğunu ister kişioğlu; kişioğlu doymak bilmez,
autre). 4. S'appliquer à f. qch: -meye çalışmak
applaudir gçl. 1. Alkışlamak (Applaudir un acteur,
(S'appliquer à cultiver son esprit, à appendre une
un orateur). 2. Applaudir à qch: -e bütün gücüyle
langue étrangère).
katılmak, benimsemek, kalıbını
basmak
appoint er. 1. Bir para tutarının ancak bozuk
(J'applaudis de tout cœur à cette initiative
parayla, ufaklıkla ödenebilen kısmı, küsur. 2. Bir
heureuse). 3. gsz. Alkış tutmak, alkışlamak,
hesabı kapatan para, üste kalan küsur (Le
şakşaklamak (Des gens payés pour applaudir). $
receveur de l'autobus demande à chacun de faire
S'applaudir de qch: Bir şeyden hoşnut olmak, bir
l'appoint). 3. Ek, yan, tamamlayıcı; yan gelir (Un
şeye çok sevinmek, kıvanmak, kıvanç duymak,
salaire d'appoint. L'élevage constitue l'appoint le
applaudissement er. A\ki§(Lethéâtrecroulasousles
plus rémunérateur en Normandie). 4. Yardım,
katkı (Apporter son appoint. Ce fut un appoint
applaudissements).
décisif).
applaudisseur er. 1. Alkışçı. 2. mec. Şakşakçı,
dalkavuk,
applicabilité diş. Uygulanabilirlik,
applicable s. 1. Uygulanabilir, uygulamaya
konabilir. 2. Applicable à: -e uygulanabilir (Cette
loi n'estpast applicable aux étrangers).
applicage er. (Bir süs eşyasını bir duvara) Takma,

appointage er. 1. Uç uca dikme. 2. Sivriltme,
appointements er. ç. Aylık, "maaş (Toucher,
recevoir, donner des appointements).
appointer gçl. 1. Aylık vermek (Appointer un
employé). 2. Sivriltmek (Appointer un bâton).
appontage er. (Uçaklar için) Uçak gemisindeki

appoııtement
alana inme.
appontement er. Yük iskelesi,
apponteur er. Uçak gemisindeki alana inişleri
gösteren görevli,
apport er. 1. (Evlenirken karı ile kocadan
herbirinin getirdiği) Mal payı. 2. (Bir tecimsel
ortaklıkta ortaklardan her birinin ortaya
koyduğu) Anamal payı, "sermaye hissesi (Apport
en numéraire, en nature. La société a demandé à
ses actionnaires de nouveaux apports liquides). 3.
Getirme, verme, katma (L'apport constant d'eau
douce dilue le sel). 4. mec. Katkı, yardım
(L'apport de la Turquie à la civilisation).
apporter gçl. 1. Getirmek (Apportez-moi un verre
d'eau). 2. Vermek (Cet enfant nous apporte
beaucoup de satisfaction). 3. İleri sürmek
(Apporter des raisons, des arguments). 4.
Çıkarmak
(Apporter
des obstacles).
S.
Göstermek (Il apporte du soin à exécuter son
travail). 6. Sağlamak, doğurmak (Cette
découverte apportera beaucoup de changements
dans nos habitudes). 7. Yatırmak, koymak
(Apporter de l'argent dans une affaire). 8.
Apporter qch à qn: Birine bir şey getirmek,
vermek, sağlamak,
apposer gçl. 1. Koymak, atmak, basmak (Apposer
sa signature, son cachet). 2. Yapıştırmak
(Apposer une affiche, un timbre). § Apposer les
scellés (Le scellé): Bir şeyi kapamak,
kullanılmasını engellemek için mühürlemek
(Apposer les scellés surlaported'unmagasin, d'un
appartement).
apposition^. 1. Koyma, basma, yapıştırma, atma.
2. dilb. Belirten durumunda olmak üzere bir ada
başka bir adın koşulması yada koşulan bir ad,
'koşuntu; san (Voltaire, écrivain français).
appréciable s.
1.
Değeri
saptanabilen,
kestirilebilen. 2. Değerli, övgüye değer. 3.
Oldukça önemli, üzerinde durmaya değer (Il a
obtenu des résultats appréciables.
Des
changements appréciables).
appréciateur, trice ad. Değerlendirici, yargıcı,
hakem (Je devins un juste appréciateur de leur
mérite).
appréciatif, ive s. Kestirmeye dayalı, "tahminî (Etat
appréciatif d'une marchandise).
appréciation diş. 1. Değerlendirme, saptama
(Appréciation du prix d'une marchandise). 2.
Tahmin etme, kestirme (Appréciation fausse
d'une distance). 3. Değerlendirme, "takdir (Je
laisse cette décision à votre appréciation). 4.
Beğenme, değer verme, "takdir,
apprécier gçl. 1. Değer biçmek (L'expert a apprécié

89

apprentissage
le mobilier à telprix). 2. Tahmin etmek, kestirmek
(Il apprécie les dimensions avec exactitude). 3.
Sevmek, beğenmek (Apprécier le goût d'un vin).
4. Beğenmek, takdir etmek (Apprécier un
homme. Je n'apprécie pas beaucoup son procédé).
§ S'apprécier: Değerlenmek, değer kazanmak
(Le dollar s'apprécie vis-à-vis des autres
monnaies).
appréhender gçl. 1. Tutmak, yakalamak (Les
agents de police ont appréhendé l'escroc). 2.
Korkmak, kaygıyla karşılamak (Appréhender les
froids, les examens). 3. Şöyle böyle anlamak, az
çok kavramak. 4. Appréhender def. qch: -mekten
korkmak, çekinmek (Ilappréhendait de laisser les
enfants seuls à la maison).
apprehensif,ive s. 1. Sıkılgan, çekingen, korkak,
kaygılı. 2. Appréhensif de qch: -den çekinen,
korkan, kaygılanan (Il étatit appréhensif d'un
péril).
appréhension diş. 1. Korku, çekinme, kaygı (Ila de
l'appréhension.
Il éprouve une certaine
appréhension avant les examens). 2. Anlayış,
kavrayış (Un homme sans appréhension). 3.ruhb.
Tasalanma.
apprendre gçl. 1. Öğrenmek (Apprendre une
langue, un métier, une science). 2. Öğretmek. 3.
Haber almak (Apprendre un événement, un
secret). 4. Haber vermek, bildirmek (Je viens vous
apprendre qu'il est arrivé). 5. Apprendre qchà
qn: a) Birine bir şey öğretmek (J'apprends le
français à mon fils), b) Birine bir şeyi bildirmek,
haber vermek (Il est venu m'apprendre le divorce
de ses parents). 6. Apprendre à qn àf. qch: Birine
-meyi öğretmek (Il apprend à sa femme à nager).
7. Apprendre qch de qn: Birinden bir şey
öğrenmek (J'ai appris le français de mon père). 8.
Apprendre de qn à f. qch: Birinden -meyi
öğrenmek (J'ai appris de mon frère à écrire). 9.
mec. Apprendre à qn à f. qch: Birine -menin ne
olduğunu göstermek (Je vous apprendrai à me
répondre ainsi: Bana böyle karşılık vermenin ne

'

olduğunu gösteririm size). § Apprendre à sa mère
à faire des enfants: Tereciye tere satmak.
Apprendre à vivre: Dünyanın kaç bucak
olduğunu göstermek; iyi bir ders vermek (Je lui
apprendrai à vivre. Celavousapprendraàvivre). §
S'apprendre: Öğrenilmek, bellenmek, bellekte
tutulmak (Ces vers s'apprennent facilement).
apprenti,e ad. 1. Çırak (L'apprentie
d'une
couturière). 2. Acemi (Un apprenti maçon. Une
apprentie couturière).
apprentissage er. 1. Çıraklık. 2. Acemilik; acemilik
dönemi. § Etre, entrer en apprentissage: Çırak

apprêt

90

girmek. Faire l'apprentissage de qch: Bir şeyin
çıraklığım yapmak, daha öğrenme döneminde
olmak, daha yeni öğrenmek (Les jeunes nations
qui font l'apprentissage de l'indépendance). En
être à son apprentissage, faire son apprentissage:
Henüz çırak olmak, bir şeyin daha başlangıcında,
öğrenme döneminde olmak. Mettre qn en
apprentissage: Birini çırak vermek, çıraklığa
koymak (Mettre un garçon, une fille en
apprentissage chez un charcutier).
apprêt er. 1. Hazırlık, hazırlanma, hazırlama (Les
apprêts d'une fête, d'un voyage). 2. Perdah »
(Apprêts des tissus, des cuirs). 3. (Yemeklerde)
Çeşni maddeleri, çeşnilik. 4. Özenti, yapmacık
(Parler sans apprêt).
apprêtage er. 1. Hazırlama. 2. (Kumaşlarda,

approfondir
bir kanıya katılma (Manifester son approbation).
3. Beğenme, "takdir (5a conduite mérite
l'approbation, est digne d'approbation). 4. Izin
verme, "icazet. § Soumettre qch à l'approbation
de qn: Bir şeyi birinin onamına sunmak
(Soumettre un projet à l'approbation des
supérieurs). Obtenir l'approbation de qn: Birinin
onamını almak.
approbativité diş. Onamacılık, tasvipcilik.
approchable s. Yaklaşılabilir, yanına varılabilir (Il
est de mauvaise humeur, il n'est pas approchable
aujourd'hui).
approchant, e s. 1. Yakın, okşar, andırır (Ce n'en'
est qu'une image plus ou moins approchante. Il n'a
pas cela, mais quelque chose d'approchant). 2.
Yaklaşık (Un calcul approchant). 3. Sularında,
civarında (Il est parti approchant midi). 4. bel.
Hemen hemen, yaklaşık olarak (Il est midi ou
approchant).
approche diş. 1. Yaklaşma (L'approche de la nuit,
de l'hiver). 2. Yanaşma (La berge rocheuse
empêche l'approche des navires). 3. İşleme, ele
alma biçimi ; yaklaşım (L'approche mathématique
de travaux linguistiques). 4. diş. ç. Yöre, yakınlar
(Les approches d'une ville, d'un port). § A
l'approche de: Yaklaşmasıyla (A l'approche du
danger tout le monde s'enfuit). Aux approches de:
Yöresinde, yakınlarında, dolaylarında (Aux
approches de la mer l'air devient plus vif. Il est aux
approches de la trentaine).
approché,e s. Kestirmece, "tahmini (Résultat
approché).
approcher gçl. 1. Yaklaştırmak (Approcher deux
objets). 2. Approcher qch de qch: Bir şeyi -e
yaklaştırmak (Approcher un fauteuil de la table,
une échelle du mur). 3. Approcher qn: Birinin
yamna yaklaşmak, yamna sokulmak (Il a pu
approcher le président et lui serrer la main). 4. gsz.
Yaklaşmak (L'hiver approche). S. Approcher de
qch: -e yaklaşmak (Approcher du but, du résultat,
de la vérité, de la perfection. Il approche de la
cinquantaine). § S'approcher: 1. Yaklaşmak (Il
s'approche doucement à pas de loup). 2.
S'approcher de qn, de qch: -e yaklaşmak, -e
yanaşmak, -in yanma varmak (Le navire
s'approche de la terre. La fillette s'approche de
lui).

meşinlerde) Perdahlama, parlatma,
apprêté,e s. Özentili, yapmacık (Un style apprêté).
apprêter g;/. 1. Hazırlamak (Apprêter les bagages,
ses armes, le repas). 2. Perdahlamak, parlaklık
vermek (Apprêter des étoffes, des cuirs, des peaux,
dupapier). 3. Hazırlamak, giydirip kuşandırmak,
tuvaletini yaptırmak (Apprêter la mariée) §
S'apprêter: 1. Hazırlanmak (Elle s'apprête pour le
bal). 2. S'apprêter à qch; à f. qch: -e hazırlanmak;
-meye hazırlanmak (Il s'apprête au départ. Je
m'apprêtais justement à vous rendre visite, à aller
au théâtre).
apprêteur er. 1. Perdahçı. 2. Cam resimcisi. 3. Ham
madde hazırlayan işçi.
apprêteuse diş. 1. Şapka süsleyicisi. 2. tç çamaşırı
parçalarını hazırlayan kadın işçi.
apprivoisement er. 1. Yabanıl bir hayvanı insanlara <
alıştırma (La domestication est distincte de
l'apprivoisement qui la précède). 2. Ürkürük bir
kimseyi topluluğa alıştırma, öğürleştirme
(L'apprivoisement d'un enfant farouche).
apprivoiser gçl. 1. Yabanıl bir hayvanı insanlara
alıştırmak (Apprivoiser un oiseau de proie, un
faucon pour la chasse). 2. Ürkürük bir kimseyi
topluluğa alıştırmak, öğürleştirmek (Apprivoiser
un enfant timide). § S'apprivoiser: 1. Topluluğa
alışmak, öğürleşmek (Ce rustre a fini par
s'apprivoiser). 2. S'apprivoiser avec qch, à qch: -e
alışmak, -ile yakınlık kurmak (J'aipris le temps de
m'apprivoiser à cette idée).
approbateur, trice s. ve ad. Onaycı, onaylayın,
"tasvip edici (Un geste, un sourire approbateur.
approfondir gç/. 1- (Gerçek ve mecaz anlamlarıyla)
Un approbateur sincère).
Derinleştirmek (Approfondir sa connaissance,
approbatif,ives. Onayan, onamah, tasvipeden (Un
une question, un puits, un trou, une cavité). 2.
signe de tête approbatif).
Yoğunlaştırmak, artırmak (Approfondir une
approbation diş. ı . Onama, onay, "tasvip; "tasdik
haine,
un désaccord,
une amitié). §
(Approbation de la loipar les députés). 2. Bir oya,
S'approfondir: Derinleşmek, yoğunlaşmak.

91

approfondissement
approfondissement
er.
1.
Derinleştirme;
derinleşme (L'approfondissement d'un chenal,
d'un problème). 2. Yoğunlaşma, yoğunlaştırma
(L'approfondissement d'un sentiment).
appropriation diş. 1. Uyum, uygunluk (Ce qui fait
un chef-d'œuvre, c'est l'appropriation heureuse
entre le sujet et l'auteur). 2. Uydurma,
uygunlaştırma, uygun düşürme (L'appropriation
du style au sujet). 3. Yarar duruma getirme. 4. (Bir
şeye) Sahip çıkma; kendine mal etme
(Appropriation par occupation, par violence, par
ruse).
approprié,e s. Uygun, elverişli (Que chaque chose
soit à sa place appropriée).
approprier gçl. 1. Uygunlaştırmak. 2. Yoluna
koymak, düzen vermek. 3. Temizlemek. 4.
Approprier qch à qch: Bir şeyi -e uydurmak
(Approprier un style au sujet, les médicaments à
l'état général du malade). § S'approprier qch: Bir
şeye sahip çıkmak, bir şeyi kendine mal etmek
(S'approprier le bien d'autrui. Il s'est approprié la
découverte d'un autre).
approuvable s. Onanıhr, onanabilir, beğenilebilir,
tasvip edilebilir (Sa conduite n'est pas
approuvable).
approuver gçl. 1. Onamak, onaylamak, "tasdik
etmek (Le Sénat a approuvé le projet de loi). 2.
Kabul etmek, izin vermek, tasvip etmek
(J'approuve par avance tout ce qu'il fera). 3.
Beğenmek (Approuver un acte, un ouvrage). 4.
Beğendiğini göstermek. 5. Approuver qn de f.
qch: Birinin -sine hak vermek; birini -mekten
dolayı kutlamak (Je vous approuve d'avoir refusé
de céder aux menaces).
approvisionnement er. 1. (Bir yere) Azık sağlama,
gereç sağlama, "ikmal
(L'approvisionnement
d'une armée en munitions. L'approvisionnement
d'une ville en charbon). 2. Azık ; gereç (Les dépôts
regorgent d'approvisionnements).
approvisionner gçl. 1. Azık sağlamak, gereç
sağlamak; "ikmal etmek (Approvisionner une
ville, un marché, une armée). 2. Approvisionner
qn, qch de qch: Birini, bir şeyi -ile donatmak
(Approvisionner un magasin de toutes les
marchandises nécessaires). § S'approvisionner: 1,
Yiyecek içeceğini almak, gereksinimlerini
sağlamak (La ménagère vient s'approvisionner au
marché).
2. S'approvisionner de qch:
-gereksinimini sağlamak, -"ikmali yapmak
(S'approvisionner de bois, de vins).
approvisionneur, euse s. ve ad. Azık, gereç
sağlayıcı.
approximatif,ive

s.

Yaklaşık,

*kestirimsel,

appuyer
yaklaştırmaca, aşağı yukarı (Calcul, nombre
approximatif.
S'exprimer
en
termes
approximatifs).
approximation diş. Yaklaşıklık, 'yaklaştın,
*kestirim, "tahmin (Cela ne peut pas aller au-delà
d'une approximation). § Par approximation:
Yaklaşık olarak, kestirimle (Parvenir au résultat
par approximations).
approximativement bel. Yaklaşık olarak, aşağı
yukarı.
appui er. 1. Dayanak, destek (L'appui d'une
fenêtre. Mur d'appui. L'alpiniste perdit son appui
et tomba. Le point d'appui d'un levier). 2. mec.
Dayanacak kişi, arka (Il n'a aucun appui). § A
l'appui de: -desteklemek için (A l'appui de ses
dires...). Prendre appui sur: -den destek almak, -e
dayanmak (Il prend appui sur rocher)-. Chercher,
demander l'appui de qn: Birinin desteğini
aramak. S'assurer, gagner, trouver, avoir un
appui: Kendisine bir arka bulmak, bir koruyucu
sağlamak. Accorder, prêter, offrir son appui à qn:
Birine destek olmak, arka olmak,
appui-bras er. (Bir arabada, taşıtta) Kol dayayacak
yer, kolçak,
appuirmain er. Ressam değneği,
appui-tête er. Baş dayayacak yer (Appui-tête d'un
fauteuil).
appuyer gçl. 1. Dayamak (Elle a appuyé sa tête
contre moi). 2. Desteklemek (Appuyer un mur
par des contreforts. 3. mec. Desteklemek, tutmak
(Appuyer un candidat, une proposition de loi). 4.
Appuyer qch sur qch: Bir şeyi -e dayamak
(Appuyer ses coudes sur la table). S. Appuyer qch
contre qch: Bir şeyi -e dayamak, -e karşı dayamak
(Appuyer tine échelle contre le mur). 6. Appuyer
qch sur qch, de qch: Bir şeyi -e dayandırmak, ile
pekiştirmek(Appuyer ses dires sur des raisons. Il
appuya sa déclaration de preuves évidentes). 1.
Appuyer par: ask. -ile desteklemek (Appuyer une
attaque par un tir d'artillerie). 8. gsz. Dayanmak
(La voûte appuie sur les pieds-droits). 9. Appuyer
» sur: -i zorlamak (Le cheval appuie sur les mors)..
10. Appuyer sur: a) Üzerine basmak, vurgulamak
(Appuyer sur un mot en parlant), b) Üzerinde
durmak, "ısrar etmek (Il appuie trop sur cette
question). 13. Yönelmek; -den yana gitmek
(Appuyez sur la droite, appuyez à gauche). §
S'appuyer: 1. Birbirini desteklemek, birbirine
yardım etmek. 2. S'appuyer sur: -e dayanmak (Le
blessé s'appuie sur ses béquilles; Il s'appuie sur son
oncle). 3. S'appuyer qch: hlk. Yüklenmek,
altında kalmak (S'appuyer une corvée). 4.
S'appuyer de f. qch: -meyi istemeye istemeye

apraxie
yapmak (Je me suis appuyé de venir jusqu'ici). 5.
S'appuyer qch: tkz. Atıştırmak, tıkınmak
(S'appuyer des aliments, des boissons).
apraxie diş. hek. İşlev bozukluğu (Apraxie
oculaire).
âpre s. 1. Buruk (Un goût âpre). 2. Sert (Un froid
âpre, un vent âpre). 3. Çetin (Une lutte âpre, une
vie âpre). 4. Doymak bilmeyen, doymaz. 5. Apre
à qch: -e doymayan; -e doymak bilmeyen; gözü
doymayan (Il est âpre au gain).
âprement bel. 1. Sertçe, sertlikle. 2. Doymak
bilmeden, aç gözlülükle,
après ilg. 1. -den sonra (Le printemps vient après
l'hiver. Jepeux le recevoir après cinq heures. Unan
après la mort de son père). 2. Arkasından,
ardından (Il marche après son père. Les chiens
aboient après les passants).3. Après f.qch:-dikten
sonra (Après boire, après manger). 4.
Après+infinitif passé: -dikten sonra (Je sortirai
après avoir fini mon travail: işimi bitirdikten sonra
çıkacağım. Après être sorti du théâtre il est allé voir
son ami: Tiyatrodan çıktıktan sonra dostunu
görmeye gitti). 5. Après que: (Çekimli eylem)
-dikten sonra (Je suis arrivé à la gare après que le
train était parti: Tren gittikten sonra istasyona
vardım). 6. bel. Daha sonra, sonradan, sonra (Les
événements qui suivirent après). 7. bel. Arkada,
arkadan (Dans le cortège, les femmes marchaient
après). § D'après: 1. -e göre (D'après lui, vous
allez finir par échouer: Ona göre, sonunda
başarısızlığa uğrayacaksınız). 2. -e bakarak; -i
örnek tutarak (Ilpeind d'après nature. Un dessin
d'après Raphaël). 3. -den sonraki, ertesi (Lemois
d'après). Après cela: Bundan sonra, sonra, ondan
sonra. Et après?: Peki ya sonra? Après quoi:
Sonra, ondan sonra. Après coup: İş olup bittikten
sonra, iş işten geçtikten sonra. Après tout:
Nihayet, ne de olsa (Après tout, il n'est pas un
ange. Après tout, vous avez raison). Etpuisaprès!
N'oldu yani (Tu as déchiré ma lettre, et puis
après!). Demander après qn: hlk. Birini sorup
aramak. Etre après qn: Biriyle uğraşmak,
arkasını bırakmamak, birini tedirgin etmek,
hırpalamak (La police est toujours après lui). Jeter
le manche après la cognée: Bıkmak, gına
getirmek, tiksinip herşeyi bırakmak. Après la
pluie le beau temps: Her yokuşun bir inişi vardır.
C'est de la moutarde après dîner: İş işten geçti. Atı
alan Üsküdar'ı geçti. Arap öldükten sonra pilâvı
dök kulağına. Après moi, le déluge: Benden sonra
Tufan; benden sonra çaylar kurusun,
après-demain bel. ve er. Öbür gün (Il viendra aprèsdemain).

92

apurement
après-dîner er. (Eski) Öğle yemeği sonrası, öğle
yemeğinden sonraki zaman (Il passe tous les
après-dîners en famille).
après-guerre er. Savaş sonrası (L'avant-guerre et
l'après-guerre. Des après-guerres).
après-midier. yadadiş. öğle sonrası, öğleden sonra
(Il passe ses après-midi à la campagne. Une belle
après-midi de printemps. Je le verrai cet aprèsmidi).
après-ski er. Kış sporlarında, kayak yapılmıyorken
giyilen yumuşak, sıcak ayakkabı (Il a mis ses
après-ski).
après-vente er. Büyük mağazalarda satış sonrası
bakım (Service d'après-vente).
âpreté diş. 1. Sertlik, ürkünçlük (L'âpreté d'un
paysage. L'âpreté de l'hiver, du vent, d'un
caractère, d'une boisson). 2. Çetinlik (L'âpreté
d'une lutte). 3. (Eski) Doymazlık,
a priori 1. bel. Lat. önsel olarak (Condamner,
prouver a priori). 2.s. Önsel (Argument a priori,
une idée a priori 3. er. Önsel düşünce, 'önsellik
(Ce sont des a priori. Cette théorie repose sur un
simple a priori). 4. Deney öncesi verilere
dayanan.
apriorique s. Deney öncesi verilere dayanan,
önselce.
apriorisme er. 1. 'Önselcilik (Il se méfiait d'un
apriorisme étroit). 2. Gerçeğe dayanmadan
yargıda bulunma,
aprioriste s. önselci; önselce (Raisonnement
aprioriste, attitude aprioriste).
à-propos er. 1. Bir şeyin yerinde ve zamanında
oluşu, *yerindelik (Répondre avec à-propos). 2.
Konusunu ortalıktaki olaydan alan tiyatro yapıtı
yada koşuk.
aptes. 1. Anık, elverişli, yetenekli. 2. Apte à qch, à
f.qch: -e yetenekli, -meyi yapabilir, becerebilir
(Cet enfant n'est pas apte à un travail en équipe. Il
n'est pas apte à exprimer ses sentiments).
aptère s. I. Kanatsız (Insecte aptère). 2. Dikinsiz,
sütunsuz (Temple aptère).
aptéryx er. hayb. Kivi, Yeni-Zelanda'da yaşayan
bir kuş.
aptitude diş. 1. Anıklık, elverişlilik, yeteneklilik,
"istidat. 2. huk. Yetenek, "kabiliyet § Certificat
d'aptitude: Yeterlik belgesi. Avoir une aptitude à
qch, à f. qch; pour qch, pour f. qch: -e yeteneği
olmak, -meye anıklığı olmak (Le génie n'est
qu'une plus grande aptitude à la patience. Il a une
grande aptitude à s'adapter. Cet homme a une
grande aptitude pour les sciences).
apurement er. (Hesaplan) Aklama, temize
çıkarma; "tasfiye.

apurer
apurer gçl. Aklamak, doğru olduğunu saptamak,
temize çıkarmak; "tasfiye etmek (Apurer les
comptes).
apyre s. Ateşe dayanıklı, yanmaz,
apyrétique i. hek. Ateşsiz.
apyrexie diş. hek. Ateşsizlik.
aquafortiste er. Kezzapla çalışan oymacı,
aquanaute er. Sualtı araştırma uzmanı (La descente
d'aquanaute à une profondeur de cent mètres).
aquarelle
Suluboya resim (Faire de l'aquarelle).
aquarelliste ad. Suluboya ressamı,
aquarium er. Akvaryum, "balıklık.
aquatique s. hayb. ve bitb. Suda yada su yöresinde
yaşayan
(Plantes
aquatiques,
oiseaux
aquatiques).
aqueduc er. Sukemeri.
aqueux,euse s. 1. Su niteliğinde olan (La partie
aqueuse du sang). 2. Sulu.
aquicole s. Su ürünleri yetiştiriciliğine değgin
(Industrie aquicole).
aquiculture diş. (Havuzlarda yada göletlerde) Su
ürünleri yetiştiriciliği,
aquifère s. Suyu olan, sulu (Le sondage atteignit la
couche aquifère)
aquifollacées diş. ç. bitb. Çobanpüskülügiller.
aquilin,e s. Kartalsı, kartalı andıran (Un nez
aquilin).
aquilon er. 1. Poyraz, kuzey yeli. 2. Kuzey (Du Sud
à l'aquilon).
ara er. Uzun kuyruklu, parlak tüylü Amerika
papağanı.
arabe 5. ve ad. 1. Arap (Les pays arabes, un arabe,
une arabe). 2. er. Arapça (Il a appris l'arabe en
Egypte). 3. Araplara değgin, araplara özgü (La
religion arabe, un style arabe).
arabesque 1. s. Arap tarzında (olan bezekler). 2.
diş. Girişik bezeme, arabesk, arapsallık
(Mimarlıkta). 3. Kıvrım, girinti çıkıntı (La rivière
dessinait de curieuses arabesques).
arabique s. Arabistan'a değgin; Arabistan'dan
gelen.
arabisant,e ad. Arap dili ve yazım bilgini.
arabisation diş. Araplaştırma.
arabiser gçl. Araplaştırmak.
arable s. Ekilebilir, sürülebilir, işlenmeye elverişli
(Terres arables).
arachide diş. Yerfıstığı.
arachnéen,ennes. 1. Örümceğe değgin. 2. İncecik,
tüy gibi.
arachnides er. ç. hayb. Örümcekler, örümcekgiller.
arachnoïde
anat. (Beyinzarlarında)Örümceksi
katman.
arack, araç er. Rakı, pirinç yada şekerkamışı rakısı.

93

arborer
araignée diş. 1. hayb. Örümcek (L'araignée file,
tisse, ourdit sa toile). 2. Kuyu çengeli. 3. Ağ. §
Toile d'araignée: Örümcek ağı. Avoir une
araignée dans le plafond: Kafadan çatlak olmak,
biraz kaçık olmak,
araire er. Kara saban,
araliacées diş. ç. bitb. Sarmaşıkgiller,
aramon er. Bir tür asma çubuğu,
arasement er. (Duvarcılıkta) Teraziye getirme,
terazileme.
araser gçl. 1. (Duvarcılıkta) Teraziye getirmek,
terazilemek. 2. yerb. Bir engebeyi aşındırmak,
düzleştirmek.
aratoire i. Tarıma değgin, tarımsal (Instruments
aratoires, travaux aratoires).
arbalète diş. (Eski silahlardan) Kundaklı yay; tatar
oku, oluklu ok.
arbalétrier er. 1. Kundaklı yayla silahlanmış asker.
2. hayb. Karasaksağan. 3. (Yapıcılıkta) Makas
kirişi.
arbi er. tkz. Kuzey Afrika yerlisi, kuzey afrikalı.
arbitrage er. 1. (Bir anlaşmazlığın çözülmesi için)
Yargıcıya başvurma (Soumettre un différend à
l'arbitrage). 2. (Borsada) Fiyat ayrımlarından
yararlanarak girişilen alım satım. 3. Hakemlik
(Une erreur d'arbitrage).
arbitraire s. 1. Keyfe bağlı, caninin istediği gibi,
hiçbir nedene dayanmayan, "keyfî (Une décision
arbitraire. Les arrestations arbitraires se
multiplient). 2. er. Keyfe bağlı yönetim, yasası
kuralı olmayan yönetim; keyfîlik, zorbalık (La
presse subit le règne de l'arbitraire).
arbitrairement bel. Keyfe bağlı olarak, "keyfi
olarak, canınm istediği gibi.
arbitral,e s. Yargıcılığa değgin, "hakemliğe değgin,
"yargıcıl (Sentence arbitrale, tribunal arbitral).
arbitralement bel. Yargıcı yoluyla, yargıcılık
yoluyla, hakemlik yoluyla,
arbitre er. 1. Yargıcı, "hakem. 2. Salt buyurucu, tek
seçici, tek buyurucu, 'buyurman, astığı astık
kestiği kestik, zorba. 3. Uzlaştırıcı, arabulucu. 4.
Le libre arbitre: 'Elindelik, "cüzi irade (Il n'a
plus son libre arbitre et agit sous la contrainte.)
arbitrer gçl. 1. Yargıya bağlamak, çözüp sonuç
üzerinde bir yargı yürütmek (Arbitrer un conflit,
un litige). 2. Yargıcılık etmek, hakemlik etmek
(Arbitrer un match de boxe). 3. (Borsada) Fiyat
farklarından yararlanarak alım satım yapmak
(Arbitrer des valeurs, des marchandises).
arborer gçl. 1. (Ağaç gibi) Dikmek. 2. Çekmek,
dikmek (Arborer un drapeau). 3. Herkese
göstererek taşımak, kasıla kasıla giymek
(Arborer un insigne, un chapeau). 4. Atmak,

arborescence
çekmek (Arborer une manchette, un titre). S. Çok
belirgin biçimde yapmak (Arborer un sourire). §
Arborer l'étendard de la révolte: İsyan bayrağını
çekmek.
arborescence diş. Ağaç biçimi, ağaç görünüşü,
arborescent,e s. Ağaç biçiminde, ağaç görünüşlü
(Le bananier est une herbe arborescente).
arboricole s. 1. Ağaçlarda yaşayan (Oiseaux
arboricoles). 2. Ağaç yetiştiriciliğine değgin (La
technique arboricole).
arboriculteur,trice ad. Ağaç yetiştiricisi,
arboriculture diş. Ağaç yitiştiriciliği, ağaççılık,
arborisation diş. (Mineral cisimlerde görülen)
Ağaç resmi; ağaçlanma (Les arborisations de
l'agate, de l'onyx).
arborisé s. Ağaç görünümlü, ağaçlanmış (Agate
arborisée).
arbouse ^/.j. Kocayemiş.
arbousier er. Kocayemiş ağacı,
arbre er. 1. Ağaç (Arbre feuillu, branchu, noueux,
creux), l.mek. Eksen mil (Arbre de transmission.
Réunir deux arbres mécaniques).3. den. Direk. §
(Söylencede) Arbre d'Apollon: Defne. Arbre de
Cybèle: Çam. Arbre de Minerve, de Pallas: Zeytin
ağacı. Arbre de Noël: Noel Ağacı. (Simyada)
Arbre de Diane: Gümüş. Arbre de Jupiter: Kalay.
Arbre des philosophes: Cıva. Arbre de vie: Hayat
ağası. Arbre généalogique: "Şecere, soy kütüğü.
Couper l'arbre pour avoir le fruit: Eti için bülbülü
öldürmek. Entre l'arbre et l'écorce il ne faut pas
mettre le doigt: Etle tırnak arasına girilmez. Dfaut
courber l'arbre quand il est jeune: Ağaç yaş iken
eğilir.
arbrisseau er. Ağaççık,
arbuste er. Çalı.
arbustif,ive s. Çalıya değgin,
arc er. 1. (Ok atmaya yarayan) Yay (Bander, tendre
l'arc. Tirer des flèches avec un arc). 2.
(Geometride) Yay (Cosinus, sinus d'un arc). 3.
(Yapıcılıkta) Kemer (Le cintre d'un arc. Arc en
ogive). 4. Kıvrıntı, kemer (Arc des sourcils, des
lèvres). § Arc de triomphe: Zafer tâkı. Avoir
plusieurs cordes à son arc: 1. Elinde birçok kozu,
olanağı bulunmak. 2. Elinden nice nice işler
gelmek; on parmağında on hüner olmak,
arcade diş. 1. Kemer (Arcade sourcilière). 2. Sıra
kemerler (Les arcades d'un aqueduc, d'une
galerie). § Arcade de Fallope: Omuz kemeri.
Arcade palmaire: Kalça kemeri,
arcane er. 1. Simyacıların gizemli eylemleri. 2. (Bir
iş yada bir meslekte) Giz, gizli tutulan şey,
herkesin bilmediği yan, püf noktası (Les arcanes
de la politique, de la science).

94

archiépiscopal
arcasse diş. (Gemi iskeletinde) Kıç kafes,
arcature diş. Sıra kemerler,
arc-boutant er. 1. Destek, payanda, destek kemer
(Les arcs-boutants d'une cathédrale gothique). 2.
den. (Gemide) Sandal askısı,
arc-bouter gçl. Destek kemerle berkitmek (Arcbouter un mur, une voûte). § S'arc-bouter sur,
contre, à qch: -e dayanmak; -den destek almak
(S'arc-bouter sur une perche. Ils'arc-boute au sol
pour soulever la roue de la voiture. Il s'arc-boutait
contre le mur pour retenir l'armoire qui penchait).
arceau er. 1. (Bir kubbede, bir kapı yada
pencerede) Kemer. 2. Küçük kemer, kemercik
(Arceau d'un tunnel, d'un berceau).
arc-en-ciel er. Alkım, gök kuşağı, ebemkuşağı (Les
arcs-en-ciel sont visibles souvent après une
averse).
archaïque s. * Eskil (Mot, style, tournure
archaïque).
archaïsme er. *Eskillik (Ecrivain qui aime
l'archaïsme).
archal (Fil d'archal) er. Pirinç tel.
archange er. (Cebrail, Mikâil, İsrafil gibi)
Başmelek (Les archanges Gabriel, Michel, et
Raphaël).
arche diş. 1. Köprü kemeri, kemer (Les arches d'un
pont, d'un viaduc). 2. Gemi, Nuh'un gemisi
(L'arche de Noé). 3. (Şaka) Türlü türlü insanların
oturduğu yer. § L'arche d'alliance, l'arche sainte:
Yahudilerin yasa levhalarını sakladıkları sandık,
archéologie diş. "Kazıbilim, "arkeoloji.
archéologique s. Kazıbilime değgin, *kazıbilimsel
(Recherches
archéologiques,
fouilles
archéologiques).
archéologue ad. "Arkeolog, *kazıbilimci.
archer er. 1. Okçu (Les archers anglais de la guerre
de Cent ans.). 2. Eskiden bir tür polis, kollukçu.
archère, archière diş. Mazgal,
archerie diş. 1. Okçuluk, ok atma sanatı. 2. Ok
takımı, okçunun kullandığı gereçlerin tümü.
archet er. 1. (Keman ve benzerlerinde) Yay. 2.
(Teknikte) Torna yada delgi yayı. 3. (Elektrikli
taşıtlarda) Hava yayı.
archétype er. İlk örnek, ana örnek,
archevêché er. Başpiskoposluk,
archevêque er. Başpiskopos,
archicomble s. Dopdolu; hıncahınç,
archidiacre er. Başdiyakos.
archiduc er. Arşidük,
archiduché er. Arşidüklük.
archiduchesse diş. 1. Arşidük karısı, arşidüşes. 2.
Avusturya prensesi.
>
archiépiscopale s. Başpiskoposluğa değgin.

archiépiscopat
archiépiscopat er. Başpiskoposluk,
archifou, archifolles. Zırdeli,
archimandrite er. Rum manastır başrahibi.
archipel er. Takımadalar,
archiphonème er. dilb. Üstsesbirim.
arhiprêtre er. Başpapaz,
architecte er. "Mimar, "örekmen.
architectonique s. 1. Örekmenliğe değgin,
mimarlığa değgin, öreksel, "mimarî (Règles
architectoniques). 2. diş. Yapıcılık tekniği,
mimarlık sanatı, örekmenlik (Les procédés de
l'architectonique).
architectural,e s. Örekmenliğe (mimarlığa) değgin,
*öreksel, "mimarî (Formes architecturales).
architecture^. 'Örekmenlik, mimarlık,
architecturer gçl. Kurmak, yapısını kurmak
(Architecturer bien un roman).
architrave diş. (Sütun başlığı üstünde) Baştaban,
archivage er. Arşivleme, belgeliğe koyma,
archiver^/. Sınıflandırmak, arşivlemek, belgeliğe
koymak,
archives diş. ç. 'Belgelik, "arşiv,
archiviste er. "Arşivci, belgelik memuru,
archivistique s.
1. Belgelemeye
değgin,
arşivlemeye değgin (Pièce archivistique). 2. diş.
Arşivbilim, "belgebilim (Varchivistique des
manuscrits).
archonte er. (Eski Yunanistan'da) Yargıç kral (Les
neufs archontes d'Athènes). | Archonteéponyme:
(Eski Yunan'da) Yıla adını veren yüksek yargıç,
arçon er. 1. Eyer çatısı. 2. Atımcı ("hallaç) yayı. §
Vider les arçons: Attan düşmek. Etre ferme dans,
sur ses arçons: mec. Düşüncelerinde sağlam
olmak, gürültüye pabuç bırakmamak,
arctiques. Kuzey (Pôle arctique, cercle arctique).
ardemment bel. Şiddetle, çok, yaman, "hararetle
(Vouloir, désirer ardemment).
ardent,e s. 1. Yanmakta olan, tutuşan (Charbons,
tisons ardents). 2. Yakıcı, kızgın (Un soleil
ardent). 3. Şiddetli, zorlu (Un désir, un combat
ardent). 4. mec. Yaman (Il est ardent au combat).
5. Kula (renk). 6. Ateşli, ateş gibi (Unepersonne
ardente, une nature ardente). 7. Güçlü, diri, canlı
(Une imagination ardente). 8. Yangın çıkaran,
yakan (Flèches ardentes. Miroir ardent). §
Chambre ardente: Eskiden ateşte yakılma cezası
veren yargı yeri. Chapelle ardente: Mumlarla
aydınlatılarak kutsallık verilmiş cenaze odası.
Etre sur des charbons ardents: Diken üstünde
oturmak; sabırsızlıktan patlamak,
ardeur diş. 1. Yüksek ısı, yakıcılık, kızgınlık
(Ardeurdusoleil). 2. Erk, canlılık, dirilik (Ardeur
juvénile). 3. mec. Yamanlık, ateşlilik, "şiddet. 4.

95

argent
Büyük istek (Il ne montre aucune ardeur au
travail).
ardillon er. Toka dili.
ardoise diş. 1. yerb. Kayağantaş, "arduvaz
(Gisements d'ardoise). 2. Taş tahta (Aujourd'hui,
les écoliers n'écrivent plus sur des ardoises). 3.
Veresiye hesabı, borç (Il est très endetté, il a des
ardoises partout).
ardoisé,e s. Arduvaz renginde, koyu gri-mavi,
kurşun gibi (Un ciel ardoisé).
ardoisier,ère s. Arduvazlı, arduvazla ilgili (Schiste
ardoisier, industrie ardoisière).
ardoisier er. Arduvazci, arduvaz ocağı işleten (Les
ardoisiers de Bretagne).
ardoisière diş. Kayağantaş (arduvaz) ocağı,
ardu,e s 1. Sarp (Chemin ardu). 2. Çetin, güç (Un
travail ardu).
are er. (Yüzölçümü birimi) Ar, yüz metrekare,
aréflexie diş. hek. Tepkeyitimi, refleks yitimi,
aréique s. Sürekli su örtüsü olmayan (LeSa/ıara as/
une région aréique).
areligieux,euse s. Dinsiz.
arénacé,es. Kumlu, kumsu (Roche arénacée).
arène diş. 1. (Anfïteatr, sirk gibi yerlerde) Kum
alanı, oyun sılam, "arena (Le taureau entre dans
l'arène). 2. Anflteatr (Les arènes d'Arles, de
Vérone). 3. Kum çölü. 4. mec. Tartışma alam,
alan, arena (Arène politique). § Descendre dans
l'arène: Kavgaya, mücadeleye atılmak, düelloyu
kabul etmek,
arénicole s. Kumda yetişen, kumda yaşayan,
kumcul.

aréole diş. 1. Ayla, "hale. 2. anat. Memenin
etrafındaki mor halka. 3. Yaranın etrafındaki
yuvarlak kırmızılık,
aréomètre er. Yoğunlukölçer,
aréopage er. Bilginler yada yargıçlar kurulu; en
yetkili bilgin, yargıç ve edebiyatçı kurulu,
arête diş. 1. (Balıkta ve bitki başaklarında) Kılçık
(Les poissons de rivière ont beaucoup d'arête. Une
arête lui est restée dans la gorge). 2. Sivri köşe
(Arête d'une voûte. Une pierre à vive arête). 3. Dağ
sırtı ; doruk çizgisi "hattı-bâlâ (Arête d'une chaîne
de montagnes). 4. mat. Ayırt (Les arêtes d'un
cube).
arêtier er. Çatı mahyası.
argent er. 1. Gümüş (Polir, brunir l'argent). 2.
Gümüş renginde, gümüşten (Les reflets d'argent
de l'étang sous la lune. Vaisselle d'argent). 3. Para
(Je n'ai pas d'argent sur moi). § Les puissances
d'argent: Para babaları. Vif-argent: Civa. Avoir
de l'argent: Parası olmak. Placer, faire travailler
son argent: Parasını çalıştırmak. Déposer, verser,

argentan
mettre son argent en banque: Parasını bankaya
yatırmak. Emprunter de l'argent à qn: Birinden
ödünç almak. Prêter de l'argent à qn: Birine
ödünç para vermek. Gagner de l'argent: Para
kazanmak. Recevoir, toucher de l'argent: Para
almak. Se vendre pour de l'argent: Kendini para
için satmak. Amasser, entasser de l'argent: Para
biriktirmek. Jeter l'argent par les fenêtres: Har
vurup harman savurmak. Etre à court d'argent,
sans argent: Parasız olmak. En avoir pour son
argent, en vouloir pour son argent: Ne verdiyse
onu istemek, yaptığının karşılığını aynen*
istemek. Payer en argent frais: Tıkır tıkır para
saymak. Payer en argent comptant: Peşin para ile
ödemek. Prendre qch pour argent comptant: Bir
şeye saf saf, körü körüne inanmak. Faire argent
de tout: Para için her şeyi yapmak, para için
babasını bile satmak. L'argent ne fait pas le
bonheur: Para insanı mutlu kılmaya yetmez. Plaie
d'argent n'est pas mortelle: Giden para olsun,
canıma gelmesin de malıma gelsin. Le temps c'est
de l'argent: Vakit nakittir.
argentan er. Bakır, çinko ve nikel alaşımı. Çinko
yerine kalay girerse argenton denir,
argenté,e s. 1. Gümüş kaplamalı, gümüş kaplanmış
(Métal argenté). 2. Gümüş renginde ve
parlaklığında (Cheveux argentés). 3. "Berrak,
pırıl pırıl (Cette voix argentée de la jeunesse. Son
argenté d'une clochette). 4. Paralı, parası pulu
olan. § N'être pas argenté: Parası pulu olmamak,
argenter gçl. 1. Gümüş kaplamak (Argenter des
couverts. Argenter une glace). 2. Gümüş
parlaklığı vermek, gümüş gibi parlatmak (La lune
argente les bouleaux).
argenterie diş. Gümüş (sofra) takımı,
argenteur er. Gümüş kaplamacısı, gümüş
kaplaması yapan işçi. § Argenteur sur verre:
Aynacı, ayna dökmecisi.
argentier er. 1. Gümüş takımları dolabı. 2. tkz.
Maliye bakam,
argentifère s. Gümüşlü; içinde gümüş bulunan
(Minéral argentifère).
argentin,e s. 1. "Berrak, pırıl pırıl (Une voix
argentine. Le son argentin d'une clochette). 2. s. ve
ad. Arjantinli; Arjantin'e özgü.
argenture diş. 1. Gümüş kaplama (L'argenture de
ces couverts est partie). 2. (Kaplamada) Gümüş
yaprak.
argile diş. Kil. § Colosse aux pieds d'argile: mec.
Görünüşte güçlü, gerçekte çürük; dışı güzel içi
kof (Kişi yada nesne),
argileux,euses. Kilden, killi, kilsi (Terreargileuse).
argilière diş. Kil ocağı.

96

aristocrate
argon er. kim. Argon.
argonaute er. 1. hayb. Argonot. 2. mec. Serüvenci
gemici. 3. Küçük yelkenli,
argot er. Argo (Parler argot).
argotique s. Argoya değgin (Termes argotiques).
argotiste ad. dilb. Argo uzmanı, argocu.
argousin er. 1. (Eskiden) Kürek hükümlüleri
gardiyanı. 2. hlk. Polis, aynasız, kaldırım kargası,
argue diş. Tel haddesi.
arguer gçl. 1. Sonuç olarak çıkarmak (Vous ne
pouvez rien arguer de ce fait). 2. Arguer qch. de
qch: a) -ile suçlamak ; -diğini ileri sürmek (Arguer
une pièce de faux), b) Bir şeyi ileri sürmek, neden
olarak göstermek (Arguer de son ancienneté pour
obtenir un avancement). 3. gsz. Bahane etmek,
ileri sürmek (Il argue qu'il a de lourdes charges
familiales pour demander une augmentation).
argument er. 1. Uslamlama 2. Kanıt, "delil
(Appuyer une affirmation sur des arguments). 3.
(Bir yapıttan, bir parçadan çıkarılan) Öz, özet
(Argument d'un roman, d'une pièce de théâtre). §
Tirer argument de qch: Bahane etmek, neden
göstermek, ileri sürmek (Tirer argument de sa
mauvaise santé pour prendre sa retraite).
argumentaire s. "Kanıtsal, kanıta değgin, delile
ilişkin.
argumentateur, trice ad. Kanıt getirici, kanıtlayıcı.
argumentation diş. Kanıtlama, kanıt getirme
(Présenter une solide argumentation).
argumenter gsz. 1. Kanıt göstererek tartışmak (Il
argumente sans cesse avec des contradicteurs). 2.
Argumenter de qch: -i kamt diye almak,
kanıtlamak (Argumenter de l'effet à la cause. Il ne
faut pas argumenter de la possibilité à la réalité).
argus er. 1. Açıkgöz adam. 2. 'Giziletimci, "hafiye
"jurnalci. 3. Hint sülünü,
argutie diş. Pek incesine giden yersiz uslamlama;
gereksiz incelikler, ayrıntılar, us oyunları (Les
avocats multiplièrent les arguties juridiques pour
retarder l'ouverture du procès).
argyronète diş. Suörümceği.
aria er. 1. hlk. Sıkıntı, can sıkıcı şey (Ce voyage ne
nous aura procuré que des arias). 2. diş. müz.
Arya (Une aria de Bach).
arianisme er. fels. Ariusçuluk.
arides. 1. Kurak, çorak (Terre aride, climat aride).
2. mec. Kuru, kısır, duyarhksız (Un cœur aride).
aridité diş. 1. Kuraklık, çoraklık (Aridité du sol). 2.
mec. Kuruluk, kısırlık, duyarsızlık (Aridité du
cœur).
ariette diş. müz. Arietta (Ariette de Haydn).
arioso er. müz. Aryozo; aryayı andıran bir hava.
aristocrate s. ve ad. Soylu kişi, soylulardan;

aristocratie
"aristokrat, *aksoylu.
aristocratie diş. 1. Soylular sınıfı, *aksoylular 2.
Soylular erki, soylular yönetimi, "aristokrasi,
aristocratique s. Aksoyluluğa değgin, aksoylulara
özgü,
"aristokratik
(Gouvernement
aristocratique. Il a des manières aristocratiques).
aristocratiquement bel. Aristokratça, aksoyluca.
aristotélicien, ne s. Aristoteles felsefesine,
düşüncesine, çağına değgin; Aristotelesçi.
arithméticien, ne ad. Aritmetikçi.
arithmétique diş. *Sayıbilim, "aritmetik,
arlequin er. 1. İtalyan komedisinde renk renk
parçalardan yapılmış giysi giyen güldürücü bir tip,
soytarı. 2. Belirli bir inanç yada ilkesi olmayan
kişi, renksiz adam, ne kokar ne bulaşır. 3. hlk.
Satılığa çıkarılan türlü yemek artıkları. § Habit
d'arlequin: Yamalı bohça (gibi bir şey),
arlequinade diş. 1. Kaba güldürülere dayalı bir
oyun. 2. Soytarılık. 3. Beğenisizlik, paskallık,
armagnac er. Armanyak likörü,
armateur er. Gemi işleticisi, armatör,
armature diş. 1. (Teknikte) Demir iskelet. 2.
(Yapıcılıkta) Kalıp (Armature du béton). 3. mec.
Bir işin temel çatısı, ana dayanağı (L'armature
d'un parti politique). A.fiz. Armatür. 5. müz. (Bir
notanın) Anahtar işaretleri,
arme diş. 1. Savut, yarağ, "silah. 2. ask. Sınıf
(L'arme de l'infanterie, de l'artillerie). 3. ç.
Askerlik. 4. ç. Arma (Les armes de la ville de
Paris). S. mec. Silah, her türlü savunma ve
saldırma aracı (Les armes des animaux). § Armes
à feu: Ateşli silahlar. Armes tranchantes: Kesici
silahlar. Armes légères, lourdes: Hafif, ağır
silahlar. Arme à deux tranchants: İki yana da işler
bir silah, hem yararı hem zararı olabilecek bir şey;
iki ağzı keskin kılıç. Suspension des armes: Silah
bırakımı, ateş kes. Aux armes!: Silah başına! Fait
d'armes: Savaşta yararlık. Maître d'armes:
Eskrim öğretmeni. Par les armes: Silahla, silah
zoruyla (Régler un différend par les armes.
Prendre le pouvoir par les armes). Braquer,
pointer, diriger une arme contre qn: Bir silahı
birine doğru çevirmek, yöneltmek. Porter les
armes, être sous les armes: Silah altında olmak.
Appeler qn sous les armes: Silah altına almak,
askere almak. Porter l'arme: Silah takmak
(Portez arme: Silah omuza, silah tak). Reposer
l'arme: Silah indirmek (Reposez arme: Silah
yerine) Passer qn par les armes: Kurşuna dizmek.
Passer l'arme à gauche: Ölmek, öteki dünyayı
boylamak. Faire ses premières armes: 1. Savaşa
ilk kez girmek. 2. Bir işte ilk adımı atmak (Il a fait
ses premières armes dans un petit journal). Faires

97

armoiries
des armes: Eskrim talimi yapmak. Prendre les
armes: Silaha sarılmak. Tourner les armes contre
qn: Birinin önce dostu iken sonra silahını ona
çevirmek, aleyhine dönmek. Rendre les armes:
Teslim olmak, yenilgiyi kabul etmek. Mettre bas
les armes, déposer les armes: Silah bırakmak;
teslim olmak. Faire tomber les armes des mains de
qn: Birinin elinden silah almak, yatıştırmak,
armé,es. 1. Silahlı (Forces armées. Conflit armé). 2.
Demir iskeletli (Bétonarmé). 3. mec. Donanmış,
silahlı, iyice hazırlanmış (Il est bien armé dans la
lutte pour la vie). 4. Armé de: -ile donanmış, -e
sahip (Epi armé de piquants). § Etre armé
jusqu'aux dents, de pied en cap: Tepeden tırnağa
silahlı olmak,
armée diş. 1. Ordu (Armée nationale, armée
régulière. Armée de terre, armée de mer, armée de
l'air). 2. mec. Ordu, sürü (Une armée de
sauterelles, de livres). § Former, recruter une
armée: Ordu kurmak, toplamak,
armeline diş. Kakım derisi,
armement er. 1. *Savutlanma, "silahlanma;
silahlandırma
(Course
aux
armements:
Silahlanma yarışı). 2. ask. Donatım (Armement
d'unsoldat). 3. Gemi donatımı. 4. Armatörlük. 5.
Silah (Armements
nucléaires,
armements
stratégiques).
arménie diş. Ermenistan.
arménien,nés. vead. 1. Ermeni (Unarménien, une
arménienne. Musique arménienne). 2. s.
Ermenilere değgin. Ermeniceyle ilgili. 3. er.
Ermenice.
armer gçl. 1. *Savutlandırmak, silahlandırmak
(Armer une personne, une ville, un pays.). 2.
Armer qn de qch: Birini -ile donatmak (Armer un
gouvernement de pouvoirs exceptionnels). 3.
Armer qn contre: Birini -e karşı silahlandırmak;
aleyhine kışkırtmak. 4. (Gemiyi) Donatmak. 5.
Demir çubuklarla pekiştirmek, dayancını
arttırmak (Armer les murs d'une galerie. Armer
' une poutre de bandes de fer). § S'armer: 1.
Savutlanmak, silahlanmak. 2. S'armer de qch:
-ile silahlanmak, donanmak (Ils'arma d'un bâton
pour faire face à son adversaire. S'armer de
courage, de patience). 3. S'armer contre qch: -e
karşı tedbirli olmak, tedbirini almak (S'armer
contre le danger, le froid, le mal).
armistice er. Silah bırakışma,
* bırakışma
"mütareke (Conclure, signer un armistice).
armoire diş. 1. Gömme dolap. 2. (İçine eşya
konulan) Dolap (Armoire à glace. Armoire à
linge. Armoire à pharmacie).
armoiries diş. ç. Arma.

armoise
armoise diş. bitb. Miskotu, yaban karanfili,
armoriai,e 1. s. Armaya değgin. 2. er. Armalar
dergisi.
armorier gçl. Arma çizmek; bir yere arma takmak,
armure diş. 1. Zırh takımı, zırh (Armure de tête, de
cou, des épaules, armure de cheval). 2. Ağaçları
korumak için çevrelerine çekilen kafes, ağaç
kafesi. 3. (Kumaşta) Dokunuş,
armurerie diş. 1. 'Savutçuluk, silahçılık. 2. Silah
fabrikası. 3. Silah alım satımı, savut tecimi,
armurier er. Savutcu, silahçı,
arnaque, er. hlk. Dalavere, yalan dolan,
dümencilik, üçkâğıtçılık (Faire de l'arnaque).
arnica, antique diş. bitb. Öküzgözü.
aroïdés, aroïdacées diş. ç. bitb. Yılanyastığıgiller.
aromate er. Hoş kokulu, ıtırlı bitki maddesi ; aroma.
aromatique s. Hoş kokulu, ıtırlı, aromah (Plantes
aromatiques. Saveur aromatique).
aromatiser gçl. 1. Güzel bir koku salmak. 2.
Aromatiser de qch: -ile kokulandırmak
(Aromatiser les chocolats de cannelle).
arôme, arôme er. Güzel koku, ıtır, koku (La
boutique exhalait un délicieux arôme de café).
aronde diş. (Eskiden) Kırlangıç. § A queue
d'aronde: Kırlangıç kuyruğu biçiminde,
arpège er. müz. Arpej,
arpéger gçl. Arpej yapmak (Accord arpégé).
arpent er. Dönüm (Un champs de vingt arpents).
arpentage er. Toprak ölçme, alan ölçme
(Instruments d'arpentage).
arpenter gçl. 1. (Yeri, toprağı) Ölçmek. 2. mec. Bir
gidip bir gelmek, arşınlamak (Il a arpenté le
trottoir en attendant son ami. Arpenter sa
chambre).
arpenteur er. Yer ölçücüsü, *yerölçümcü.
arpenteuse diş. hayb. Gece kelebeği,
arpète, arpette diş. hlk. Terzi çırağı,
arpion er. hlk. Ayak.
arqué,e s. Yay biçiminde (Sourcils arqués. Nez
arqué).
arquebuse diş. (Eski) Arkebüz diye anılan tüfek,
arquebusier er. 1. Arkebüzlü asker. 2. Arkebüzcü.
arquer gçl. 1. Yay gibi eğmek, bükmek,
eğmeçlemek (Arquer une pièce de fer. Mettez les
mains aux hanches et arquez les reins). 2. gsz.
Eğmeçlenmek, bel vermek (Cette poutre
commence à arquer.) 3. gsz. hlk. Yürümek (Il ne
peut plus arquer).
arrachage er. 1. Yolma, sökme, koparma
(Arrachage des mauvaises herbes, des pommes de
terres). 2. tkz. Sökme, çekip çıkarma (Arrachage
d'une dent).

98

arrangement
arraché er. (Halterde) Ağırlığı bir anda başının
üstüne çıkarma çalışması, koparma. § A
l'arraché: Söke söke, zorla, bileğinin gücüyle
(Obtenir son droit à l'arraché).
arrache-clou er. Çivi sökeceği,
arrachement er. Sökme, çıkarma, yolma,
kökünden çıkarma (Arrachement d'un arbre, des
betteraves).
arrache-pied (d') bel. Durup dinlenmeden, başmı
işten kaldırmadan (Travailler d'arrache-pied).
arracher gçl. 1. Sökmek, yolmak, çıkarmak
(Arracher un arbre, les mauvaises herbes, les
cheveux, les poils). 2. Çekmek (Arracher une
dent). 3. Söküp atmak, indirmek (Arracher un
masque). 4. Arracher qch, qn, de qch: -den
koparmak; -den kurtarmak, koparıp almak
(Arracher d'une terre les broussailles. Arracher un
enfant des bras de la mort). 5. Arracher qn à qch:
Birini bir şeyden kurtarmak (Arracher un homme
à une mauvaise situation, à la misère). 6. Arracher
qch à qn: a) Birinin -sini çıkarmak (Arracher les
yeux à quelqu'un), b) -den bir şey koparmak,
almak (Arracher de l'argent à un avare. Il est
impossible de lui arracher un mot), c) -sini
indirmek, söküp atmak (Arracher le masque, le
voile à un hypocrite). 7. Arracherqndeqch: Birini
-den kovmak, çıkarıp atmak (Arracher quelqu'un
de sa maison, de sa place). § S'arracher les
cheveux: Saçlarım yolmak, çok pişman olmak,
dövünmek.
arracheur, euse ad. 1. Sökücü, yolucu, çıkarıcı
(Arracheur de betterave). 2. diş. (Tarımda) Kök
sökme aracı, çıkarma makinası (Une arracheuse
de pommes de terre). § Mentir comme un
arracheur de dent: Utanmadan yalan söylemek;
tek ayak üstünde kırk yalan söylemek,
arrachis er. 1. Ağaç sökme. 2. Sökülmüş fide.
arrachoir er. Ot yolma aygıtı; kök sökme aracı,
arraisonnement er. (Gemide) Genel denetleme,
arraisonner gçl. (Bir gemiyi durdurup) Genel
denetimden geçirmek (Arraisonner un navire).
arrangeable s. Düzelebilir, düzeltilebilir, yoluna
konabilir ( Ce conflit n'est pas arrangeable).
arrangeant, e s. Uysal, uzlaşmaya hazır,
arrangement
er.
1.
Düzeltme,
onarma
(Arrangement d'un mobilier, d'une maison). 2.
Yerleştirme (Arrangement des fiches dans un
classeur). 3. Hazırlanma, hazırlık (Les
arrangements du départ). 4. Düzenleme,
uydurma (Arrangement d'une partition pour le
piano). 5. Çözme, yoluna koyma (Arrangement
d'un différend). 6. Uzlaşma, uzlaştırma (Un
mauvais arrangement vaut mieux qu'un bon

arranger
procès).
arranger gçl. 1. Dizmek, düzeltmek, yerleştirmek
(Arranger des papiers, des livres).
2.
Düzenlemek, yoluna koymak (Arrangersa vie).
3. Çözmek, çözümlemek (Arranger un différend,
une affaire, un conflit). 4. Onarmak (Arranger
une maison, une voiture.). 5. Hazırlamak
(Arranger la table pour déjeuner. Arranger un
voyage, une entrevue). 6. Hoşnut kılmak, "tatmin
etmek (On ne peut pas arranger tout le monde). 7.
İyice haşlamak, ağzının payını vermek (Arranger
un insolent de la belle manière). 8. Düzenlemek,
uyarlamak (Arranger unepartitionpour le piano).
9. Arranger qn: -in işine gelmek (Cela m'arrange
que vous veniez un peu tard). § S'arranger 1.
Yerleşmek, düzene girmek (Mes idées s'arrangent
dans ma tête). 2. Kendine bir çeki düzen vermek
(Elle est allée s'arranger). 3. Düzelmek,
düzenlemek (Ce mécanisme peut s'arranger). 4.
Çözümlenmek, çözüm yoluna girmek (Ce conflit
ne peut pas facilement s'arranger). 5. Anlaşmak,
uzlaşmak
(S'arranger
à l'amiable).
6.
Hazırlanmak, işlerini ona göre düzenlemek
(Arrangez-vous pour passer une semaine chez
nous). 7. S'arranger deqch: -iyoluna koymak; -in
içinden çıkmayı becermek, üstesinden gelmek
(Ne vous inquiétez pas, je m'en arrangerai).
§ Arrangez-vous: Ne haliniz varsa görün.
arrangeur er. 1. Düzeltici, biçim verici, uzlaştırıcı.
2. muz. Düzenlemeci, düzenleme yapan.
arrenter gçl. Kiralamak (Arrenter une terre, un
domaine).
arrérager gsz. Borcunu geciktirmek; kalıntıya
bırakmak.
arrérages er. ç. Zamanında toplanmamış gelir;
alacak kalıntısı.
arrestation diş. 1. Tutuklama, "tevkif (Arrestation
préventive, provisoire, arbitraire). 2. Tutukluluk,
"mevkufiyet. § Ordre d'arrestation: Tutuklama
emri.
arrêt er. 1. Durma (Arrêt du train, du cœur, d'un
moteur). 2. Durdurma (Arrêt des hostilités, arrêt
dutravail). 3. Durak (Arrêt d'autobus. Descendre
à l'arrêt) 4. (Yüksek yargı kurumlan için) Yargı,
karar (Arrêt de la Cour de cassation, arrêt du
Conseil d'Etat). 5. f. Hafif göz hapsi; hafif hapis;
oda hapsi, "nezaret (Etre, mettre aux arrêts). 6.
Kilitleyen parça, emniyet, dişli mandalı (Arrêt
d'un fusil, arrêt d'une serrure). § Arrêt de
cassation: Yargıtayın bozma kararı. Arrêt de nonlieu: Muhakemenin men'i kararı. Arrêt
supplément, arrêt de plus ample information:
Soruşturmanın genişletilmesi kararı. Arrêt par

99

arrière
contumace: Gıyap kararı. Mandat d'arrêt:
Tutuklama kâğıdı. Maison d'ârret: Tutuklular
evi, 'tutukevi. Sans arrêt: Durmaksızın
(Travailler sans arrêt). Rester, tomber en arrêt
devant qch: Bir şey karşısında birden zınk diye
durmak (Il restait en arrêt devanı le paysage. Le
chien est tombé en arrêt devant la haie).
arrêté er. Karar (Arrêté ministériel, arrêté
municipal).
arrêté,e s. Kesin, sarsılmaz, değişmez (C'est une
chose arrêtée. La volonté bien arrêtée de refuser).
arrêter gçl. 1. Durdurmak (Arrêter un passant, un
autobus, un projet). 2. Önüne geçmek, engel
olmak (Rien ne l'arrête quand il a décidé). 3. (Bir
yere) Tutturmak. 4. Tutmak (Arrêter un
logement). 5. Yolunukesmek. 6, Sözünü kesmek.
T.Toplamak(Arrêter ses soupçons sur quelqu'un.
Arrêter ses yeux sur un paysage, son attention sur
un point). 8. Tutuklamak (La police a arrêté le
voleur). 9. (Dikişin ucunu) Pekiştirmek; düğüm
atmak. 10. Saptamak, kararlaştırmak (Arrêter le
lieu d'un rendez-vous). 11. Ödemek (Arrêter un
compte à la date du 20 juillet). 12. Arrêter gsz.
Durmak (Dites au chauffeur d'arrêter). 13. gsz.
Sesini kesmek, konuşmamak (Voulez-vous
arrêter). 14. gsz. (Av köpeği) Ferma etmek. 15.
Arrêter de f. qch: -memek; artık -meyi bırakmak
(Il ne sait pas arrêter de parler. Il a arrêté de lire).
16. Arrêter de f. qch: -meye karar vermek (Ils ont
arrêté de construire un barrage). § S'arrêter: 1.
Durmak, kalmak (S'arrêterenchemin, enunlieu.
La montre s'arrête souvent). 2. S'arrêter à qch:
Takılıp kalmak, karar kılmak; aldırmak, önem
vermek, dikkat etmek (Il s'est arrêté finalement à
notre projet: Sonunda bizim tasarımızda karar
kıldı. Il ne faut pas s'arrêter aux apparences, à des
détails: Görünüşe aldırmamak, ayrıntılara önem
vermemeli). 3. S'arrêter def. qch:-memek; -meyi
bırakmak (Il s'arrête de travailler: Çalışmıyor,
çalışmayı bırakıyor). § S'arrêter en beau ehemin:
, Tam bitireceği sırada bir işten vazgeçmek.
S'arrêter net: Zınk diye durmak,
arrêtoir er. Kitleyen parça, dişli mandalı, emniyet,
arrhes diş. ç. Pey, pey akçası, kaparo. § Donner,
verser des arrhes: Pey vermek. Demander, exiger
des arrhes: Pey istemek,
arriération diş. ruhb. Gerilik (Arriération mentale:
Zekâ geriliği).
arrière bel. 1. Arkadan (Avoir le vent arrière). 2. er.
Kıç, arka (L'arrière d'un navire, d'un car). 3 .er. ç.
Geri, art (Protéger ses arrières contre une
incursion ennemie). 4. İç bölge, savaş alanından
uzak bölge (Le ravitaillement venait difficilement

arriéré
de l'arrière). S. s. Art, arka (Les roues arrière
d'une voiture. Les feux arrière ne fonctionnent
pas). 6. ünl. Savulun, geri çekilin! (Arrière!
N'embarrassez pas le passage: Savulun, geri
çekilin, yolu tıkamayın). § En arrière: 1. Geri,
geriye doğru (Aller, marcher en arrière. Se
balancer d'avant en arrière). 2. Geride, arkada
(Rester en arrière). 3. Gecikmiş, geride, arkada
kalmış (Etre en arrière pour ses études). En arrière
de: 1. Sonunda, kuyruğunda (Rester en arrière de
la colonne). 2. mec. Arkasında, çok gerisinde (Il
esttrèsenarrièredesescamarades). Faire machine
arrière: Sözünden caymak. Faire marche en
arrière, faire machine en arrière: 1. Gerisin geri
yürümek, arkaya yürümek. 2. mec. Caymak, yüz
seksen derece geri dönmek,
arriéré,e s. 1. Gecikmiş, takılmış, ödenmemiş
(Réclamer une dette arriérée). 2. Geri (Un homme
aux idées arriérées). 3. Geri kalmış, gelişmemiş
(Un pays arriéré). 4. Geri zekâlı (Un enfant
arriéré). S. er. Alacak kalıntısı (L'arriéré d'une
pension).
arrière-ban er. Eskiden silah altına son olarak
çağrılan yaşlı savaşçılar (Tous les arrière-bans du
royaume).
arrière-bouche diş. Ağız ardı, yutak,
arrière-boutique diş. Ardiye,
arrière-bras er. Üstkol.
arrière-cour diş. Arka avlu.
arrière-dent diş. Akıl dişi.
arrière-garde diş. ask. Artçı,
arrière-gofit er. 1. Bir şey yenildikten yada
içildikten sonra ağızda kalan değişik tat. 2. mec.
Son izlenim (Sa visite m'a laissé un arrière-goût de
déception).
arrière-grand-mère diş. Büyük nine.
arrière-grand-père er. Büyük dede.
arrière-main diş. 1. Elin tersi. 2. er. Atın sağrısı,
arrière-neveu er. 1. Yeğen oğlu. 2. ç. Gelecek
kuşaklar,
arrière-nièce diş. Yeğen kızı.
arrière-pays, er.coğr. Artülke.
arrière-pensée
Artdüşünce.
arrière-petit flls er. Torun oğlu.
arrière-petite fille: Torun kızı.
arrière-petit enfants er. ç. Torunlar,
arrière-plan er. 1. Art düzlem. 2. mec. Arka, geri,
ikinci plan, arka plan (Il reste toujours à l'arrièreplan).
arrière-saison diş. 1. Güz sonu, kasım, son güz. 2.
mec. Son dönem, yaşamın son yılları,
arrière-train er. 1, (Kişi yada hayvanlarda) Arka,
kıç. 2. (Taşıtlarda) Arka bölüm, son kısım.

100

arrogant

arrimage er. 1. (Gemide yükü) İstif etme, istifleme
(Arrimage des caisses) 2. (Uzay araçları için)
Kenetlenme (L'arrimage des deux engins
spatiaux).
animer gçl. (Bir yükü) İstif etmek, istiflemek,
arrimeur er. Yük istifçisi, yükçü (Il s'est fait
arrimeur de navires).
arrivage er. 1. Geminin gelip yanaşması. 2. Tecim
mallarının gelmesi, geliş, gelme (Arrivage de
légumes aux halles). 3. Gelen mallar,
arrivante ad. Gelen, gelen kişi (Les arrivants et les
partants).
arrivé,e s. ve ad. Gelen (Le premier arrivé. Les
derniers arrivés n'ont pas pu entrer au stade).
arrivée diş. 1. Gelme, geliş (L'arrivée du courrier,
du train). 2. Varma, varış (L'arrivée des coureurs
au sommet). 3. Geliş yada varış yeri.
arriverez. 1. Varmak, gelmek (Le train est arrivé.
Nous arriverons à Istanbul à minuit). 2. Arriver
de: -den gelmek (Il arrive de Paris). 3. Yetişmek
erişmek, varmak (Cet enfant grandit beaucoup, il
m'arrive déjà à l'épaule). 4. Yanına varmak,
görebilmek (Je n'ai pas pu arriver jusqu'au
secrétaire du ministre). S. Arriver à qch: -e
erişmek, varmak, ermek (Arriver à son but, à ses
fins, à un certain âge). 6. Arriver à f. qch: -meyi
başarmak; -mekte başarı sağlamak (Vous
n'arriverez pas à obtenir un bon résultat). 7.
Başarmak, başarılı olmak (Il voulait arriver à tout
prix). S. Arriver à qn: -in başına gelmek (Celapeut
arriver à tout le monde). 9. Arriver à qn de f. qch:
-diği olmak (Il lui arrive d'aller à la chasse: Ava
gittiği olur). 10. Il arrive que...: -diği olabilir;
belki... (Il arrive que nous sortions après dîner; Il
arrive qu'il prenne ses repas au restaurant). 11. En
arriver à qch: -e varmak, o noktaya gelmek (J'en
suis arrivé à ce stade). 12. En arriver à f.qch: -cek
duruma gelmek, -diği olmak (J'en arrive à me
demander s'il est vraiment sincère dans ses idées). §
Il arrive ce qu'il doit arriver: Olacak olan olur,
olan olur, akacak kan damarda durmaz,
arrivisme er. İkbal avcılığı, amaca varmak için her
aracı geçerli sayma,
arriviste ad. İkbal avcısı. Amacına varmak için her
yolu doğru sayan kişi.
arroche diş. hlk. bitb. Karapazı.
arrogamment bel. Küçümseyerek, yüksekten
bakarak, küstahça (Répondre arrogamment).
arrogance diş. Büyüklenme, küçümseme, kurum,
kurumluluk, kibir, gurur; küstahlık (Fairepreuve
d'arrogance dans son comportement).
arrogant,e 1. s. Küçümseyici, tepeden bakan,
küstahça (Paroles, manières arrogantes.). 2. ad.

arroger
Büyüklük taslayan, şişinen, kendini bir şey sanan,
küstah (C'est un vrai arrogant. Une arrogante).
arroger (s') Bir şeyi haksız olarak benimsemek,
kabullenmek, kendine mal etmek (S'arroger un
titre, un droit).
arrondi, es. 1. Yuvarlak, toparlak (Visagearrondi).
2. dilb. Yuvarlaşmış.
3 er. Yuvarlaklık,
toparlaktık (Le moelleux arrondi des épaules).
arrondir
gçl.
1.
Yuvarlaklaştırmak,
toparlaklaştırmak (L'embonpoint arrondit son
visage). 2. Kemer yapmak, kamburlaştırmak.3.
Çoğaltmak, genişletmek, büyültmek (Arrondir
son capital, sa fortune, son champ). 4. Yuvarlak
yapmak (Arrondir une somme). S. Akıcılık
vermek (Arrondir ses phrases). § Arrondir les
angles: mec. Sivrilikleri gidermek, tartışma
konusu olabilecek şeyleri çıkarmak,
arrondissement
er.
1.
Yuvarlaklaştırma,
yuvarlaklaşma; toparlaklaştırma, toparlaklaşma.
2. Yönetim bölgesi, ilçe (Paris est divise en vingt
arrondissements). 3. dilb. Yuvarlaşma.
arrosables. Sulanabilir, sulamaya elverişli,
arrosage er. Sulama, sulanılma (L'arrosage d'un
jardin, d'un champ). 2. (Asker argosunda)
Bombalama (Arrosage des lignes ennemises). 3.
Rüşvet verme, yemleme (Arrosage d'un agent
public pour son service). 4. Geniş kapsamlı yayın,
büyük çapta yayın (Arrosage publicitaire par les
mass-média).
arrosement er. Sulama; sulanılma,
arroser gçi. 1. Sulamak (Arroser les fleurs, une voie
publique). 2. Islatmak (La pluie arrose légèrement
la foule bruyante). 3. İçinden geçmek (Les villes
que ce fleuve arrose). 4. İçki içerek kutlamak,
ıslatmak (Arroser un succès, une décoration). 5.
Arroser qn: İşini yaptırmak için para vermek;
rüşvet vermek, el oynatmak (Arroser un
fonctionnaire.) 6. Arroser qch de qch: a) -ile
sulamak (Arroser la terre de sang), h) -i katmak
(Arroser d'essence les chiffons pour les brûler), c)
yanına bir de... katmak (Arroser son repas d'un
bon vin). § Se faire arroser: İyice ıslanmak,
yağmurdan sırılsıklam olmak,
arroseur er. Sulama işçisi,
arroseuse diş. Sulama makinası, 'sulamaç.
arrosoir er. Sulama kabı, süzgeçli kova, süzgeç,
arsenal er. 1. Askeri fabrika. 2. Askeri donatım
ambarı. 3. Askeri "tersane, süel 'gemilik
(L'arsenal de la marine). 4. mec. Saldın yada
savunma araçlan (/. 'arsenal nucléaire d'un pays).
5. Büyük sayı ve türde silah (La police a saisi chez
lui tout un arsenal). 6. Bir sürü araç gereç, takım
taklavat (L'arsenal d'un photographe).

101

articuler
arsenic er. kim. Arsenik, zırnık, sıçanotu
arsenical,e s. Arsenikli (Eaux arsenicales, sels
arsenicaux).
arsouilles. ve ad. Hayta, ipsiz, haydut, eşkiya (Un
arsouille, un air arsouille).
art er. 1. Sanat (Art populaire, art militaire, une
œuvre d'art, un amateur d'art, histoire de l'art). 2.
Zanaat (5e perfectionner dans un art). 3. Ustalık
(Il fait tout avec art). 4. Yol, yöntem (Vous avez
trouvé l'art de conquérir les cœurs). § Les arts
d'agrément: (Resim, müzik gibi) Hoş sanatlar.
Les arts libéraux (Şiir, matematik gibi) Kafa işi
sanatlar. Les beaux arts: Güzel sanatlar. Avoir
l'art de f. qch: -mekte usta olmak; -meyi çok iyi
bilmek (Il a l'art de tromper, de plaire).
artère diş. 1. anat. Atardamar. 2. Anayol (Les

artères d'une ville).
artérielles. Atardamara değgin (Tension artérielle,
sang artériel).
artériole diş. Küçük atardamar,
artériosclérose diş. hek. Damar sertliği,
artésien,ne s. ve ad. Artois halkından olan,
Artuvalı, Artuva'ya değgin. § Puits artésien:
Artezyen kuyusu,
arthrite diş. hek. Eklem yangısı,
arthritiques, ve ad. 1. Eklemlere değgin. 2. Eklem
yangısına tutulmuş kişi (Un, une arthritique).
arthropodes er. ç. Eklembacaklılar,
artichaut er. 1. Enginar. 2. Dikenli demir engel. S
Avoir un cœur d'artichaut: Uçan olmak, ayran
gönüllü olmak,
article er. 1. Madde (Les articles du Code pénal,
article23 delà loi). 2. Yazı, makale (Faireparaître
un article dans un journal, dans une revue). 3.
Eşya, mal (Article de toilette, de voyage). 4. anat.
Boğum. S. dilb. Tammhk. 6. Konu (Il est
intransigeant sur l'article de l'honnêteté. C'est un
article à part: Bu ayrı bir konu). § A l'article de la
mort: Yaşamın son döneminde, ölmeden önce,
ölmek üzereyken. Faire l'article: Malını satmak
için aşın övmek, göklere çıkarmak (Vendeur qui
"fait l'article).
articulaire s. Ekleme değgin, eklemlere değgin
(Affection articulaire, rhumatisme articulaire).
articulateur er. dilb. Eklemleyici.
articulation diş. 1. anat. Eklem, oynak. 2.
Boğumlanma 3. 'Söylem "telâffuz (Il a une très
bonne articulation). 4. dilb. Eklemleme;
eklemlenme; eklemlilik.
articulé,e s. 1. Eklemli, boğumlu. 2. Tane tane
söylenmiş.
articuler gçl. 1. Eklemlemek 2. Söylemek (Il n'a pas
pu articuler un seul mot). 3. gsz. Boğumlamak,

articulet
heceleri belirterek söylemek (Il articule avec
netteté. Articuler bien, mal). § S'articuler: 1.
Birbirine bağlı olmak; ilintili, ilişkili olmak (Les
chapitres de ce livre s'articulent bien). 2.
S'articuler à qch: -e bağlı olmak; -i tutmak
(Toutes les parties de son exposé s'articulent les
unes aux autres). 3. S'articuler avec: -ile uyuşmak;
-e uygun olmak (Vos décisions doivent s'articuler
avec les nôtres). 4. S'articuler sur: -ile
eklemlenmek (Le tibia s'articule sur le fémur).
articulet er. Makalecik, önemsiz yazı, çırpıştırılmış
1
yazı.
artifice er. 1. Oyun, düzen, hile (Un artifice de
calcul. Cacher la vérité par des artifices). 2.
Yapmacık (User d'artifice). § Feu d'artifice:
Şenlik fişeği (On donna un superbe feu d'artifice
sur le lac).
artificiel,le s. 1.Yapma, yapay (Un lac artificiel. Des
fleurs artificielles). 2. Yapmacık, yapmacıklı (Un
style artificiel. L'enthousiasme était artificiel et
comme commandé).
artificiellement bel. Yapma olarak, yapay olarak
yapmacıktan, yapmacık bir biçimde,
artificier er. 1. Şenlik fişekçisi. 2. Fişekçi,
artificieusement bel. Düzenle, aldatarak, dolapla,
artificieux, euse s. Aldatıcı, dolapçı, düzenci
(Paroles artificieuses. Des hommes artificieux et
intéressés).
artillerie diş. ask. Topçuluk; topçu sınıfı; topçu
kuvveti; toplar. § Artillerie de campagne: Sahra
topçusu. Artillerie de montagne: Dağ topçusu.
Artillerie lourde, légère: Ağır, hafif topçu,
artilleur er. Topçu (asker),
artimon er. (Gemide) Kıç direği,
artiodactyles er. ç. hayb. Çiftparmaklılar.
artisan,e ati. 1. Zanaatçı. 2. Sorumlu, neden, etken.
§ Etre l'artisan de qch: Bir şeyin sorumlusu,
nedeni, etkeni olmak (Vous êtes l'artisan de notre
malheur, de ma ruine).
artisanale s. Zanaatçılara, zanaatçılığa değgin,
zanaatsal.
artisanat er. Zanaatçılar sınıfı, °esnaf (Aider
l'artisanat):
artison er. Güve, tahta kurdu gibi kemirici böcek.
artisonné,e s. Güve yemiş, kurt kemirmiş.
artistes, ve ad. 1. Sanatçı (L'artiste et son œuvre. Un
peuple artiste). 2. Sanatlı, sanatlıca (Un style
artiste). § Artiste capillaire: Berber. Artiste
culinaire: Aşçı, aşçıbaşı,
artistique s. 1. Sanata değgin, sanatsal (Activités
artistiques, valeurs artistiques). 2. Sanatlı,
sanatlıca (Une décoration artistique).
artistiquement bel. Sanatlıca.

102

ascétique
arum er. bitb. Yılanyastığı.
aryen,ne s. ve ad. Ari, arîlere değgin (Les aryens.
Les langues aryennes).
aryténoïde er. Gırtlak kıkırdağı,
arythmie diş. Ritm bozukluğu,
as [as] er. 1. Eski romalılarda tartı, ölçü ve para
birimi. 2. (İskambil kâğıtlarında) Birli, bey (As de
cœur, de carreau, dépiqué, de trèfle). 3. (Zarda ve
dominoda) Yek, bir (Amener deux as au trictrac).
4. mec. Birinci, yıldız (Un as de l'aviation. C'est
l'as de la classe). § Etrefichucomme l'as de pique:
hlk. Çok kötü giyinmek; kılık kıyafet köpeklere
ziyafet olmak. Etre plein aux as: hlk. Paralı
olmak, cebi para dolu olmak. Passer à l'as: hlk.
Sırra kadem basmak (Il n'a rien vu,c'est passé à
l'as).
asbeste er. yerb. Asbest,
ascaride er. hayb. Bağırsaksolucanı.
ascendance
1. Ağma, çıkma, yükselme. 2. Soy,
bir kuşak öncekiler (Ascendance paternelle,
maternelle).
ascendant,e s. 1. Ağan, yükselerek giden
(Mouvement ascendant d'un astre). 2. mec.
İlerleyen, yükselen. 3. er. gökb. 'Çevren üstü,
"ufuk üstü. 4. er. ç. Soy, ana baba kuşağı. 5. er.
mec. Etki, sözügeçerlik, "nüfuz. § Ascendants et
descendants: huk. Usul ve füruğ. Avoir de
l'ascendant sur qn: Biri üzerinde etkisi olmak,
birine sözü geçmek. Exercer de l'ascendant sur
qn: Birine sözünü geçirmek, dinletmek. Subir
l'ascendant de qn: Birinin etkisinde kalmak,
ascenseur er. 'Ağıncak, "asansör (Prendre
l'ascenseur, appeler l'ascenseur).
ascension diş. 1. Yükselme, çıkma, çıkış, ilerleyiş
(L'ascension de Napoléon). 2. Havaya yükselme,
ağma (L'ascension d'une étoile, d'un ballon dans
l'air). 3. Tırmanma (Des alpinistes ont fait la
première ascension de ce pic). 4. "Uriiç, Isa
peygamberin göğe çıkması. Bu olayın
yıldönümünde yapılan yortu. 5. Uruç yortusu.
§ Ascension droite: gökb. Bahar açısı,
ascensionnelles. Yükselici, yukarı çıkıcı, tırmanıcı
(Vitesse ascensionnelle d'un avion. Mouvement
ascensionnel).
ascensionner gsz. Tırmanmak, çıkmak,
ascensionniste er. (Dağcılıkta) Tırmanıcı, kayalara
tırmanan, çıkan,
ascèse diş. Çile, dünya zevklerinden el etek çekme,
yoksunluk (Mener une vie d'ascèse).
ascète ad. 1. Çileye çekilen, kendini din uğrunda
çileye veren, çileci. 2. mec. Dünya nimetlerinden
el etek çekmiş (kişi),
ascétique s. Çileye, çileciye, çileciliğe değgin (Vie

ascétisme

103

ascétique).
ascétisme er. Çilecilik.
asepsie
diş.
Asepsi,
mikropsuzlaştırma,
mikropsuzlaşma.
aseptique s. 1. Asepsiye değgin. 2. Mikropsuz,
mikroptan arıtılmış (Un pansement aseptique).
aseptisation diş. Mikropsuz duruma getirme,
mikropsuzlaştırma, temizleme,
aseptiser gçl. Mikroptan arındırmak temizlemek,
mikropsuzlaştırmak (Aseptiser une plaie).
asexualité diş. bitb. Eşeysizlik, cinsliksizlik,
"cinsiyetsizlik.
asexué,e s. 1. Cinsliksiz, eşeysiz, "cinsiyetsiz. 2.
mec. Cinsel gücü olmayan, "iktidarsız,
asiate ad. Asyalı, Asya halkı,
asiatique s. ve ad. Asyalı; Asya'ya ve asyalılara
değgin,
asie diş. Asya.
asile er. 1. Sığınak ; sığınma (Poursuivi par la police,
il a trouvé asile chez un ami. La France donne asile
aux réfugiés politiques). 2. Konut, barınak; yurt
(Chercher, trouver un asile). § Asile de vieillard:
Düşkünler yurdu. § Asile d'aliénés: Tımarhane.
Le dernier asile: "Mezar, *gömüt, sin. Asile des
morts: Mezarlık, gömütlük, sinlik. Droit d'asile:
Sığınma hakkı.
asinien,ne s. hayb. Eşeğe değgin, eşekle ilgili,
eşeksi.
asociales. Topluma uyamayan ( Un enfant asocial).
aspect er. 1. Görünme (L'aspect du sang n 'est doux
qu'au regard des méchants). 2. Görünüm,
görünüş,"manzara (Il a un aspect misérable). 3.
Bakış. 4. dilb. Görünüş. § Au premier aspect: İlk
bakışta. A l'aspect de: Bakılırsa, bakınca,
görünce (A l'aspect du sang il est malade). Sous
l'aspect de: Bakımından açısından (Etudier un
problème sous tous ses aspects). Donner l'aspect
de: -görünümünü vermek (La pluie donne à cette
ville un aspect triste). Prendre l'aspect de:
-görünümünü almak (Vos projets prennent un
aspect réaliste). Présenter l'aspect de:
-görünümünde olmakfLa région présente l'aspect
d'un cimetière).
asperge diş. bitb. 1. Kuşkonmaz. 2. mec. Uzun ve
sıska; sırık gibi kimse,
asperger 1. Serpmek. 2. Asperger de qch: -ile
ıslatmak; -içinde bırakmak (Asperger d'eau le
trottoir. La voiture nous a aspergés de boue).
aspérité diş. 1. Girinti çıkıntı, pürüzlülük (Les
aspérités du sol). 2. Sertlik, güçlük, çetinlik
(Aspérité du caractère).
aspersion diş. 1. Serpme, saçma (Aspersion d'eau,
de liquide). 2. Serpilen sıvı; sıvı serpme (Baptême

assagir
par aspersion).
aspersoir er. Kiliselerde halkın üzerine okunmuş su
serpmeye yarayan aygıt, *serpecek.
asphaltage er. Asfaltlama, ziftleme,
asphalte er. Asfalt, zift.
asphalter gçl. Asfaltlamak, ziftlemek (Asphalter un
trottoir, une rue).
asphodèle er. bitb. Çirişotu.
asphyxiant,e s. Soluk tıkayıcı, boğucu (Fumée
asphyxiante, gaz asphyxiant).
asphyxie diş. Soluk tıkanımı, boğulma,
asphyxier gçl. Soluğunu tıkamak, boğmak
(Asphyxier par le gaz). § S'asphyxier: Boğulmak,
zehirlenerek ölmek (//s'est asphyxié avec le gaz).
Etre asphyxié de qch: -karşısında şaşkınlığa
düşmek, donup kalmak,
aspic er. 1. hlk. Engerek yılanı. 2. hlk. Büyük
lavanta çiçeği (Huile d'aspic). 3. Dondurma, et
yada balık peltesi (Aspic de volaille, de foie gras).
§ Une langue d'aspic: Yılan dilli, herkesi
çekiştiren (kimse),
aspidistra er. bitb. Aspidistra,
aspirant,e s. 1. İstekli; aday (Un aspirant ministre).
2. (Teknikte) Emme (Pompe aspirante: Emme
tulumba). 3. er. Subay adayı. 4. İstekli kimse,
"talip.
aspirateur, trices. 1. İçe çekici, soruyucu (La force
aspiratrice des végétaux). 2. er. Soruyucu aygıt,
*emeç, elektrik süpürgesi (Passer les tapis à
l'aspirateur).
aspiratif, ive s. Soluk katılarak çıkarılan, soluklu
(ses).
aspiration diş. 1. Emme, içine çekme, soruma
(Nettoyage par aspiration). 2. dilb. (Bir sesi)
Soluklu
çıkarma
(L'aspiratation
n'existe
pratiquement pas en français). 3. mec. Soluk, esin
(Aspiration divine). 4. mec. Büyük istek, özlem,
dilek (L'aspiration à la liberté. Aspirations d'un
peuple).
aspiratoire s. Solunumla ilgili (Voies aspiratoires).
aspiré,e s. Soluklu, okunan (H aspiré).
aspirer gçl. 1. Çekmek, içine çekmek, sorumak
(Aspirer un peu d'air. Aspirer une boisson avec
une paille). 2. dilb. (Bir sesi) Soluklu olarak
çıkarmak. 3. Aspirer à qch, à f. qch: -e can atmak ;
-i yürekten dilemek, çok istemek; -meye can
atmak, -meyi çok istemek (Aspirer à un titre, à un
poste, à la liberté. Il aspire à quitter la carrière
politique et à rentrer dans sa solitude).
aspirine diş. Aspirin.
assagir gçl. 1. Uslandırmak, yola getirmek (Le
malheur assagit les hommes). 2. Yatıştırmak,
ılımlılaştırmak (Le temps assagit les passions). §

assagissement
S'assagir: 1. Uslanmak, yola gelmek (Cet enfant
s'est assagi beaucoup). 2. Yatışmak, oturmak,
ılımlılaşmak (Le style de ce peintre s'est assagi).
assagissement er. 1. Uslandırma, uslanma; yola
getirme, yola gelme. 2. Yatıştırma, yatışma;
ılımhlaştırma, ılımhlaşma.
assaillant,eç. ve ad. Saldırıcı, saldırgan (Une armée
assaillante. Il s'est bien défendu contre ses
assaillants).
assaillir gçl. 1. Baskın yapmak (Assaillir une
forteresse, une troupe). 2. Saldırmak (Les
journalistes ont assailli le ministre). 3. Assaillir qn
de qch: Birini ...yağmuruna tutmak; -ile
hırpalamak, tedirgin etmek (Les enfants ont
assailli leur père de questions).
assainir gçl. 1. Temizlemek, esenlik vermek
(Assainir une région marécageuse, une plaie). 2.
mec. Düzeltmek, sağlamlaştırmak, istikrara
kavuşturmak (Assainir un marché, unemonnaie).
assainissement er. 1. Temizleme, esenlik verme 2.
Düzeltme, sağlamlaştırma, istikrara kavuşturma,
assaisonnement er. 1. Çeşnileme, çeşnilenme. 2.
Baharat, sirke, yağ, hardal vb. (Cette salade
manque d'assaisonnements).
assaisonner gçl. 1. Çeşni vermek, çeşni katmak;
baharatlamak (Assaisonner une salade, un
ragoût). 2. Assaisonner qch de qch: -ile süslemek
çeşnilendirmek (Il assaisonnait la con versation de
mots plaisants). 3. Assaisonner qn: Haşlamak,
dövmek (Je l'ai assaisonné à coups de bottine).
assassin er. 1. Kıyıcı, cana kıyan, "cani, öldüren,
°kaatil (Un assassin professionnel). 2. s.
Öldürücü, iç ezici (Des regards assassins). §
Mouche assassine: Peçe. A L'assassin!: Yetişin,
adam öldürüyorlar!
assassinat er. Kıyım, *kıya, öldürüm, "cinayet.
Öldürülme (Assassinat du Président Kennedy).
assassiner gçl. 1. öldürmek, tasarlayıp öldürmek
2.mec. hlk. (Çok yermek anlamında) Canını
çıkarmak, canına okumak (Jesuis raisonnable, je
ne veux pas vous assassiner).
assaut er. Baskın, saldırı, saldırma. § Donner, livrer
l'assaut à qch: -e baskın yapmak, baskın vermek
(Donner l'assaut à uneforteresse). Paire assaut de:
-yarışına girmek (Faire assaut de générosité. Ils
font assaut d'esprit, d'élégance, de zèle).
assèchement
er.
Kurutma;
kurutulma
(Assèchement d'un marécage).
assécher gçl. Kurutmak (Assécher un terrain, un
lac). § S'assécher: Kurumak, suyu çekilmek
(Cette rivière s'assèche pendant l'été).
assemblage er. 1. Bir araya gelme, toplanma,
birikme (Assemblage de choses assorties). 2.

104

asservir

(Teknikte parçalar için) Takılıp ekleşme, takma,
ekleme,
toparlama
(Assemblage
d'une
automobile, des pièces, d'une machine). 3.
(Basımcılık) Harman, harmanlama (Assemblage
des feuillets d'un livre).
assemblée diş. 1. Toplantı (L'assemblée était
bruyante et excitée.La société a tenu son assemblée
annuelle). 2. Kurul (L'assemblée générale des
Nations-Unies). 3. Meclis (Assembléenationale).
§ La Grande Assemblée Nationale: Büyük Millet
Meclisi. Assemblée constituante: Kurucu meclis.
Assemblée consultative: Danışma meclisi,
assembler gçl. 1. Toplamak, bir araya getirmek (Un
même malheur nous assemble ici. Je ne peux plus
assembler deux idées). 2. (Teknikte) Takıp
ekleştirmek, takmak (Assembler les pièces d'un
meuble, d'une voiture). 3. Harman yapmak,
harmanlamak (Assembler les feuilles d'un livre,
les papiers). § S'assembler: Toplanmak, bir araya
gelmek (La foule s'assemble devant le palais). §
Qui se ressemble s'assemble: Tencere yuvarlanır
kapağını bulur,
assembleur,euse s. ve ad. 1. Toplayıcı. 2.
(Basımcılıkta) Harmancı,
assener gçl. 1. Vurmak, indirmek, aşketmek
(Assener un coup, une gifle à quelqu'un). 2. mec.
Oturtmak, tam gediğine koymak (Assener une
réplique).
assentiment er. Onam, onama, "rıza. § Donner son
assentiment à qch: Bir şeye rıza göstermek; -i
benimsemek, kabul etmek (Donner son
assentimentà unprojet). Obtenir l'assentiment de
qn: Birinin rızasını almak. Refuser son
assentiment à qch: Bir şeye rıza göstermemek,
asseoir gçl. 1. Oturtmak, dayandırmak (Asseoir une
maison sur de solides fondations. Il a assis sa
réputation sur une découverte importante). 2.
Kurmak (Asseoir un cabinet). 3. Oturtmak (Ona
assis le malade dans un fauteuil). 4. (Bir şeyin)
Matrahını, tabanını belirlemek (Asseoir un
impôt). 5. Yerleştirmek, temelleştirmek (Asseoir
son autorité). § Faire asseoir qn: Birini oturtmak,
yerleştirmek (Faire asseoir les invités dans le
salon). § S'asseoir: Oturmak (S'asseoir sur une
chaise, à une table).
assermenté,e s. Ant içmiş, anth, "yeminli (Expert,
témoin assermenté).
assermenter gçl. Ant içirmek, yemin ettirmek,
assertion diş. Sav, "iddia (Cette assertion est sans
fondement).
assertoriques. fels. Yalın (Jugement assertorique).
asservir gç/. 1. Köle gibi kullanmak, köleleştirmek,

asservissant
kul etmek (Asservir un pays, un peuple, un
homme). 2. Denetim altına almak, sıkıya almak
(Asservir les forces de la nature. Asservir ses
passions). § S'asservir à qch: Bir şeye bağımlı
olmak, kul köle olmak, boyunduruğu altına
girmek (Il s'asservit aux gens qui l'entourent).
asservissant,e s. Köleleştirici, sıklya alıcı,bağlayıcı;
göz açtırmayan, soluk aldırmayan (Un travail
asservissant).
asservissement er. Kulluk, kölelik,
assesseur er. 1. Yargıç yada savcı yardımcısı. 2.
Yardımcı.
assez bel. 1. Yeter, yeterince, oldukça, hayli (Je l'ai
assez vu). 2. Assez... pour: -cek kadar (Il est assez
intelligent pour comprendre .vos allusions). §
Assez, c'est assez, c'en est assez, en voilà assez:
Yeter, yeter artık. Avoir assez de qch, en avoir
assez de qch: -den bıkmak (J'en ai assez de ces
bêtises).
assidu,e s. 1. Devamlı, hep devam eden (Un élève
assidu). 2. Hep hazır bulunan (Un médecin assidu
auprès d'un malade. Un amoureux assidu auprès
de sa belle). 3. Titiz, özenli, düzenli (Un travail
assidu). 4. Assidu à qch: -e karşı çok titiz; -e çok
bağlı (Un homme assidu àsa tâche). 5. Assiduàf.
qch: -meye çok bağlı, -mekte çok titiz (Il est très
assidu à remplir ses obligations).
assiduité diş. 1. Devamlılık, devam etme (Certificat
d'assiduité.
Assiduité
d'un
élève,
d'un
fonctionnaire). 2. Titizlik, özen (Assiduité à
l'étude) 3. ç. Sık sık gidiş; sık buluşma,
assidûment bel. 1. Sürekli olarak, vaktini şaşmadan
(Fréquenter assidûment un lieu, unepersonne). 2.
Özenle, titizlikle, kendini vererek (Remplir
assidûment sa tâche, son devoir). 3. Sık sık.
assiégeante s. ve ad. Kuşatan, kuşatıcı (Troupes
assiégeantes. Repousser les assiégeants).
assiégé,es. vead. Kuşatılmış, kuşatma altında (Une
ville assiégée. Les assiégés demandent grâce).
assiéger gçl. 1. Kuşatmak, sarmak (Assiéger une
ville, une forteresse, une armée)> 2. Üşüşmek,
doldurmak (Les voyageurs assiègent les guichets
de la gare. La foule assiège la porte de l'hôpital
pour avoir des nouvelles). 3. Assiéger qn de qch:
-ile bıktırmak, tedirgin etmek (Ses admirateurs
l'assiègent de coups de téléphone).
assiette diş. 1. Oturuş, duruş, denge (Le cavalier
perdit son assiette et tomba). 2. Konum, yer
(L'assiette de la colonne est mal assurée). 3. Tabak
(Assiette creuse, à soupe, à dessert. Assiette de
porcelaine. Assiette plate). 4. Vergi yada gelir
tabanı, "matrah (Assiette d'un impôt). § Une
assiette de: Bir tabak, bir tabak dolusu (Servir,

105

assimiler
manger une assiette de potage). Piqueur d'assiette,
pique-assiette: Çanak yalayıcı. L'assiette au
beurre: mec. Yağlı kuyruk, iyi bir iş (Il a trouvé
une bonne assiette au beurre). Etre dans son
assiette: Keyfi, rahatı yerinde olmak,
assiettée diş. Tabak dolusu (Prenez encore une
assiettée de ragoût).
assignant er. Havale eden.
assignataire ad. Havale alan.
assignation diş. 1. (Bir yere vermek üzere) Ayırma,
"tahsis etme. 2. (Yargı yerine) Çağırma,
"celbetme, "celp. 3. huk. Celp kâğıdı, celpname.
4. Havale,
assigné,e ad. (Kendine) Havale edilen,
assigner gçl. 1. Ayırmak (Assigner une part dans un
legs). 2. Assigner qch à: a) -e ayırmak, vermek,
tahsis etmek (Assigner de nouveaux crédits à
l'enseignement),
b) Belirtmek, saptamak,
göstermek (Assigner un terme à une durée, des
limites à une activité). 3. Assigner qn à qch: Birini
-e vermek, atamak (Assigner quelqu'un à un
poste, à un emploi). 4. (Yargı yerine) Çağırmak,
"celbe tmek. § Assigner qn à résidence: Evinde göz
altına almak, belli bir yerde oturmaya zorunlu
kılmak. Etre assigné à résidence : Evinde gözaltına
alınmak.
assimilable s. 1. Sindirebilir, özümlenebilir,
sindirilmesi kolay (Nourriture assimilable). 2.
Anlaşılabilir, kavranabilir (Ces connaissances ne
sont pas assimilables par un enfant). 3. Kolay
özümlenebilir, benliği yitirtilebilir (Une race
assimilable. Les juifs sont extraordinairement
assimilables). 4. Assimilable à: -e benzer (Son
emploi est assimilable à celui d'un ouvrier).
assimilation diş. 1. Benzer kılma, benzetme
(Assimilation de la vie humaine à un songe). 2. Bir
tutma, benzetme. 3. Sindirme, kavrama, anlama
(Le manque de méthode rendait l'assimilation très
lente). 4. Sindirme, eritme, kendi içinde eritme,
özümleme (Politique d'assimilation). S. biy.
Özümleme. 6. dilb. Benzeşme, benzeşim. §
« Assimilation labiale: dilb. Küçük ünlü uyumu,
assimiler gçl. 1. Sindirmek, kavramak, kendine mal
etmek (Assimiler ce qu'on apprend).
2.
Sindirmek, kendi içinde eritmek, özümlemek
(Assimiler des étrangers, des immigrants). 3.
Assimiler qch à: -e benzetmek, ile bir tutmak (On
ne peut pas assimiler le manœuvre à l'ouvrier
qualifié. Assimiler la réalité àl'apparence) A.'biy.
Özümlemek. § S'assimiler: 1. Özümlenmek,
sindirilmek (Les nourritures qui s'assimilent
facilement). 2. Erimek, öz benliğini yitirmek,
özümlenmek (Aux Etats-Unis, de nombreux

assis

106

immigrants se sont assimilés). 3. S'assimiler à
qn:Kendini -e benzetmek; -ile bir tutmak (Il
s'assimile aux grands penseurs). 4. S'assimiler à
qch: -e uymak, -gibi olmak (Les nouveaux
immigrants se sont assimilés à l'ensemble de la
population).
assis,e s. 1. Oturmuş, oturtulmuş; konmuş,
kondurulmuş; yerleşmiş, yerleştirilmiş. 2. mec.
Oturmuş, yerleşmiş (Un calme assis. Un caractère
assis).
assise diş. 1. (Duvarcılıkta) Taş dizisi. 2. (Örgüde,
dokuda) Sıra. 3. Temel, dayanak (Le régime'
repose-t-il sur des assises solides? Egaliser les
assises d'un mur). § Les assises yada Cour
d'assises: 1. Ağır ceza 'yargıevi ("mahkemesi) (Il
a été envoyé aux assises). 2. ç. Kurultay, kongre,
toplantı (Le parti radical a tenu ses assises
annuelles).
assistanat er. Asistanlık, yardımcılık,
assistance diş. 1. Hazır bulunma, devam (Son
assistance au cours est très régulière). 2. (Bir iş
yapılırken orada) Bulunanlar, seyirciler,
dinleyiciler (Sa conférence a charmé l'assistance).
3. Yardım (Le malade monta les marches avec
l'assistance de l'infirmière). 4. Sigorta (Assistance
sociale, assistance médicale). § Donner, prêterson
assistance à qn: -e yardımda bulunmak;
yardımını esirgememek. Demander assistance,
l'assistance de qn: Yardım istemek; -in yardımını
dilemek.
assistantes, ve ad. 1. Yardımcı, "asistan (Assistant
d'un chirurgien). 2. er. ç. Hazır bulunanlar,
dinleyiciler, seyirciler,
assisté,e s. ve ad. Yardım gören, yardım alan.
assister gçl. 1. Yardım etmek, yardımda bulunmak
(Assister quelqu'undans son travail) 2. Assistera
qch: -de hazır bulunmak ; -e gitmek (Assister à une
conférence, à un match). 3. Assister à qch: Tanık
olmak, görmek (Assister à une rixe, à des incidents
regrettables). 4. Etre assisté de qn: Birinden
yardım görmek,
associatif,ive s. Çağrışımla ilgili, 'çağrışımsal,
association diş. 1. Dernek (Association des
Etudiants). 2. Ortaklaşma, bir araya gelme.
(Association de quelques amis).3. Ortaklık
(Fonder une association commerciale). 4. fels.
Çağrışım (Association des idées). S.gökb. Oymak
(Association stellaire: Yıldızlar oymağı). §
Association reconnue d'utilité publique: Kamu
yararına çalışan dernek,
associé,e s. ve ad. 1. Ortak (Il est mon associé). 2.
Meslektaş, aynı derneğin üyesi (Nos associés ont
approuvé nos projets).

assomption

associer gçl. 1. Birleştirmek, bağdaştırmak
(Associer des mots, noms. Ils ont associé leurs
destinées). 2. Bir araya getirmek, birleştirmek
(Associer des peuples ).3. Associer qn à qch: Birini
-e ortak etmek (Associer ses collaborateurs au
bénéfice de l'entreprise). 4. Associer qch à qch: Bir
şeyi -ile birleştirmek (Il associe la persévérance à
une grande intelligence). § S'associer à qch: -e
katılmak (S'associer aux idées de son ami.
S'associer à un crime, au chagrin d'un
malheureux). 2. S'associer à qch: -e girmek (La
Turquie s'est associée au Marché Commun
Européen). 3. S'associer à qn, avec qn: Biri ile
ortak olmak (Il s'est associé à un homme d'affaires
véreux, dont il est la dupe. Je me suis associé avec
mon oncle). 4. S'associer avec qch: -ile
bağdaşmak, uyuşmak, iyi gitmek (Ce rouge
s'associe bien avec le jaune dans ce tableau).
assoiffé,e s. ve ad. 1. (Gerçek ve mecaz anlamıyla)
Susamış (Ma fille-était assoiffée. Il a bu comme un
assoiffé). 2. Assoiffé de qch: -e susamış (Il est
assoiffé d'argent, de pouvoir, de culture, de
vengeance).
assoiffergç/. Susatmak (Cette longue marche sous le
soleil m'a assoiffé).
assolement er. Almaşık ekim.
assoler (Bir toprağı bölerek) Almaşık ekmek,
assombrir gçl. 1. Karartmak, "loşlaştırmak (Les
nuages assombrissent le ciel). 2. İçini karartmak,
zehir etmek (La mort de son fils a assombri ses
dernières années). § S'assombrir: 1. Kararmak,
karanlık olmak, loşlaşmak, ışığı gitmek (Le ciel
s'assombrit. Un visage qui s'assombrit). 2.
Tehlikeli bir durum almak, kötüye gitmek,
bozulmak
(La
situation
internationale
s'assombrit).
assombrissement er. Kararma, karartma. 2.
Kötüleşme, bozulma,
assommant,e s. Can sıkıcı, karın ağrısı (Un
conférencier assommant, un travail assommant).
assommer gçl. 1. (Ağır bir şeyle) Başa vurarak
öldürmek, tepelemek (Assommer un bœuf, un
porc). 2. Döğmek, gebertmek (Tais-toi, ou je
t'assomme: Sus, yoksa gebertirim seni). 3. mec.
Bunaltmak, canını sıkmak, kafasını ütülemek
(Vous m'assommez avec vos plaintes). 4.
Assommer qn de qch: -ile bunaltmak, illallah
dedirtmek (Il m'assomme de questions bêtes).
assommeur er. Başına vurarak öldüren kasap (Un
assommeur de bœufs, de porcs).
assommoir er. 1. Hayvanları öldürmek için
kullanılan çekiç. 2. Meyhane,
assomption diş. Meryem ananın göklere

assonance
kaldırılması olayı, bu olayın kutlandığı gün (15
Ağustos),
assonance diş. ed. Yarım uyak.
assonant,e .9. Yarım uyaklı.
assorti,e s. 1. Uyan, yaraşan, uygun düşen (Lemari
et la femme ne sont pas bien assortis). 2. Assorti,e à
qch: -e uygun, ile uygun giden (Il fut frappé d'un
châtiment assorti à sa faute. Votre cravate est
assortie à votre costume). 3. Mal dolu, çeşnisi bol
(Un magasin bien assorti, une vitrine assortie). 4.
Assorti de qch: -ile dolu, içinde... bulunan (Ce
contrat est assorti de clauses très dures).
assortiment er. 1. Uygun düşme, uygunluk
(Assortiment de couleurs).
2.
Birbirini
tamamlayan şeylerin topu, takım (Assortiment de
vaisselle, de linge de table). 3. Aynı cinsten
şeylerin bir arada bulundurulan türlüsü; çeşit
(Assortiment de dentelles, de soieries).
assortir gçl. I. Uygun düşürmek (Assortir les
couleurs, les nuances). 2. Bir araya getirmek,
toplamak (Il sait assortir les gens peu liés entre
eux). 3. Uygunluk gözetmek, dengi dengine
düşürmek (Quand on prie des gens à un repas, il
faut avoir soin de les assortir). 4. Mal vermek,
donatmak (Le grossiste assortit le détaillant.
Assortir un épicier, un magasin). 5. Assortir qch à
qch: Bir şeyi -e uydurmak (Assortir sa chemise à sa
veste). 6. Assortir qch de qch: -ile donatmak,
doldurmak (Assortir une boutique d'articles
variés). § S'assortir: I. Uygun düşmek, uyuşmak
(Ces couleurs nés 'assortissent pas). 2. S'assortir à
qch: -e uymak, gitmek (Un manteau qui s'assortit
à la robe). 3. S'assortir de qch: a) Kapsamak,
içinde taşımak (Le texte s'assortit de belles
enluminures), b) Sağlamak, almak (Ce libraire
s'assortit de tous les livres qui paraissent).
assoupi,e s. Yatışmış, uyuşmuş, küllenmiş (Des
passions assoupies).
assoupir gçl. 1. Uyutmak,
pinekletmek,
uyuklatmak (La chaleur m'assoupit). 2. mec.
Yatıştırmak dindirmek (Assoupir une querelle,
un conflit, une douleur). § S'assoupir 1.
Uyuklamak, pineklemek, kestirmek (Après le
repas, il s'assoupit toujours dans son fauteuil). 2.
Yatışmak, dinmek (Sa douleur s'est assoupie).
assoupissantes. Yatıştırıcı, kendinden geçirici (Un
charme assoupissant).
assoupissement er. 1. Uyuklama, kestirme,
şekerleme (Il a cédé à l'assoupissement). 2. mec.
Yatışma, dinme (L'assoupissement
d'une
douleur).
3.
Aldırmazlık,
uyuşukluk,
vurdumduymazlık (Le peuple sortit de son
assoupissement pour se révolter contre la

107

assujettir
dictature).
assouplir gçl. 1. Esneklik vermek, esnekleştirmek
bükülgenlik vermek, yumuşatmak (Assouplir
une étoffe, les cuirs, le corps). 2. Yumuşatmak,
hafifletmek (Assouplir les lois, les règles, les
mesures trop strictes). 3. Çevikleştirmek,
kıvraklaştırmak. 4. Uysallaştırmak (Assouplir le
caractère d'un enfant violent). § S'assouplir: 1.
Esnekleşmek, bükülgenlik kazanmak. 2.
Yumuşamak, uysallaşmak,
assouplissement er. 1. Esnekleşme, esnekleştirme;
yumuşama,
yumuşatma
(Les
exercises
d'assouplissement détendent les muscles). 2.
Yumuşatma, yumuşama; hafifletme, hafifleme
(L'assouplissement d'un règlement, d'une loi).
assourdir gçl. 1. Sağır etmek, sağıra çevirmek (Ne
criez pas si fort, vous m'assourdissez). 2.
Sağırlaştırmak ; duyulmaz hale getirmek (Un tapis
assourdit les pas). 3. Donuklaştırmak (Assourdir
une couleur). § S'assourdir: Duyulmaz olmak,
duyulmaz hale gelmek (Le bruit des pas
s'assourdissait).
assourdissantes. Kulakları sağır edici, sağırlaştırıcı

(Un bruit assourdissant).
assourdissement er. Sağırlaştırma, sağırlaşma;
sağıra
dönme,
sağıra
döndürme
(L'assourdissement
du
canon.
Mon
assourdissement dura longtemps après le voyage
en avion).
assouvir gçl. 1. (Açlığını yada susuzluğunu)
Gidermek (Assouvir sa faim, sa soif). 2. mec.
Doyurmak, *doyumsatmak, "tatmin etmek
(Assouvir une passion, une haine, une colère, un
sentiment). § S'assouvir: 1. Doymak (Son
ambition ne s'assouvit jamais). 2. S'assouvir de
qch: -e doymak (S'assouvir de plaisirs, de
vengeances).
assouvissement er. 1. Giderme .yatıştırma, yatışma ;
doyurma, doyma, "tatmin (L'assouvissement de
la faim, d'une passion, des désirs). 2. Doyum,
tatmin (Il éprouve un grand assouvissement).
'assuétude diş. Alışma; alışkanlık (Assuétude
climatologique: iklime alışma).
assujetties. 1. Boyun eğmiş, itaat altına alınmış. 2.
ad. Vergi mükellefi, vergi yükümlüsü. 3.
Yerleştirilmiş, oturtulmuş (Une fois le joug bien
assujetti, on ne le secouraplus).
assujettir gçl. 1. Kendine uyruk etmek,
"uyruklaştırmak, tabi kılmak, egemenliği altına
almak (Assujettir un peuple, une nation). 2.
Pekiştirmek, berkitmek (Assujettir une couleur,
les planches d'une caisse). 3. mec. Kul etmek, köle
etmek (Il veut nous assujettir). 4. Assujettir qn à

assujettissement
qch: Birini -e bağlamak, bağlı tutmak, "tabi
kılmak (Assujettirquelqu'un à l'impôt, à des règles
très strictes). § S'assujettir à qch: Bir şeye bağh
olmak, bağımlı olmak, boyun eğmek, uymak
(S'assujettir à une règle, aux exigences de la mode).
assujettissement er. 1. Kendine uyruk etme, bağımlı
kılma. 2. Uyruk edilme, uyrukluk, bağımlılık. 3.
mec. Yük, yüküm, yükümlülük, katlanış (La
grandeur a des assujettissements).
assumer gçl. 1. Üstüne almak, üzerine almak,
üstlenmek, boynuna almak (Assumer une
responsabilité, une tâche, un devoir, un emploi).
2. Göze almak (Assumer le risque d'une tentative).
assurable s. Sigorta edilebilir, sigortalanabilir.
assurance diş. 1. Güven (Parter avec assurance.
Perdre son assurance). 2. İnanca, güvence,
"teminat (Donner des assurances de son
dévouement. Sur cette assurance, je peux rentrer
chez moi). 3. Sağlam kanı, inan (J'ai l'assurance
que cettte place me sera donnée). 4. Sigorta
(Contrat d'assurance. Assurance contre les
accidents, l'incendie, le vol. Assurance sur la vie,
assurance-vie.
Assurance-automobile.
Les
assurances sociales.
Assurance-invalidité.
Assurance-vieillesse.
Assurance-maladie.
Compagnie d'assurance. Agent d'assurance). §
Contracter, réaliser une assurance: Bir sigorta
yaptırmak. Toucher une indemnité d'assurance:
Sigorta tazminatı almak.
assurées. 1. Güvenli, güvenilir (Un air assuré). 2.
Kesin (Départ assuré à neuf heures). 3. Sağlam,
sağlama bağlanmış (Avoir sa retraite assurée:
Emekliliği sağlam, sağlama bağlanmış olmak). 4.
s. vead. Sigortalı (t/ne votareassurée. Lesassurés
sociaux).
assurément bel. Kuşkusuz, elbette (Il viendra
assurément).
assurer gçl. 1. Sağlamlaştırmak, güven altına almak
(Assurer ses frontières, sa fortune, son pouvoir).
2. İnan vermek, güven vermek (Il faut assurer le
roi qui vous craint). 3. Sağlamak (Assurer le
bonheur de sa famille). 4. (Bir şey için birine)
İnanca vermek, güvence vermek, "teminat
vermek (Il m'a assuré qu'il avait dit la vérité). 5.
Pekiştirmek, berkitmek (Assurer une poutre, un
volet). 6. Sigorta etmek, sigortalamak (Assurersa
voiture). 7. Sağlamak (C'est lui qui assure tout). 8.
Assurer qch à qn: Birine bir şey sağlamak, vermek
(Assurer un avantage, un crédit, une rente à son
ami. Assurer des munitions à l'armée). 9. Assurer
qn de qch: Birine -konusunda güven vermek (Sa
conduite passée nous assure de l'avenir). 10.
Assurer qch contre: -karşı sigortalamak, güven

108

astral
altına almak (Assurer ses récoltes contre la grêle.
Assurer sa maison contre l'incendie). § Assurer le
pavillon: (Gemide) Bir el top atarak bayrak
çekmek. § S'assurer: 1. İnanmak, güvenmek
(Assurez-vous que je ne vous oublie pas). 2.
S'assurer qch: Kendine sağlamak (S'assurer un
avantage, la protection de ses amis, les vivres pour
un mois). 3. S'assurer de qch: Tutmak, ayırtmak,
elde etmek (S'assurer d'une place, d'une somme
d'argent)^ 4. S'assurer de qch: -e kesin olarak
inanmak, -den emin olmak (Je me suis assuré de
l'exactitude de cette nouvelle). 5. S'assurer dans,
en, sur qch: -e güvenmek, bel bağlamak (On ne
peut pas s'assurer sur ce cœur inconstant). 6.
S'assurer contre qch: Kendinibirşeye karşı güven
altına almak, sigortalamak (S'assurer contre
l'incendie). 7. S'assurer de qn: Birini gözetimi,
denetimi altına almak, kollamak (Allez vous
assurer de lui).
assureur er. Sigortacı.
assyrien, ne s. vead. 1. Asurlu; Asur ve asurlulara
değgin. 2. er. Asur dili, Asurca,
assyriologie diş. Asurbilim.
assyriologue ad. Asurbilimci.
astasie diş. hek. Ayakta duramazlık, durma ve
yürüme güçsüzlüğü,
astatique s. Sürekli olarak değişmez dengede olan,
değişmez dengeli,
astérie diş. hayb. Denizyıldızı,
astérisque er. (Basımcılıkta) Yıldız işareti,
astéroïde er. Göktaşı; küçük gezegen,
asthénie diş. Güçten düşme, genel güçsüzlük,
asthénique s. ve ad. Güçten düşmüş, güçsüz,
asthénosphère diş. yerb. Dayanıksız katman, zayıf
katman.
asthmatiques, vead. hek. Astmalı, astmayadeğin;
tıknefes.
asthme er. hek. Astma, astım, tıknefeslik,
asticot er. 1. (Olta yemi olarak kullanılan) Et kurdu.
2. tkz. Adam, herif (Quel drôle d'asticot).
asticoter gçl. tkz. Kızdırmak, canını sıkmak,
tedirgin etmek,
astigmates, hek. Astigmatizmah, astigmalı.
astigmatisme er. hek. Astigmatizm, astigmatizma.
astiquage er. Parlatma, cilâlama, ovarak
pırıldatma.
astiquer gçl. 1. İstika ile parlatmak, cilâiamak
(Astiquer les meubles, le plancher). 2. Ovarak
parlatmak (Astiquer les cuivres).
astragale er. 1. (Mimarlıkta) Sütun başlığı. 2. anat.
Aşık kemiği. 3. Geven, kitre ağacı,
astrakan er. Astragan.
astral,es. Gökcisimlerine değgin, yıldızlara değgin,

astre
*yıldızsal.
astre er. 1. Gökcismi. 2. (Genel anlamda) Yıldız
(Les astres brillent, pâlissent, scintillent. Le
mouvement des astres). 3. mec. Çok ünlü kişi,
yıldız.§ L'astre du jour: Güneş. L'astre de la nuit:
Ay. Etre né sous un astre favorable: Kadir gecesi
doğmak, şanslı doğmak. Beau comme un astre:
Ay parçası, çok güzel,
astreindre gçl. 1. Katlandırmak, katlanmaya
zorlamak. 2. Astreindre qn à qch: Birini -e
zorlamak; -e "tabi tutmak (Astreindrequelqu'un à
une discipline, à des travaux pénibles. Le médecin
m'astreint à un régime sans sel). 3. Astreindre qn à
f. qch: -meye zorlamak (Tu ne peux pas
m'astreindre à travailler sous ces conditions). §
S'astreindre à qch, à f.qch: -e, -meye zorunlu
olmak, katlanmak (Ils'est astreint à examiner tout
le dossier minutieusement).
astreinte diş.
1. Yükümlülüğünü
yerine
getirmemekten dolayı her gün ödemek zorunda
bulunulan para cezası.
Gecikme cezası.
"İtaatsizlik cezası. 2. Zorunluluk, katlanma,
astringence diş. Buruşturuculuk, pekiştiricilik.
astringent,e s. ve ad. hek. Buruşturucu, pekiştirici;
peklik verici (Un remède astringent. Un astringent
pour les soins de la peau).
astrolabe er. gökb. Usturlap,
astrolâtrie diş. Yıldızlara tapma, "yıldızataparhk.
astrologie diş. "Müneccimlik, yıldız falcılığı.
astrologique s. Müneccimliğe değgin, yıldız
falcılığına değgin (Prédictions astrologiques).
astrologue er. "Müneccim
astrométrie diş. "Gökölçümü.
astronaute ad. Uzayadamı, "uzaycı.
astronauticien,ne ad. "Uzaybilimci, uzaybilim
uzmanı.
astronautique s. Uzaybilimsel, uzay gemiciliğine
değgin,
astronef er. Uzay gemisi,
astronome er. "Gökbilimci,
astronomie diş. "Gökbilim,
astronomiques. 1. Gökbilimsel. 2. mec. Pek büyük,
us almaz, çok yüksek (Chiffre,
nombre
astronomique. Un prix astronomique).
astrophysfcien, ne ad. "Gökfizikçi.
astrophysique diş. l.°Gökfiziği 2. s. Gökfiziksel,
gökfiziğine değgin,
astuce diş. 1. Kurnazlık, düzen, dolap. 2. İncelik,
giz, girdi çıktı (Je connais toutes les astuces du
métier). 3. tkz. Şaka (Il fait des astuces).
astucieusement M . Kurnazlıkla, zekice, ustaca,
astucieux, euse s. 1. Kurnaz, düzenci, dolapçı
(L'astucieux Mazarin). 2. Zeki, cin gibi (Un élève

109

atlantique

astucieux qui répond toujours aux questions
difficiles). 3. İncelik dolu, ustaca yapılmış (Un
projet astucieux).
asymétrie diş. Bakışımsızlık, "simetrisizlik,
asymétrique s. Bakışımsız, "simetrisiz (Visage
asymétrique).
asymptote s. ve diş. mat. Kavuşmaz (Courbe
asymptote. L'asymptote s'approche de la courbe
sans jamais la rencontrer).
asymptotique s.
mat.
Kavuşmaz
(Ligne
asymptotique).
ataman er. tar. Ataman, hetman.
ataraxiediş, fels. Sarsılmazlık.
atavisme er. fels. Atacılık, soyaçekim.
atavique s. Atacılığa değgin, soyaçekimle ilgili
(Caractères ataviques).
ataxie diş. hek. Sarsakhk; devim yitimi,
ataxique s. 1. Sarsaklığa değgin. 2. ad. Sarsak,
atèle er. hayb. Örümcekmaymunu.
atelier er. 1. İşlik, atölye (Atelier d'un menuisier.
Ouvrir un atelier de couture). 2. Atölye, çalışma
yeri (Atelier d'un peintre). 3. Bölüm (L'atelier de
montage dans une usine).
atermoiement er. 1. Erteleme, geri bırakma. 2.
Savsaklama,
oyalama
(Politique
d'atermoiement).
3. Duraksama, düşünüp
taşınma, "tereddüt (Après mille atermoiements,
elle a enfin consenti à la séparation).
atermoyer gçl. 1. Ertelemek, geriye atmak
(Atermoyer une lettre de change). 2. gsz.
Savsaklamak. 3. gsz. Duraksamak, tereddüt
etmek (Il n'y a plus à atermoyer, il faut agir).
athée s. ve ad. Tanrıtanımaz (C'est un athée. Un
monde athée).
athéisme er. Tanrıtanımazlık,
athénée er. 1. (İsviçre ve Belçika'da) Bilginlerin,
sanatçıların halka yapıtlarından
örnekler
okudukları, genel dersler verdikleri yer;
konferanslar binası. 2. (Belçika'da) Orta ile
yüksek arası öğretim kurumu,
athermane s. Isı iletmez, sıcaklık geçirmez (Paroi
athermane).
athlète er. Atlet.
athlétique s. I. Atletlerle, atletizmle ilgili (Les jeux
athlétiques). 2. Atletlere özgü, güçlü, kasları
gelişmiş (Un corps athlétique).
athlétisme er. Atletizm (Championnat d'athlétisme).
athrepsie diş. (Küçük çocuklarda) Besisizlik
sayrılığı.
atlante er. "Yontusütun, "heykelsütun, yontu
direk; insan biçiminde sütun,
atlantique s. ve ad. Atlas okyanusu; Atlas
okyanusuna değgin (La côte atlantique de la

atlantisme

11 ı

France. Pacte atlantique).
atlantisme er. Atlantik paktı yanlılığı,
atlantiste ad. Atlantik paktı yanlısı,
atlas er. 1. anat. Atlaskemiği. 2. Harita yada resim
atlası.
atmosphère diş. 1. Hava (La Lune n'a pas
d'atmosphère). 2. fiz. Havaküre. 3. mec. Hava,
bırakılan genel izlenim (Chaque être a une
atmosphère personnelle). 4. Hava basıncı. 5 .mec.
Çevre, çevre koşullan, ortam, hava (Je dois
changer d'atmosphère. Atmosphère de travail). »
atmosphérique s. Hava yada havaküreye değgin
(La pression atmosphérique.
Phénomènes,
conditions, variations Atmosphériques).
atoll er. coğr. Mercanada, halkaada, °atol.
atome er. fiz. Atom.
atomicité diş. (Bir moleküldeki) Atom sayısı,
atomique s. Atoma değgin (La bombe atomique.
Energie atomique. L'époque atomique, la guerre
atomique).
atomisation diş. mec.
Bölme, parçalama
(Atomisation des forces politiques).
atomiser gçl. 1. Atomlaştırmak, çok küçük
parçacıklara indirgemek. 2. Atom silâhlanyla
yıkmak; atom bombası yağdırmak
(Les
Américains ont atomisé Hiroshima).
atomiseur er. Tıkacına basıldığında içindeki sıvıyı
püskürten şişe; püskürtmeli şişe, °atomizör
(Atomiseur à parfum, à laque, à lotion).
atomisme er. fels. Atomculuk (L'atomisme est un
matérialisme mécaniste).
atomiste ad. fels. 1. Atomcu, atomculuk yanlısı. 2.
s. ve. ad. Atom ile uğraşan; atom bilgini (Des
savants atomistes. Un atomiste).
atonal,es. müz. Atonal, tona bağlı olmayan, tonsuz
(Musique atonale).
atonalité diş. Atonalité, tona bağlı olmama,
tonsuzluk.
atone s. 1. Durgun, anlamsız, boş (Un regard
atone). 2. Tembel, iyi çalışmayan (Un intestin
atone). 3. dilb. Vurgusuz (Syllabe atone).
atonie diş. 1. Tembellik, çalışmazhk (Atonie
intestinale). 2. Güçsüzlük, erksizlik, "iktidarsızlık
(Atonie sexuelle, atonie intellectuelle).
atonique s. Güçsüzlükten ileri gelen,
atour er. ç. Süs, süs eşyası (Une femme parée des
plus beaux atours).
atout er. 1. (İskambil oyunlarında) Koz (Jouer
atout. L'atout est le carreau. Jouer le sans-atout).
2. mec. Koz, üstünlük (Son atout principal c'est
son énergie). § Jouer son dernier atout: Son
kozunu oynamak,
atoxiques. hek. Zehirli olmayan, zehirsiz.

attacher

atrabilaire s. Çabuk kızan, hemen öfkelenen,
ayranı kabarık (Caractère atrabilaire).
fitre er. Ocak ateşliği, ocak (Mettre des bûches dans
l'âtre).
atroces. 1. Canavar, acımasız (Un homme atroce).
2. Canavarca, tüyler ürpertici (Un crime atroce.
Une vengeance atroce). 3. Dayanılmaz, çekilmez
(Une peur atroce, une douleur atroce). 4. Çok
kötü, berbat, iğrenç (Un temps atroce).
atrocement bel. Canavarca, hiç acımadan, tüyler
ürpertici bir biçimde,
atrocité diş. Canavarlık, acımasızlık; tüyler
ürperticilik; dayanılmazlık; berbatlık, kötülük,
atrophie diş.biy. Körelme, güçten düşme,
güçsüzlük, zayıflık (Atrophie
musculaire,
atrophie intellectuelle).
atrophier gçl. Köreltmek, güçsüzleştirmek,
cılızlaştırmak, zayıflatmak (Les sophismes d'une
philosophie niaise ont atrophié en lui le sens
moral). § S'atrophier: Körelmek, cılızlaşmak,
zayıflamak (Les mucsles d'un paralysé
s'atrophient. Son sens moral s'est atrophié).
atropine diş. Atropin.
attabler gçl. Sofraya oturtmak (Attablez les enfants
ensemble). § S'attabler: 1. Sofraya oturmak (Il
s'attable dès qu'il rentre à midi). 2. Masaya
oturmak (Ils'attable à la terrasse d'un café).
attachante s. Çekici, ilgi çekici, sürükleyici, merak
uyandırıcı, meraklı (Un roman attachant. Une
lecture attachante. Il a une personnalité
attachante).
attache diş. 1. Bağ, ilgi (Il conserve des attaches avec
son pays natal). 2. Bilek (Il a des attaches fines). 3.
*îlgeç, "tutturgaç (Feuillets réunis au moyen
d'une attache). § Port d'attache: (Bir geminin)
Kayıt limanı, bağlama limanı.
attaché,e s. 1. Zincire vurulmuş, bağlı (Un
prisonnier attaché). 2. Attaché à: -e bağlı (Le
bonheur n 'est pas attaché à l'argent. Elle lui est très
attachée). 3. er. "Ataşe, bir elçiliğe bağlı uzman
yada görevli (Attaché militaire, attaché culturel).
attachement er. 1. Bağlılık (Attachement à une
religion). 2. Gönül ilişkisi, duygusal bağhhk
(Attachement à une femme). 3. (Yapıcılıkta)
Gündelik iş hesabı (Les attachements servent de
pièces justificatives à l'entrepreneur pour le
règlement de ses mémoires).
attacher gçl. 1. Bağlamak, tutturmak (Attacher
deux tissus par des épingles. Attacher les mains
d'un prisonnier). 2. Bağlamak,sarmak (Attacher
un fagot, un paquet). 3. Düğmelemek (Attacher
un mantaeu, une robe). 4. Takmak, bağlamak
(Attacher un tablier, un collier). S. Bağlamak,

attaquable
düğümlemek (Attacher sa ceinture, ses lacets de
chaussure, ses chaussures). 6. gsz. (Yemeklerde)
Dibi y anmak, dibi tutmak (Le ragoût a attaché).l.
Attacher qch à qch: -e bağlamak (Attacher un
cheval à l'arbre, un condamné au poteau). 8.
Attacher qch à: -e vermek (Attacher un sens à un
geste, à une parole). § Attacher du prix, de
l'importance, de l'intérêt à qch: -e önem vermek.
Attacher de la valeur à: -e değer vermek. §
S'attacher 1. Bağlanmak. 2. S'attacher qn: Birini
kendine bağlamak (Ceprofesseur a su s'attacher
ses élèves). 3. S'attacher à qch, à qn: Bir şeye,
birine bağlanmak, sarılmak, kendini vermek,
yapışmak (S'attacher à un pays, à une personne, à
une doctrine, à un poste). 4. S'attacher à f. qch:
-meye çok özen göstermek, dikkat etmek,
kendini vermek (Cet homme s'est attaché à rendre
sa famille heureuse).
attaquable s. 1. Saldırılabilir, saldırıya elverişli
(Une forteresse attaquable). 2. huk. Geçersiz
sayılabilir, itiraz edilebilir (Ce testament est
attaquable).
attaquant,e ad. 1. Saldıran, saldırı yapan (Les
attaquants furent repoussés). 2. (Spor takımında)
Hücumda oynayan oyuncu, hücum oyuncusu.
attaque diş. 1. Saldırış, saldırı (Passer à l'attaque.
Donner le signal de l'attaque. Attaque à main
armée). 2. Ateş, sayrılık nöbeti, nöbet. 3.
Bunalım, "kriz (Une attaque d'épilepsie,
d'apoplexie). 4. Eleştiri, saldırı, taş, taşlama (Les
attaques de l'opposition contre le gouvernement.
Rester impassible devant les attaques). S. müz.
Çalma (L'attaque d'une valse).6. (Takım
sporlarında) Hücum, atak. § Etred'attaque: Turp
gibi olmak, pek dinç olmak, sapasağlam olmak.
attaquer gçl. 1. Saldırmak, (Attaquer une forteresse,
un pays, l'ennemi, une personne). 2. Eleştirmek,
sataşmak, saldırmak, taşlamak (Dans un article, il
attaquait vivement le ministre). 3. Ele almak,
girişmek, sarılmak (Attaquer un travail). 4.
Kemirmek, yemek, içine işlemek (La rouille a
attaqué le balcon de fer. Les mites attaquent les
lainages). 5. Mahkemeye vermek, aleyhinde dâva
açmak. 6. Yemeye başlamak, yumulmak
(Attaquer la volaille). 7. müz. Çalmaya başlamak,
çalmak (Au loin, les deux violons, le violoncelle et
l'alto attaquaient un air de menuet). 8. İtiraz etmek
(Attaquer un testament). §S'attaqueràqch: 1. Bir
şeye hevesle girişmek (S'attaquer à un travail). 2.
-e karşı savaş açmak, saldırmak (S'attaquer aux
préjugés, à une politique). 3. S'attaquer à qn: -e
saldırmak; ile mücadele etmek (S'attaquer à un
ministre).

111

atteler
attardé,e. s. 1. Geç kalmış, geç vakte kalmış,
gecikmiş (Quelques passants atterdés). 2. Artık
çok gerilerde kalmış, zamanı geçmiş. 3. Gelişmesi
gecikmiş, geri zekâlı (Un enfant attardé). 4. ad.
Geri zekâlı (Un attardé).
attarder gçl. Geciktirmek, geri bırakmak,
alıkoymak (L'orage nous a attardés). §
S'attarder: 1. Oyalanmak, kalmak (Il s'est attardé
en chemin, chez un ami). 2. Gecikmek, geri
kalmak (Il s'est attardé derrière le groupe). 3.
S'attarder à qch: -e takılmak, takılıp kalmak (Il
s'est attardé à des détails). 4. S'attarder à f. qch:
-mekle oyalanmak, vakit geçirmek (Ons'attardait
à boire, à discuter, à fumer dans les cafés).
atteindre: gçl. 1. Dokunmak, değmek, yetişmek
(Monter sur la chaise pour atteindre le plafond). 2.
Varmak, erişmek (Atteindre son but, son
objectif). 3. Vurmak, isabet etmek (Le coup de feu
l'a atteint au bras gauche). 4. Düzeyine erişmek,
eşit olmak (C'est en travaillant qu'on peut
atteindre les hommes célèbres). S. Yetişmek,
yakalamak. 6. Yükselmek, varmak (Ladouleura
atteint sa limite). 7. İncitmek, yaralamak,
dokunmak (Il est indifférent, rien ne l'atteint). 8.
Atteindre à qch: Büyük bir çaba sonucu bir şeye
erişmek, varmak (Dans ce domaine, il atteindra,
tôt ou tard, à la perfection). 9. Etre atteint de qch:
-e yakalanmak, tutulmak, uğramak (Il est atteint
de tuberculose).
atteintes. 1. (Bir sayrılığa) Yakalanmış, tutulmuş.
2. tkz. Kaçık, deli, keçileri kaçırmış,
atteinte diş. 1. Çarpma, vurma. 2. Dokunca,
dokunurluk, "zarar (Atteinte à la réputation) 3.
Sayrılığa yakalanma, tutulma, "musabiyet. § Hors
d'atteinte: Erişilmez, yetişilmez (Sa réputation est
hors d'atteinte) Hors de l'atteinte de: -in
yetişemiyeceği, varamıy acağı yerde (Il est hors de
l'atteinte des balles. Le tableau est hors de l'atteinte
des enfants). Porter atteinte à qch: -e dokunmak;
-e zarar getirmek; -e "halel getirmek (Cela peut
« porter atteinte à votre indépendance).
attelage er. 1. Bağlama, koşma (L'attelage des
bœufs. L'attelage des wagons). 2. Koşulmuş
hayvanlar (L'attelage suait, soufflait et marchait
avec lenteur).
atteler gçl. 1. Hayvan koşmak (Atteler une voiture).
2. Atteler qch à qch: -e hayvan koşmak; -e
bağlamak (Atteler des bœufs à une charrette.
Atteler la locomotive au train, une remorque au
tracteur). 3. Atteler qn à qch: Birini -e vermek; -e
koşmak; -ile görevlendirmek (Atteler quelqu'un à
un travail, à une tâche). 4. gsz. Arabaya hayvan
koşmak, hayvanları bağlamak (Dites au cocher

attelle
d'atteler). § S'atteler à qch: -e canla başla
girişmek; başlamak (S'atteler à un travail. Je me
suis attelé à l'article que je vous ai promis).
attelle
1. Hamut. 2. Süyek, °cebire.
attenant,e s. 1. Bitişik (La maison attenante doit
être reconstruite). 2. Attenant à: -e bitişik (Le
cimetière attenant à l'église. La maison attenante à
la ferme).
attendant (en) bel. O zamana kadar, arada; bu
arada (Ses idées sont peut-être justes, en
attendant, il aurait mieux fait de se tenir tranquille)*
§ En attendant que: -inceye kadar (Je resterai ici en
attendant que la pluie cesse).
attendre gçl. 1. Beklemek (Attendre le train, un
enfant, un téléphone, un visiteur). 2. Kollamak,
gözetlemek (Attendre le moment, l'occasion,
l'heure de faire quelque chose). 3. Hazır olmak (Le
dîner vous attend, la voiture vous attend). 4.
Sonu... olmak (La misère attend le dissipateur:
Savurganın sonu yoksulluktur). S. Attendre qch
de qn: Birinden birşey beklemek (On ne peut
attendre aucune faveur de lui). 6. Attendre après
qn, après qch: a) -i sabırsızlıkla beklemek, dört
gözle beklemek (J'attends après mon oncle. Il
attend après un taxi), b) -i gereksinmek, -e
gereksinimi olmak, ihtiyacı olmak (Je n'attends
pas après votre aide). 7. Attendre de f. qch: -meyi
beklemek (Attendez d'être informé avant de vous
prononcer). 8. gsz. Beklemek (Il a attendu
longtemps). § Faire attendre qn: Birini
bekletmek, geç gelmek. Se faire attendre: Geç
gelmek, bekletmek. Attendre qn comme le
Messie: Birini Hızır gibi beklemek, dört gözle
beklemek.Attendre que les grives tombent toutes
rôties dans la bouche: Armut piş ağzıma düş diye
beklemek (Tu attends que les grives te tombent
toutes rôties dans la bouche). Tout vient à point à
qui sait attendre: Sabreden derviş muradına
ermiş. § S'attendre à qch: 1. Ummak, beklemek
(Je ne m'attendais pas à ce résultat). 2. S'attendre à
f. qch: a) -meyi ummak, beklemek (On s'attend à
trouver un dieu, on touche un homme). b) -mekten
korkmak, çekinmek (Ils'attendàperdresaplace).
attendrir gçl. 1. Duygulandırmak, yumuşatmak,
içini sızlatmak (Les larmes du candidat n'ont pas
attendri le professeur). 2. Gevrekleştirmek
(Attendrir une viande, un bifteck). § S'attendrir:
1. Duygulanmak, içi sızlamak 2. S'attendrir sur
qn, sur qch: Birine, bir şeye acımak (Ne vous
attendrissez pas sur mon sort).
attendrissantes. Duygulandırın, yüreksızlatıcı, iç
ezici, acıklı.
attendrissement er. Acıma, yüreği sızlama,

112

attention
duygulanma.
attendu,es. 1. Beklenen (L'arrivée d'une personne
attendue). 2. er. ç. Gerekçe (Les attendus d'un
jugement). 3. ilg. Dolayısıyla, yüzünden, ötürü
(Attendu la situation internationale, le cabinet se
réunira d'urgence). § Attendu que...: -diği için;
-diğinden dolayı (On ne peut pas se fier à ces
résultats, attendu que les calculs sont
approximatifs).
attentat er. 1. Suikast (Attentat au plastic). 2. huk.
Cürüm, suç (Attentat à la pudeur, auxmœurs). 3.
mec. Hakaret, suç (Un attentat contre le bon goût).
§ Attentat à la pudeur: Genel âdaba karşı cürüm.
Attentat aux mœeurs: Edep duygularını incitme,
genel adaba karşı cürüm. Attentat à la vie, à la
liberté: Cana, özgürlüğe kast. Préparer, dresser
un attentat contre qn: Birine karşı bir suikast
hazırlamak (Préparer un attentat contre un
souverain). Déjouer un attentat: Bir suikastı, bir
komployu boşa çıkarmak, bozmak.
attentatoire s. 1. Zararlı, dokuncalı, dokunan. 2.
Attentatoire à: -e zararlı (Une mesure attentatoire
à la liberté. Une décision attentatoire à la justice).
attente diş. 1. Bekleme (Salle d'attente, salon
d'attente). 2. Bekleme, bekleme zamanı
(L'attente a été insupportable, très longue). 3.
Umulan şey, beklenilen şey, dilek, istek, beklenti
(Il n'a pas répondu à l'attente de ses professeurs:
öğretmenlerinin umduğu gibi çıkmadı). § Etre
dans l'attente de qch: -i beklemekte olmak,
beklemek. Dans l'attente de qch: -i bekleyerek,
beklerken (Nous vivons dans l'attente de beaux
jours à venir. Tous étaient inquiets dans l'attente
des dernières nouvelles).
attenter gsz. 1. Suikastte bulunmak 2. Attenter sur
qn, contre qn: Birine karşı suikastte bulunmak
(De quel droit sur vous-même osez-vous.attenter?
Attenter contre un roi). 3. Attenter à qch: -e
kastetmek (Attenter à la vie, à la liberté d'un
peuple, à la sûreté de l'Etat). § Attenter à ses jours:
"İntihar etmek, "özöldürüme kalkışmak (Ilessaya
d'attenter à ses jours dans la cellule).
attentif,İve s. 1. Dikkatli (Un élève attentif). 2.
Saygılı, özen gösterilen (Une amitié attentive). 3.
Attentif à qch; à f. qch: e- dikkat eden, özen
gösteren ; -meye dikkat eden ( Un homme attentifà
ses devoirs. Il est attentif à ne vexer personne).
attention
1. Dikkat (Ecouter avec attention). 2.
Yakınlık, ilgi, sevgi, özen (Un témoignage
d'attention. Elle avait pour les pauvres des
attentions délicates). § Attirer, éveiller l'attention
de qn sur qch: Birinin dikkatini -in üzerine

attentionné

113

çekmek (Je veux attirer votre attention sur ce
point). Détourner l'attention de qn: Birinin
dikkatini çevirmek, dağıtmak. Donner, prêter
attention à qch: -e karşı ilgi göstermek. Faire
attention à qch, à f. qch: -e dikkat etmek; -meye
çok dikkat etmek (Faites attention à la question
que je vais vous poser. J'ai fait attention à ne pas le
réveiller en rentrant). Ne donner (prêter) aucune
attention à qch: -e hiç aldırmamak, hiç bir ilgi
göstermemek. Attention à: -e dikkat (Attention à
la voiture!).
attentionné,e s. Çok dikkat, ilgi, özen gösteren
( Etre très attentionné pour ses parents, auprès de sa
fiancée).
attentisme er. Beklegör politikası, "beklegörcülük.
attentiste s. ve. ad. Beklegör politikası yanlısı,
*Beklegörcü.
attentivement bel. Dikkatle, ilgiyle.
atténuant,e s. Hafifletici, azaltıcı, düşürücü
(Circonstances atténuantes: Hafifletici nedenler).
atténuation diş. 1. Azalma, düşme (Atténuation des
forces, d'une souffrance).
2. Hafifletme
(Atténuation d'une peine).
atténuer gçl. 1. Güçten düşürmek, gücünü
azaltmak, zayıflatmak 2. Yatıştırmak, dindirmek
(Prendre un cachet pour atténuer un mal de tête). 3.
Yumuşatmak (Atténuer les termes d'une lettre, la
violence de ses propos).
atterrage er. den. 1. Karaya yakınlık, karaya yakın
olma. 2. Kıyıdan önce görünen yüksek kara
parçası.
atterrant,e s- Çok şaşırtıcı, üzücü (Une nouvelle
atterrante).
atterrer gçl. 1. (Eski) Yere vurmak, yere sermek. 2.
mec. Yıkmak, yıldırımla vurulmuşa çevirmek,
şaşkına döndürmek (L'annonce de son suicide
nous a atterrés).
atterrir gsz. 1. Karaya inmek, alana inmek,
konmak, iniş yapmak (L'avion atterrit sur la piste.
La fusée atterrit sur la planète).!, mec. tkz.
Varmak, gelmek, düşmek (Après, cinq heures de
marche, nous avons atterri dans une petite
auberge).
atterrissage er. Karaya inme, konma, iniş.
(Atterrissage forcé: Zorunlu iniş. Atterrissage
sans visibilité: Kör iniş, pisti görmeden iniş. Train
d'atterrissage: (Uçağın) İniş takımı).
atterrissement er. Suyun bıraktığı kum, toprak
kümesi, su bırakıntısı.
attestation diş. 1. Tanıklık. 2. Tanıtma belgesi,
belge (L'employeur fournit une attestation à un
employé qui quitte l'entreprise). § Attestation de
bonne conduite: İyi hâl kâğıdı.

attirer
attester gçl. 1: Gerçekliğine tanıklık etmek
(J'atteste la réalité de ce fait). 2. Gerçeklemek,
doğrulamak, °teyid etmek (Son regard atteste son
innocence). 3. Tanık göstermek (J'atteste les dieux
que je dis la vérité). 4. Kanıtlamak, ispat etmek
(Les documents atttestent la vérité de son
témoignage). S. Attester qch à qn: Birine bir şeyi
ispat etmek, kanıtlamak,
atticisme er. Dil inceliği, anlatı güzelliği, süzme
güzellik.
attiédir gçl. 1. Ilıklaştırmak, ılıtmak. 2. mec.
Sıcaklığını azaltmak, ılıştırmak, gevşetmek
(L'amitié que la présence attiédit, que l'absence
efface).
attiédissement er. Sıcaklığının azalması, soğuma
(L'attiédissement d'un sentiment, du zèle, d'une
tendresse).
attifement er. Giyim, takıp takıştırma, süslenme,
iki dirhem bir çekirdek olma.
attifer gçl. Giydirmek, üstüne bir şeyler uydurmak
(Elle attife ses enfants d'une manière drôle). §
S'attifTer yada Etre attifé: Giyinmek, takıp
takıştırmak, süslenmek (Elle passe des heures à
s'attifer. Il est attifé drôlement).
attiger gsz. hlk. Abartmak,
attique s. 1. Attika'ya değgin. 2. er. (Mimarlıkta)
Dam korkuluğu yada çatı katı.
attirables. Çekilebilir.
attirail er. 1. Takım (Attirail de toilette). 2. Eşya
(Attirail de voyage). 3. Gereçler (Attirail de
guerre, attirail du campeur). 4. Değersiz eşya,
kıvır zıvır (Il a fourré tout son attirail dans une
malle).
attirance
diş.
Çekicilik,
başdöndüriicülük
(L'attirance du gouffre). § Eprouver, avoir une
certaine attirance pour qch, envers qch: -e karşı
ilgi duymak; ilgisi, eğilimi olmak (Il a une certaine
attirance pour les films policiers).
attirante^. Çekici (Une figure attirante).
attirer gçl. 1. Kendine çekmek (L'aimant attire le
fer). 2. Çekmek, °cezbetmek ( Ce spectacle attire la
foule. Le miel attire les mouches). 3. Attirer qch à
qn, surqn: Birinin başına.. .açmak, getirmek (Ses
procédés lui attireront des ennuis. Une mauvaise
conduite a attiré sur lui toute la haine du peuple). 4.
Attirer qch à qn: Birine bir şey sağlamak (Sa
bienveillance lui attirait toutes les sympathies. Sa
réputation lui attirait des disciples). 5. Attirer qch
sur: -in üzerinde toplamak, -e çekmek (Je
voudrais attirer votre attention sur ce point). §
S'attirer qch: 1. Başına... açmak; başına...
getirmek (Il s'est attiré des ennuis à cause de son
ami). 2. Sağlamak, elde etmek, kazanmak (Il

attisement
s'attire des compliments mérités). 3. S'attirer qn:
Birini kazanmak, kendi yanına çekmek (Il est très
attentif à s'attirer les intellectuels).
attisement
er.
Tutuşturma,
körükleme
(Vattisement des haines, des passions).
attiser gçl. 1. Yeniden tutuşturmak, canlandırmak,
parlatmak (Attiser lefeu). 2. Körüklemek (Attiser
les passions, une querelle, une haine, une colère).
attitré,e s. 1. Unvanlı, ayrıcalı (Le notariat est une
charge attitrée). 2. Yetkili, yetkisi kabul edilmiş
(Le représentant attitré d'une agence de presse). 3.
Para ile tutulmuş (Un témoin attitré).
attitrergf/. Bir görev ünvanı vermek,
attitude diş. 1. Duruş (Attitude naturelle,
gracieuse). 2. Davranış, tutum (Avoir une attitude
ferme. Prendre une attitude d'hostilité). Il a
modifié son attitude à l'égard de ce problème). 3.
Durum takınma, tavır alma (Quelle est son
attitude devant ce problème).
attouchement er. 1. Elle dokunma, elleyiş. 2.
Değme, değdirme,
attractif,ives. 1. Kendine çekici, çekimleyici (Force
attractive de l'aimant). 2. mec. Çekici, ilginç (Une
vertu attractive).
attraction diş. 1. Çekim, çekme gücü (L'attraction
de la terre. Attraction magnétique, électrique). 2.
Çekicilik, çekme, ilgi, sevgi (Sa personnalité
exerce une grande attraction sur la foule). 3.
Eğlence (Un centre d'attraction). 4. ç. Varyete
numaralan, eğlendiri; gösteri (Les attractions
d'une boîte de nuit).
attrait er. 1. Çekicilik (L'attrait de l'aventure, delà
nouveauté). 2. Eğilim, gönül akması, ilgi, sevgi (Il
éprouvait un attrait romantique pour le malheur).
3. ç. Güzellik, alımlılık (Les attraits d'unefemme).
attrapade diş. hlk. 1. Azarlama, paylama; azar. 2.
Kapışma, kavga (Ils ont eu une sérieuse
attrapade).
attrape diş. 1. Tuzak. 2. mec. Tuzak, dolap.3.
Şakadan aldatış, aldatmaca. 4. den. Çıma. 5.
(Dökmecilikte) Maşa.
attrape-mouche er. bitb. Sinekkapan,
attrape-nigaud er. Enayi tuzağı, enayi kandırmaca
(Ces belles paroles ne sont que des attrape-nigauds
pour duper l'acheteur).
attraper gç/. 1. Tutmak, yakalamak (Attraper des
papillons avec un filet). 2. Yakalamak; enselemek
ele geçirmek (La police a attrapé le voleur). 3.
Tutmak, kavramak (Attraper une balle). 4.
Yetişmek yakalamak (Attraper l'autobus, le
train). 5. Öykünmek, "taklit etmek (Il a bien
attrapé le style de La Bruyère. Il attrape l'accent
français).
6.
Aldatmak,
kandırmak,

114

attrister
dolandırmak, tavlamak (Il excelle à attraper les
gens par des flatteries). 7. Azarlamak (Ses parents
l'ont bien attrapé). 8. Kapmak, kavramak,
anlamak (Je n'ai pu attraper que quelques mots de
leur conversation). 9. Yakalanmak, tutulmak,
kapmak (A ttraper une maladie, le rhume,la grippe
10. (Ceza vb. için) Yemek, çarpılmak (Attraper
une contravention pour infraction au code de la
route). § S'attraper: Yakalanmak, tutulmak. Se
faire attraper: 1. Enselenmek, yakalanmak (Il
s'est fait attraper par la police). 2. Haşlanmak,
azarlanmak (Un enfant qui se fait attraper souvent
par ses parents). Se laisser attraper à qch: -e
kapılmak, aldanmak (Il s'est laissé attraper aux
belles promesses).
attrapeur, euse ad. mec. Avcı, tavcı. § Attrapeur de
femmes: Kadın avcısı,
attrayant, e s. Çekici, gönül çekici (Un paysage
attrayant).
attribuable s. 1. Verilebilen, inal edilebilen,
yüklenilebilen. 2. Attribuable à: -e yüklenebilen,
mal edilebilen, "atfedilebilen (Cet accident ne lui
est pas attribuable).
attribuer gçl. 1. Attribuer qch à qch: a) -e vermek,
ayırmak (Attribuer une part à un héritier). b) -den
bilmek, -e vermek, "atfetmek (On attribue ce
phénomène à la pluie). 2. Attribuer qch à qn: a) -e
maletmek (Attribuer une invention à un savant).
b) -in üstüne yıkmak (Attribuer un accident, une
faute, une responsabilité à un pauvre homme). §
S'attribuer qch: Bir şeyi kendine mal etmek;
kendi elinde tutmak (Ils'attribue tout le succès de
l'entreprise. Tu t'attribues le monopole du
patriotisme).
attribut er. 1. Özel nitelik, vergi, ayrıcalık, özgü
olan şey (La parole est un attribut de l'homme. Le
droit de grâce est un attribut du chef de l'Etat). 2.
fels. Öznitelik; san. 3. dilb. mant. Yüklem. 4.
Simge (Le sceptre est l'attribut de la royauté).
attributif, ive s. 1. dilb. Yüklemli. 2. Hak yada yetki
verici (Acte attributif de compétence).
attribution diş. 1. Verme (L'attribution d'un prix).
2. Ayırma, verme, "tahsis etme (L'attribution de
véhicules neufs à un service. L'attribution d'un
rôle à un acteur). 3. Mal etme. 4. Üzerine atma,
üzerine yıkma. 5. Yorma, "hamletme ; "atfetme 6.
ç. Görev, yetki (Définir les attributions d'un
fonctionnaire). § Empiéter sur les attributions de
qn: Birinin görevine karışmak, el uzatmak,
attristant,e Üzücü, iç karartıcı (Des nouvelles
attristantes).
attrister gçl. Üzmek, neşesini kaçırmak, içini
karartmak (La mort de son père m'a attristé

attrition
beaucoup). § S'attrister: 1. Üzülmek, neşesi
kaçmak, içi kararmak. 2. S'attrister de qch, de
f.qch: -e üzülmek; -diğine üzülmek (Je m'attriste
de cette longue séparation. Ma mère s'attriste de
voir qu'il ne vient pas très souvent cette année).
attrition diş. hek. 1. Aşınma (Attrition de l'émail
dentaire). 2. mec. Dinsel bir suç işlemiş olmaktan
duyulan iç acısı, tedirginlik. 3. (Bir işletmede)
Personel sayısının azalması, personel kaybı
(Attrition due à une mauvaise rémunération).
attroupement er. 1. Bir gösteri için sokakta
toplanma, bir araya gelme (L'attroupement des
badauds). 2. Sokakta toplanan kalabalık (La
police a dispersé les attroupements).
attrouper gçl. Toplamak .başına toplamak, bir
araya getirmek (Il a attroupé les oisifs). §
S'attrouper: Toplanmak, bir araya gelmek (Les
manifestants commencèrent à s'attrouper).
au: à le.
aubade diş. 1. Sabahleyin verilen kapı önü konseri;
biri için kapı önünde yada pencere altında şarkılar
söyleme (Donner une aubade à une jeune fille). 2.
alay, tkz. Sunturlu hakaret, haşlama,
aubaine diş. Beklenmedik kazanç; büyük şans,
fırsat (Quelle bonne aubaine!: Neşans!) § Profiter
de l'aubaine: Fırsattan yararlanmak,
aube diş. 1. Tan, gün ağarması, tansökümü (L'aube
se lève,apparaît).2. Başlangıç, ilk belirti (L'aube
de la vie). 3. Papazların dinsel tören sırasında
giydikleri beyaz entari. 4. Çark kanadı, çark
(Navireàaubes. Les aubes d'un roue de moulin). §
A l'aube: Tan sökerken, gün ağarırken, erkenden
(Se lever à l'aube, se coucher à l'aube). Etre à
l'aube de qch: -in başlangıcında olmak, eşiğinde
olmak (Nous sommes à l'aube d'un monde
nouveau).
aubépine diş. bitb. Akdiken,
aubères. (At donu) Demirkır (Une jument aubère).
auberge diş. 1. Han. 2. Küçük kır lokantası. 3.
Küçük otel. § Prendre qch pour une auberge: Bir
yere canının istediği zaman girip çıkmak,
babasının evi sanmak, bir yeri dingonun ahırı
sanmak (Tu prends ma maison pour une auberge,
quoi?: Evimi han mı sanıyorsun, ne?).
aubergine diş. 1. Patlıcan. 2. s. Patlıcan rengi, koyu
mor (Des costumes aubergine). 3. tkz. Paris'te
polis yardımcısı kadın memur,
aubergiste ad. Hancı, kır lokantacısı; otelci,
aubette diş. Kapalı otobüs durağı, kapalı durak,
aubier er. bitb. (Ağaçlarda) Kabuk altı katmanı,
yalancı odun.
aucun,e s. 1. Hiçbir (Aucun homme, aucune
femme). 2. adıl. Hiçbiri, hiçbir kimse (Aucun de

115

auditeur
ses amis ne l'aime). § D'aucuns: Çokları; kimileri
(D'aucuns pourront critiquer cette attitude).
aucunement bel. Hiç, hiç de, hiçbir zaman (Je ne
crains aucunement la mort).
audace diş. 1. Gözüpeklik, yüreklilik, korkmazlık,
yılmazlık, cesaret (Critiquer avec audace les abus
du pouvoir ). 2. Aşırı adım, aşırılık (Les audaces
de la mode). 3. "Küstahlık, utanmazlık, kendini
bilmezlik (Il a l'audace de me contredire).
audacieusement bel. Korkmadan, çekinmeden,
gözünü kırpmadan, cesaretle,
audacieux,euse s. ve ad. Gözüpek, yürekli, yılmaz,
korkmaz, cesur (Un homme, un geste audacieux.
L'avenir appartient aux audacieux).
au-deça bel. Beride; -in berisinde,
au-dedans bel. tçerde.
au-dehors bel. Dışarda.
au-delà bel. 1. Ötede; -in ötesinde. 2. er. Öbür
dünya, öteki dünya, "ahiret (Il s'est lié à l'au-delà).
§ A l'au-delà, dans l'au-delà: Öbür dünyada,
"ahirette.
au-dessous bel. Altta; -in altında,
au-dessus bel. Üstte; -in üstünde,
au-devant bel. Önde; -in önünde,
audibilité diş. Dinlenilebilirlik, işitilebilirlik
(Audibilité radiophonique).
audibles. İşitilebilir, dinlenebilir, kulağın alabildiği
(Les sons audibles. Ces bandes ne sont pas
audibles).
audience diş. 1. İlgi, dikkat (Son livre a trouvé
l'audience de nombreux lecteurs. Ce projet a
rencontré l'audience du ministre 2. (Yargı
yerinde) Oturum, "celse (Audience publique:
Herkese açık oturum. Audience à huis clos: Kapalı
oturum. Ouvrir l'audience: Oturumu açmak.
Suspendre audience: Oturuma ara vermek. Lever
audience:
Oturumu
kapamak.
Reprendre
l'audience: Oturuma yeniden başlamak). 3.
'Görüşüm, görüşme, buluşma. § Demander une
audience: Görüşme istemek, görüşüm isteğinde
bulunmak. Donner audience à qn: -ile görüşmek
(Le ministre ne peut pas vous recevoir car il donne
audience à un visiteur de marque). Obtenir une
audience: Görüşüm elde etmek. Recevoir qn en
audience: Birini "huzuruna kabul etmek (Le chef
du cabinet a reçu la délégation syndicale en
audience).
audienciers. vead. Mübaşir,
audio-visuel,le
s.
Gör-işit,
görsel-işitsel
(Enseignement audio-visuel. Méthode audiovisuelle).
auditeur,trice ad. 1. Dinleyici (Les auditeurs d'un
musicien). 2. (Danıştay ve Sayıştay gibi yüksek

auditif
kurullarda) İşe yeni başlayıp kendini yetiştirmeye
çalışan görevli, stajyer,
auditif,ive s. İşitmeyle ilgili, işitmeye değgin,
"işitsel (Il a une mémoire auditive. Appareil
auditif. Sensation auditive).
audition
X.biy. İşitme (Troubled'audition. lia
des troubles d'audition). 2. Dinleme, dinleyiş;
duyulma,
dinlenilme
(Ici,
l'audition
radiophonique est difficile. L'audition des
témoins). 3. Tanıtılmak istenen bir müzik
sanatçısını dinletmek için yapılançağırılı toplantı,
müzik şöleni; 'dinleti,
auditionner gçl. 1. (Müzikte) Bir yargıya varmak
için dinlemek (Auditionner un disque, un
candidat). 2.gsz. Biranlaşmayapmakyadabirroi
almak için, okuyacağı yada çalacağı parçayı
sunmak (Elle a auditionné pour avoir un rôle dans
une revue).
auditoire er. 1. Dinleyiciler (Il s'est adressé à
l'auditoire). 2. mec. Okurlar (Je souhaite que ce
livre trouve l'auditoire qu'il mérite).
auditorat er. (Danıştay ve Sayıştayda) Stajyerlik,
*yetişmenlik.
auditorium er. Dinleme salonu,
auge diş. 1. Yem teknesi; yalak (Les auges d'une
porcherie). 2. Çamur teknesi. 3. Gerdel,
auget er. Küçük tekne; küçük gerdel,
augmentable s.
Artırılabilir;
çoğaltılabilir;
yükseltilebilir,
augmentatif,ive s. dilb. 1. Büyültmeli. 2. ad.
Büyültme eki.
augmentation diş. 1. Artma; çoğalma, çoğaltma;
genişleme, genişletme; yükselme, yükseltme
(Augmentation de quantité, d'intensité, de prix).
2. Aylık artırımı, ücret artışı (Je vais demander
une augmentation à mon patron).
augmenter gçl. 1. Artırmak (Augmenter son
revenu). 2. Çoğaltmak (Augmenter ses frais, sa
dépense). 3. Genişletmek (Augmenter ses terres).
4. Yükseltmek (Augmenter les prix, les salaires).
5. Augmenter qn: Birinin aylığını, ücretini
arttırmak (Je vais l'augmenter le mois prochain).
6. Augmenter gsz. a) Artmak, çoğalmak (La
population du pays augmente), b) Yükselmek
(Les prix augmentent) c) Fiyatı artmak,
pahalanmak (Le fromage a augmenté cette
semaine). 7. Augmenter de qch: -sini genişletmek,
artırmak (Augmenter de volume: Oylumunu
artırmak). § S'augmenter: Artmak, çoğalmak,
genişlemek, yükselmek.
augurai,e s. Falcılara değgin; falcılıkla ilgili (Art
augurai).
augure er. 1. (Eski Roma'da) Yıldırım, şimşek,

116

aune
gökgürültüsü gibi göksel olaylardan, kuşların
ötüş ve uçuşlarından belirli sezi ve yargılara varan
din adamı, "kâhin, önbilici, bilici. 2. Kehanet,
önbilicilik, bilicilik. 3. (Günümüzde) mec. Kâhin,
bilici; falcı (Il faudra consulter peut-être les
augures pour résoudre ce problème!). 4. mec. Fal;
kehanet, "önbili. S. ç. Kafaca ileri gelenler. § Etre
de bon augure pour qch: -için iyi bir belirti olmak,
"hayra alamet olmak (Il a buté contre le premier
obstacle; cela n'est pas de bon augure pour la
suite). Etre de mauvais augure pour qch: -için kötü
bir belirti olmak, uğursuzluk belirtisi olmak,
"hayra alamet olmamak. Oiseau de bon augure:
Uğurlu kişi; ayağı, ağzı uğurlu. Oiseau de mauvais
augure: Uğursuz kişi; ayağı, ağzı uğursuz,
augurer gçl. 1. (İyiye yada kötüye) Yormak 2.
Augurer de qch: -önceden sezmek, kestirmek (Je
n'augure pas bien de l'avenir. Ce travail laisse bien
augurer de la suite). 3. Augurer qch de qch: -den...
sonucunu çıkarmak, sonucuna varmak (Il
augurait un malheur de cette obscurité muette). 4.
Augurer de qch que: -diği kanısına varmak (Tu
augures de mon opposition que je serai toujours
contre toi, n'est-ce pas?).
auguste s. 1. Yüce, ulu. 2. er. Yüzünü gözünü çok
koyu ve renkli boyamış sirk soytarısı.
augustin,e ad. Aziz Augustinus tarikatından olan
kişi.
aujourd'hui 1. bel. Bugün (Je pars aujourd'hui) 2.
er. Bugün, şimdi, şu an (Le vivace et le bel
aujourd'hui).
aulique s. Saraya değgin. § Conseil aulique: Eski
Cermen İmparatorluğu'nda Yüksek Yargıevi.
aumône diş. 1. Sadaka (Il vit d'aumône). 2. mec.
Bağış, lütuf (Accorde-moi l'aumône d'un regard).
§ Demander l'aumône: Sadaka istemek. Faire
l'aumône à qn: -e sadaka vermek (Il fait souvent
l'aumône aux mendiants).
aumônier er. Papaz, din adamı (L'aumônier de la
prison, d'un régiment, d'une école). § Grand
aumônier de.France: Fransa Krallık sarayında en
yüksek din adamı.
aunaie,aulnaie diş. Kızılağaç koruluğu,
aune,aulne er. bitb. Kızılağaç,
aune diş. 1. Eski bir uzunluk ölçüsü birimi (120
cm.). 2. Bir karış. §Faireunemined'uneaune: Bir
kanş surat asmak. Mesurer qch à sa vieille aune:
Bir şeyi kendi eskimiş yargılarına göre
değerlendirmek, hâlâ konulduğu yerde otlamak.
Mesurer qn à son aune: Birini kendi gibi sanmak;
birini kendi ölçülerine göre değerlendirmek (II
mesure les autres à son aune). Tirer une langue
d'une aune: Dilini bir karış uzatmak, çıkarmak.

auparavant
auparavant bel. 1. Önce, daha önce (La réunion
aura lieu le mois prochain, mais tu peux venir
auparavant). 2. Önceden, önce (Un mois
auparavant). 3. Eskiden, önceleri, vaktiyle
(Auparavant, les gens n 'agissaient pas de la sorte).
auprès bel 1. Yakın, yakında, yörede (Les lieux
situés auprès). 2. Auprès de: Yanına, yakınına;
yakında, yakınında; yanından, yakınından (II
s'est assis auprès de moi. La réalité est dure auprès
du songe).
auquel: A lequel,
aura diş. hek. Esinti; öncü belirti,
auréole diş. 1. Hıristiyan ermişlerinin resimlerinde,
başları çevresinde gösterilen ayla, "hâle 2. Ayla,
hâle (L'auréole de la Lune, du Soleil). 3. Taç,
utku, saygınlık (Parer, entourer quelqu'un d'une
auréole).
auréoler gçl. 1. Yöresini çevirmek, ayla ile
süslemek (Il a laissé un grand nom que la légende
auréole). 2. Auréolerdeqch: -ileçevirmek. 3. Etre
auréolé de qch: -ileçevrilmek (Ce poète est auréolé
de légende. Il est auréolé d'un grand prestige). §
S'auréoler de qch: -ile çevrili olmak, çevrilmek
(S'auréoler de gloire).
auriculaire s. 1. Kulağa değgin, işitmeyle ilgili,
(Pavillon auriculaire). 2. er. Serçe parmak. 3.
anat. (Kalpte) Kulakçığa değgin. § Témoin
auriculaire: İşitme tanığı,
auricule diş. 1. Kulak memesi. 2. Kulak kepçesi. 3.
(Yürekte) Kulakçık (Auricule droite, auricule
gauche).
aurifère s. İçinde altın bulunan, altınlı (Sable
aurifère, terrain aurifère).
aurification diş. Altın dolgu; altın dolgusu
yapma (Aurification d'une dent).
aurifier gçl. Altın dolgusu yapmak (Aurifier une
dent).
aurore diş. 1. Tan, tansökümü; gün ağarması (Se
lever à l'aurore, avant l'aurore). 2. Tan kızıllığı. 3.
Doğu. 4. s. Altın sarısı. 5. mec. Başlangıç, eşik
(L'aurore d'une réforme). § Aurore polaire:
Kutup kızıllığı. Aurore boréale: Kuzey kızıllığı.
Aurore australe: Güzey kızıllığı. Etre à l'aurore
de qch: -in başlangıcında olmak, eşiğinde olmak
(Etre à l'aurore d'une réforme, d'une révolution).
auscultation diş. hek. Kulağını dayayıp dinleme;
dinleme.
auscultatoire s. Kulakla dinlemeye değgin (Signes
auscultatoires).
ausculter gçl. hek. Kulağını dayayıp dinlemek;
dinlemek (Ausculter un malade, le cœur, les
poumons).
auspice er. 1. (Eski romalılarda) Kuşların

117

austral

davranışlarına bakarak yapılan falcılık, kuş falı.
2. Koşul. § Sous de bons, de favorables auspices:
İyi, elverişli koşullarda. Sous de mauvais, de
fâcheux, de tristes auspices: Kötü, elverişsiz
koşullarda. Sous les auspices de qn: -in desteğiyle,
kayırmasıyla, korumasıyla; koruyuculuğunda,
"himayesinde,
aussi bel. 1. De, da (Dahi) (Toi aussi: Sen de). 2.
(Bir sıfattan önce geldiğinde) Bu denli, böylesine
(Comment un homme aussi sage a-t-il fait une
pareille faute: Bu denli aklı başında bir adam nasıl
oldu da böyle bir yanlışlık yaptı). 3. (Tümcenin
başına geldiğinde) -den dolayı, bu yüzden,
bundan ötürü, onun için (Ces étoffes sont belles;
aussi coûtent-elles cher: Bu kumaşlar güzel, onun
için pahalı. L'égoïste n'aime que lui; aussi tout le
monde l'abandonne: Bencil yalnız kendini
düşünür, onun için herkes ondan yüz çevirir). 4.
Aussi... que: Ne denli., olursa olsun (Aussiriche
qu'il paraisse: Ne denli varsıl gönünürse
görünsün). S. (Karşılaştırmalarda) Aussi... que:
"Kadar, denli (Il est aussi vertueux que toi: Senin
kadar erdemlidir). § Aussi bien: Zaten, aslında
esasen (Vous êtes aussi bien le véritable roi). Aussi
bien que: -olduğu gibi... olduğu kadar, gibi (Lui
aussi bien que sa femme préfèrent la mer à la
montagne: Karısı kadar kendisi de denizi dağa yeğ
tutarlar. Karısı da kendisi de denizi dağa
yeğlerler). Aussi bien.... que: -i olduğu kadar -i de
(Il aime aussi bien le théâtre que le cinéma: Tiyatro
kadar sinemayı da sever).
aussitôt bel. 1. Hemen, derhal (J'irai aussitôt). 2.
(Bir edili ortaçtan önce geldiğinde) ...ir ...mez
(Aussitôt arrivé, il se coucha: Gelir gelmez yattı). §
Aussitôt que: -diği anda (Je l'ai reconnu aussitôt
que je l'ai vu: Kendisini görür görmez, gördüğüm
anda, tanıdım). Aussitôt dit, aussitôt fait: Der
demez yapar; söylenir söylenmez yapılır,
austères. 1. Kekre. 2. Sıkı, çetin (Mener une vie
austère). 3. Sert (Il a un caractère austère, un air
austère). 4. Soğuk, süssüz (Un homme austère,
une robe austère). 5. (Güzel sanatlarda) Ağırbaşlı
bir sadelikte (Un monument austère).
austèrement bel. 1. Sertlikle, sıkıca. 2. Sadelikle,
ağırbaşlılıkla,
austérité diş. 1. Sertlik, çetinlik, sıkılık (L'austérité
d'une vie, d'une morale, des mœurs). 2. Ağırbaşlı
sadelik (L'austérité de la façade d'un temple). 3.
(Ekonomide) Kemer sıkma, sıkı önlemler alma
(Programme d'austérité. Austérité monétaire: Sıkı
para politikası).
austral,e s. Güney, güneye değgin (Hémisphère
australe).

australie
australie
Avustralya.
australienne s. ve ad. Avustralyalı; Avustralya'ya
değgin.
autan er. Fransa'da, güney yada güney-doğu yeli;
soğuk ve şiddetli yel.
autant bel. 1. Gibi, olduğu kadar (Il lit la Bible
autant que le Coran: Kur'anı olduğu gibi İncil'i de
okur). 2. Kadar, -diği kadar (Je travaille autant
que je peux: Elimden geldiği kadar çalışıyorum. Il
mange autant que son père: Babası kadar yiyor). 3.
Autant de.... que: Kadar (J'ai autant de fortune
que lui: Onun kadar servetim var. Il a autant
d'amis que d'ennemis: Dostu kadar düşmanı var.
Ne kadar dostu varsa o kadar da düşmanı var). 4.
Autant... autant: Ne kadar... ise, o kadar...
(Autant il travaille, autant il gagne: Ne kadar
çalışıyorsa o kadar kazanıyor. Autant il a de
vivacité, autant vous avez de nonchalance: O ne
kadar canlı ise siz de o kadar uyuşuksunuz). §
Autant que possible: Elverdiğince, mümkün
mertebe, elden geldiği kadar. En faire autant:
Aynı şeyi yapmak, öyle yapmak (J'irai au cinéma,
voulez-vous en faire autant?: Ben sinemaya
gideceğim, siz de gelir misiniz?). Pour autant:
Bununla birlikte, yine de (J'ai beaucoup
travaillé,je n'ai pas réussi pour autant). Pour
autant que: -kadanyle (Pour autant que je sache,
les papiers ne sont pas encore préparés). Autant
vaut: Tıpkı, sanki, âdeta ( C'est un homme mort ou
autant vaut). Autant de têtes, autant d'avis: Her
kafadan bir ses (çıkıyor). D'autant: Oranında,
kadar (Cela augmente d'autant son profit: Kârı
oranında (kadar) artıyor). D'autant plus que: 1.
-dikçe, -diği oranda (Je le poursuivrai d'autant
plus qu'il m'évite: O benden kaçtıkça ben onu
kovalayacağım). 2. Çünkü; -diği için (Je le
punirai, d'autant plus qu'il n'a pas demandé
pardon: Onu cezalandıracağım, çünkü özür
dilemedi.
Özür
dilemediği
için
onu
cezalandıracağım). D'autant que: -diğine göre;
-diği için, çünkü (Il faut agir avec prudence,
d'autant que le succès n'est pas certain: Başarı
kesin olmadığına göre (olmadığı için) sakınımlı
davranmak gerek). Autant dire que: Sanki,
dersiniz ki, âdeta (Autant dire qu'il est perdu).
autarcie diş. Kendi kaynaklarıyla geçinme, kendi
yağıyla kavrulma, * kendine yeterlik (Politique
d'autarcie). § Vivre en autarcie: Kendi yağıyla
kavrulmak.
autarcique s. Kendi yağıyla kavrulan, kendine
yeten (Politique autarcique).
autel er. 1. Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen,
günlük gibi şeyler yakılan, Tanrı adına öteberi

118

autocinétique

sunulan taş masa, °sunak. 2. ( Kiliselerde) °Sah. 3.
mec. Din, Kilise (Le trône et l'autel). § Aller à
l'autel: Evlenmek, nikâh memurunun karşısına
çıkmak.Dresser,élever des autels à qn: Birini çok
yüceltmek, tanrılaştırmak,
auteur er. 1. Yaratan, yaratıcı, var eden; yapan
(Dieu, l'auteur de l'univers. L'auteur d'un projet).
2. Yol açan, neden olan, işleyen, "fail (L'auteur
d'un crime, d'un malheur). 3. Yazar, yazan;
yapan (L'auteur d'un livre, d'une œuvre). 4.
Söyleyen, çıkaran (L'auteur d'une nouvelle).5.
* Kaynak (Citez vos auteurs). 6. ç. Atalar (Les
auteurs d'une race). § Auteur moral: huk. Suça
azmettiren, mânevi fail.
authenticité diş. 1. Gerçeklik, doğruluk (Vérifier
l'authenticité d'un tableau, d'une signature, d'un
testament). 2. İçtenlik, doğallık, bozulmamışlık
(L'authenticité d'un écrivain). 3. Gerçeğe
uygunluk
(L'authenticité
d'un
événement
historique). 4. Resmilik (L'authenticité d'un
acte).
authentification diş. Gerçekliğini belirtme, gerçek
olduğunu gösterme. "Resmilik verme, "resmiyet
kazandırma; onay, "tasdik,
authentifier gç/. 1. Resmîleştirmek. 2. Gerçekliğini
göstermek, gerçek olduğunu belirtmek. 3.
"Resmiyet kazandırmak; onaylamak, "tasdik
etmek (Un sceau authentifie cette pièce).
authentiques. 1. Resmi (Acte authentique: Resmi
senet). 2. Aslına uygun (Copie authentique). 3.
Gerçek, sahte olmayan (Un Picasso anthentiquc.
Une histoire authentique). 4. İçten, doğal,
bozulmamış (Les ''sentiments authentiques de
l'homme).
anthentiquement bel. Gerçek olarak, doğru olarak,
autisme er. ruhb. İçeyöneliklik.
autistique, autiste s. ruhb. İçcyönelik.
auto diş. 1. Otomobil, araba. 2. er. (İspanya'da)
Dinsel konulu oyun (Les autos de Lope de Vega).
auto-accusation diş. Kendi kendini suçlama,
autobiographie diş. "Özyaşamöyküsü.
autobiographique s. Özyaşamöyküsel (Œuvre,
autobiographique).
autobus er. Otobüs,
autocanon er. Motorlu top.
autocar er. Kentler arası çalışan otobüs, otokar,
autocastration diş. Kendi kendini iğdiş etme.
autocensure diş. Kendi kendini sansür etme, kendi
kendini sıkıdenetimleme, *özsıkıdenetim.
autochenille diş. Tırtıllı otomobil,
autochtones, ve ad. Yerli (Peuple, race autochtone.
Les autochtones d'un pays).
autocinétique s. Kendi kendine hareket edebilen

auto-citerne
(Organisme autocinétique).
auto-citerne diş. Motorlu sarnıç,
autoclave 1. s. Kendi kendine kapanır (Marmite,
appareil autoclave). 2. er. Otoklav (Désinfecter,
stériliser des vêtements à l'autoclave).
autocrate er. Salt hükümdar, saltıkçı.
autocratie diş. Saltıkçılık, "mutlakiyet.
autocratiques. Saltcı; saltcıhğadeğgin,
autocritique A f Özeleştiri (Faire son autocritique).
autocuiseur er. Düdüklü tencere,
autodafé er. 1. Ateşte yakma cezası. 2. Ateşe
verme, ateşte yakma (Je vais faire un autodafé de
livres: Kitaplarımı yakacağım).
autodéfense diş. 'Özsavunma.
autodestruction diş. 'Özyıkım.
autodétermination diş. Kendi yazgısını kendisi
çizme
(Un
peuple
qui
aspire
à
l'autodétermination).
autodidactes, ve ad. "Özöğrenimli, kendi kendini
yetiştirmiş (Un écrivain autodidacte. Un, une
autodidacte).
autodrome er. Otomobil deneme ve yarış yeri;
'otoalanı.
auto-école diş. Şoförlük okulu,
autofinancement er. 1. Kendi kendine ödeme. 2.
Kendi parasıyle yatırım yapma,
autogènes. Kendinden olma.
autogestion diş. Kendi kendini yönetme,
'özyönetim.
autogestionnaire s. 'Özyönetimsel, özyönetimci,
özyönetimli (Socialisme autogestionnaire).
autographes, ve ad. 1. Yazarın kendi eliyle yazılmış
olan, "özyazılı (Lettre, dédicace autographe). 2.
er. Özyazı (Une collection d'autographes).
autographie diş. Özel bir mürekkeple yazılmış yada
çizilmiş bir şeyi taşa yada başka bir maddeye
basılmak üzere geçirme. Baskı yoluyla çoğaltma,
autographier gçl. Bir özel yazı yada resmi basılmak
üzere taşa geçirmek,
autoguidage
er.
Kendinden
kumanda,
"özkumanda.
autoguidé,e
s.
Kendinden
kumandalı,
'özkumandalı (Engin, projectile autoguidé).
automate er. 1. Otomat, 'yanarsöner. 2. mec.
Düşüncesiz, iradesiz adam. 3. Robot (Il agit
comme un automate).
automaticité diş. *Özdevimlilik, 'özdevinimlilik,
"otomatiktik,
automation diş. Özdevinim.
automatique s. 1. Otomatik,
'özdevimli,
'özdevinimli, kendiliğinden işler (Appareil
automatique,
téléphone
automatique).
2.
Kendiliğinden, birden olan, birden yapılan

119

autorégulation

(Réflexe automatique, mouvement automatique).
automatiquement bel. Kendiliğinden, birden,
otomatik olarak,
automatisation
diş.
'Özdevimlileştirme,
"otomatikleştirme,
automatiser
gçl.
'Özdevimlileştirmek.
"otomatikleştirmek,
automatisme
er.
Özdevim,
'özdevinim,
"otomatizm,
automédon er. (Şaka) Arabacı, binici,
automnal,e s. Güze değgin, sonbahara değgin
(Brumes automnales, plantes automnales).
automneer. Güz, sonbahar. § Etre à l'automne de sa
vie: Ömrünün sonbaharında olmak,
automobile diş. 1. Otomobil, araba; motorlu taşıt.
2. s. Kendiliğinden işler, kendi kendine çalışır
(Voiture automobile, canot automobile).
automobilisable s. Üzerinde otomobil işleyebilir,
araba
kullanmaya elverişli
(Une
route
automobilisable).
automobilisme er. 1. Otomobilcilik. 2. Otomobil
sporu.
automobiliste ad. 1. Otomobilci. 2. Otomobil
sporcusu.
automoteur,trice s. 1. Özdevimli. 2. er. Motorlu
mavna.
automotrice diş. Ray üzerinde işleyen motorlu
küçük taşıt, otoray,
automutilation diş. Kendi kendini yaralama, kendi
kendini sakatlama (Automutilation pathologique
chez les obsédés).
autonomes. Özerk, "muhtar,
autonomie diş. 1. Özerklik, "muhtariyet (Rédamer
l'autonomie. Autonomie politique; autonomie
financière, autonomie administrative). 2. (Uçak,
gemi vb. için) Yakıt ikmali yapmadan
alınabilecek yol.
autonomiste ad. Özerklikçi, "muhtariyetçi.
autoplastie diş. hek. (Vücutta) Üye düzeltimi,
autopsie diş. hek. Ölüyü açıp, ölüm nedenini
saptamak için, üyelerinin durumunu yoklama,
gözüyle görme, "otopsi, 'gözlegörü
(Faire
l'autopsie d'un cadavre. Faire une autopsie).
autopsier gçl. 'Gözlegörü yapmak; otopsi yapmak;
(ölüyü) açmak (Autopsier un cadavre).
otorail: er. Otoray.
autoréglage er. fiz. Kendiliğinden ayarlama,
otomatik ayar.
autorégulateur, trices. Kendi kendine düzenlenen,
kendinden düzenleyici, ayarlayıcı (Mécanismes
autorégulateurs).
autorégulation diş. Kendi kendine düzenleme,
özdenetleme.

autorisation

120

autorisation diş. 1. İzin, izin verme (L'autorisation
d'exploiter une mine). 2. Yetki ; yetkililik (Elle a
l'autorisation de signer mes lettres). 3. İzin belgesi
(Montrer une autorisation). § Demander, obtenir
une autorisation: İzin istemek, almak,
autorisé,e s. 1. Yetkili (Les milieux autorisés
démentent la nouvelle). 2. Nitelikli, kendini kabul
ettirmiş (Une personne autorisée, un critique
autorisé). 3. Autorisé à f.qch: -meye yetkili, izinli
(Il est autorisé à agir comme il veut).
autoriser gçl. 1. İzin vermek (Autoriser les sorties,
une réunion). 2. Autoriser qn à f. qch: Birinin '
-sine izin vermek; birine -mek yetkisi vermek
(J'ai autorisé mon frère à parler à mon nom. Le
gouvernement autorise cette société à exploiter le
pétrole). § S'autoriser de qch: -e dayanmak (Je
m'autorise de notre amitié pour vous demander un
tel service).
autoritaire s. 1. Sert, dediği dedik (Un régime
autoritaire, une politique autoritaire). 2. Sözünü
dinleten, dediğini yaptıran, yetkeli (Un homme,
un caractère autoritaire). 3. Sert, ciddi (Un air
autoritaire, parler sur un ton autoritaire).
autoritarisme er. 1. Sözdinletirlik, * sözyürütürlük,
yetkelilik. 2. (Yönetimde) *Yetkecilik, yetkeye
dayanma.
autorité diş. 1. Güç, yetki (L'autorité du chef de
l'Etat. L'autorité d'un supérieur sur ses
subordonnés). 2. Yetke, "velayet (Autorité d'un
père. L'autorité du tuteur sur le mineur). 3.
Buyruk (Soumettre les peuples à son autorité. Etre
sous l'autorité de quelqu'un). 4. Etki,"nüfuz (Il a
de l'autorité sur tous ses amis). 5. Hükümet (Les
représentants de l'autorité: Hükümet temsilcileri).
6. ç. Yetkili kişiler, yetkililer, "erkân (Les
autorités civiles, militaires: Mülkî, askeri erkân).
7. Üstünlük (Autorité de la loi). 8. Bir alanda en
yetkili kişi (C'est une autorité en matière de
grammaire). 9. Merci, makam (S'adresser aux
autorités compétentes). § D'autorité: Kimseye
danışmadan, kimseye sorup etmeden (D'autorité,
il a pris un livre sur les rayons de la bibliothèque
publique). De son autorité privée: Kendi başına,
kimseye danışmadan (Je ne peux rien décider en
cette matière de ma propre autorité). Faire
autorité: Kendini kabul ettirmek (Un savant qui
fait autorité, un ouvrage qui fait autorité).
autoroute diş. Devlet yolu; geniş otomobil yolu,
otoyol.
autoroutier, ère s. Otoyola değgin (Système
autoroutier).
auto-stop er. Otostop, yoldan geçen arabalara
parasız binerek yolculuk yapma. § Faire de l'auto-

autruche
stop, pratiquer l'autostop: Otostop yapmak.
auto-stoppeur,euse ad. Otostopçu,
autostrade diş. Devlet yolu, geniş otomobil yolu.
autosuggestion diş. Kendi kendine telkin,
autosuggestionner (s') Kendi kendine telkinde
bulunmak.
autour bel. 1. Yanda, çevrede, yörede (Servir de la
viande avec des légumes autour: Yanında sebze ile
et vermek. Il rôde autour, depuis plusieurs
semaines: Birkaç haftadan beri bu çevrede, bu
yörelerde dolaşıp duruyor). 2. Autour de: -in
yöresinde, çevresinde ; etrafında (La Terre tourne
autour du Soleil. Autour de la ville, les nouveaux
quartiers s'étendent sans cesse). 3. Aşağı yukarı (Il
a autour d'un million: Aşağı yukan bir milyonu
var. J'ai autour de quarante ans). § Faire cercle
autour de: -in çevresini almak, sarmak (Tous les
enfants du village faisaient cercle autour de nous).
Tourner autour de qn: -in çevresinde dört
dönmek. Tourner autour du pot: Sözü dolandırıp
durmak, sorunu açıkça ortaya koymamak,
autour er. hayb. Çakırdoğan,
autre s. 1. Öteki, öbür, diğer (Tous les autres
voyageurs ont péri). 2. Başka (Je ne vois pas une
autre solution pour le problème). § L'autre jour:
Geçen gün. C'est autre chose: O başka şey, orası
başka. L'autre monde: Öbür dünya, öteki dünya.
Une autre fois: Başka zaman, sonra (Venez une
autre fois). Autre chose est de.... autre chose (est)
de...: mek başka (şey).. .-mek başka (şey). (Autre
chose est de faire des projets, et autre chose de les
exécuter: Tasarılar hazırlamak başka şey, onları
uygulayabilmek başka). Autre part: Başka yer,
başka yerde (Si vous ne trouvez pas votre livre ici,
cherchez autre part. Ne criez pas ici, allez autre
part). D'autre part: Öte yandan, ayrıca, üstelik
(Le voyage sera fatigant, d'autre part nous
arriverons très tôt le matin). De temps à autre:
Zaman zaman, ara sıra. D'un bout à l'autre:
Baştan başa, bir uçtan bir uca. 3. adıl. Öbür, öteki
başkası (L'un riait, l'autre pleurait: Biri gülüyor,
öbürü (öteki) ağlıyordu). L'un l'autre, l'une
l'autre: Birbirini. Les uns (unes) les autres:
Birbirlerini (Aimez-vous les uns les autres:
Birbirinizi, birbirlerinizi seviniz).
autrefois bel. Vaktiyle, eskiden, bir zamanlar,
autrement bel. 1. Başka türlü (Vous devriez agir
autrement), 2, Yoksa, "aksi takdirde (Travaillez,
autrement vous subirez des malheurs).
autriche diş. Avusturya.
autrichienne s. ve ad. 1. Avusturyalı. 2.
Avusturya'ya değgin, avusturyalılara değgin,
autruche diş. 1. Devekuşu. 2. Devekuşu derisi

autrui

121

Chaussures en autruche). § Avoir un estomac
d'autruche: Torba gibi midesi olmak, taş yese
eritmek. Pratiquer la politique de l'autruche:
Devekuşu politikası izlemek; devekuşu gibi
başını kuma sokup kimse görmüyor sanmak,
autrui bel. Başkası, el (Parler au nom d'autrui. Agir
pour le compte d'autrui. Il faut traiter autrui
comme on voudrait être traité soi-même).
auvent er. 1. Kapı sundurması. 2. Rüzgârlık,
aux: à les.
auxiliaire s. ve ad. Yardımcı (Le personnel
auxiliaire. Tu es pour lui un auxiliaire précieux). §
Verbe auxiliaire: Yardımcı fiil.
avachi,e s. 1. Biçimi bozulmuş, yıpranmış, sölpük
(Chaussures avachies). 2. hlk. Bitkin, ölgün, içi
çürümüş (Un être avachi).
avachir gçl. 1. Bozmak, biçimsizleştirmek,
pörsütmek (Il avait avachi ses poches à force de les
remplir
de
tout).
2.
Bitkinleştirmek,
ölgünleştirmek, bitirmek (La paresse avachit
l'homme). § S'avachir: 1. Bozulmak, biçimi
bozulmak, pörsümek (Son manteau commence à
s'avachir. Ton corps s'avachit). 2. Bitkinleşmek,
ölgünleşmek, gücünü yitirmek. 3. Kendini
bırakmak, kendini salıvermek (Ne vous
avachissez pas, réagissez un peu).
avachissement er. 1. Biçimi bozulma. 2. Bitkinlik,
ölgünlük, sölpüktük,
aval er. 1. Ödeme kefilliği, °aval. 2. Güvence,
onam, "rıza. § Donneur d'aval: Aval veren,
ödeme güvencesi veren. Donner son aval à qch: -e
onamını bildirmek; -i desteklemek (Le Parlement
a donné son aval au renversement des alliances).
aval er. 1. Bir akarsuyun gittiği yan, akış yönü. 2.
bel. Akıntı aşağı. § En aval de: Aşağısında (En
aval du pont, de la ville).
avalage er. 1. (Irmakta gemi) Akıntı aşağı gitme. 2.
(Şarap fıçıları) Mahzene indirilme,
avalanche diş. Çığ (Avalanche de neige). § Une
avalanche de: Bir sürü... Bir yığın... (Une
avalanche d'injures, de lettres, de discours).
avalancheux,euse s. 1. Çığlı, çığ inebilir (Couloir avalancheux). 2. Çığ koparabilir, çığa yol açabilir
(Amas avalancheux).
avalé,e s. 1. (Eski) Sarkık, düşük (Chien à oreilles
avalées). 2. İnce ve sıkık (Lèvres avalées).
avaler gçl. 1. Yutmak, yemek içmek (Avaler une
gorgée d'eau. Avaler les morceaux sans mâcher).
2. mec. Saklamak, gizlemek (Avaler sa rage). 3.
mec. Yutmak, anlaşılmaz biçimde söylemek
(Avaler ses mots). 4. Yer gibi okuyup bitirmek
(Avaler un livre, un roman). 5. mec. Yutmak,
sineye çekmek (C'est une histoire difficile à

avancée
avaler). 6. Kanmak, yutmak (Il a avalé tes
mensonges). § Avaler de travers: (Lokma)
Boğazına kaçmak. Avaler des couleuvres:
Hakarete uğramak; büyük hakaret görmek.
Avaler qn tout cru: Birini çiğ çiğ yemek, -e çok
kızmak (Il m'avalerait tout cru). Avaler qn des
yeux: Gözleriyle yiyecekmiş gibi bakmak. Avaler
sa langue: Ağzını kapayıp susmak. Avaler la
pillule: Zokayı yutmak; istemediği bir şeye
sonunda razı olup kalmak. Avaler un crapaud:
Güç bir işin altından kalkmak. Avaler la mer et les
poissons: Gözü doymak bilmemek. Faire avaler
qch à qn: mec. Birine bir şeyi yutturmak ( On peut
lui faire avaler tout).
avaleur,euse ad. tkz. Bir şeyi yeme yada içmeyi çok
seven kimse; obur; pisboğaz,
avaliser gçl. 1. Desteklemek, benimsemek, rıza
göstermek (Avaliser un projet). 2. Ödeme
güvencesi vermek (Avaliser un effet de
commerce).
avaliseur, avaliste s. ve ad. Ödeme kefili,
à-valoir er. "Mahsup, kısmî ödeme (C'est un avaloir sur votre créance).
avaloire diş. 1. Paldım. 2. er. hlk. Ağız, boğaz,
avance diş. 1. Bina çıkıntısı. 2. İlerleme (L'avance
de l'armée continue. Accroître, ralentir son
avance). 3. İlerilik, ilerde olma (Il perd son
avance). 4. Erken gelme, önce gelme (Le train a
dix minutes d'avance). 5. Alacağına sayılmak
üzere önceden verilen para, 'öndelik, avans. § A
l'avance: Önceden, vaktinden önce, saptanan
zamandan önce (Il a préparé tout à l'avance).
D'avance, par avance: Önceden, "peşin olarak
(Payer d'avance). Etre en avance: Önce, erken
gelmek. Etre en avance sur qch: -den ileri olmak
(Ses idées sont en avance sur son temps). Faire une
avance àqn: Birine öndelik vermek (Lepatron lui
a fait une avance de500livres). Faire des avances à
qn: Birine pas vermek, yaklaşmak (Il me fait des
avances). Obtenir, prendre une avance de qn:
Birinden bir öndelik almak (Il va prendre une
avance de ses employeurs). Prendre de l'avance
sur qch: -in ilerisine geçmek; -den ilerde olmak (Il
a pris de l'avance sur ses camarades).
avancé,e 1. İleri, ilerlemiş (A une heure avancée de
la nuit). 2. Gelişmiş, ileri gitmiş (Un enfant avancé
pour son âge). 3. Gelişmiş, ileri, ilerlemiş (Un
pays avancé, une civilisation avancée). 4.
İlerlemiş, sonuna yaklaşmış, bitmek üzere (Un
ouvrage bien avancé). 5. Bozulmaya yüz tutmuş
(Viande avancée. Ce poisson est un peu avancé).
avancée diş. Çıkıntı (L'avancée d'un balcon sur la
rue. L'avancée d'un toit).

avancement
avancement er.l. İlerleme (L'avancement des
travaux). 2. Gelişme (L'avancement
des
sciences). 3. "Terfi, yükseltme, yükselme.§
Avancement d'hoirie: huk. Miras payına sayılmak
üzere avans. Avoir, obtenir de l'avancement:
Yükselmek, "terfi etmek,
avancer gçl. 1. Uzatmak (Avancer ses lèvres pour
boire. Avancer une chaise à un ami). 2. İleri
sürmek, ortaya atmak (Avancer une thèse, une
proposition). 3. Sürmek, ileri sürmek (Avancer
un pion sur le jeu, sur l'échiquier). 4. İleri çekmek
(Avancer sa voiture). S. İleri almak (Avancer sa
montre, une pendule). 6. Önceye almak, ileri
almak (Avancer la date de son retour, l'heure d'un
repas). 7. İlerletmek (Avancer son travail, ses
affaires). 8. Zaman kazandırmak (Cela
l'avancera). 9. Avancer qch à qn: Birine bir şeyi
öndelik olarak vermek (Avancer l'argent du mois
à un employé). 10. Ödünç vermek (Avancer de
l'argent à quelqu'un, des fonds à une entreprise).
11. Avancer gsz. a) İlerlemek (A vancerlentement,
rapidement. La nuit avance), b) İleri gitmek (Ma
montre avance), c) İleri sarkmak,ileri çıkmakfMa
lèvre inférieure avance un peu. Le balcon avance
d'unmetresurlemur).d)Ge\işmek,i\eT\tmek(Le
travail avance. Mon ouvrage avance), e)
Yükselmek, terfi etmek (Avancer en grade). 12.
Avancer de: -kadar ileri gitmek (Ma montre
avance de cinq minutes). § Avancer en âge:
Yaşlanmak, yaşça ilerlemek, yaşı ilerlemek. Ne
pas avancer d'une semelle: Mek parmak
ilerlememek. § S'avancer: 1. İlerlemek (Il s'est
avancé vers moi). 2. İlerlemek, akıp gitmek (La
nuit s'avance). 3. İleri gitmek (Nous nous sommes
trop avancés pour reculer: Geri dönemeyecek
kadar ileri gittik; çok ileri gittik, artık geri
dönemeyiz).
avanie diş. Açık alay, onur kırma, hakaret. §Faire
des avanies à qn, infliger une avanie à qn: Birine
hakaretlerde bulunmak, hakaret etmek. Subir
une avanie: Açık hakarete uğramak.
avant ilg. 1. -den önce (Avant le lever du soleil. Il est
venu avant moi). 2. Avant def. qch: -medenönce
(Il faut réfléchir avant de parler: Konuşmadan
önce düşünmek gerek). Avant que: -sinden önce;
-meden (Ne parlez pas avant qu'il ait fini, qu'il
n'ait fini: O bitirmeden siz konuşmayın). § Avant
peu, peu avant: Az önce. Avant tout: Her şeyden
önce (Avant tout, il faut respecter les gens). §
Avant bel. 1. Önce (Réfléchissez avant, vous
parlerez après). 2. İleri (N'allons pas plus avant:
Daha ileri gitmeyelim). 3. Derinliklere, içerilere
(Creuser bien avant dans la terre. S'enfoncer trop

122

avant-bec
avant dans la forêt). Enavant: İleri (Aller en avant,
se pencher en avant. Enavant! Enavant, marche).
Mettre qch en avant: Bir şeyi ileri sürmek (II met
en avant des idées bien drôles). Mettre qn en avant:
Birini ileri sürüp kendisi onun arkasına
gizlenmek; birinin gölgesine sığınmak (II met
toujours ses parents en avant). § En avant de: -in
önünde (L'éclaireur marche en avant de la
troupe). D'avant: Geçen (Le jour d'avant). §
Avant er. 1. Ön, baş taraf (L'avant d'une voiture.
Vous serez mieux à l'avant). 1. ask. İleri hat.
Cephe. Aller de l'avant: Önden yürümek. § Avant
s. Ön (Hiç değişmez) (Les roues avant d'une
voiture: Bir arabanın ön tekerlekleri).
avantage er. 1. Elverişlilik. 2. Kolaylık (On lui a
offert de grands avantages). 3. Üstünlük
(L'ennemi a l'avantage du nombre). 4. Yarar, kâr
(liva tirer de grands avantages de cette entreprise).
5. Başarı, utku, "zafer (Remporter un avantage). §
A l'avantage de: Lehine; lehinde. Accorder,
offrir, procurer un avantage à qn: Birine yarar,
kâr sağlamak. Avoir avantage à f. qch: -mekte
yararı olmak; -mek kendisi için daha hayırlı
olmak (Vous avez avantage à vous taire: Susmakta
yararınız var, susmak sizin için daha hayırlı,
sussanızdahaiyiedersiniz). Avoir un avantage sur
qn, sur qch: -den üstün olmak; -e karşı bir
üstünlüğü olmak. Avoir l'avantage de f. qch: -mek
üstünlüğüne, elverişli durumuna sahip olmak.
Remporter, gagner un avantage: Başarı
kazanmak, utku elde etmek Tirer avantage de
qch: -den yararlanmak, kâr sağlamak. Tourner
qch à son avantage: Bir şeyi kendi lehine çevirmek
(Il tourne ses défauts même à son avantage).
avantager gçl. 1. Kayırmak, ayrı tutmak, eli açık
davranmak (La nature l'a avantagé, lui a donné
des qualités exceptionnelles). 2. Daha iyi
göstermek, güzelliğini arttırmak (Cette robe
l'avantage beaucoup). § S'avantager: 1. Birbirine
karşılıklı yarar sağlamak. 2. Kendine yarar
sağlamak. 3. S'avantager de qch:-den kendisine
yarar sağlamak (Les médecins s'avantageaient des
malheurs qui lui arrivaient).
avantageusement bel. Elverişli olarak, "lehte, iyi bir
biçimde (Je lui ai parlé de vous avantageusement).
avantageux,euse s. 1. Elverişli (Prix avantageux.
Situation avantageuse). 2. Lehine, lehinde,
yararına, yakışan, yaraşan (Il en avait fait un
portrait fort avantageux). 3. Kurumlu, kendini
beğenmiş, kasıntılı (Un air, un ton avantageux.
Une pose avantageuse). § Faire l'avantageux:
Kasilmak(llfaitravantageuxdevantl'assistance).
avant-bec er. (Köprü ayaklarında) Ön mahmuz.

avant-bras
avant-bras er. anat. Önkol.
avant-corps er. (Yapıda) Ön bölüm,
avant-cour diş. Ön avlu.
avant-coureur s. ve ad. 1. Önden giden, öncü. 2.
mec. Belirtici, haberci (Un malheur nous est
toujours l'avant- coureur d'un autre).
avant-dernier,ère s. ve ad. Sondan bir önceki
(L'avant-dernière syllabe d'un mot).
avant-garde diş. 1. Öncü (Littérature, théâtre
d'avant-garde). 2. ask. Öncü, öncü birliği
(L'avant-garde est tombée dans une embuscade). §
Etre,se mettre à l'avant-garde de. qch: -in
öncülüğünü yapmak; -in başını çekmek (Cepays
s'est toujours mis à l'avant-garde du monde dans la
guerre de la liberté).
avant-gardisme er. Öncülük,
avant-gardiste s. ve ad. Öncü, öncülük yanlısı,
avant-goût er. Hoş bir şeyi umma tadı. Önsezi
(L'avant-goût de la mort).
avant-guerre er. Savaş öncesi,
avant-hier bel. Önceki gün (Son père est parti avanthier).
avant-main
1. Elin ön bölümü, *önel. 2. Atın ön
(baş, boyun, göğüs ve ön ayaklar) kısmı,
avant-port er. Dış liman,
avant-poste er. ask. İleri karakol,
avant-première diş. Bir oyunun ilk temsilinden
yada bir sanat sergisinin ilk açılışından önce
eleştirmenler ve meraklılar için verilen özel temsil
yada gezdirme,
avant-projet er. Öntasarı,
avant-propos er. Kısa önsöz,
avant-scène diş. 1. (Tiyatroda) Sahne önü. 2. Sahne
önü locası,
avant-toit er. Dam saçağı,
avant-train er. (Arabada) Ön kısım,
avant-veille diş. Arifeden bir önceki gün.
avare s. 1. Cimri, eli sıkı, pinti (Son père était très
avare). 2. Verimsiz, verimi pek kıt (Terre avare).
3. Avare de qch: -de kıskanç; -i esirgeyen, boşuna
harcamayan (II est avare de compliments. Un
général avare de la vie de ses hommes). 4. ad.
Cimri, pinti (Un vieil avare). § Etre avare de
paroles: Pek konuşmamak,
avarement bel. Cimrice, pintice,
avarice diş. Cimrilik, eli sıkılık, pintilik,
avarie diş. Avarya, bir geminin yada taşıdığı yükün
gördüğü zarar (La cargaison a subi des avaries.
Payer les avaries).
avarié,e 1. Zarar görmüş, bozulmuş, zarara
uğramış (Avion avarié, navire avarié). 2.
Bozulmuş, kokmuş (Viande avariée, fruits
avariés). 3. (Eski) Frengili.

123

avenir
avarier gçl. 1. Zarara, hasara uğratmak. 2.
Bozmak. § S'avarier: Bozulmak, kokuşmak (Ces
denrées se sont avariées à l'entrepôt).
avatar er. 1. Değişiklik, büyük değişiklik (Leprojet
de constitution est passé par bien des avatarsavant
de venir en discussion), l.tkz. Serüven, acı olay (Il
a subi bien des avatars dans sa vie). § Subir,
connaître, éprouver des avatars: Başından çok
şeyler geçmek, çok acı olaylar görmüş olmak,
à vau-l'eau bel. Akıntı aşağı, akış aşağı. §S'enaIlerà
vau-l'eau:Boşa gitmek (Tous nos efforts s'en sont
allés à vau-l'eau).
avé, avé maria er. 1. Selâm (Cebrail'in ^Meryem'e
selâmı). 2. Tespihin, bu selâmı söylemeyi
gerektiren tanesi (Dire cinq Pater et cinq Avé). 3.
Meryem Ana'ya yapılan yakarı,
avec ilg. 1. İle, ile birlikte (Il est sorti avec sa mère.
Tu dois agir avec prudence). 2. Gibi (Je pense avec
Platon que....: Ben de Eflatun gibi düşünüyorum
ki...). 3. Karşı (5e battre avec plusieurs ennemis).
4. Yüzünden (A vec tous ces touristes, le village est
bien agité. Il se ruine avec ses folles dépenses). S.
Karşın, "rağmen (Avec tant de qualités, il n'a pas
réussi). § D'avec: -den; ile (Il s'est divorcé d'avec
sa femme. Il faut distinguer l'ami d'avec le
flatteur). 6. bel. İle, ile birlikte (Il a pris mon
manteau et il est parti avec. Tu viens avec?:
Benimle geliyor musun?).
avelanède diş. Meşe palamudunun yüksüğü,
aveline diş. Fındığın iri bir türü.
avelinier er. Bir tür fındık ağacı,
aven er. Düden; obruk.
avenant er. Ek sözleşme, "zeyilname (Avenant
d'une police d'assurance).
avenant,e s. Sevimli, güzel, hoş, ince, alımlı (Une
maison avenante, une femme avenante). § A
l'avenant bel. Gibi, ona göre (Jolis yeux, teint à
l'avenant: Güzelgözler, ona göre de bir ten rengi).
A l'avenant de: -in gibi; -e göre, -e uygun (Le
dessert fut à l'avenant du repas).
avènement er. 1. (Eski, dinsel anlamda) Geliş
• (L'avènement du Messie). 2. (Yüksek bir oruna,
tahta) Çıkış, çıkma, °cülûs (L'avènement d'un
roi).
avenir er. 1. Gelecek, gelecek zaman, "istikbal
(Penser à l'avenir. Dans un proche avenir, ilyaura
de grands changements). 2. Gelecek kuşaklar
(L'avenir ne pensera pas comme vous). 3.
Gelecek, ilerdeki yaşam, "istikbal (Sepréparer un
bel avenir. Tu dois assurer l'avenir de tes enfants).
§ A l'avenir: Gelecek günlerde, gelecekte, ilerde,
bundan böyle, bundan sonra (A l'avenir, nous
devons être plus prudents). D'avenir: Geleceği

avent

124

parlak (Un ingénieur d'avenir). Avoir de l'avenir:
Geleceği parlak olmak,
avent er. 1. Noel yortusundan önce gelen dört hafta,
küçük perhiz. 2. Bu süre içinde verilen vaızlar.
aventure diş. 1. Serüven, "macera (Les aventures
d'un héros. Un film d'aventures). 2. Fal. § Diseur,
diseuse de bonne aventure: Falcı. A l'aventure:
Rasgele, gelişigüzel belli bir amacı olmadan
(Marcher à l'aventure dans la campagne).
D'aventure: Rasgele, "tesadüfen (Si d'aventure
vous le voyez, vous lui ferez toutes mes amitiés).
Dire la bonne aventure à qn: -in falına bakmak.
aventuré,e s. Düşüncesizce, tehlikeli, önü arkası
düşünülmemiş (Affirmations aventurées)
aventurer gçl. Tehlikeye atmak, düşüncesizce
tehlikeye sokmak (Aventurer sa réputation dans
une affaire douteuse; aventurer une grosse somme
dans une entreprise). § S'aventurer: 1.
Düşüncesizce kendini tehlikeye atmak, düşünüp
taşınmadan girişivermek (S'aventurer la nuit, sur
une route peu sûre, dans les bois). 2.
S'aventurer à f. qch: -meye
girişivermek,
atıhvermek (Il s'est aventuré à fonder une
imprimerie).
aventureux,euses. 1. Atılgan, gözü pek (Un homme
aventureux). 2. Serüven dolu, tehlikelerle dolu,
"maceralı (Mener une vie aventureuse). 3. Talihe
bırakılmış, sonu talihe kalmış, tehlikeli (Unprojet
aventureux, une entreprise aventureuse).
aventurier, ère s. ve ad. 1. Serüvenci, maceracı,
serüvensever, serüven ardında koşan (Un
aventurier). 2. Dalavereci (C'est une dangereuse
aventurière).
aventurine diş. Yıldıztaşı.
aventurisme er. Serüvencilik, maceracılık,
avenu,es. Olmuş "vuku bulmuş (Choses avenues). §
Nul et non avenu: Olmamış, hiç vuku bulmamış.
Considérer qch comme nul et non avenu: Bir şeyi
hiç olmamış gibi saymak (Considérer une
déclaration, une démission comme nulle et non
avenue).
avenue diş. 1. Ağaçlı yol, "hıyaban 2. mec. Bir yere
ulaştıran yol, giden yol (Les avenues du pouvoir).
avérée s. Kesin,açık, belli f C'est un fait avéré) .§ Il est
avéré que....: Şurası açıkça ortada ki; şurası belli
ki...
avérer gçl. Ortaya çıkarmak, doğruluğunu ortaya
çıkarmak (Avérer un fait). § S'avérer...: 1. -diği
ortaya çıkmak (Lanouvelles'estavérée fausse. Ce
raisonnement s'avère juste). 2. -olarak ortaya
çıkmak; -diğini göstermek (Notre ami s'est avéré
un financier expérimenté). § Il s'avère que..., il
s'est avéré que...: -diği belli oldu, ortaya çıktı (Il

aveuglant
s'avère qu'on ne pourra pas combler le déficit
budgétaire).
avers er. Yüz tarafı, yüz (L'avers d'une médaille,
d'une monnaie. Cette médaille porte une effigie sur
l'avers).
averse diş. Sağnak. § Une averse de: Bir sürü... (Une
averse de reproches). De la dernière averse: tkz.
Daha dün, daha dünkü (Les stars nées de la
dernière averse). Essuyer, recevoir une averse:
Sağnağa tutulmak,
aversion </(£. İğrenme, tiksinti. §Avoir de l'aversion
pour qch, contre qch: -e karşı tiksinti duymak, -i
hiç sevmemek (J'ai de l'aversion contre les
discussions byzantines. Il a de l'aversion pour le
travail). Avoir qn en aversion; prendre qn en
aversion: Birine kin bağlamak, birine karşı hıncı
olmak (Je l'ai pris en aversion). Causer, inspirer
de l'aversion à qn: -e tiksinti vermek (Sa laideur
inspire de l'aversion à tout le monde).
averties. 1. Bilgili, görgülü (Un homme averti, un
public averti). 2. Avertie de qch: -den haberli;
-den haberi olan (Un homme d'Etat averti des
problèmes internationaux. Il n'est pas averti des
mouvements littéraires).
avertir gçl. 1. Dikkatini çekmek, "ikaz etmek
uyarmak, uyarıda bulunmak, haber vermek
(Avertir un élève. Je vous avertis que vous vous
engagez dans une mauvaise voie). 2. Avertir qn de
qch: Birini -den haberli kılmak; birine -i haber
vermek (Il m'a averti du danger, de l'arrivée de
mon père). 3. Avertir qn de f. qch: Birini -mek
konusunda
uyarmak,
dikkatini
çekmek
(Avertissez votre ami d'éviter la route de la forêt).
avertissement er. 1. Dikkat çekme, uyarma
(Négliger les avertissements d'un ami). 2.
Kitapların başında "Okuyucuların Dikkatine"
başlığı altında verilen bilgi. 3. "İhtar, "ikaz, uyarı
(Donner un avertissement à un élève).
avertisseur ,euse ad. 1. Haberci. 2. s. Uyarıcı, dikkat
çekici (Une petite toux avertisseuse). 3. er.
Klakson (Avertisseur d'automobile. A Ankara,
l'usage des avertisseurs est interdit). § Avertisseur
d'incendie: Yangın alarm zili, yangın alarm çanı.
aveu er. 1. Onam, erem, "rıza (Je ne veux rien faire
sans votre aveu). 2. İtiraf; ikrar (L'aveu d'un
amour, d'unefaute). § Homme sans aveu: Serseri.
De l'aveu de: -in tanıklığı üzerine; -in verdiği
ifadeye göre (De l'aveu de tous les témoins, le
conducteur est responsable de l'accident). Faire
l'aveu de qch: -i itiraf etmek (lia fait l'aveu de sa
faute, de son amour). Passer aux aveux: Bir
cinayeti itiraf etmek,
aveuglante s. 1. Göz kamaştırıcı (Une lumière

aveugle
aveuglante. Un soleil aveuglant). 2. Açık, ortada
(Une vérité aveuglante).
aveugles, vead. l.Kör (Une personne aveugle, llest
aveugle de naissance. Trou aveugle. Intestin
aveugle). 2. mec. Gerçeği görmez, gözü bağlı (La
passion te rend aveugle). 3. Sonsuz, körükörüne,
tartışma götürmez (J'ai une confiance aveugle
dans sa parole). 4. ad. Kör (Un aveugle. L'aphabet
des aveugles). § En aveugle: Düşünüp
taşınmadan, gözü kapalı olarak, körü körüne
(Parler en aveugle, juger en aveugle). Au royaume
des aveugles, les borgnes sont rdis: Körler
memleketinde tek gözlüler kral olur; koyunun
bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi
derler.
aveuglement er. 1. Körlük, kör olma. 2.
Düşüncesizlik, körlük (L'aveuglement et la misère
de l'humanité).
aveuglément bel. Körü körüne, gözü kapalı olarak
(Exécuter aveuglément un ordre.
Obéir
aveuglément à ses supérieurs. Suivre quelqu'un
aveuglément).
aveugle-nés. vead. Doğuştan kör.
aveugler gçl. 1. Kör etmek (On l'a aveuglé en lui
crevant les yeux). 2. Gözlerini kamaştırmak,
gözünü almak (Ces phares m'aveuglent). 3.
Sağgörüsünü, "basiretini bağlamak (La passion
vous a aveuglé). 4. Kapamak, tıkamak,
körletmek (Aveugler unefenêtre, une voie d'eau).
§ S'aveugler: 1. Sağgörüsü bağlanmak, basireti
bağlanmak. 2. S'aveugler sur: -in üzerinde
yanılmak (Vous vous aveuglez sur lui).
aveuglette (à I') bel. 1. Gözü kapalı olarak, rastgele
(Marcher, se décider, répondre à l'aveuglette. Les
paysans votent à l'aveuglette). 2. Görmeden, el
yordamıyla (Chercher quelqu'un à l'aveuglette).
aveulir gç/. İrade diye bir şey bırakmamak, güç diye
bir şey bırakmamak, güçten düşürmek (Une vie
monotone l'avait aveuli). § S'aveulir: Gücü,
iradesi kalmamak, güçten düşmek,
aveulissement er. 1. Güçsüzleştirme, güçsüzleşme;
iradesizleştirme, iradesizleşme. 2. Güçsüzlük,
iradesizlik,
aviaire s. Kuşlara değgin, kuşlarla ilgili,
aviateur, trice s. 1. Uçağa değgin, havacılığa değgin
(Brevet de pilote aviateur). 2. ad. "Uçman,
"tayyareci, havacı,
aviationtftj. 1. Havacılık (Aviation civile, privée). 2.
Uçakçılık; uçak (Compagnie d'aviation, base
d'aviation). 3. ask. Uçak birliği (Aviation de
chasse, de bombardement, de reconnaissance). 4.
Uçaklar (L'aviation ennemie a attaqué nos bases).
S. Hava Kuvvetleri (Commandant de l'aviation).

125

avis

avicole s. Kuşçuluğa değgin; tavukçuluğa değgin,
aviculteur, trice ad. Kuş yada kümes hayvanları
yetiştiricisi, kuşçu, tavukçu,
aviculture diş. Kuşçuluk; tavukçuluk,
avides. 1. Doymak bilmeyen, obur (Les estomacs
dévots furent toujours avides). 2. Açgözlü (Il ne
faut pas êtresiavide. Un héritier avide). 3. Avidede
qch: a) -e susamış (Vous êtes avide de sang, de
vengeance). h) -e göz koymuş ; -de gözü olan (Tu es
avide d'argent, de richesse. Il est avide du bien
d'autrui). 4. Avide def. qch: -meye meraklı; -meyi
çok isteyen; -mekte sabırsızlanan (Il est avide de
connaître le monde. Je suis avide d'apprendre la
nouvelle).
avidement bel. Doymak bilmeden, doymazlıkla,
açgözlülükle (Manger, lire avidement).
avidité diş. 1. Doymazlık, oburluk. 2. mec.
Susamışlık, kanmazlık. 3. Açgözlülük.
avifaune<% Kuşlar, kanatlılar, uçarlar (L'avifaune
d'un marais).
avilir gçl. 1. Küçültmek, alçaltmak, küçük
düşürmek (La servitude avilit l'homme. Ils ont
voulu m'avilir).
2. Değerini düşürmek,
değersizlendirmek (L'inflation avilit la monnaie).
§ S'avilir: 1. Küçülmek, alçalmak, onurunu
yitirmek (Ils'avilit dans la débauche). 2.Düşmek,
azalmak (Le pouvoir d'achat s'avilit).
avilissante s. Küçültücü, alçaltıca (Une attitude
avilissante).
avilissement er. 1. Küçülme, alçalma (Tomber dans
l'avilissement).
2.
Değerden
düşme
(L'avilissement d'une monnaie).
aviné,e s. 1. Çok içmiş, esrik, "sarhoş. 2. Şarap
kokan (Une haleine avinée).
aviner gçl. Şaraplamak, şarapla ıslatmak (Aviner
les tonneaux). § S'aviner: Esrimek, sarhoş olmak,
avion er. 1. Uçak (Avion monomoteur, bimoteur,
quadrimoteur. Avion à hélice. Avion à réaction.
Avion de chasse, de bombardement,
de
reconnaissance).- 2. Uçma, uçuş (Aimer l'avion).
avionique diş. Uçak elektroniği,
avionnette diş. Küçük uçak.
avionneur er. Uçak yapımcısı,
aviron er. (Sandalda) Kürek. 2. Kürekçilik, kürek
çekme; kürek yarışı (Faire de l'aviron).
avis er. 1. Görüş, düşünüş, düşünce (Dire, donner,
exprimer son avis: Kendi düşüncesini, görüşünü
söylemek). 2. Oy (Tous les membres ont émis leur
avis). 3. Öğüt, yol gösterme (Ecouter, suivre les
avis de son père). 4. İlân (Avis de décès). S.
"İhbarname,
çağrı
(L'avis
d'une
lettre
recommandée, de réception). § Jusqu'à nouvel
avis: Yeni bir emre, "iş'ara kadar. Sauf avis

avisé
contraire: Aksi bir durum olmazsa, "aksine iş'ar
olmadıkça. Etre du même avis avec qn: Biriyle
aynı görüşte olmak. Etre d'avis de f. qch: -meyi
düşünmek (Je suis d'avis de quitter cette ville sans
tarder). Faire changer d'avis à qn: Birinin
kanısını, düşüncesini değiştirmek. § Prendre
l'avis de qn: Birinin düşüncesini, görüşünü
almak.
avisé,e s. Uyanık, becerikli, aklı başında (Un
homme avisé). § Etre mal avisé de f. qch: -mekte
ihtiyatsızlık, düşüncesizlik etmek (Tuas été mal
avisé de ne pas m'écouter).
aviser gçl. 1. Gözüne ilişmek, görüvermek (J'entre
dans une boutique d'antiquaire, je regarde, et
j'avise une statuette ravissante). 2. Aviser qn de
qch: Birini -den haberdar etmek (Aviser les
automobilistes des encombrements sur les routes.
Aviser son ami du danger qui l'attend). 3. Etre
avisé de qch: -den haberi olmak (Je n'ai pas été
avisé de la réception). 4. Aviser à qch: -i düşünmek
(Je dois aviser à ce que je dois faire). § S'aviser de
qch: 1. Bir şeyin farkına varmak (Je me suis avisé
de sa présence quand il m'a demandé une
cigarette). 2. S'aviser que..: -diğmi farketmek,
anlamak (Je me suis avisé enfin que j'avais laissé
tomber mon portefeuille). 3. S'aviser de f. qch:
-meyi düşünmek, aklından geçirmek (Nul ne
s'avisait de critiquer ce changement. Ne t'avise pas
de refuser une proposition si avantageuse).
aviso er. den. Avizo, küçük savaş gemisi,
avitaillement er. İkmal yapma, ikmal,
avitailler gçl. -in ikmalini yapmak, -e yakıt ikmali
yapmak (Avitailler un avion, un navire).
avitaminose diş. hek. Vitaminsizlik, vitamin
eksikliği,
avivage er. Parlatma, perdahlama,
avivement er. Azdırma; yarayı işletme,
aviver gçl. 1. Körüklemek, canlandırmak,
tutuşturmak (L'Arabe avivait les braises en
soufflant). 2. Körüklemek, kızıştırmak (Aviver
une discussion, une querelle). 3. Azdırmak, yarayı
işletmek (Aviver une plaie). 4. Parlatmak,
perdahlamak (Aviver les couleurs, une poutre). S.
Uyandırmak, yeniden canlandırmak (Aviver un
souvenir, une ancienne douleur).
avocasserie diş. tkz. 1. Avukat taslaklığı. 2. Avukat
çekişmesi, kayıkçı kavgası.
avocassier,ères. vead. 1. Avukatlıkla ilgili (La gent
avocassière). 2. er. Kötü avukat, avukat taslağı,
avocat er. 1. Avukat, "savunman. 2. Amerikan
armudu, avokado. § Avocat du diable: Şeytanın
avukatı; ters düşünceyi savunan kişi. Se faire
l'avocat de: -in savunuculuğunu yapmak,

126

avoisinant
avukatlığını yapmak (Tu t'es fait l'avocat d'une
bonne cause).
avocatier er. Amerikan armudu ağacı, avokado
ağacı.
avocette diş. hayb. Okyanus kıyılarında yaşayan
uzun bacaklı bir kuş, kılıçgagah.
avoine diş. Yulaf (Donner de l'avoine aux
chevaux).
avoir gçl. 1. -i var olmak (J'ai une maison: Bir evim
var). 2. -i görmek; -li günler görmek (Avoir du
soleil, de la pluie, du beau temps). 3. -si olmak
(Avoir de la chance. Avoir les yeux noirs). 4. Elde
etmek, ele geçirmek (Ilest très difficile d'avoir un
logement). 5. Satın almak (J'aieuce costume pour
presque rien). 6. Almak (Avoir un prix, un
diplôme). 7. Telefon konuşması yapmak (J'ai eu
Ankara: Ankara ile telefon konuşması yaptım). 8.
Avoir qn: -ile yatmak, cinsel ilişkide bulunmak
(J'ai eu cette femme). 9. Avoir qn: -i yenmek,
anasını bellemek (Nous les aurons. Je l'ai eu). 10.
Sahibi olmak (Avoir une femme et des enfants).
11. Avoir à f. qch: -mesi gerekmek; -mek
zorunluğunda olmak (J'ai à terminer ce travail ce
soir). 12. N'avoir qu'à f. qch: -ceği şey -mek
olmak; -se ya (Iln'a qu'à démissionner: Yapacağı
şey istifa etmektir; istifa etse ya.Tun'asqu'àpartir:
Yapacağın tek şey gitmektir; gitsene). § En avoir à
qn, contre qn, après qn: Birine kızmak (A qui en
avez vous?: Kime kızıyorsunuz? Je ne sais contre
qui ilen a, je ne sais après qui il en a: Kime kızdığını
bilmiyorum). En avoir pour (Zaman için): -lik işi
kalmak; -sonra tamam (J'en ai pour cinq minutes:
Beş dakikalık işim var; beş dakika sonra tamam).
Se faire avoir: Aldatılmak, (Il s'est fait avoir). Y
avoir: 1. Var olmak (Il y a un enfant dans le jardin).
2. (Zaman konusunda) Il ya...: -önce (Il y a deux
jours nous étions à Istanbul: İki gün önce
İstanbul'daydık). 3. Il y a., .et...: -var, -cık var (Ily
a femme etfemme: Kadın var, kadıncık var). 4. Ily
a que: Ne var ki ; şu var ki (Il y a que tout le monde
proteste). § Il n'y a qu'à f. qch: -mekten başka
yapacak şeyyok;-mektenbaşka çare yok (Il n'y a
qu'à quitter ce quartier). Il n'y en a que pour qn:
-den başka kimse yok sanki (Personne n'a le droit
de dire un mot; il n'y en a que pour lui: Kimsenin
tek söz etmeye hakkı yok; ondan başka kimse yok
sanki).
avoir er. 1. Mal, varlık, zenginlik, varı yoğu (II
dilapide son avoir. C'est tout mon avoir). 2.
(Tecimde) Alacak (Le doit et l'avoir: Verecek ve
alacak).
avoisinant,e s. Yakın, komşu (Les manifestants
envahissent les rues avoisinantes).

avoisiııer
avoisiner gçl. 1. Komşu olmak, yakın olmak,
yakınında bulunmak (Le village qui avoisine la
forêt). 2. mec. -e yakın bir şey olmak; arada pek
ayrım bulunmamak (La prétention avoisine la
bêtise).
avortement er. 1. Çocuk düşürme (L'avortementest
puni par la loi;une femme condamnée pour
avortement).
2.
(Tarımda)
Gelişmeme,
kavruklaşma (Vavortement des fruits). 3. mec.
Başarısızlık (L'avortement de ses projets le
plongea dans un terrible désespoir).
avorter gsz. 1. Çocuk düşürmek. (Un remède qui
fait avorter). 2. bitb. Gelişimsizliğe uğramak. 3.
mec. Başarısızlığa uğramak, boşa çıkmak (Tout le
mouvement a avorté).
avorteur,euse ad. Yasa dışı kürtaj yapan, kürtajcı,
avorton er. 1. hek. Düşük. 2. Kavruk, iyi
gelişememiş. 3. Eciş bücüş, cüce.
avouables. İtiraf edilebilir,
avoué er. 1. (Fransa'da) Yargı yerlerinde tarafları
temsil etmekle görevli bakanlık memuru (Avoué
plaidant, avoué colicitant). 2. Dâva vekili,
avouer gçl. 1. İtiraf etmek (Avouer une faute, un
crime, un méfait). 2. Avouer qch à qn: Birine bir
şeyi itiraf etmek, açıklamak (Avouer son amour à
une jeune fille). 3. Kabul etmek, gerçek olduğunu
dile getirmek (II faut avouer qu'ils ont plus de
possibilités que nous). 4. A vouer qn pour...: Birini
.. .olarak kabul etmek(/4 vouer un enfant pour fils.
Avouer une femme pour sœur). 5. Doğru bulmak,
uygun bulmak (La morale peut avouer ce
principe). § S'avouer...: -diğini kabul etmek
(S'avouer coupable: Suçlu olduğunu kabul
etmek).
avril er. Nisan.§ Poisson d'avril: Nisan balığı,nisan
bir, bir nisan şakası,
avulsion diş. Sökme, çekme, çıkarma (L'avulsion
d'une dent).
avunculaire s. Amca, hala, dayı yada teyzeye
değgin.
axe er. 1.Eksen (L'axe d'un cylindre, d'une sphère).
2. Orta (On avait disposé des canons dans Taxe
de la rue). 3. Merkez, temel direk (L'axe d'une
politique). 4. Dingil,
axer gçl. 1. Yönlendirmek, bir eksene göre yön
vermek. 2. Axer qch sur: Bir şeyi -e dayandırmak,

127

azyme
-e göre yönlendirmek (Axer sa vie sur le travail).
axial,e s. Eksene değgin,
axillaire s. Koltuk altına değgin (Veine axillaire).
axiologie diş. fels. Değer öğretisi,
axiologlques. Değersel, değerlere değgin,
axiomatiques./e/s. 1. Belitscl. 2.diş. Belitseldizge,
axiome er. mat.fels. Belit, aksiyom,
axis er. anat. Eksenkemik.
axongediş. Domuz yağı.
ayant cause er. huk. Kendine bir hak geçirilmiş
kimse.
ayant droit er. huk. Hak sahibi (Les ayants droit d
une prestation).
azalée diş. bitb. Açalya.
azédarac er. bitb. Tespihağacı.
azerole diş. Alıç.
azerolier er. Alıçağacı.
azimut [azimyt] er. gökb. Güney açısı. § Tous
azimuts: Çok yönlü (Défense tous azimuts). Dans
tous les azimuts: tkz. Her yönde; her yönden; her
yandan. Perdre l'azimut tkz. Kafayı üşütmek,
oynatmak; pusulayı şaşırmak.
azimutal,e s. gökb. 1. Açıklıklara değgin,
açıklıkları gösteren (Cercles azimutaux, compas
azimutal). 2. er. Bir tür pusula.
azimute,es. tkz. Kafadan çatlak, kaçık,
azote er. kim. Azot.
azoté,e s. İçinde azot bulunan, azotlu (Aliments
azotés. Engrais azotés).
azoteux,euse s. kim. Azotlu (Acide azoteux; Oxyde
azoteux).
aztèques, vead. Meksika'nın eski yerli halkı, Aztek
(Les aztèques. Art aztèque).
azur er. 1. Mavi; mavilik (L'azur du ciel). 2. Gök
( L'avion disparut dans l'azur). 3. Bir tür mavi cam
ve bunun boyacılıkta kullanılan tozu. § Pierre
d'azuryerb. Lacivert taşı.
azurageer. Çivitleme, çivide sokma, çivitle boyama
(Azurage du linge).
azuré,e s. Gök renginde, gök mavisi (Une teinte
azurée. Ses yeux, sous l'ombre azurée des cils).
azurergç/. 1. Gök rengine boyamak. 2. Çivitlemek
(Azurer les linges).
azymes, vead. Mayasız (Pain azyme). §Lafêtedes
azmyes: Yahudiler in mayasız bayramı; mayasız
yortusu.

b
b er. Fransız abecesinin ikinci harfi. § Ne savoir ni a
ni b.: Okuma yazma bilmemek; kara bilisiz
olmak, elifi görse mertek sanmak (Il ne sait ni ani
b).
baba s. hlk. 1. Şaşkın, şaşınp kalmış, şaşkınlıktan
dona kalmış (Rester comme baba). 2.er. Bir tür
hamur tatlısı (Des babas aurhum). § En être baba,
en rester baba: Hayretten
donakalmak,
şaşkınlıktan ağzı dört kanş açılmak,
babeurre er. Yayık ayranı,
babil er. 1. Gevezelik (Le babil enfantin). 2.
Gevezelik (Les jeunes filles acquièrent vite un petit
babil agréable). 3. Cıvıltı, cıvıldaşma (Le babil des
oiseaux). 4. Şırıltı (Le babil d'une source).
babillage er. Gevezelik etme, gevezelik, çene çalma
(Tu m'étourdis de ton babillage incessant).
babillard, e s, ve ad. Geyeze, çenesi düşük,
habillarde diş, tkz. Mektup, pusula (Je vais lui
envoyer une babillarde pour l'avertir de mon
arrivée).
babiller gsz. 1. Gevezelik etmek, çene çalmak
(Assises autour d'une tasse de thé, ces dames
babillent des heures entières). 2. Cıvıldaşmak (Les
oiseaux babillent sur les branches. Les petites
enfants babillent).
babine diş. 1. (Hayvanlarda) Sarkık dudak. 2. mec.

tkz. Dudak (S'essuyer les babines, se lécher les
babines). § S'en lécher les babines: Yalanmak,
yutkunmak, ağzının suyu akmak,
babiole diş. 1. Çocuk oyuncağı. 2. mec. Kıvır zıvır;
önemsiz, değersiz ya da saçma şey (Je n'ai pas le
temps de m'occuper de ces babioles).
babiroussa er. Malezya domuzu,
bâbord er. Geminin iskele denilen sol yanı (Laisser
une île à bâbord).
babouche diş. 1. Şıpıtık, terlik. 2. Pabuç, ayakkabı
(Le Turc partit en traînant majestueusement ses
babouches).
babouin er. 1. Şebek. 2. tkz. Arsız çocuk. 3.
Dudakta sivilce,
babouine diş. tkz. Arsız kız, şıllık,
bac er. 1. Araba vapuru (Unbac,unde ces immenses
radeaux où l'on embarque les voitures). 2. Büyük
gerdel. 3. Su haznesi, tekne (Laverson linge dans
un bac en ciment). 4. Bakalorya, olgunluk
sınavının kısaltılmış biçimi (Passer son bac:
Olgunluk sınavını vermek). % Bac de bois: Sal.
baccalauréat er. Olgunluk sınavı, "bakalorya. §
Passer, avoir son baccalauréat: Olgunluk sınavım
kazanmak, olgunluğunu vermek,
baccara er. Bakara.
baccarat er. Bakarat billuru, bakarada yapılan

bacchanal
kristal (Des verres en baccarat).
bacchanal [bakanal] er. Curcuna,
bacchanale diş. 1. Gürültülü dans. 2. Curcunalı
eğlenti. 3. ç. Eskiden, şarap tanrısı Baküs
onuruna yapılan şenlik,
bacchante [bakât] diş. 1, Bakhos rahibesi. 2. mec.
(Esriklik yada kösnüden) Azgın kadın, azmış,
içkici ve düşkün kadın,
bâche diş. 1. Yük örtüsü (Mettre une bâche sur une
voiture). 2. (Çiçekçilikte) Bahçıvan camlığı,
camlık. 3. Türlü işlerde kullanılan sandık yada
hazne. 4. tkz. Yatak çarşafı, örtü. 5. Bir tür
sürtme balık ağı.
bachelier, ère ad. Olgunluk sınavını vermiş lise
mezunu; *olgunluklu.
bâcher gçl. Örtü geçirmek, örtmek (Bâcher un
camion, une voiture, les valises).
bachique s. Şarap tanrısı Baküs'e değgin. § Chanson
bachique: tçki sofrası türküsü, meyhane havası,
bachot er. 1. Peleme denilen ırmak kayığı. 2.
(Öğrenci argosunda) Olgunluk sınavı, bakalorya.
§ Boîte à bachot: Bakaloryaya hazırlayan dersane.
bachotage er. tkz. Sınava girmek için çarçabuk ve
şöyle böyle hazırlanma,
bachoter gsz. Yalnızca not almak için sınava şöyle
böyle hazırlanıp girmek,
bacillaire s. 1. (Mineralbilimde) Biçme biçiminde.
2. hek. Basilli (Dysenterie bacillaire). 3. diş. Bir
tür küçük deniz yosunu. 4. ad. Veremli,
bacille [basil] er. hek. Basil,
bacilliforme s. Basil biçiminde,
bacillose diş. Verem (Bacillose pulmonaire,
bacillose rénale).
background [bakgnawndjer. *Art yetişim,
bâclage er. 1. Tırkazlama, sürgüleme. 2.
Çırpıştırma, baştan savarak yapma (Bâclage d'un
travail).
bâcle diş. Kapı sürgüsü, tırkaz,
bâcler gçl. 1. Tırkazlamak, sürgülemek (Bâcler une
porte, unefenêtre). 2. Çırpıştırmak, baştan savma
yapmak, şişirmek (Bâcler un travail, une
composition).
bactériacées diş. ç. bot. Bakterigiller,
bactéridie diş. Şarbon bakterisi, bakteridi,
bactérie
hek. Bakteri,
bactérien, ne s. Bakterilere değgin,
bactériologie diş. Bakterioloji, "bakteribilim.
bactériologique s. Bakteribilimsel, bakteribilimle
ilgili (Analyse bactériologique). § Guerre
bactériologique: Mikrop savaşı,
bactériologiste ad. Bakteribilimci.
bacul er. Paldım,
badaboum iinl. Paldır küldür.

129

bafouiller

badaud, e s. ve ad. 1. Alık, alık alık gezen (Le
Parisien est badaud). 2. ç. İşsiz güçsüz kişiler,
aylaklar (Les badauds font cercle autour de
l'étalage du camelot).
badauderie diş. Alıklık; aylaklık,
badelaire er. Eğri kılıç.
baderne diş. 1. Baderna, halat sargısı. 2. mec. tkz.
"Amelimanda, moruk,
badiane diş. Çin anasonu.
badigeon er. Badana şerbeti, badana (La vieille
façade n'attend plus, pour rajeunir, qu'un coup de
badigeon).
badigeonnage er. 1. Badanalama (Le badigeonnage
d'un mur). 2. hek. Yıkama (Badigeonnage de la
gorge).
badigeonner gçl. 1. Badanalamak, badana etmek
(Badigeonner un mur, un plafond). 2. Yıkamak
(Badigeonner le fond de la gorge avec un
désinfectant). 3. Badigeonner qch de qch: Bir
şeye... sürmek (lia badigeonné son bras d'iode).
badigeonneur er. 1. Badanacı. 2. Kötü ressam,
badigoinces diş.ç.tkz. Dudaklar,
badin, e s. Şakacı (Il a une humeur badine. Tu es
toujours espiègle et badin).
badin er. (Uçaklarda) Hızölçer,
badinage er. 1. Şaka, şakacılık (Ilparle toujours sur
un ton de badinage). 2. (Sözde, anlatıda)
Şakraklık, matraktık,
badine diş. 1. İnce ve esnek değnek, şıvgın. 2.
Baston.
badiner gsz. 1. Şaka etmek, şaka yapmak; hoş
şakalar yapmak, matrak geçmek (Je neprends pas
tes paroles au sérieux, tu badines toujours). 2.
Badiner avec qn, qch: -ile şaka yapmak (On ne
peut pas badiner avec l'amour; il ne faut jamais
badiner avec cet homme).
badinerie diş. 1. Şaka, şakacılık. 2. Çocukça
davranış.
baffe diş. Sille, tokat. § Administrer à qn une paire
de baffes: Birine bir tokat aşketmek, sille atmak,
bafouer gçl. 1. Alaya almak, maskaraya çevirmek,
• kepazeye çevirmek (On le bafoue devant tout le
monde). 2. Aldırmamak, hiçe saymak (Il bafoue
les conventions du monde). 3. Hakaret etmek
(L'accusé arrogant a bafoué publiquement le
tribunal).
bafouillage er. Kem küm; kem küm etme; ağız
kalabalığı (Sa conférence n'était qu'un véritable
bafouillage).
bafouille^, argo. Mektup,nâme.
bafouiller gsz. tkz. 1. Kem küm etmek; ağız
kalabalığı etmek; birbirini tutmaz sözler
söylemek (L'orateur a commencé à bafouiller). 2.

bafouilleur

130

gçl. Anlaşılmaz biçimde söylemek, mırıldanmak
(Bafouiller une réponse, une excuse).
bafouilleur, euses. vead. tkz. Kem küm eden. Abuk
sabuk adam (C'est un bafouilleur, incapable de
dire clairement ce qu'il pense).
bâfrer gsz. hlk. I. Yemek yemek, bir şeyler
atıştırmak (On va bâfrer). 2. gçl. -i atıştırmak,
gövdeye indirmek, oburca yemek (Le nez dans
sonassiette, sans dire un mot, il bâfre son ragoût de
mouton).
bfifreur, euse, ad. hlk. Obur, pisboğaz,
bagage er. 1. *Taşıncak, yolcu yada sefer eşyası;ağırlık (Le bagage du soldat. Faire enregistrer ses
bagages). 2. Bavul, çanta vb. (Je n'ai qu'un petit
bagage à main. Elle ne peut pas voyager sans trois
ou quatre bagages). 3. Bilgi dağarcığı, dağarcık
(Son bagage intellectuel est très mince. Il a un
important bagage scientifique). § Partir avec
armes et bagages: Her şeyini alıp gitmek;
ardından bir şey bırakmadan gitmek. Plier
bagage: Pılı pırtıyı toplayıp gitmek; sıvışmak;
çekip gitmek (La pluie menace, il faut plier
bagage).
bagagerie diş. Bavulculuk, bavul yapımcılığı.
bagagiste er. Bagaj memuru.
bagarre diş. 1. Kavga, dalaş (Chercher la bagarre. Il
va y avoir de la bagarre). 2. Savaş,
bagarrer gsz. yada se bagarrer 1. Kavga etmek,
dövüşmek 2. Savaşmak, mücadele etmek (Il aime
bagarrer pour ses idées). 3. Se bagarrer avec qn:
-ile dövüşmek, kavga etmek (Mon fils s'est
bagarré avec ses camarades).
bagarreur, euse s. vead. Kavgacı,
bagasse diş. 1. Şeker kamışı cibresi. 2. (Sövgü)
Orospu.
bagatelle diş. 1. Kıvır zıvır, değersiz şey (J'ai
rapporté d'Italie quelques bagatelles qui me
rappelleront mon séjour. Dépenser son argent en
bagatelles). 2. Ucuz, yok pahasına şey (J'ai acheté
ce manteau pour une bagatelle). 3. Saçma,
anlamsız şey, bir hiç (Ils se sont brouillés pour une
bagatelle. Il s'amuse à des bagatelles). 4. Sevişme,
cinsel ilişki (Je ne suis pas porté sur la bagatelle).
bagnard er. Zindan hükümlüsü, zindanda yatan,
bagne er. 1. Zindan, ceza yeri. 2. İğrenç bir iş ; iğrenç
bir yer (C'est un bagne). § Etre au bagne:
Zindanda olmak. Mériter le bagne: Boynu
vurulacak kişi olmak,
bagnole diş. tkz. Araba, eski otomobil, taka.
bagou, bagout er. Ağız kalabalığı, çene. § Avoir du
bagou: Ağzı kalabalık olmak, ağzı laf yapmak,
çenesi kuvvetli olmak,
baguage er. (Kuşlara) Halka takma, halkalama

baignade
(Baguage des pigeons voyageurs).
bague diş. 1. Yüzük (Bague de fiançailles). 2.
(Yapıcılıkta) Sütun bileziği. 3. Halka (Meure une
bague à la patte d'un oiseau pour l'identifier).
baguenaude diş. 1. Saçma şeylerle oyalanma, vakit
öldürme. 2. Aylak aylak dolaşma, amaçsız gezip
durma. 3. bitb. Sinameki (meyve). § Etre en
baguenaude: Aylak aylak dolaşmak,
baguenauder, se baguenauder gsz. 1. Dolaşmak,
aylak aylak gezinmek (Il se baguenaude du matin
au soir). 2. Saçma şeylerle eğlenmek, vakit
öldürmek.
baguenauderie diş. Saçmalık, saçma lakırdı,
baguenaudierer. 1. Saçma şeylerle vakit öldüren. 2.
Yalancı sinameki (bitki),
bagué, e s. Yüzük geçirilmiş, yüzüklü (Un doigt
bagué de diamants).
baguer gçl. 1. Halka takmak (Baguer un pigeon
voyageur). 2. Teyellemek 3. Baguer qch de:
-etrafına halka biçiminde... geçirmek ( Baguer les
cigares d'or; un cigare bagué d'or).
baguette diş. 1. Değnek, çubuk. 2. (Mimarlıkta)
Kaval çubuk, silme çubuk. 3. (Marangozlukta)
Şişe çubuk 4. (Çoraplarda) Yan fitili. 5. Harbi
(Baguette de fusil). 6. Fırça gibi sert saç. 7. Uzun
francala. § Baguette magique: Sihirli değnek.
D'un coup de baguette: El çabukluğuyla. Mener
qch à la baguette: Bir şeyi sopa ile yürütmek,
zorbalıkla yürütmek (Il menait tout à la baguette).
Marcher à la baguette: Tıkır tıkır işlemek,
yolunda gitmek (Dans ce service, tout marche à la
baguette).
baguier er. Yüzük kutusu, mücevher kutusu,
bah! Uni. 1. Yok canım (Balı! ce n 'est pas vrai!) 2.
Adam sen de, aldırma (Bah! ce n 'est pas la peine de
chercher plus longtemps). 3. Pöh, boş ver (Bah!
J'en ai vu bien d'autres).
bahut er. 1. Kapağı tümseksandık. 2. Geniş ve alçak
boylu köylü dolabı (Bahut breton). 3.
(Yapımcılıkta) Yuvarlak duvar semeri. 4.
(Öğrenci argosunda) Lise, okul (Aller au bahut;
sortir du bahut).
bai, es. Doru (Une jument baie, un cheval bai).
baie diş. 1. Koy, körfez (Une petite baie. La baie
d'Hudson). 2. Kapı yada pencere boşluğu; açma,
açık (Baie de porte, baie de fenêtre; une baie
vitrée). 3. bitb. Olgunlaşınca kendiliğinden
açılmayan meyve tanesi (Baie du raisin, baie de la
groseille).
baignade diş. 1. Yıkanma, çimme (A l'heure de la
baignade. C'est le moment de la baignade). 2.
Yıkanma yeri, çimme yeri, çimek (La
municipalité a aménagé une baignade en amont du

baigner
village).
baigner gçl. 1. Yıkamak, çimdirmek, suya sokmak
(Baigner un enfant, un chien. Baigner ses pieds
dans l'eau). 2. İçinden geçmek, "katetmek (La
Seine baigne Paris). 3. (Deniz ve akarsular için)
Kuşatmak, yalamak (La Manche baigne les
rivages de la Normandie) 4. Islatmak, sırılsıklam
etmek (Les larmes baignaient ses joues). S.
Baigner qch de qch: Bir şeyi.... içinde bırakmak,
-e boğmak (Baigner de sang, de larmes). 6. gsz.
-içinde olmak; -içinde yüzmek (Des morceaux de
viandes baignent dans la sauce. Des cornichons
baignent dans du vinaigre). 7. -içinde kalmak; -e
bürünmek (Tout le paysage baignait dans la
brume. Depuis son succès, il baigne dans la joie). §
Baigner dans son sang: Kanlar içinde kalmak, çok
kan yitirmek (Le cadavre, criblé de balles,
baignait dans son sang). § Se baigner: Yıkanmak,
suya girmek, çimmek (Se baigner dans la mer,
en rivière, dans une piscine). Se baigner dans le
sang: Elini kana bulamak, kan dökmek, bir
kıyıma girişmek,
baigneur, euse ad. 1. Yıkanan, çimen (Laplageétait
couverte de baigneurs). 2. Natır, tellâk, yıkayıcı,
baignoire diş. 1. Banyo teknesi. 2. (Tiyatroda)
Yerkatı locası,
bail er. 1. Kira sözleşmesi (Le fermier avait un bail
de neuf ans renouvelable). 2. Kira (Payer son
bail). Bail à cheptel: Hayvan kirası. Bail à ferme:
Ürün kirası, hasılat kirası. § C'est un bail: Ömür
boyu sürecek bir iş bu. Il y a un bail: Eskiden ; epey
oluyor ki. Donner en bail: Kiraya vermek,
baille diş. den. 1. Gerdel. 2. argo. Su, deniz. 3.
Denizcilik okulu,
bâillement er. 1. Esneme. 2. Aralık, açıklık (Le
bâillement de la chemise, du faux-col).
bâiller gçl. 1. (Eski) Vermek, eline vermek. 2. gsz.
Esnemek (Bâiller de sommeil, de fatigue. Mets ta
main devant ta bouche quand tu bâilles). 3. Aralık
olmak, aralık durmak, açık durmak (Une porte
qui bâille. Sa chemise n'était pas boutonnée et
bâillait sur sa poitrine). § La bâiller belle à qn, la
bâiller bonne à qn: Yutturmak, aldatmak (Vous
me la bâillez belle: Bana yutturuyorsunuz).
bailleur, eresse ad. Kiraya veren, kiralayan. §
Bailleur de fonds: Anamal veren, sermaye sahibi,
bâillon er. Ağız tıkacı (Le veilleur de nuit ligoté,
réussit àécarter le bâillon etàappelerausecours). §
Mettre des bâillons à qn: -i susturmak, ağzını
tıkamak, özgürlüğünü kısıtlamak,
bâillonnement er. Ağzını tıkama, susturma (Le
bâillonnement de la presse, de l'opposition).
bâillonner gçl. 1. Ağzına tıkaç sokmak. 2. mec.

131

baiser
Susturmak, ağzını tıkamak, özgürlüğünü
kısıtlamak (Bâillonner la presse, l'opinion
publique, l'opposition).
bain er. 1. Banyo ( Un bain de soleil, unbaindeboue,
un bain de mer). 2. Sı vı, banyo suyu (Préparer un
bain pour développer des photographies). 3.
Yunak, yıkanma teknesi, küvet (Remplir, vider le
bain). 4. ç. Hamam, kaplıca (Les bains de
Brousse). § Envoyer au bain: Başından savmak,
atlatmak, Etre dans le bain: Bir işin içinde olmak
(Nous sommes tous dans le bain, il vaut mieux
nous entendre). Mettre qn dans le bain: Birini işin
içine sokmak, adını bulaştırmak (L'accusé a mis
dans le bain plusieurs de ses complices). Prendre
un bain: Banyo yapmak. Prendre un bain de
lézard: Tembel tembel güneşlenmek,
bain-marie er. Benmari.

baïonnette diş. 1. Süngü (Baïonnette au canon:
Süngü tak! Charger baïonnette au canon: Süngü
takmak). 2. Piyade eri (Cent mille baïonnettes).
baïram, beîram er. Bayram,
baisemain er. El öpme. § Faire le baisemain: El
öpmek, saygılarını sunmak,
baise diş. tkz. Cinsel ilişki, sevişme,
baisement er. (Kutsal bir şeyi) Öpme (Le boisement
de la croix).
baiser gçl. 1. Öpmek (Baiser la main de sa mère). 2.
Baiser qn sur: Birim -den öpmek (Baiser un
enfant sur la joue, une femme sur les lèvres, un
héros sur le front). 3. Baiser qn: Biriyle cinsel
ilişkide bulunmak, birini becermek, sikmek
(Baiser une femme). 4. Baiser qch à qch: (Okul
argosu) -den bir şey anlamak (On n'y baise rien:
tnsanbundan hiç bir şey anlayamıyor). § Se baiser:
1. Öpüşmek. 2. Bitişik olmak. § Se faire baiser: 1.
Enselenmek, yakalanmak (Il était en train de
copier son devoir et il s'est fait baiser). 2. argo.
Çuvallamak; dibini dövdürmek (Vas te faire
baiser). Etre baisé: argo. Çuvallamak, zokayı
yemek (Il a été baisé).
a baiser er. Öpüş, öpücük, öpme. § Appliquer un
baiser sur: -e bir öpücük kondurmak (Appliquer
un baiser sur les lèvres d'une femme). Demander
un baiser à qn: -den bir öpücük istemek (Chaque
fois qu 'il la rencontrait, il lui demandait unbaisef).
Dérober un baiser à qn: -den bir öpücük
koparmak, zorla öpmek (Il lui a enfin dérobé un
baiser). Dévorer qn de baisers: Birini öpücüklere
boğmak, bol bol öpmek (Je l'ai dévoré de
baisers). Donner le baiser de paix à qn: -ile
barışmak, öpüşüp barışmak (Tu lui donneras un
baiserdepaix, et tout sera fini). Prendre un baiser:
Bir öpücük almak. Recevoir un baiser: Öpülmek.

baiseur
baiseur, euse ad. tkz. İyi cinsel ilişkide bulunan, işi
gücü aşk yapmak olan, sikici,
baisoter gçl. tkz. Öpüp durmak,
baisse diş. 1. Alçalma, inme (La baisse des eaux). 2.
Düşme (La baisse des prix). 3. (Borsada) Hava
oyunu. § Etre en baisse: Düşmekte olmak, düşük
olmak ( Les cours sont en baisse. Ses actions sont en
baisse: Kredisi düşüyor, saygınlığı azalıyor).
Jouer à la baisse: Borsada fiyatlar düşecek umudu
ile hava oyunu oynamak,
baisser gçl. 1. İndirmek, alçaltmak (Baisser le store,
la vitre du compartiment). 2. Azaltmak, kısmak,
hafifletmek, düşürmek (Baisser la flamme, la
voix, lesprix). 3.gsz. Alçalmak, inmek (La mer a
baissé). 4. gsz. Batmak üzere olmak (Le soleil
baisse, il faut rentrer). S. gsz. Düşmek (Le
baromètre baisse; les prix baissent). 6. gsz.
Bozulmak,gücünü yitirmek, çökmekfSa santé a
bien baissé. Son intelligence a beaucoup baissé. Il
avait bien baissé pendant les dernières années de sa
vie). § Baisser les yeux: Gözlerini indirmek,
utancından yere bakmak. Baisser la tête: Kafasını
öne eğmek. Baisser le pavillon: Yelkenleri suya
indirmek. Baisser l'oreille: Utanmak, kızarmak §
Se baisser: Eğilmek (Se baisser pour lacer ses
chaussures). Il n'y a qu'à se baisser pour en
prendre: İstemediğin kadar var, dolu, tümen
tümen; elini sallasan ellisi, başını sallasan başı
tellisi.
bajoue diş. 1. (Hayvanlarda) Yanak (Bajoue du
porc, du veau). 2. (İnsanlarda) Sarkık yanak (Il
commence à grossir et il a déjà des bajoues).
bakchich er. (Doğuda) Bahşiş; rüşvet,
bakélite diş. Bakalit.
bal er. 1. Balo (Donner un bal. Une robe de bal). 2.
Balo verilen yer (Aller au bal). § Bal masqué:
Maskeli balo. Bal costumé: Kostümlü balo. Bal
blanc: Genç kızların birbirleriyle dansettikleri
balo. Bal musette: Halk balosu,
balade diş. hlk. Gezinti, dolaşma. § Aller en balade:
Gezintiye, dolaşmaya çıkmak. Faire une balade:
Şöyle bir dolaşmak,
balader gçl. Gezdirmek, dolaştırmak (Je vais
balader les enfants dans le parc). § Se balader: 1.
Gezinmek, dolaşmak (lise balade dans les rues).
2. Geziye çıkmak (Il est allé se balader sur la Côte
d'Azur).
baladeur, euse s. ve ad. Dolaşmayı, sokaklarda
sürtmeyi seven (Avoir l'humeur baladeuse).
baladeuse diş. 1. Satıcı arabası. 2. (Özdevimli bir
arabaya bağlanan) Yedek araba. 3. Uzun bir tele
bağlı, istenilen yere taşınıp konabilen elektrik
lambası, seyyar lamba.

132

balancer
baladin, e ad. Meydan soytarısı,
balafre diş. Jilet, ustura, bıçak yarası (En se rasant,
il se fit une petite balafre sur la joue. Avoir une
balafre au front).
balafré, e s. Bıçak yarası izi taşıyan (Un visage
balafré).
balafrer gçl. Bıçakla, usturayla kesmek, yaralamak
(Leprince lui balafra le visage).
balai er. 1. Süpürge ( Passer le balai sous les meubles).
2. (Doğan, şahin gibi kuşlarda) Kuyruk. 3. Bir
yerden en son kalkan taşıt, son otobüs, son metro.
§ Balai mécanique: Mekanik süpürge, gırgır.
Manche à balai: 1. Süpürge sapı. 2. mec. Sıska,
canlı cenaze. Donner un coup de balai: Şöyle bir
süpürmek; bir süpürge geçmek (Donner un coup
de balai dans la salle à manger). Donner un coup de
balai à qn: -e yol vermek, -i sepetlemek (Donner
un coup de balai à un vilain garçon). Rôtir le balai:
Derbederce yaşamak,
balais s. ve ad. Pembe (Rubis balais).
balalaïka diş. Balalayka, gövdesi üç köşe rus
mandolini.
balance diş. 1. "Terazi, "tartaç (Une balance juste,
sensible). 2. (Genel olarak) Tartı aygıtı. 3. Denge,
bilanço (La balance des payements: Ödemeler
dengesi). 4. İstakoz avında kullanılan ağ. 5. Terazi
burcu. 6. Mizan (Faire la balance des affaires
d'une année). § Mettre dans la balance: Ölçüp
biçmek; işin bütün yanlarını düşünmek, hesaba
katmak. Mettre en balance (deux choses):
Ölçüştürmek, karşılaştırmak. Etre en balance:
Kararsızlık içinde olmak. Tenir, maintenir la
balance égale entre...: -e karşı eşit davranmak;
-1er arasında ayrım yapmamak (Il tient la balance
égale entre les deux groupes qui s'affrontent).
Faire pencher la balance en faveur de qn: -i
kayırmak; -in yanını tutmak (lia fait pencher la
balance en faveur de ses amis). Peser dans la
balance: Ağır basmak, büyük bir önemi olmak,
ağırlığı olmak (Cet argument n'a pas pesé dans la
balance). Jeter qch dans la balance: -i işin içine
katmak, koymak (Il a jeté toute son autorité dans
la balance).

balancé,e s. tkz. Eli yüzü düzgün, eli ayağı düzgün
(Une-femme bien balancée).
balancelle diş. Tek direkli bir tür tekne,
balancement er. 1. Sallanma, sallantı, salınım (Le
balancement des branches de l'arbre. Le
balancement du corps, de la tête, d'un navire). 2.
Duraksama, "tereddüt. 3. mec. Dengelilik,
dengeli durum (Le balancement d'une période).
balancer gçl. 1. Sallamak, oynatmak (Balancer les
bras, les hanches en marchant. Le vent balance les

balancier
feuilles. Balancer un bébé pour l'endormir). 2.
Atmak, fırlatmak (Balancer un objet par la
fenêtre). 3. Kovmak, sepetlemek, başından
atmak (Balancer un employé, une femme). 4.
Tartmak, iyice düzenlemek, dengelemek
(Balancer ses mots, ses phrases, un conte, une
composition).
5.
(Alacakla
vereceği)
Karşılaştırmak. 6. (Eksiği) Karşılamak. 7.
Denkleştirmek, dengelemek (Balancer un
budget, les payements). 8. Balancer gsz.
Sallanmak (Le lustre balançait dangereusement).
9. gsz. Duraksamak, kararsızlık içinde kalmak
(Mon cœur balance). 10. gsz. Askıda kalmak,
sallantıda kalmak. 11. gsz. Kuşku ve kararsızlık
içinde kalmak. 12. Balancer à f. qch: -mekte
duraksamak, tereddüt etmek (Il balance depuis
longtemps à prendre cette décision). § Se balancer:
1. Salıncakta sallanmak (Les enfants se
balançaient dans le jardin). 2. Sallanmak (Se
balancer sur ses jambes, sur sa chaise). 3. Birbirine
denk gelmek (Les forces en présence se balancent)
4. S'en balancer, se balancer de qch: hlk.
Umursamamak, aldırmamak, vız gelmek (Je
m'en balance. Les femmes s'en balancent).
balancier er. 1. Bir makinanın devinimini dengeli
tutmaya yarayan sarkaç, yay, çark, saat maşası
gibi devingen düzengeç; "rakkas, 'dengelik (Le
balancier d'une horloge). 2. İp cambazlarının
kullandığı denge sırığı, terazi. 3. Sikke basma
makinası. 4. Terazici.
balançoire diş. 1. Salıncak. 2. Tahterevalli,
çıngıldak. 3. mec. tkz. Saçma, boş lakırdı, maval
(Raconter des balançoires).
balandre diş. Irmak kayığı, peleme,
balayage er. Süpürme (Le balayage d'une chambre,
des voies publiques).
balayer gçl. 1. Süpürmek (Balayer les ordures, la
poussière, la neige). 2. Alıp götürmek, önüne
katıp sürüklemek (Le vent balaie les nuages). 3.
Kovmak, dışarı atmak, temizlemek (Balayer les
ennemis). 4. Temizlemek, ortadan kaldırmak,
kökünü kazımak (Balayer les résistances, les
obstacles, les préjugés, les soucis).
balayette diş. Küçük süpürge,
balayeur er. Çöpçü, süpürücü, temizlik işçisi,
balayeuse diş. 1. Süpürücü kadın, kadın çöpçü. 2.
Yol süpürme arabası, *süpürgeç. 3. Etek
dantelası, etek farbelası.
balayures diş. ç. Süprüntü.
balbutie (balbysi] diş. 1. Dil dolaşması, dili dolaşma.
2. Mırıltı.
balbutiement er. 1. Mırıldanma, kendi kendine
anlaşılmaz bir şeyler söyleme (Le balbutiement

133

balisticien

d'un enfant qui joue), l.mec. Başarısız ilk girişim,
emekleme (La linguistique scientifique en est
encore à ses premiers balbutiements).
3.
Kekeleme, kem küm etme, anlaşılmaz şeyler
söyleme (Le balbutiement d'un bègue, d'une
personne émue, d'un ivrogne).
balbutier gsz. 1. Dili dolaşmak, kem küm etmek
(Sous l'émotion, il se mit à balbutier, puis à
pleurer). 2. gçl. Mırıldanmak, anlaşılmaz biçimde
söylemek (Balbutier une prière, des excuses. Le
bébé balbutie déjà quelques mots).
balbuzard er. hayb. Balık kartalı,
balcon er. 1. Balkon, tahtaboş. 2. argo. İri göğüsler,
karpuz gibi memeler,
baldaquin er. Taht, sunak, karyola gibi şeylerde
tavan durumunda olmak üzere yapılan süslü
bölüm, tavanlık (Un lit à baldaquin: Tavanlıklı
karyola).
baleine diş. 1. Balina (La pêche à la baleine). 2.
Yakalara takılan balina. § Baleine à bec: Gagalı
balina. Baleine à bosse: Kambur balina. Baleine
blanche: Beyaz balina. Baleine noire: Buzul
balinası. Rire comme une baleine: hlk. Kah kah
kah gülmek; kahkahalar savurarak gülmek,
otuziki dişiyle gülmek,
baleiné,e s. Balinalı, balina takılmış (Col baleiné).
baleineau er. Balina yavrusu,
baleinier er. Balina (avlama) gemisi,
baleinier,ière s. Balinaya değgin (L'industrie
baleinière).
baleinoptère er. Fin balinası,
balès, balèze s. ve ad. Kocaman, iriyarı adam (Un
balèze quipouvait lancer lepoids à quinze mètres).
balèvre diş. 1. Alt dudak. 2. ç. Dudaklar, kocaman
dudaklar. 3. mim. Çapak, tırnak; bir duvarda bir
taşm öbür taş üzerine taşan parçası,
balisage er. 1. İşaret şamandrası yada kayığı dikme;
işaret ışığı koyma (Le balisage d'une route, d'un
aérodrome).
2. İşaret şamandralan yada
kayıkları.
balise diş. 1. İşaret şamandrası, işaret kayığı. 2.
' İşaret ışığı (Disposer des balises le long d'une
piste). 3. Tespihagacı meyvesi,
baliser gçl. İşaret şamandrası, işaret kayığı, işaret
ışığı koymak (Baliser un port, une route, un
aérodrome). § Etre balisé de qch: mec. -ile
süslenmek, donanmak (Quelques champs célestes
balisés d'étoiles).
baliseur er. 1. İşaret dikicisi. 2. İşaret şamandrası
yerleştiren gemi.
balisier er. bitb. Tespihağacı.
baliste diş. 1. Mancınık. 2. er.hayb. Çotira balığı,
balisticien er. Balistik uzmanı.

balistique
balistiques. 1. Balistik (Machine balistique, engin
balistique). 2. diş. ask. 'Atışbilim.
balivage er. Orman kesiminde, yetişmek üzere
bırakılacak ağaçların belirtilmesi,
baliveau er. Orman kesiminde, yetişmeye bırakılan
ağaç.
baliverne diş. Saçma, boş lâf (Il s'amuse à des
balivernes au lieu de travailler). § Dire des
balivernes: Saçma sapan konuşmak,
baliverner gsz. Saçmalamak, saçma sapan sözler
söylemek.
balkanique s. Balkanlara değgin, Balkanlılara
değgin; balkan (Langues balkaniques).
balkanisation diş. Bölme, parçalama, birbirine
düşürme (La balkanisation du continent noir).
ballade diş. 1. Küçük bir koşuk biçimi, balad.
(Ballade des pendus: de Villon). 2. Bir çeşit
koşuklu masal. 3. Bir tür şarkı; bu şarkının
eşliğinde oynanan oyun.
ballant,e s. Sallanan, sallayarak, sallanır (Il s'est
assis surla rambarde du pont, les jambes ballantes,
à regarder les pêcheurs). § Bras ballants: Elini
kolunu sallayarak (Venir brds ballants. Regarder
bras ballants).
ballant er. Sallantı, sarsıntı (Une voiture chargée en
hauteur a du ballant).
ballast er. 1. "Balast, 'kırma taş (Placer du ballast
sur une voie de chemin de fer). 2. Denizaltının
dalış sırasında su doldurulan deposu. 3.
(Elektrik) Devrede akımı düzenleyen direnç,
balast.
ballastage er. 1. Kırma taş döşeme. 2. Safra
deposunu doldurarak yada boşaltarak gemiyi
dengeleme.
ballaster gçl. 1. Kırma taş döşemek. 2. Safra
deposunu doldurarak yada boşaltarak gemiyi
dengelemek,
ballastüre diş. Kırma taş ocağı,
balle diş. 1. Mermi, kurşun (Balle de revolver, de
fusil. Balle dum dum). 2. Top (Balle de tennis, de
ping-pong, de golf). 3. hlk. Para, lira (J'aipayé300
balles pour ce manteau). 4. hlk. Yüz, surat (Avoir
une grosse balle, une bonne balle). S. Balya, denk
(Faire une balle de coton; défaire une balle de
café). § Enfant de la balle: Babasının mesleğini
tutan kişi. Une balle perdue: Serseri kurşun.
Envoyer un coup de balle à qn: -e bir kurşun
sıkmak. Couper une balle: Topu kesmek. Jouer à
la balle: Top oynamak. Prendre, saisir la balle au
bond: Fırsatı hemen yakalamak. Renyover la
balle: Cevabı yapıştırmak. Tomber, être criblé de
balles: Kurşunla delik deşik olmak. Se renyover la
balle: 1. Ağız tartışması yapmak. 2. Sorumluluğu

134

balnéaire

birbirinin üstüne atmak. 3. Angaryayı birbirine
yüklemeye çalışmak. A vous la balle: Bu söz
sizedir. Bu iş yada söz size düşer. Ça fait ma balle:
tkz. İşime gelir,
ballerine diş. 1. Balerin, bale yapan kadın. 2. Bale
ayakkabısını andıran kadın pabucu,
ballet er. 1. Bale (L'opéra donne un spectacle de
ballet). 2. Yoğun etkinlik (Ballet diplomatique).
ballon er. 1. Top (Ballon de basket-ball, de
football). 2. Balon (Marchandde ballons. Ballon
qui s'envole). 3. Yuvarlak bardak. 4. Yuvarlak
' tepe (Le ballon d'Alsace). 5. argo. Kıç, arka.
Göbek. § Ballon d'essai: 1. Yelin yönünü
saptamak için kullanılan balon. 2. Nabız
yoklaması (L'opposition prétendait voir dans la
brochure un ballon d'essai). Avoir le ballon: argo.
Gebe olmak, karnı şiş olmak. Descendre au
ballon: argo. Kodesi boylamak. Etre dans le
ballon: argo. Kodeste olmak. Faire ballon: argo.
Hava almak, eli boş dönmek. Jouer au ballon:
Top oynamak. Se remplir le ballon: Kanuni
doyurmak, bir şeyler atıştırmak,
ballonné,e s. Kabarık, şişik, şişkin (Jupe
ballonnée). § Avoir le ventre ballonné: (Gazdan)
Karnı şişmek, karnında şişlik olmak,
balonnement er. (Gazdan) Karın şişmesi, şişlik,
şişkinlik.
ballonner gçl. 1. Şişirmek, kabartmak (Le vent
ballonne leurs manteaux). 2. Şişlik yapmak,
karnını şişirmek (Les fourrages verts ballonnent
les bestiaux).
ballonnet er. Baloncuk, küçük balon,
ballon-sonde er. Deneme balonu,
ballot er. 1. Küçük balya, küçük denk. 2. hlk.
Abullabut. 3. argo. Aptal, enayi. 4. s. hlk.
Aptalca, aptalca yapılmış (Ça, c'est ballot).
ballottage er. Adaylardan hiç birinin gerekli
çoğunluğu sağlayamaması dolayısıyla seçimin
sonuçsuz
kalması,
"balotaj
(Plusieurs
personnalités se trouvent en ballottage dans leur
circonscription).
ballottement er. Çalkalanma, sallanma, sarsılma
(Le ballottement du train).
ballotter gçl. 1. Sallamak, sarsmak (La voiture nous
ballotte durement). 2. gsz. Sallanmak, oynayıp
durmak (La valise n'est pas pleine et l'on entend
une bouteille qui ballotte). § Etre ballotté entre:
-arasmda bocalamak; bir -i, bir -i düşünmek (Je
suis ballotté entre Tappréhension et la joie quand
je pense à notre rencontre. Il est constamment
ballotté entre son père et sa mère).
balnéaire s. Deniz banyosu ile ilgili (Station
balnéaire: Denizli kent; kumsallı yer).

mlnéation
balnéation diş. Kaplıca tedavisi,
balnéothérapie diş. Kaplıca tedavisi,
balourd, es. ve ad. Hödük; aptal,
balourdise diş. 1. Hödüklük, kabalık, aptallık (Ilest
d'une balourdise étonnante). 2. Pot, gaf, çam
devirme (Faire des balourdises).
balsamier er. Belsem ağacı,
balsamifère s. Belsemli; kokulu reçine çıkaran,
balsamine diş. bitb. Kınaçiçeği.
balsamiques, ve ad. 1. Belsemimsi (Drogue, pillule
balsamique). 2. Belsemim (Un balsamique).
balte s. ve ad. Baltıklı; Baltık denizine değgin (Les
pays baltes. Un balte).
balthazar, balthasar er. Onalti normal şişelik büyük
şampanya şişesi.
aluchon, balluchon er. 1. Çöp sandığı. 2. hlk. Pılı
pırtı, çıkın, bohça. § Faire son balluchon:
Bohçasını derleyip gitmek, çıkıp gitmek,
alustrade diş. Parmaklıklı korkuluk, tırabzan
(Balustrade d'un balcon, d'une terrasse, d'un
escalier, d'un pont).
alustre er. Tırabzan parmaklığı,
alzan s. Sekili, sekisi olan (Une jument balzan).
alzane dış. Seki (Un cheval bai avec des balzanes).
ambin, e ad. tkz. Küçük çocuk, yumurcak,
yavrucak.
amboche diş. 1. Büyük boy kukla, iri kukla. 2. hlk.
Bücür, bastıbacak. 3. tkz. Eğlenti, yiyip içme,
°âlem. § Faire bamboche: Felekten bir gün
çalmak; âlem yapmak,
bambocher gsz. tkz. Felekten bir gün çalmak, âlem
yapmak.
bambocheur, euse ad. Eğlence düşkünü,
bambou er. Bambu, hint kamışı (Une case de
bambou). $ Avoir le coup de bambou: 1. hlk.
Çıldırmak, keçileri kaçırmak. 2. Yorgunluktan
bitkin düşmek. § Attraper un coup de bambou:
tkz. Güneş çarpmasına uğramak,
bamboula diş. 1. Zenci dansı. 2. er. Zenci davulu. $
Faire la bamboula: hlk. Âlem yapmak, yiyip içip
eğlenmek.
ban er. 1. Kamuya resmi bildiri. 2. (Bağ bozumu,
orak, harman gibi) Tarım işleri için gün gösteren
bildiri. 3. Evlenme ilânı, kâğıt (Les bans sont
affichés). 4. Silahlı kuvvet toplama. 5. Sürgün
yada gözaltı. 6. Tempolu alkış (Un ban pour le
vainqueur!). 7. Eskiden Hırvat sancak beylerine
verilen ünvan, ban. § Convoquer, appeler le ban et
l'arrière-ban: Herkesi çağırmak, kimi varsa
çağırmak, her tabakadan adam toplamak. Etre au
ban: Sürgün yada gözaltında olmak. Etre en
rupture de ban avec qn, qch: -ile bütün bağlarınf
koparmak (Il est en rupture de ban avec sa famille).

135

banche
Mettre qn au ban: Birini sürgüne yollamak yada
gözaltına almak. Mettre qn au ban de: Birini -in
gözünden düşürmek (On cherche à me mettre au
ban de la société. Ce scandale l'a mis au ban de
l'opinion publique). Ouvrir, fermer le ban: ask.
Bir töreni boru ve trampetler çalarak açmak,
kapamak. Rompre son ban: Sürgünden kaçmak,
banal,e s. 1. Herkesin kullandığı, önemsiz,
ortamalı, beylik (Proposbanals: Beyliksözler). 2.
Bayağı, düşük (Une vie banale, une plaisanterie
banale). 3. Derebeyine ait (Fours, moulins
banaux).
banal er. Bayağılık; beylik şeyler (J'ai horreur du
banal).
banalement bel. Bayağıca,
banalisation diş. Bayağılaştırma, orta malı kılma,
banaliser gçl. Bayağılaştırmak, kötü göstermek
(Cette coiffure le banalise). § Se banaliser:
Bayağılaşmak; ortamalı olmak,
banalité diş. 1. (Eskiden) Derebeyinin olan fırın,
değirmen gibi bir şeyin herkesçe belirli bir ücret
ödenerek kullanılması zorunluğu, derebey hakkı.
2. Bayağılık (La banalité de la vie est à faire vomir
de tristesse). 3. önemsiz, değersiz şeyler, bayağı
sözler (Il ne débite que des banalités).
banane diş. 1. Muz. 2. ask. argo. Nişan, madalya. §
Glisser sur une peau de banane: Ufak bir kaza
geçirmek,
bananeraie diş. Muz bahçesi,
bananier er. 1. Muz ağacı. 2. Muz taşımaya özgü
gemi, muz gemisi.
t
banc er. 1. Sıra,"peyke (Banc d'école, de jardin). 2.
Sandalye (Banc des accusés). 3. Ayrıjan yer,
bölüm (Banc des ministres à!Assemblée; banc des
avocats). 4. Tezgâh (Banc de menuisier, banc de
tourneur). S. coğ. Yığın, katman (Banc de sable,
de vase, debrume, déglacé). 6 .yerb. Taş katmam.
7. Sürü, balık sürüsü, corum (Bancdepoissons, de
morues, de harengs). § Banc d'essai: Deneme
yeri, deneme tezgâhı (On va mettre le moteur au
banc d'essai. La locomotive est passée sur le banc
'd'essai). Etre sur les bancs: Öğrenci olmak,
öğrenim yapmakta olmak,
bancable, banquable s. Bankaca kabul edilebilir,
bankaca geçerli,
bancaires. Banka işleriyle ilgili, bankaya değgin
(Opérations bancaires, chèque bancaire).
bancal,e s. 1. Çarpık bacakh, eğri bacaklı (Des
enfants bancals). 2. Ayakları eğri (Une table
bancale. Meubles bancals). 3. mec. Sakat, çürük,
çarpık (Idées bancales; un projet bancal).
banche diş. (Beton, kerpiç dökmek için) Kalıp
(Couler du béton dans des banches).

bancher

136

bancher gçl. (Beton, kerpiç) Kalıba dökmek
(Bancher du béton).
banco 5. 1. (Bankalarda) Değişmez değerli (Florin
banco). 2. er. (Oyunda) Banko. § Faire banco:
Banko yapmak; ortadaki bütün paraları almak,
bancroche s. ve ad. Eğri bacakh (Cette vieille est
toute bancroche).
bandage er. 1. Sargı sarma (Le bandage de la tête
d'un blessé). 2. Sargı (Le bandage a été mal fait, il
ne tiendra pas. Enrouler un bandage: Sargı
sarmak. Défaire un bandage: Sargıyı açmak). 3.
(Lastikli tekerleklerde) Dış lastik; tekerlek*
jantlanndaki madenî yada lastik kuşak (Bandage
métallique
d'une
charrette.
Bandage
pneumatique). 4. (Silahlarda) Yay kurma, 5.
Kasık bağı. 6. Germe (Le bandage d'un arc, d'un
ressort).
bandant, e s. tkz. Kamış kaldıran, cinsel istek veren,
bande diş. 1. Sargı (Mettre une bande autour d'une
plaie). 2. Şerit (Bande d'un magnétophone). 3.
Belirtme çizgisi, kenar şeridi (Bandes d'une
chaussée. Bande d'un bandeau). 4. Kuşak
(Manteau rallongé d'une bande de fourrure). S.
(Gemi için) Yana yatma. 6. Bilardo masasının
kenarı (Toucher la bande). 7. Film, film şeridi
(Passer une bande comique. La bande a sauté). 8.
Çete (Une bande de voleurs, bandes armées,
bandes rebelles). 9. Takım, klik, grup (Je ne suis
pas de leur bande. Une bande d'écoliers). 10.
Derinti, "güruh (Une bande de buveurs). 11. Sürü
(Une bande de loups). § Donner de la bande:
(Gemi) Bir yanına yatmak (Bateau qui donne de la
bande). Faire bande à part: Arkadaşlarından
ayrılmak, sürüden aynlmak. Mettre à la bande:
(Gemiyi) Bir yana yatırmak,
bandé,e s. 1. Bağlı, bezle bağlanmış (Les yeux
bandés). 2. Sargılı, sarılı (Main bandée).
bandeau er. 1. Alın bağı, çatkı, kaşbastı (Retenirses
cheveux avec un bandeau). 2. Göz bağı. 3. mec.
Göz perdesi (Arracher le bandeau de qn: -in
gözündeki perdeyi kaldırmak. Avoir un bandeau
sur les yeux: Gözü bağlı olmak, yanını yöresini
görmemek,
körelmek). 4. Yapıların yüzlerini
yada bir kemeri saran genişçe, düz ve az taşkın
silme; sarak. 5. ç. Ortadan ayrılarak yanlara
yatırılmış saç. § Bandeau royal: Krallık çatkısı,
krallık tacı.
bandelette diş. 1. Şerit. 2. (Mimarlıkta) Şerit silme.
3. Sargı (L'archéologue défit avec précaution les
bandelettes de la momie).
bander gçl. 1. (Sargı ile) Sarmak (Bander un bras
blessé). 2. Bağlamak (Ils ont bandé les yeux du
condamné avant de le fusiller). 3. Germek

bannière
(Bander un arc; bander ses muscles). 4. gsz. argo.
Kamışı kalkmak, çadır kurmak,
banderille diş. Boğa güreşinde, boğanın ensesine
saplanan kurdeleli şiş.
banderillero er. Boğanın ensesine şiş saplayan
güreşçi.
banderole
(Gemi direğine çekilen yada mızrak
ucuna takılan) Şerit flama, elif. 2. Tüfek kayışı. 3.
Bandrol.
bandière diş. Gemi direğinin tepesine çekilen
bayrak.
bandit er. 1. Haydut, eşkiya (Les bandits armés et
masqués ont attaqué les voyageurs sur la route). 2.
mec. Kötü adam, vicdansız, soyguncu (Ce
commerçant est un bandit).
banditisme er. Haydutluk, eşkiyalık (On assiste
depuis quelque temps à une recrudescence du
banditisme. Un acte de banditisme).
bandoulière diş. Omuzdan geçme, silah yada çanta
kayışı. § En bandoulière: Omuzdan geçirerek,
çaprazlamasına (Mettre un fusil en bandoulière.
Porter
un
appareil photographique
en
bandoulière).
banjo er. Bir tür kitara.
bank-note diş. İngiliz banknotu; kâğıt para,
banknot.
banlieue diş. *Yörekent, "banliyö (Train de
banlieue. Une maison en banlieue).
banlieusard, e s. vead. tkz. Yörekentli; yörekentte
oturan kişi (Chaque matin, des banlieusards
viennent travailler à Paris).
banne diş. 1. Kömür arabası. 2. Büyük kamış sepet.
3. Tente, gölgelik,
banner gçl. Tente ile örtmek,
banneret
er.
(Derebeylik
günlerinde)
Gerektiğinde, bayrak açıp asker toplayan tımar
sahibi.
banneton er. 1. Kulpsuz kamış sepet. 2. Tahta livar,
bannette diş. Sepetçik.
banni,e s. ve ad. 1. Sürgün, yurdundan sürülmüş
(Rappeler les bannis). 2. Uzaklaştırılmış,
kovulmuş, atılmış,
bannière diş. 1. Derebeylik bayrağı. 2. Dernek,
birlik gibi kurumların özel bayrağı (La fanfare
suivait derrière la bannièreportée fièrement parles
fils du pharmacien). 3. Bir geminin uyrukluğunu
gösteren bayrak; bandıra. 4. hlk. Gömlek (Se
balader en bannière: Gömlekle dolaşmak). S.
Birçoklarının katıhp savundukları düşünü,
bayrak (La jeunesse marche sous la bannière de cet
écrivain). § Combattre, marcher, se ranger sous la
bannière deqn: -in bayrağı altında toplanmak; -ile
birlik olmak; -ile birlikte savaşmak. Arborer,

bannir
déployer la bannière de qch: -bayrağını açmak
(Arborer la bannière de la liberté, de la révolte, de
l'émancipation: Özgürlük, ayaklanma, kurtuluş
bayrağım açmak, çekmek). C'est la croix et la
bannière: Çok güç bir şey; deveye hendek
atlatmak gibi bir şey (Pour le faire sortir le soir,
c'est la croix et la bannière).
bannir gçl. 1. Sürgüne göndermek, sürmek (Le
gouvernement a banni du territoire national les
personnes jugées dangereuses). 2. Bannir qn de
qch: Birini -den kovmak, sürmek (Je l'ai banni de
ma maison). 3. Atmak, ortadan kaldırmak,
bırakmak (Bannir un usage, une coutume. J'ai
banni l'usage du tabac). 4. Bannir qch de qch: Bir
şeyi -den atmak, çıkarmak (lia enfin banni cette
idée fixe de son esprit. Il faut bannir ce mot du
vocabulaire).
bannissement er. 1. Sürgün etme, sürme, sürgün. 2.
Sürgün cezası (Le bannissement entraîne la
dégradation civique).
banque diş. 1. Banka (Chèque de banque, banque
privée, banque d'Etat. Banque des yeux, banque
du sang, banque des os. Employé de banque.
Mettre, déposer de l'argent à la banque: Bankaya
para yatırmak). 2. Bankacılık. 3. Kumarda yada
talih oyunlarında ortaya konan para, banko.
§Faire sauter la banque: Banko yapmak, ortaya
konmuş olan bütün paraları kazanmak. Tenir la
banque: Banko olmak, kasayı tutmak,
banquergsz. hlk. Ödemek, paraları sökülmek,
banqueroute diş. 1. Uydurma batkı, hileli iflas (La
banqueroute de ce petit établissement bancaire a
etraîné la ruine de nombreux clients). 2.
Sözünden dönme, yükümlülüğünü yerine
getirmeme (La banquéroute d'Etat). § Faire
banqueroute: Kendini batmış gibi göstermek;
uydurma batkı yoluna sapmak, "hileli iflasa
gitmek.
banqueroutier,ère s. Uydurma batkın, düzmece
batkın, "hileli müflis,
banquet er. Büyük yemek, şölen (Ce soir nous
sommes invités à un banquet). § Donner un
banquet en l'honneur de qn: Birinin onuruna bir
yemek vermek, bir şölen düzenlemek,
banqueter gsz. 1. Güzel bir yemek yemek. İyice
yiyip içmek (Ib ont banqueté toute la nuit). 2. Bir
şölene katılmak; bir yemekte bulunmak,
banquette diş. 1. Arkalıksız kanape. 2. Tramvay,
tren gibi taşıtlarda oturulacak sıra. 3. Pencere
sekisi.
banquier er. 1. Bankacı. 2. Kumarda kasayı tutan
kişi; bankocu.
banquise diş. Deniz buzulu, deniz suyu buzu,

137

baratiner
"bankiz.
banquiste er. (Sirklerde) Çığırtkan,
baobab er. bitb. Baobap ağacı,
baptême \hatan\ er. Vaftiz (Nom de baptême).
§Recevoir le baptême: Vaftiz olmak. Recevoir le
baptême de qch: -i ilk kez yapmak. Recevoir le
baptême du feu: Savaşa ilk kez girmek. Recevoir le
baptême de l'air: İlk kez uçağa binmek,
baptiser [batize] gçl. 1. Vaftiz etmek (Le prêtre
baptise le nouveau-né). 2. Baptiser qn...: Birine
...adını koymak (On a baptisé la fille Hélène). 3.
Su katmak (Baptiser du vin, du lait: Şaraba, süte su
katmak).
baptismal,e [batismal] s. Vaftize değgin (L'eau
baptismale).
baptistaire | hat isten | s. Vaftiz kaydı ile ilgili
(Registre baptistaire. Extrait baptistaire).
baptistère | hatistek ] er. Vaftiz yapılan yer.
baquet er. Gerdel.
bar er. 1. hayb. Levrek balığı. 2. Bar (Prendre une
consommation au bar. Installer un petit bar dans
un coin de son salon). 3. Hava basıncı birimi, bar.
baragouin er. 1. İpe sapa gelmez laf. 2. Anlaşılmaz,
çetrefil, kaba bir dil (Il m'a répondu dans un
baragouin auquel je n'ai rien compris).
baragouinage er. Anlaşılmaz bir biçimde konuşma,
baragouiner gsz. 1. Çetrefil, anlaşılmaz bir biçimde
konuşmak (Ces étrangers baragouinent entre
eux). 2. gçl. Başını gözünü yararak konuşmak
(Baragouiner le français. Baragouiner quelques
mots anglais).
baragouineur,euse ad. Dili çetrefil kişi, kötü,bozuk
konuşan kişi.
baraka diş. Şans (J'avais la baraka).
baraque diş. 1. Baraka, salaş. 2. Derme çatma ev,
fakirhane (On gèle dans cette baraque).
baraqués. Bünyesi kuvvetli, gücü kuvveti yerinde,
iri yarı (Il est bien baraqué).
baraquement er. Büyük baraka: barakalar
(Construire des baraquements pour le logement
des ouvriers).
baraquer gçl. 1. Barakalarda barındırmak,
barakalara yerleştirmek. 2. gsz. Ihmak, diz üstü
çökmek (Le chameau baraque).
baraterie^. Baratarya.
baratin er. 1. hlk. Zevzeklik. 2. Dil dökme. § Faire
du baratin à qn: -e saçma sapan şeyler anlatmak;
türlü diller dökmek,
baratiner gsz. hlk. 1. Zevzeklik etmek, boş laf
etmek, saçma sapan şeyler anlatmak (Tu
baratines toujours). 2. gçl. Lafa tutmak,
gargaraya boğmak, lafla tavlamak (Baratiner un
client, une femme. Baratiner le professeur pour

baratineur
éviter d'être puni).
baratineur,euse s. ve ad. Zevzek, çenesi düşük,
tavcı (Un baratineur qui noie les problèmes sous
des flots de paroles).
barattage er. Yayık çalkalama,
baratte <% Yayık.
baratter gçl. Yayıkta çalkalamak yada dövmek,
barbacane diş. 1. Ok mazgalı. 2. Set duvarlarındaki
su deliği, çörten.
barbant,e s. hlk. Can sıkıcı, çok sıkıntılı (Nous
avons passé une soirée barbante).
barbaque diş. 1. tkz. Kötü et, kayış gibi et. 2. hlk.
Et.
barbares. 1. Yaban, 'yabanıl, "vahşi, uygarlıktan
uzak (Unpeuple barbare. Une coutume barbare).
2. 'Yatsın, kullanış ve kurala aykırı (Des mots
barbares). 3. Eğitilmemiş, kulağı tırmalayan
(Une musique barbare). 4. ad. Yabancı,
Romalılar, Yunanlılar dışındaki halklar (Rome
devenue la proie des barbares. Les invasions des
barbares).
barbarement bel. Yabanca, kabaca, yabanılca
(Agir barbarement).
barbaresquead 1. Berberi. 2. s. Berberîlere değgin
(Les pirates barbaresques).
barbarie diş. Yabanlık, yatçıllık, kabalık,
'uygarsızlık, uygarlıktan uzaklık (Le crime est un
acte de barbarie. Tirer un peuple de la barbarie).
barbarisme er. Bir sözcüğü yanlış ve kurala aykırı
olarak kullanma, 'yadsınlık.
barbe diş. 1. Sakal (Il a la barbe dure. Savon à
barbe). 2. Küf. 3. Döküm çapağı. 4. (Kuş
tüylerinde) Tel. 5. (Çıkıntı, uzantı anlamında)
Dil, diş, kılçık, püskül. 6. ç. (Giysilerde) Dantel,
püskül. 7. mec. hlk. Can sıkıcı şey (Ah la barbe!:
Ammadacansıkıcıhalyeterartık,
illallah). 8.s. ve
ad. Berberi atı (Un cheval barbe. Les barbes sont
très rapides). § A la barbe de: -in gözü önünde,
yüzüne karşı (Ils réussissent à passer quelques
paquets de cigarettes à la barbe des douaniers).
Une vieille barbe: Moruk, içi geçmiş. Laisser
pousser la barbe: Sakal bırakmak. Rire dans sa
barbe: Bıyık altından gülmek. Faire la barbe à
qn: -e üstün gelmek; -in pabucunu dama atmak.
(Tu lui as fait la barbe).
barbeau er. hayb. Bıyıklı balık,
barbecue er. Izgara mangalı, ızgara et yapmakta
kullanılan odun kömürü mangalı,
barbe-de-capucin diş. Kıvırcık hindiba,
barbelé,e s. 1. Dişli, dikenli, iğneli (Fil de fer
barbelé: Dikenli tel). 2. er. ask. Dikenli teller (Un
camp de prisonniers entouré de barbelés. Il est resté
cinq ans en captivité derrière les barbelés).

138

barbouiller

barber gçl. hlk. Canını sıkmak, bezdirmek,
usandırmak (Tu me barbes). § Ça barbe de qch:
-mek can sıkıyor (Ça me barbe de sortir ce soir: Bu
akşam çıkmak canımı sıkıyor). § Se barber hlk.
Sıkıntıdan patlamak (Ils'est barbé toute la nuit).
barbet s. ve ad. 1. Uzun ve kıvırcık tüylü bir tür
köpek (Chien barbet, un barbet). 2. (Alp
dağlarında) Kaçakçı,
barbette diş. 1. Rahibe göğüslüğü. 2. Barbata,
barbiche diş. Yalnız çenede bırakılmış olan sakal;
keçi sakalı gibi sakal.
" barbier er. Berber.
barbifiant,e s. tkz. Can sıkıcı (Je le trouve le plus
barbifiant des raseurs).
barbifier gçl. tkz. 1. Sakalını traş etmek. 2. mec.
Kafasını ütülemek. 3. Canını sıkmak, bıktırmak.
§ Se barbifier: Sıkıntıdan patlamak,
barbillon er. 1. Küçük tekirbalığı. 2. Ok temreni,
barbiturique s. ve er. Sinir yatıştırıcı ve uyku verici
ilâç.
barbon er. tkz. Moruk, pinpon,
barbotage er.
1. (Perdeayaklılar,
kuşlar
temizlenmek için) Suda çırpınma (Le barbotage
des canards). 2. kim. Bir gazın bir sıvı içine
geçmesi. 3. (Hayvanlara yedirilen) Un yada
kepek çorbası, bulamaç. 4. tkz. Apartma, aşırma,
araklama, çalma (ila été victime d'un barbotage de
livres).
barboter gsz. 1. Gagası, kanadı yada ayaklarıyla
suyu çalkalamak; suda çırpınmak (Les canards
barbotent dans la mare). 2. Çamurda bata çıka
yürümek, çamura bulanmak (Le jardin est
inondé, on y barbote partout). 3. (Bir gaz sudan
geçerken) Fokurdamak. 4. tkz. Söyleyeceği şeyi
şaşırmak; zihni karışıp kekelemek. S. gçl. argo.
Çalmak, aşırmak, apartmak, araklamak (On luia
barboté son portefeuille dans le métro).
barboteur, euse ad. 1. Ne söyleyeceğini şaşıran,
kekeleyip duran kişi. 2. er. Evcil ördek. 3. diş.
Maden filizi yıkama makinesi. 4. diş. Bebeklere
takılan önlük,
barbotière diş. Ördeklerin yıkandığı su birikintisi,
gölek.
barbotine diş. Çömlekçi çamuru,
barbouillage er. 1. Kötü resim (Ce n'est pas de la
peinture, c'est du barbouillage). 2. Kaba boya. 3.
Kargacık burgacık yazı (Il m'est impossible de
déchiffrer ce barbouillage).
barbouille diş. tkz. Boyacılık, badanacılık,
barbouiller gçl. 1. Boya vurmak, boyamak
(Barbouiller un mur). 2. Çiziktirmek, karalamak
(Barbouiller une toile, un conte). 3. Gevelemek
(Barbouiller
un discours). 4. Bulamak,

barbouilleur
bulaştırmak. 5. Barbouiller qch de: -e bulamak;
-içinde bırakmak (L'enfant a barbouillé son visage
de chocolat, de confiture). 6. Bulandırmak
(Barbouiller le cœur, l'estomac). § Avoir
l'estomac barbouillé: Midesi bulanmak. Avoir le
cœur barbouillé: İçi bulanmak, fenalaşmak,
barbouilleur er. 1. Boyacı. 2. mec. Kötü ressam. 3.
mec. Kötü yazar. 4. mec. Geveleyici, kemkümcü,
ne dediği anlaşılmayan kişi.
arbouze diş. 1. Sakal. 2. Gizli ajan, çaşıt,
barbu,e s. ve ad. 1. Sakallı (L'enfant n'aimait pas
embrasser les joues barbues de son grand-père). 2.
ad. Sakallı adam. 3. Bizdeki "Mehmetçik" gibi
Fransız erlerine verilen genel ad.
barbue diş. hayb. Çivisiz kalkanbalığı.
barcarolle diş. Gemici türküsü, barkarol,
barcasse diş. Dibi düz mavna,
bard er. Yük teskeresi; el teskeresi,
barda er. 1. Er eşyası. 2. hlk. Yol eşyası, kalabalık
eşya (Il va falloir charger tout ce barda sur le toit de
la voiture).
bardane diş. Dulavratotu, pıtrak,
barde er. 1. Kelt ozanı. 2. Ozan. 3. diş. At zırhı. 4.
diş. Domuz yağı dilimi. § A toute barde: Son
süratle, bütün hızıyla (Aller à toute barde).
bardeau er. Tahta kiremit (Un toit de bardeaux).
barder gçl. 1. Zırh geçirmek, zırhlamak (Barder un
cheval). 2. Kızartmak için domuz yağına bulamak
(Barder une volaille). 3. El teskeresi ile taşımak.
4. gsz. Kavga çıkmak, hır gür olmak, işin boku
çıkmak (Ça va barder. Ça a bardé. S'il se met en
colère, ça va barder). § Etre bardé de qch: 1. -ile
kaplı olmak (La porte était bardée de vieilles
serrures rouillées). 2. -ile dolu olmak; dolup
taşmak (Sa poitrine est bardée de décorations).
Etre bardé contre qch: -e karşı iyice donanmış
olmak, tedbirli olmak, direnebilecek durumda
olmak (Je suis bardé contre les maladies, les
trahisons).
!>ardeur er. Teskereci.
bardot, bardeau er. 1. Katır, 2. Yük hayvanı,
barème er. 1. Fiyat ve tarifeleri gösterir çizelge (Le
barème des tarifs des chemins de fer). 2. Barem,
ölçü (Le barème des salaires. Le barème de notes).
barg tdiş. 1. Dibi düz tekne. 2 . D e n i z ç u l l u ğ u .
barguignage er. Kararsızlık,
barguigner gsz. Kararsızlık içinde olmak,
duraksamak, "tereddüt göstermek (Il a tout
acheté sans barguigner).
baricaut er. Küçük fıçı.
baril er. 1. Varil ( Un barilde vin). 2 .mec. Fıçı (Baril
de poudre: Barut fıçısı).
barillage er. Varile doldurma, fıçılama.

139

barrage

barillet er. 1. Küçük varil. 2. Silindir kutu. 3.
Tabanca topu.
barillier er. Varilci, fıçıcı.
bariolage er. Alacalık; alaca bulaca renkler (Le
bariolage des acteurs travestis en sauvages).
bariolé,e s. Alacalı, alaca bulaca.
barioler gçl. Alacalı bulacalı yapmak, renk renk
boyamak (Les enfants s'amusent à barioler leurs
cahiers de dessins).
bariolure diş. Alacalık, alaca bulacalık.
barlong,ue s. Bir yanı öbüründen uzun.
barman er. "Barmen, bar tezgâhtarı, *sunman.
baromètre er. Basınçölçer, "barometre,
barométrique s. Basınçölçerle ilgili (Pression
barométrique; variations barométriques).
baron er. 1. Baron. 2. argo. Kodaman, ağababa
(Les barons de la presse, de l'industrie). 3. Koyun
yada kuzunun belden aşağısı, iki budu (Baron
d'agneau).
baronne diş. Baron karısı,
baronnie diş. Baronluk.
baroque s. ve ad. 1. Tuhaf, acaip; düzensiz, çarpuk
çurpuk (Il a eu l'idée baroque de me téléphoner à
une heure du matin). 2. (Sanatta) Barok
biçeminde (Eglise baroque. Style baroque en
peinture, en musique. 3. er. Barok,
baroud er. hlk. Savaş (Aller au baroud). § Baroud
d'honneur: Yenileceğini bile bile, onurunu
kurtarmak için yapılan mücadele; iş olsun diye
girişilen savaş (Il savait que son adversaire aux
éléctions l'emporterait, mais il livra cependant un
baroud d'honneur).
baroudeur er. Savaşsever; kavgadan hoşlanan,
barouf [barufj er. hlk. Şamata, gürültü patırtı (Ils
ont fait un de ces baroufs, ils ont dansé jusqu'au
matin). § Faire du barouf: Şamata etmek, bağırıp
çağırarak protesto etmek,
barque diş. Kayık, sandal (Faire une promenade en
barque). § Mener, conduire la barque: -in sözü
geçmek; dümen -in elinde olmak (C'est moi qui
mène la barque: Benim sözüm geçer burada).
•Mener bien sa barque: İşini yürütmesini bilmek,
işini iyi yürütmek, dümenine bakmak,
barquette diş. 1. Küçük kayık. 2. Bir tür pasta, turta
(Barquette aux fraises).
barrage er. 1. Engelleme, kesme, tıkama
(L'artillerie effectue un tir de barrage pour
empêcher l'ennemi d'avancer). 2. Çit, engel (La
voiture a franchi le barrage de police). 3. Su bendi,
büğet, bağlağı, "baraj (Construire un barrage sur
un fleuve). § Faire barrage à qch: -i engellemek
(Faire barrage à l'expansion économique d'un
pays concurrent).

barre
barre diş. 1. Çubuk (Barre de fer). 2. Sopa. 3.
Tırkaz. 4. Kum yada kaya seti. 5. (Teknik
aygıtlarda) Kol. 6. Dümen yekesi. 7. (Yazıda)
Bacak. 8. Çizgi (Tirer deux barres sur un chique).
9. (Yargı salonlarında) Bölme parmaklığı. 10.
Atın kesici dişleri ile öğütücü dişleri arasındaki
aralık, gem yeri. 11. Cimnastikçubuğu (Exercices
à la barre; barre fixe). 12. Tutsak almaca oyunu
(Jouer aux barres). 13. (Atlama sporunda) Çıta
(Franchir la barre. Faire tomber la barre). § Avoir,
prendre barre sur qn: -üzerinde üstünlük
sağlamak; -e karşı daha üstün durumda olmak
(Par son intelligence, ilabarre sur ses camarades).
Donner un coup de barre: Birdenbire yön
değiştirmek (L'entreprise sombrait dans le
désordre; il donna un coup de barre pour redresser
la situation compromise). Paraître à la barre:
Yargıç karşısına çıkmak. Tenir la barre: Dümeni
elinde tutmak; işi yönetmek,
barreau er. 1. Küçük çubuk. 2. Parmaklık (Les
barreaux d'une fenêtre, d'une prison). 3. (Yargı
salonunda) Avukatlara aynlan yer. 4. Avukatlık
'savunmanlık; savunmanlar sınıfı; "baro (Entrer
au barreau, s'inscrire au barreau).
barrement er. Bir çeki çizme, çeki karalama,
barrer gçl. 1. Tırkazlamak, sürgülemek (Barrer une
porte). 2. Kesmek, tıkamak, kapamak (Barrer
une route, une rue). 3. Çizmek, üstünü çizmek,
karalamak (Barrer un chèque, un mot). 4. Barrer
qn: -in yolunu tıkamak, yükselmesine, başarısına
engel olmak (Le chef de service cherche toujours à
barrer cet employé). S. Yönetmek, dümeni elinde
tutmak (C'est un petit garçon qui barre
l'embarcation). 6. gsz. Dümende olmak, dümeni
yönetmek. § Barrer la route à qn: -in yolunu
kesmek (Trois bandits lui ont barré la route). § Se
barrer: tkz. Kaçmak, tüymek (Il m'a dit que sa
femme s'était barrée).
barrette diş. 1. Küçük takke, üç yada dört köşeli
papaz takkesi. 2. Bir tür süs iğnesi (Une barrette de
diamants). 3. Toka, saç tokası. § Recevoir la
barrette: Kardinal seçilmek,
barreur er. (Küçük teknelerde) Dümenci,
barricade diş. 1. Barikat (Dresser, élever des
barricades). 2. ç. Devrim, iç savaş (La monarchie
de Juillet était née sur les barricades). § Etre de
l'autre côté de la barricade: Karşı yandan olmak,
hasım olmak,
barricader gçl. 1. Kapamak, tıkamak (Barricader
une route avec des arbres abattus). 2.
Tırkazlamak, sıkıca "kapamak (Barricader une
porte, une fenêtre). § Se barricader: 1. Barikat
kurup arkasına sığınmak, siperlenmek (Les

140

bas
insurgés se sont barricadés dans les locaux de la
faculté). 2. Çekilmek, kapanmak (Il s'est
barricadé dans sa chambre).
barrièrediş. 1. (Bir yerden geçmeyi engellemek için
kullanılan) Engel parmaklığı (La barrière d'un
jardin, d'un champ). 2. Geçit vermeyen doğal
engel, pekent (Les montagnes forment une
barrière infranchissable). 3. Büyük engel, duvar
(La différence de fortune constitue entre eux une
barrière insurmontable). § Mettre une barrière à
qch: -e engel olmak (J'ai mis une barrière à ses
projets).
barrique diş. Çok büyük fıçı (Mettre du vin en
barrique). § Etre gros comme une barrique: Fıçı
gibi, duba gibi olmak; çok şişman olmak. Etre
plein comme une barrique: Tıka basa yemek,
karnı davul gibi şişmek,
barrir gsz. (Fil ve gergedan) Bağırmak,
barrissement, barrit er. (Fil yada gergedan)
Bağırma
(L'éléphant
pousse
un
long
barrissement).
bartavelle diş. Kınalı keklik,
barycentre er. mat. Ağırlık merkezi, * ağırlık özeği.
barymétrie<% Ağırlıkölçüm.
baryte diş. Baryum oksiti, barit.
barytine diş. kim. Baritin.
baryton er. müz. 1. Bariton; basodan az ince ses
(Une voix de baryton). 2. Basso ile alto arasında
ses veren pistonlu bir tür ağız çaigısı. 3. Bariton
sesli sanatçı (Un baryton de l'opéra).
baryum er. Baryum,
barzoï er. Uzun tüylü Rus tazısı,
bas,se s. 1. Alçak (Un mur bas). 2. Aşağı (Leplus
bas degré). 3. Bayağı, "âdi, aşağılık (Un sentiment
bas). 4. Alt (Les branches basses d'un arbre). 5.
Basık (Un plafond bas). 6. Alçalmış, inmiş (Le
fleuve est bas). 7. Sığ (La mer est basse en cet
endroit) ,8.Zamanlabozulmuş, bozuk, düşük (Le
bas latin). 9. İngin (Les nuages sont bas). 10.
Kalın, baso (Une voix basse). 11. Hafif, alçak (Il
s'est exprimé sur un ton très bas). 12. Aşağı (La
basse Seine, les basses Alpes). § Chambre basse:
İngiltere'de Avam Kamarası. Le bas peuple:
Ayak takımı. A prix bas: Ucuza, düşük fiatla
(Acheter, vendre à prix bas). A voix basse: Alçak
sesle (Parler à voix basse). Au bas mot: En
azından, en düşük bir değerlendirmeyle (Cela
vaut un million, au bas mot). Avoir la vue basse:
Uzağı iyi görememek, miyop olmak. Avoir
l'oreille basse: Süngüsü düşük olmak, süklüm
püklüm olmak. Faire main basse sur qch: Bir şeye
el koymak, zorla almak. Faire des messes basses:
Fiskos etmek; pis pis konuşmak. Marcher la tête

bas

141

basse: Başı önde yürümek, kafasını eğip
yürümek. Partir,s'en aller l'oreille basse: Tös tös
çekip gitmek, utanacak duruma düşüp gitmek,
bas bel. 1. Aşağıdan, alçaktan (Les hirondelles
volent bas). 2. Aşağı, aşağıda, aşağıya (Ils'incline
très bas pour saluer. J'habite trois étages plus bas.
Regardez plus bas). 3. Kalın sesle (Il chante trop
bas). 4. Alçak sesle (Généralement vous parlez
bas)*k A bas: Kahrolsun (A bas la dictature). D'en
bas: Aşağıdan (Le bruit vient d'en bas). De haut en
bas: Yukardan aşağı. De bas en haut: Aşağıdan
yukarı. Du haut en bas de: -in hepsi; tepeden
tırnağa (Du haut en bas de la société, ce fut une
réprobation unanime). En bas: Aşağıda (Illoge en
bas). En bas de: Aşağısında (En bas de la côte). §
Etre bas: Durumu kötü olmak (Ce malade est bien
bas. Son moral est très bas). Jeter bas qch: -i
devirmek (La Révolution a jeté bas la monarchie).
Mettre qn plus bas que terre: Birini yerin dibine
batırmak. Mettre bas: (Hayvanlar için)
Doğurmak, kuzlamak (La vache a mis bas cette
nuit). Mettre bas qch: -i bırakmak (Il met bas son
fagot). Mettre bas les armes: Silah bırakmak,
teslim olmak. Mettre qch à bas: Yıkmak (Mettre
une maison à bas). Tomber bas: 1. Aşağı düşmek,
değeri azalmak, düşmek (Le thermomètre est
tombé très bas. Les cours tombent très bas). 2.
Küçülmek, alçalmak (Comment peut-on tomber
si bas pour un morceau de pain?). Traiter qn de
haut en bas: Birini küçümsemek, tepeden
bakmak.
bas er. 1. Alt bölüm, aşağı kısım (Le bas d'un
village, d'une montagne). 2. er. Çorap, kadın
çorabı (Bas de laine, de soie, de fil, de nylon.
Tricoter des bas: Çorap dokumak). 3. er. Pest.
Tok sesli, kalın sesli (sanatçı). § Au bas de: -in
altına; -in altında, aşağısında (Il apposa sa
signature au bas de la page). Des hauts et des bas:
İniş çıkışlar; iyi ve kötü durumlar (Il a connu dans
sa jeunesse des hauts et des bas). § Bas de laine:
mec. Küçük artırım; artırılan birkaç kuruş; kirli
çıkın.
basai,e s. 1. Bazlarla ilgili, bazal (Métabolisme
basai). 2. Başlıca, esas, başta gelen,
basalte er. Bazalt.
basaltique s. Bazalttan oluşmuş, bazalth (Roches
basaltiques).
basane diş. Meşin (Livre relié en basane).
basané,e s. Yağız,koyu esmer, güneşte iyice yanmış
(Peau basanée. Le teint basané d'un vieux marin).
basaner gçl. Esmerleştirmek, kavurmak, yakmak,
yağızlaştırmak.
bas-bleu er. Yazarlık taslayan kadın; niteliksiz

baser

kadın yazar.
bas-côté er. 1. Bir yolun yayalara ayrılan yan
bölümü, alçak kaldırım (Pour éviter tout accident,
il estrecommandé de marcher sur les bas-côtés de
la route. Il est interdit aux véhicules de stationner
sur les bas-côtés). 2. (Mimarlıkta) Yapının yan
şahını, yan şahın (Les vitraux éclairent faiblement
les bas-côtés de l'église).
basculant,e s. Sallanan, inip kalkan (Un pont
basculant. Une benne basculante).
bascule diş. 1. Dayanma noktası ortada olan
kaldıraç, çöğünçek. 2. Tahterevalli, çıngıldak. 3.
Baskül. § Jeu de bascule: Tahterevalli oyunu.
Politique de bascule: Denge politikası; birbirine
zıt iki yanı da hoşnut etme politikası. A bascule:
Önden arkaya sallanabilen; sallanan, sallanmalı,
sallangaçlı (Fauteuilà bascule. L'enfant avait reçu
comme jouet un cheval à bascule).
basculer gsz. 1. Biryanı inerken öbür yanı kalkmak,
çöğünmek, sallanmak. 2. Dengesini yitirip
düşmek (L'ouvrier a basculé dans le vide). 3.
Devrilmek (Le wagon a basculé dans le fossé). 4.
gçl. Basculer qch: -i devirmek (Basculer un
charriot). 5. Basculer qn: -i fırlatmak (Basculer un
ivrogne par la fenêtre).
basculeur er. (Teknikte) Bir kabı yada bir taşıtı
devirip boşaltmaya yarayan aygıt, *devirgi.
base diş. 1. Temel (La base de la mosquée repose sur
le rocher). 2. Temel ilke, ilke (Ce raisonnement est
fondé sur des bases solides). 3. Ana koşul, koşul
(Etablir les bases d'un accord). 4. ask. Üs (Base
navale; base aérienne. Rejoindre sa base, rentrer à
sa base: Üssüne dönmek). S. geom. Taban (La
base d'une pyramide, d'un triangle, d'un cube). 6.
kim. Baz. 7. Altlık (Les bases d'une colonne). § A
base de: Esas maddesi... olan (Unpoison à base
d'arsenic: Esas maddesi arsenik olan bir ağı). Sur
la base de: -den yola çıkarak; temeli üzerinden
(Surla base de vos propositions, une discussion est
possible). Etre à la base de qch: -in kaynağı,
nedeni olmak. Jeter les bases de qch: -in temelini
" atmak; temelini kurmak (Jeter les bases d'une
science, d'une organisation). Pécher par la base:
Temelinden sakat olmak (Ce projet pèche par la
base). Saper les bases de: -in temelini
dinamitlemek; -i temelden yıkmak (Saper les
bases d'une organisation). Servir de base à qch: -in
temeli olmak (Cette idée peut servir de base à notre
entreprise).
baser gçl. 1. Dayandırmak. 2. Baser qch sur qch: Bir
şeyi -e dayandırmak (ila basé son système sur des
calculs faux). 3. Etre basé sur qch: -e dayanmak
( Cette prétention n'est basée sur rien). 4. Etre basé

bas-fond
quelque part: Bir yerde üslenmek (Avions basés
sur un porte-avions). § Se baser sur qch: -e
dayanmak ("Sur quoi se basent-ils pour agir ainsi?).
bas-fond er. 1. Çukur, ingin yer (Un bas-fond
marécageux). 2. Sığ, sığ yer (Le navire s'est échoué
sur un bas-fond près de l'île). 3. ç. Aşağı tabaka,
ayak takımı (Les bas-fonds de la société).
basicité diş. kitn. Bazlılık, bazlık niteliği (Degré de
basicité).
basilic er. 1. bitb. Fesleğen. 2. hayb. Bir tür
Amerika kertenkelesi. 3. Bakışıyla insanı
öldürdüğü anlatılan bir masal ejderi. § Yeux de
basilic: 1. Öfkeli gözler, kötü kötü bakan gözler.
2. Kolun önyüzündeki en kalın toplardamar,
basilique diş. 1. Büyük kilise, bazilika, Ortaçağ
sonlarındaki Hıristiyan kilisesi,
basin er. Pazen.
basique s. kim. 1. Bazal, bazik. 2. Temel (Le
français basique).
basket-ball er. Sepettopu, basketbol (Jouer au
basket-ball).
basketteur, euse
ad.
Sepettopu
oyuncusu,
"basketbolcu, basketçi.
basoche diş. hlk. Hukukçular takımı,
basque diş. (Giysilerde) Etek (Les basques de sa
jaquette flottaient derrière lui). § Etre toujours
pendu aux basques de qn: -in eteğine yapışmak;
-in ardından bir saniye ayrılmamak (Ne sois donc
pas toujours pendu à mes basques).
basques, vead. 1. Bask. 2. er. Bask dili. § Tambour
de basque: Tef. Parler le français comme un
basque espagnol: Fransızcayı çok kötü
konuşmak,
bas-relief er. Alçak kabartma,
basquet er. Kafesli yemiş sandığı,
basse diş. müz. 1. Bas, basso (Une basse de
l'opéra). 2. (Denizde) Sığhk.
basse-contre diş. müz. 1. En kahn bas sesi. 2. En
kalın sesli yaylı çalgı; en kalın sesli üfleme çalgı,
basse-cour diş. 1. Kümes (Animaux de basse-cour).
2. Kümes hayvanları (Toute la basse-cour vient
picorer).
basse-courier, ère ad. Kümes bakıcısı,
basse-fosse diş. Yeraltı zindanı,
bassement bel. Bayağıca, alçakça, aşağılık bir
biçimde.
bassesse diş. Bayağılık, aşağıhk, alçaklık. § Faire
des bassesses à qn: -e dalkavukluk etmek,
yaltaklanmak, yaltaklık etmek,
basset er. Kısa eğri bacaklı bir köpek. § Cor de
basset: Bir tür eğmeçli klarinet.
basse-taille diş. müz. Bariton ile bas arası ses ve
böyle sesi olan sanatçı.

142

bat
bassette diş. Bir tür iskambil oyunu,
bassin er. 1. Leğen (Bassin de métal. Bassin à laver
les mains). 2 Kefe (Bassins d'une balance). 3.
Havuz (Bassin pour la natation). 4. coğr. Havza
(Bassin minier; Bassin parisien). S. anat. Kalça
(Os du bassin. Le bassin est plus large chez la
femme que chez l'homme). 6. (Denizcilikte)
Gemilerin demirleme yeri; havuz (Le paquebot
est entré dans le bassin).
bassinant,es. hlk. Kafa ütüleyen, can sıkan,
bassine diş. Leğen, lenger (Laver la vaisselle dans
une bassine).
bassiner gçl. 1. Tandırla ısıtmak (Bassiner un lit). 2.
Hafifçe ıslatmak, tav vermek (Ma mère me
bassinait le visage) .3. hlk. Canını sıkmak, kafasını
şişirmek (Tu me bassines avec ton amour. Il nous
bassine à nous raconter toujours ses exploits
personnels).
bassinet er. 1. Küçük leğen. 2. (Eski silahlarda)
Falya. 3. anat. (Böbrekte) Havuzcuk. 4. mec.
Çıkın, para çıkını. § Cracher au bassinet:
İstemeye istemeye para vermek,
bassinoire diş. 1. Yatak tandırı. 2. hlk. Can sıkıcı
adam, kannağrısı (Quelle bassinoire!: Amma da
can sıkıcı adam ha!).
bassiste er. müz. Kontrbas çalan, kontrbasçı,
basson er. müz. Flüt türünden üfleme çalgıların en

kalın seslisi, fagot,
baste, bast ! ünl. Adam sen de; aldırma, kulak asma,
boş ver.
baste er. 1. Sinek birlisi. 2. Küfe.
bastille diş. 1. (Ortaçağda) Hisar. 2. (Büyük B ile)
Paris'in 1789'da. halk tarafından yıkılan ünlü
zindanı ( Prise de la Bastille). 3 .mec. Buyurganhk,
diktatörlük, keyfî yönetim (Les nouvelles bastilles
seront détruites comme l'a été la Bastille ellemême).
bastingage er. (Gemilerde) Küpeşte (Appuyée sur
le bastingage, elle agitait un mouchoir).
bastion er. 1. (Kalelerde) Burç. 2. mec. Kale
(L'Espagne est le bastion du catholicisme).
bastonnade diş. Dayak, sopa (Recevoir une
bastonnade. Donner une bastonnade. La peine de
la bastonnade).
bastos[bastos]er. argo. Kurşun, mermi,
bastringue er. hlk. 1. Kıvır zıvır, değersiz eşya
(Enlève tout ce bastringue qui encombre le couloir
et empêche de passer). 2. Rahatsız edici gürültü;
bağırtı çağırtı (Toute la nuit, il entendit de sa
fenêtre un bastringue infernal). 3. Kır meyhanesi;
halk eğlencesi; halk dansevi.
bas-ventre er. Göbek altı.
bat er. (Kimi top oyunlarında kullanılan) Çomak.

bât
bât er. Semer. § Savoir, sentir où le bât le blesse:
Derdin nerde olduğunu bilmek; zayıf noktasını
bilmek (C'est là où le bât le blesse: Derdi burada
işte; zayıf noktası burası).
bataclan er. tkz. 1. Kıvır zıvır, değersiz eşya (Range
un peu tout ce bataclan qui embarrasse la pièce). 2.
Gerisi; geri kalan şeyler (Et tout le bataclan).
bataille diş. 1. ask. Savaş, savaşma, "muharebe,
(Bataille terrestre, navale, aérienne). 2. Kavga,
mücadele, savaşım (La vie est une bataille sans
trêve). 3. Şiddetli tartışma; tartışma (La
publication de ce roman a donné lieu à une bataille
d'idées). 4. Bir tür iskambil oyunu (Jouer à la
bataille). § Bataille rangée: Meydan savaşı.
Champ de bataille: Savaş alanı, "muharebe
meydanı. Gagner, perdre une bataille: Bir savaşı
kazanmak, yitirmek. Remporter, gagner une
bataille sur qn: -e karşı bir savaş kazanmak,
batailler gsz. 1. Savaşmak; çok çaba göstermek (II
m'a fallu batailler pour gagner ma vie). 2. Kavga
etmek (Des enfants bataillaient à la sortie de la
classe). 3. Batailler pour: -için didinmek,
savaşmak (Il bataille pour ses idées. J'ai bataillé
pour leur faire entendre raison). 4. Tartışmak,
çekişmek.
batailleur,euse s. ve ad. Kavgacı, çekişici (Il a un
caractère batailleur. Un batailleur).
bataillon er. ask. Tabur. § Un bataillon de: Bir sürü
(Il a un bataillon d'enfants).
bâtard,e s. ve ad. 1. Piç (Un enfant bâtard. Un
bâtard). 2. Soysuzlaşmış, bozulmuş (Une race
bâtarde). 3. (Hayvanlarda) Kırma (Un chien
bâtard de caniche et de barbet). 4. (Mimarlıkta)
Melez. 5. Belirli olmayan, açık olmayan (Une
solution bâtarde). 6. Kısa francala (Un pain
bâtard; un bâtard).
bâtardise diş. 1. Piçlik. 2. Soysuzluk. 3. Melezlik,
batavia diş. Bir tür marul,
bâté,e s. Semerli. § Ane bâté: Kara bilisiz; "kara
cahil; aptal.
bateau er. 1. Gemi (Bateau à vapeur, bateau à
voiles. Bateau de pêche, bateau de commerce,
bateau de sauvetage). 2. Dil pelesengi, durmadan
söylenip durulan şey (C'est un de ses bateaux
préférés: La corruption de la jeunesse actuelle). §
Etre du dernier bateau: Modanın en son
yeniliklerinden, modada olan şeylerden haberli
olmak. Monter un bateau à qn: -e maval
yutturmak. Mener qn en bateau: Birini atlatmak,
oyalamak.
batelage er. 1. Gemicilik, kayıkçılık, mavnacılık. 2.
Kayıkçı ücreti. 3. (Cambazlık, soytarılık gibi)
Meydan oyunculuğu.

143

bâtisseur

bateler gsz. Meydan oyunculuğu yapmak,
hokkabazlık yapmak, soytarılık yapmak,
batelet er. Küçük gemi.
bateleur, euse ad. Cambaz, hokkabaz, soytarı;
meydan oyuncusu,
batelier,ère ad. Kayıkçı, gemici,
batellerie.<% 1. Kayıkçılık, mavnacılık. 2. Bir
ırmak üzerinde işleyen teknelerin topu.
bâter gçl. Semer vurmak, semerlemek (Bâter un
mulet).
bat-flanc er. 1. Ahırlarda hayvanları birbirinden
ayıran bölme yada sınk, araltı, böğürdöven. 2.
(Koğuşlarda) Tahta bölme,
bath s. hlk. Çok güzel, kıyak (Tu as un bath
costume. Elle est bath. C'est bath d'avoir un long
congé).
bâti er. 1. Bir marangoz işinin çatılmış durumu,
çatma. 2. Bir makinanın üzerinde kurulmuş
bulunduğu çatı, destek. 3. Giysilerin teyelle
tutturulmuş durumu, çatma. 4. Teyel dikişi,
bâti,es. 1. Üstüne bina yapılmış (Propriété bâtie). 2.
Yapılmış, oluşmuş. § Bien bâti: Yakışıklı, ağzı
yüzü düzgün. Mal bâti: Çirkin, eciş bücüş,
batifolage er. Çocukça şakalar yapma; şakalaşıp
eğlenme; dalga, gırgır,
batifoler gsz. Çocukça şakalar, saçmalıklar
yapmak; şakalaşıp eğlenmek, gırgır yapmak,
dalga geçmek (Vous avez assez batifolé comme ça;
passons à des choses sérieuses).
batifoleur,euse ad. Şakayı, eğlenmeyi, dalga
geçmeyi seven, dalgacı, matrak,
batik er. Batik.
bâtiment er. 1. Yapı, "bina (Les bâtiments publics;
les bâtiments d'une faculté, d'une ferme). 2. Yapı
işleri, yapı sanayi. 3. Gemi, büyük tonajlı gemi. §
Etre du bâtiment: O topluluktan olmak, o
meslekten olmak; usta olmak, o işten çakmak,
bâtir gçl. 1. Yapmak, kurmak (Bâtir une maison. Se
faire bâtir une villa). 2. Sağlamak, yapmak (Bâtir
une fortune
immense par des
moyens
malhonnêtes). 3. Teyelleyip çatmak (Bâtir une
robe). 4. Bâtir qch sur qch: Bir şeyi -e
dayandırmak; -in üzerine kurmak (Bâtir sa
fortune sur la misère d'autrui. Bâtir sa réputation
sur de solides travaux). § Bâtir des châteaux en
Espagne: Olmayacak düşler kurmak; İspanya'da
şatolar kurmak. Etre bien bâti: Güzel vücutlu
olmak, eli yüzü düzgün olmak. Etre mal bâti:
Vücudu çarpuk çurpuk olmak, çirkin olmak,
bâtisse diş. 1. Bir yapımn kaba işleri. 2. Çirkin yapı,
özel bir niteliği olmayan yapı (Détruire les vieilles
bâtisses d'un quartier insalubre).
bâtisseur,euse ad. 1. Kurucu, yaratıcı, mimar 2.

batiste

144

mec. hkr. Kılkuyruk,
batiste diş. Patiska.
bâton er. 1. Değnek, baston (Bâton d'aveugle) 2.
Çubuk, sopa (Il se tailla un bâton pour la longue
promenade qu'il allait faire). 3. (Yazıda) Düz
çizgi, bacak. § Bâton de vieillesse: mec. Yaşlılıkta
el ulağı, dayanacak kimse (Cet enfant sera un jour
votre bâton de vieillesse). Avoir son bâton de
maréchal: Mesleğinin en yüksek noktasına
erişmek. Battre l'eau avec un bâton: Havanda su
dövmek, boşuna çaba göstermek. Donner des
coups de bâton à qn: Birini sopayla dövmek. Faire
des bâtons: Yazı temrinleri yapmak. Mener une
vie de bâton de chaise: Düzensiz bir yaşam
sürmek, hızlı yaşamak. Mettre des bâtons dans les
roues: Güçlük çıkarmak, olmayacak engeller
çıkarmak, tekere çomak sokmak (Il met toujours
des bâtons dans les roues quand on tente une
nouvelle entreprise). Parler à bâtons rompus:
Dereden tepeden konuşmak. Recevoir des coups
de bâton: Değnek yemek, sopa yemek,
bâtonnat er. Baro başkanlığı,
bâtonner gçl. Değnekle dövmek, sopa çekmek,
bâtonnet er. 1. Küçük değnek, çomak. 2. Çelik
çomak oyunu,
bâtonnier er. Baro başkanı,
batraciens er. ç. hayb. Kurbağagiller.
battage er. 1. Harman dövümü, harman yapma (Le
battage du blé). 2. Harman zamanı. 3. hlk. Aşırı
dil dökme, propaganda, ağız kalabalığı yapma. §
Faire du battage autour de qch: -in üzerinde çok
gürültü yapmak, büyük propaganda yapmak (On
a fait beaucoup de battage autour de ce livre, de ce
nouveau produit).
battant er. 1. Çan tokmağı. 2. (Kapı yada
pencerede) Kanat (Uneporte à deux battants). 3.
Taneleri, değirmenin boğaz denilen deliğine
süren aygıt, takıldan (Le battant d'un moulin). 4.
(Bayrakta) Havada dalgalanan bölüm, uzun
parça (Le battant d'un pavillon). 5. Akla gelmedik
durumlar için bir yana konmuş olan para. 6.
Savaşımcı,mücadeleci (L'escrimeur est un battant
toujours prêt à l'attaque).
battant,es. 1. Tam, tıpı tıpına (Aune heure battante;
j'ai un rendez-vous à trois heures battantes). 2.
Zorlu (Pluie battante). § Porte battante:
Kendiliğinden kapanan kapı. Cœur battant:
Yüreği çarparak, içi titreyerek (Nous le saluons
chapeau bas et ccœur battant). Tambour battant:
1. Davulla zurnayla. 2. Kesinlikle, kararlı olarak,
sertlikle. Tout battant neuf: Yepyeni, gıcır gıcır,
batte diş. 1. Tokmak, tokaç, döveç, çomak, bişek
(yayık kolu), tahta kılıç, şakşak. 2. Dövme (La

battre
batte de l'or, de l'argent).
battement er. 1. Çırpma (Battements de mains). 2.
Çarpma (Battement d'une porte). 3. Atma,
vurma, atış, vuruş (Battemen du cœur, du pouls,
des artères). 4. (Kapı yada pencere kanatlarında)
Bini. 5. mec. Ara, aralık, mühlet (Nous avons un
battement de vingt minutes pour changer de train).
§ Avoirs des battements du cœur: Kalbi çarpmak.
batterie diş. 1. Batarya (Faire changer la batterie de
sa voiture). 2. ask. Batarya (Batterie de canons;
batterie côtière). 3. (Orkestrada) Vuruşlu çalgılar
takımı. 4. Takım, eşya takımı (Batterie de
cuisine). 5. mec. Başarı sağlayıcı ön hazırlık,
başarı araçları. § Mettre en batterie: Ateş yapacak
duruma getirmek (Mettre une arme en batterie).
batteur er. 1. Dövücü (Batteur en grange: Harman
dövücü. Batteur d'or: Varakçı, altın dövücü). 2.
müz. Baterici. 3.çalkama aygıtı, çırpma aygıtı,
çırpıcı (Batteur à œufs). § Batteur de pavé: mec.
Kaldırım mühendisi.
batteuse diş. Harman makinesi, harman dövme
makinesi.
battitures diş. ç. Demir dövülürken sıçrayan
kırıntılar.
battoir er. 1. Çamaşır tokacı. 2. Sopa, çomak. 3.
hlk. Kocaman el, yaba gibi el.
battre gçl. 1. Dövmek, vurmak (Battre un enfant
pour le punir). 2. Yenmek, altetmek (Battre
l'ennemi. Il a battu son adversaire aux élections).
3. Çırpmak, çalkalamak (Battre l'œuf, le beurre).
4. Kırmak (Battre un record). S. Tokaçlamak
(Battre le linge, un habit, un tapis). 6. Çakmak
(Battre le briquet). 7. Dövmek, dövüp ince
yapraklar durumuna getirmek yada bir biçim
vermek (Le forgeron bat le fer. Battre l'or,
l'argent, le cuivre). 8. Karmak, karıştırmak
(Battre les cartes). 9. Kolaçan etmek, araştırmak,
araştırarak dolaşmak (Le chien bat les taillis.
Battre les forêts, les buissons). 10. Vurmak,
çalmak (L'horloge battait dix heures). 11. Ateşe
tutmak, dövmek (L'artillerie commence à battre
les positions ennemies). 12. Çalmak (Battre le
tambour, la grosse caisse). 13. Davul yada
trampet çalarak ilân etmek (Battre la breloque, la
chamade, la retraite). 14. Çırpmak (Battre des
mains. Battre des ailes, de l'aile). 15. Çarpmak,
dövmek (Lapluie bai les vitres. Les vagues battent
la digue). § Battre à coups de pieds, à coups de
poings: Tekmeyle, yumrukla dövmek. Battre qn
comme un plâtre: Birini çamur gibi çiğnemek,
dayaktan pestilini çıkarmak. Battre qn à plate
couture: Dayaktan canını çıkarmak, ezmek,
cansız yere sermek. Battre ses flancs, sa poitrine:

battre
Dövünmek,
bağrım,
göğsünü
dövmek,
yumruklamak. Battre qch en brèche: -e
saldırmak, şiddetle eleştirmek (Battre le trône, le
gouvernement en brèche). Battre pavillon:
-bandırası taşımak (Un navire de guerre battant
pavillon turc). Battre son plein: Doruk noktasına
erişmek, bütün şiddetiyle hüküm sürmek (La
misère bat son plein. L'hiver bat son plein). Battre
la campagne: Saçmalamak, zırvalamak. Battre
froid à qn: -e karşı soğuk davranmak (Depuis une
semaine, il nous bat froid). Battre monnaie: 1.
Para basmak. 2. mec. Para kırmak. Battre le pavé:
Kaldırım mühendisliği yapmak; sokakları
arşınlamak. Battre le chien devant le lion: "Kızım
sana söylüyorum gelinim sen anla. " demek. Il faut
battre le fer pendant qu'il est chaud: Demir
tavında dövülür. Il a battu les buissons, un autre a
pris les oiseaux: Davulu o çaldı, parsayı başkası
topladı.
battre gsz. 1. Çarpmak (Son cœur bat). 2. Çalmak,
çalınmak (Le tambour bat). 3. Atmak (Sonpouls
bat vite). 4. Çalmak, vurmak (Le balancier de
pendule bat régulièrement). § Battre en retraite:
Geri çekilmek (L'armée battait en retraite). Battre
contre qch: -e çarpmak; -i dövmek (Lapluie bat
contre les vitres. Les vagues battent contre le quai).
§ Se battre: 1. Dövüşmek, kavga etmek (Ils se
battirent à coups depoings. Se battre en duel). 2. Se
battre avec qn: -ile dövüşmek (Cet enfant se bat
souvent avec les galopins du quartier). 3. Se battre
contre: -e karşı savaşmak, vuruşmak (Se battre
contre plusieurs agresseurs, contre les préjugés).
Se battre pour: -için savaşmak ; -uğruna savaşmak
(Il se bat toujours pour son idéal). § Se battre les
flancs: Boşuna çırpınıp durmak; önemsiz bir
sonuç elde etmek için kendini paralamak. S'en
battre l'œil: hlk. Aldırmamak, umurunda
olmamak, vız gelip tırıs gitmek (Je m'en bats
l'œil).
battu,e s. 1. Dayak yemiş, dövülmüş (Il a l'air d'un
chien battu). 2. Yenilmiş, yenik düşmüş, yenik
(Une armée battue). 3. Sıkıştırılmış, basılmış,
basılıp, sertleştirilmiş (Tennis en terre battue). 4.
İşlek (Chemin battu, sentier battu). 5. Dövme (Fer
battu). § Avoir les yeux battus: Gözlerinin
etrafında mor halkalar olmak; yorgun gözleri
olmak. Suivre les chemins battus: Alışılmış,
bilinen yollardan gitmek; söylenmiş şeyleri
söylemek; "harcı alem işler yapmak.
battue diş. Sürek avı (Organiser une battue).
bau er. (Geminin) Güverte kirişi.
baudet er. 1. Eşek. 2. Damızlık eşek. 3. Hızarcı
iskelesi.

145

baver

baudrier er. Kılıç kemerinin omuz kayışı (Ceindre
un baudrier).
baudroie diş. hayb. Fener balığı,
baudruche diş. 1. Balon yapmaya yarayan ince
kauçuk tabakası; öküzlerin, koyunların kalın
bağırsaklarından yapılan zar (Un ballon en
baudruche). 2. Aptal ve kendini beğenmiş adam,
kararsız kimse (C'est une baudruche que quelques
flatteries mettent en confiance). 3. Dayanıksız,
sağlam olmayan şey. § Crever une baudruche:
Balonu patlatmak, söndürmek, boşluğunu ortaya
koymak.
bauge diş. 1. Yaban domuzu ini. 2. mec. Kirli, pis
yer. 3. Kirli ve yoksul konut, çingene çergisi. 4.
Saman ve çamur karışımı harç; kerpiç harcı,
baume er. 1. Kokulu reçine, belsem, pelesenk. 2.
Kokulu bitkiler (Des roches tapissées de baumes
sauvages). 3, mec. Merhem (Mettre, verser du
baume sur une plaie, une blessure). § Mettre du
baume au cœur, dans le cœur de qn: -in yüreğine su
serpmek; avutmak (Après tant de malheurs,
quelques marques de sympathie pourraient lui
mettre du baume dans le cœur).
baumier er. Belsem veren ağaçların genel adı;
belsemli ağaç, belsem ağacı,
bavard,e s. ve ad. 1. Geveze. 2. Boşboğaz. §Etre
bavard comme une pie: Çenesi çok düşük olmak,
çok geveze olmak,
bavardage er. 1. Gevezelik (Un enfant puni pour
bavardage). 2. Boşboğazlık (Notre projet fut
découvert à cause de vos bavardages). 3.
Dedikodu (N'attachez pas d'importance à ces
bavardages calomnieux).
bavarder gsz. 1. Gevezelik etmek. 2. Boşboğazlık
etmek (Quelqu'un aura bavardé). 3. Çene çalmak
(Perdre son temps à bavarder). 4. Bavarder avec
qn: -ile çene çalmak (Elle bavarde avec ses
voisines).
bavaroises, vead. Bavyeralı; Bavyera'ya değgin,
bavasser gsz. hlk. Gevezelik etmek, çene çalmak
(As-tu finidebavasser au téléphone avec tasœur?).
bave diş. l.Salya (Essuyerlabaved'unbébé.
Unfilet
de bave coulait de la gueule du chien). 2.
(Sümüklüböcek türünden hayvanların çıkardığı)
Sümük. 3. mec. Kötü söz (La bave des
calomniateurs). 4. mec. Zehir, ağı.
baver gsz. 1. Salyası akmak (Un bébé qui bave). 2.
Akmak, sızmak (L'encre a bavé et fait une tache).
3. Baver de qch: -den şaşıp kalmak, ağzı bir karış
açık kalmak (Baver d'admiration). 4. Baver de:
-kusmak, saçmak (Baver des calomnies). S. Baver
sur: -e dil uzatmak, kara çalmak (Baver sur la
réputation d'un auteur). § En baver: Acı çekmek;

bavette

146

çok ağır bir bedel ödemek (Tu en baveras). En
faire baver à qn: -e acı çektirmek; yapmadığını
bırakmamak (Il leur en fera baver).
bavette diş. 1. Bebek göğüslüğü. 2. Önlüğün,
iştulumunun üst kısmı. 3. Dana filetosunun alt
kısmı. § N'être encore qu'à la bavette: Henüz
çocuk olmak; daha ağzı süt kokmak. Taliler une
bavette: Çene çalmak, hoşbeş etmek,
baveux, euse s. 1. Salyalı, salyası akan (La gueule
baveuse d'un chien). 2. Mürekkep dağıtmış,
mürekkebi dağılmış (Lettres baveuses). 3. tçi pek
pişmemiş (Omelette baveuse).
bavocher gsz. (Basımcılıkta) Dağılmak, yayılmak;
çapak yapmak; iyi basılmamış olmak (L'encre a
bavoché. Les caractères bavochent. Une épreuve
bavochée).
bavochure diş. Baskı lekesi, çapak, çizgi taşırtısı
(Les bavochures d'une épreuve).
bavoir er. Bebek göğüslüğü,
bavolet er. 1. Köylü kadın başlığı. 2. Arkadan
sarkan şapka kurdelesi,
bavure diş. (Basımcılıkta) 1. Döküm çapağı. 1.
Baskı lekesi. 3. mec. Kusur,
bayadère diş. 1. Çengi; Hint rakkasesi. 2. s. Renk
renk çizgili (Tissu bayadère).
bayard, bayart er. Yük teskeresi,
bayer gsz. Ağzı açık bakıp durmak. § Bayer aux
corneilles: Alık alık havaya bakmak (Ecoutez
donc, au lieu de bayer aux corneilles).
bazar er. 1. (Doğu ülkelerinde) Kapalı çarşı. Her
şey satılan dükkân, mağaza, pazar. 2. hlk.
Düzensiz ev, dağınık yer, çıfıt çarşısı. 3. Pılı pırtı,
dağınık eşya (Range ton bazar). § Emporter son
bazar: Pılı pırtısını toplayıp gitmek; çekip
gitmek.
bazarder gçl. hlk. Satmak, okutmak (llabazardésa
vieille voiture, je vais bazarder mes livres).
bazooka [bazuka] er. Bazuka, roketatar,
b.c.g. er. Verem aşısı,
beagle [bigl (a)J er. İng. Tazı, İngiliz tazısı,
béant,e s. 1. Çok açık, bir karış açık, fırın gibi açık,
kuyu gibi açık (Une blessure béante. Les yeux
béants). 2. Béant de qch: -den hayret»; düşmüş,
şaşırıp kalmış (Nous étions béants d'étonnementet
de curiosité).
béat,es. vead. 1. Çok mutlu, sonsuz hoşnut (Un air
béat, un sourire béat). 2. Saf, safça, aptallığa yakın
bir saflıkta (Il a une admiration béate pour moi).
3. ad. Sofu taslağı, softa bozuntusu,
béatement bel. Büyük bir mutlulukla, saflıkla
(Sourire béatement).
béatification diş. Kilisece kutsal kişi ilân etme;
ölmüş bir kimsenin kilisece kutsal sayılması.

beau
béatifier gçl. Kilisece kutsal kişi ilân etmek,
béatifique s. Mutlu kılıcı, mutlandırıcı.
béatitude diş. 1. Ahiret mutluluğu. 2. Büyük
mutluluk, sonsuz mutluluk,
beatnik [bitnik] ad. Bitnik, hipi (On reproche aux
beatniks d'être sales).
beau, belle s. (Beau sıfatı, bir sesli yada söylenmez
bir hile başlayan sözcüklerin önünde bel olur). 1.
Güzel (Un beau paysage, une belle maison). 2.
Yakışıklı, güzel (Un bel homme, une belle
femme). 3. Takdire değer, hayran olunacak (II a
remporté un beau succès. Un beau talent; un beau
génie). 4. Yüksek (Il a une belle intelligence). 5.
Parlak (Prononcer un beau discours). 6. Büyük,
önemli (Il a une belle fortune). 7. Kocaman, iri.
esaslı (Une belle tranche de viande. Il en reste un
beau morceau). 8. Pis, berbat, rezil (Une belle
bronchite, une belle brûlure). 9. Şiddetli (Une
belle gifle. Un beau vacarme). 10. Hoş, tatlı (Un
beau voyage. C'est la belle vie!). 11. Gülünç,
aptalca (En voilà une belle demande!). 12. Boş,
aldatıcı (Toutceci, ce sont de belles paroles). § Le
bel âge: Gençlik çağı. Le beau sexe: °Cinsi latif,
kadınlar. Au beau milieu de: -in tam ortasında ( La
voiture s'est arrêtée au beau milieu de la route).
Beau, belle comme un astre, comme le jour: Ay
parçası gibi güzel. Bel et bien: Adam akıllı, bal
gibi, gerçekten (Il est bel et bien malade). De plus
belle: Pekâlâ, yine de (Il s'était retiré mais il est
rentré de plus belle). Pour les beaux yeux de: -in
hatırı için (Je le ferai pour vos beaux yeux). Tout
beau: Dur bakalım, dur hele, yavaş ! Un beau jour:
Günün birinde, bir gün, günlerden bir gün. Il y a
beau temps, il y a belle lurette: Çok önce, epey
zaman önce, bir hayli oluyor ki. Il fait beau: Hava
güzel. Il ferait beau voir que: -mek garip olur,
tuhaf olur (Il ferait beau voir qu'ils agissent sans
notre avis). C'est beau de f. qch.: mek hoştur,
güzeldir (C'est beau de gagner sa vie sans trop se
fatiguer). Avoir beau f. qch.: Boşuna -mek (Tuas
beau crier,, personne ne t'entend: Sen boşuna
bağırıyorsun, kimse seni duymuyor; sen istediğin
kadar bağır, kimsenin seni duyduğu yok). En faire
de belles, en dire de belles: Saçma sapan şeyler
yapmak, saçma sapan şeyler söylemek. En faire
voir de belles à qn: -in başına işler açmak. Etre
dans de beaux draps: Güç durumda olmak, kötü
bir duruma düşmek. La bailler belle: Alay etmek,
eğlenmek (Vous me la baillez belle avec vos
vantardises ridicules). L'échapper belle: Ucuz
atlatmak, paçasını ucuz kurtarmak (Vous l'avez
échappé belle). Mettre qn dans de beaux draps:
Birini güç duruma düşürmek, birinin başına işler

beau

147

açmak. Se faire beau: Takıp takıştırmak, fiyakalı
giyinmek. Voir qch en beau: -i iyi yanından ele
almak, iyi yanından görmek (Il voit tout en beau).
A beau mentir qui vient de loin: Gurbette
öğünmek hamamda türkü söylemeye benzer,
beau er. Güzellik (Etudedubeau. Lebeau, lebienet
le vrai). § Au plus beau de: -in en güzel yerinde, en
ilginç noktasında (Il s'est arrêté au plus beau du
récit). Faire le beau: Kasılmak, kurulmak,
şişinmek (Il se rengorge et fait le beau quand il
reçoit des compliments).
belle diş. 1. Güzel kadın, güzel (Il court les belles. Il
fait la cour à une belle). 2. Sevgili (Je vais écrire à
ma belle. Viens ici, ma belle).
beaucoup bel. 1. Çok (Il travaille beaucoup). 2. Çok
şey (Il a beaucoup à raconter: Anlatılacak çok şeyi
var). 3. Çok mal, çok varlık (Ceux qui ont
beaucoup). 4. Beaucoup de: (Adların önünde)
Çok (J'ai beaucoup de livres). 5. adıl. Birçokları,
çok kims e( Beaucoup pensent que vous avez tort).
§ De beaucoup: Büyük bir farkla, kat kat (Elle
le dépasse de beaucoup).
beau-fils er. 1. Üvey oğul. 2. Damat,
beau-frère er. 1. Kayınbirader, kayın. 2. Enişte. 3.
Bacanak,
beaujolais er. Bojole şarabı,
beau-père er. l.Kaynata,kayınpeder.2.Üvey baba.
beaupré er. (Gemilerde) Cıvadra,
beauté diş. 1. Güzellik (La beauté d'un poème, d'un
tableau, d'un paysage. Concours de beauté;
institut de beauté). 2. Güzel kadın; güzel (J'ai vu
passer une jeune beauté). § Grain de beauté: Ben,
yüzdeki güzellik beni. En beauté bel. Çok iyi bir
biçimde, çok parlak bir biçimde (Mourir, partir,
gagner en beauté). Avoir la beauté du diable:
Çabuk geçen bir güzelliği, parlaklığı olmak. Etre
en beauté: Güzelliği üstünde olmak; daha bir
güzel görünmek (Elle esten beauté aujourd'hui). §
Se faire une beauté: Düzgünler sürmek, sürüp
sürüştürmek; şıklaşmak,
beaux-artser. ç. Güzel sanatlar (L'Ecoledes BeauxArts).
beaux-parents er. ç. Kaynana ve kaynata,
bébé er. 1. Bebek (Attendre un bébé). 2. Bebeklik,
çocukluk (//fait le bébé). 3.s. Bebek huylu, çocuk
gibi (Tu es resté bébé). 4. Oyuncak bebek (Un
bébé en celluloïd).
becer. 1. Gaga (Le bec d'un oiseau). 2. Uç (Lebec
d'une plume. Il a nettoyé le bec de sa plume). 3.
(Mimarlıkta) Mahmuz. 4. (Üflemeli çalgılarda)
Ağızlık. 5. tkz. Ağız (Il avait sa pipe au bec). 6.
coğr. Dil, burun. § Une prise de bec: Ağız dalaşı,
tart ışma ( Elle a eu uneprise de bec avec sa voisine).

becquée
Le bec de gaz: Sokak lâmbası, sokak feneri. En bec
d'aigle: Kartal gagası gibi eğri (Un nez en bec
d'aigle). Avoir bec et ongles: Dişli tırnaklı olmak,
kendini savunmasını bilmek. Avoir bon bec:
Çenesi kuvvetli olmak. Avoir le bec bien affilé:
Çenesi düşük olmak, çok geveze olmak. Clouer le
bec à qn: -in ağzını kapatmak; susturmak, ağzının
payını vermek (Je vais lui clouer le bec). Donner
un coup de bec àqn: Birini gagalamak, eleştirmek ;
saldırmak. Etre le bec dans l'eau: Kararsızlık
içinde olmak; bekleyiş içinde olmak. Tomber sur
un bec de gaz: Beklenmedik bir engelle
karşılaşmak; şapa oturmak,
bécane diş. hlk. 1. Manevra lokomotifi, eski
lokomotif. 2. Buhar makinesi. 3. Bisiklet,
bécard er. Turna balığı,
bécarre er. müz. Bekar.
bécasse diş. hayb. 1. Çulluk. 2. tkz. Aptal kadın. §
Bécasse de mer: Çulluk balığı,
bécasseau er. 1. Çulluk palazı. 2. Bir tür küçük
çulluk.
bécassine diş. Su çulluğu. § Bécassine des marais:
Bataklık çulluğu,
bec-d'âne, bédane er. İskarpela, zivaqa kalemi,
bec-de-cane er 1. Maymuncuk. 2. Bir kapı
kilidinde, tokmağın çevrilmesiyle açılan ikinci
dil. 3. Gaga biçiminde kapı tokmağı,
bec-de-corbeau, bec-de-corbin er. Kargaburnu,
kargaburun.
bec-de-lièvre er. Tavşandudağı; doğuştan yank
dudak,
becfıgue er. Incirkuşu.
bec-fin er. Serçe türünden kuşlar; serçegiller.
bêchage er. (Tarlayı, bahçeyi) Belleme,
béchamel </<^.Beşamel,birtür kremalı salça (Oeufs à
la béchamel).
bêche diş. (Tarım aleti anlamıyla) Bel (D'un seul
coup de bêche, il détache la motte de terre).
bêcher gçl. 1. Bellemek (Bêcher un jardin, un
champ). 2. Bêcher qn: tkz. Birini eleştirmek,
çekiştirmek (Aussitôt que son voisin se soit
éloigné, il se mit à le bêcher auprès de nous).
bêcheur, euse s. ve ad. 1. tkz. Başkalarını hep
eleştiren, çekiştiren (C'est un jaloux et un aigri,
bêcheur et médisant). 2. hlk. Kendini beğenmiş;
burnu büyük (Une bêcheuse qui ne vous regarde
même pas). 3. Tarla belleyici.
béchique s. Öksürük kesen (Un sirop béchique).
bêchoir er. (Tarım âleti) Çapa.
bécot er. tkz. Öpücük.
bécoter gçl. tkz. Öpmek. § Se bécoter: Öpüşmek,
becquée,béquée diş. 1. Bir gagalık yem. 2.
Lokmacık (Donner la becquée à un petit enfant).

becquetance

148

becquetance,bectance diş. hlk. Yiyecek, besin,
becqueter gçl. 1. Gagalamak (Des moineaux
becquetant les cerises mûres). 2. hlk. Yemek (Il n'y
a rien à becqueter ici).
bécu,e s. Uzun yada kalın gagalı,
bedaine diş. tkz. Kocaman karın, göbek,
bedeau er. Papaz sınıfından olmayan kilise
hizmetlisi, kayyum.
bedon er. tkz. 1. Kocaman karın, göbek. 2.
Göbekli, şişko. § Avoir, prendre du bedon:
Göbeği olmak, göbek bağlamak,
bedonnant,e s. tkz. Göbekli (Un gros monsieur
bedonnant).
bedonner gsz. Göbeklenmek, göbek bağlamak,
bédouin,e ad. Bedevi.
bées, ve diş. 1. Açık, bir karış açık (Bouche bée). 2.
Poyra. §Etre bouche bée devant qn: Birine sonsuz
hayranlık içinde olmak. Rester bouche bée:
Hayretten ağzı bir karış açık kalmak,
béer gsz. 1. Ağzı açık durmak (La valise béait à ses
pieds). 2. Béer de qch: -den ağzı bir karış açılmak
(Béer d'admiration, d'étonnement).
beffroi er. 1. Ortaçağ savaşlarında, kentleri
kuşatmak için kullanılan tekerlekli kule. 2.
(Eskiden) Gözetleme kulesi. 3. Gözetleme kulesi
çanı. 4. Ağaç yada demir çatı.
bégaiement er. Kekemelik,
bégayant,e s. 1. Kekeleyen (Orateur bégayant). 2.
mec. İkircimli, ikircikli, "tereddütlü (Une volonté
vacillante et bégayante).
bégayer gsz. 1. Kekelemek. 2. (Çocuk) Çat pat
konuşmak. 3. gçl. mec. Gevelemek (Il nous a
bégayé de plates excuses: Bize bir takım boş
özürler geveledi).
bégayeur,euse s. ve ad. Kekeme,
bégonia er. bitb. Begonya.§ Charrier(cherrer)dans
les bégonias: hlk. Abartmak,
bègues, ve ad. Kekeme,
béguètement er. (Keçi için) Meleme,
bégueter gsz. (Keçi) Melemek,
bégueule diş. Horozdan kaçan kadın; iffetlilikte
aşırıya kaçan, eteğini göstermez kadın (C'est une
bégueule qu'un rien effarouche).
bégueulerie diş. Aşırı iffetlilik; iffetli davranmada
aşırılık, horozdan kaçma,
béguin er. 1. Çenenin altından bağlı kadın yada
çocuk takkesi. 2. mec. tkz. "Aşk, sevgi,
vurgunluk. 3. hlk. Sevgili, dost. § Avoir un (le)
béguin pour qn: Birine vurulmak, tutulmak (Elle
a le béguin pour toi). § Faire un béguin: Bir kadın
tavlamak.
béguinage er. Rahibeler yurdu;
rahibeler
topluluğu.

bell-mère
béguine diş. 1. Rahibe. 2. Sofuluğu yapmacık
kadın.
behaviorisme er. ruhb. Davranışçılık,
behavioriste s. ve ad. Davranışçı,
belge s. Saz rengi, yapağı rengi, "bej.
beigne diş. hlk. Şamar, tokat (Recevoir une beigne.
Donner une beigne à qn: Birine bir şamar
indirmek)
beignet er. Yağda kızartılmış börek (Beignets aux
pommes; beignets d'écrevisse. Beignets soufflets:
Puf böreği).
Beïram, baïram er. Bayram,
béjaune er. 1. Kuş yavrusu. 2. mec. Toy ve bilgisiz
delikanlı, acemi çaylak, sarı gagalı sığırcık
yavrusu.
bélandre diş. Altı düz ırmak kayığı,
bêlant,e s. 1. Meleyen (Un troupeau bêlant). 2.
Meler gibi ses çıkaran, melemeye benzeyen (Un
orateur bêlant. Un discours bêlant). 3 .mec. Bönce
sızlanan.
bêlement er. 1. Meleme. 2. mec. Ağlayıp sızlama,
bitmez tükenmez yakınma,
bêler gsz. I. Melemek. 2. mec. Aptalca sızlanmak,
yakınmak,
belette diş. hayb. Gelincik,
belges, ve ad. Belçikalı; Belçika'ya özgü.
bdgique diş. Belçika.
bélier er. 1. Koç. 2. (Eski savaşlarda surlan
dövmeye yarayan) Koçbaşı. 3. Zırhlı gemi. S
Bélier hydraulique: Basma tulumba,
bélière diş. 1. Kösemen çam. 2. Askı halkası,
bélinogramme er. Telgraf usuluyle nakledilen
resim.
bélinographe er. Telgraf usuluyle resim nakleden
aygıt.
bélitre er. Ciğeri beş para etmez; enayi dümbeleği.
belladone diş. bitb. Güzelavratotu.
bellâtre er. Kendini güzel sanan erkek, mahallenin
yakışığı; soğuk nevale,
belle s. ve ad. 1. Güzel, yakışıklı (kadın). 2. Güzel;
sevgili (Tu es ma belle).
belle-dame diş. Güzelavratonunun ve karapazının
halk arasındaki adı.
belle-de-jour diş. bitb. Gündüzsefası,
belle-de-nuit diş. bitb. Gecesefası,
belle-doche diş. hlk. Kaynana; üvey ana.
belle-fiile diş. 1. Gelin. 2. Üvey kız.
belles-lettres diş. ç. Dilbilgisi, yazın ve söz sanatını
kapsayan genel ad, güzel yazılar,
bellement bel. 1. Güzel ve ince bir biçimde;
incelikle, nazikçe. 2. Yavaşça, ılımlıca,
belle-mère diş. 1. Kaynana, kayınvalide. 2. Üvey
ana.

bell-sœur
belle-sœur diş. 1. Görümce. 2. Baldız. 3. Yenge. 4.
Elti.
bellicisme er. 'Savaşseverlik; kaba kuvvetten,
savaştan yana olma.
belliciste s ve ad. *Savaşsever; kaba kuvvetten ve
savaştan yana olan (Des opinions bellicistes. Un
gouvernement
belliciste.
Les
bellicistes
cherchaient à soulever l'opinion).
belligérance diş. 1. Savaş hali (La belligérance fut
reconnue au gouvernement des rebelles). 2.
"Muhariplik,
belligérants s. ve ad. Savaşan; savaşçı; "muharip
(Les puissances belligérantes. Les belligérants
repoussèrent les offres de paix).
belliqueux, euse s. 1. Savaşı seven, savaşçı, savaşçıl
(Un peuple belliqueux, une nation belliqueuse). 2.
Kavgacı (Un enfant belliqueux; une humeur
belliqueuse).
bellot, tes. tkz. Minik, cici, nonoş,
belluaire er. 1. (Eskiden) Vahşi hayvanlarla
dövüşen gladyatör. 2. (Bugün) Vahşi hayvan
eğiticisi.
belote
Bir tür iskambil oyunu (Faire une belote).
belvédère er. 1. Cihannüma, görülük; dam köşkü.
2. Yöreye egemen yer; yörede her yanı
görebilecek nokta,
bémol er. müz. Bemol.
bémoliser gçl. müz. Bemol koymak, bemollemek.
ben bel. (Kırsal kesimde bien yerine kullanılır). îyi,
peki. § Eh ben: Eh, peki.
bénarde diş. İçten ve dıştan açılan kapı kilidi,
bene [bene] bel. lat. tkz. İyi. § Nota bene: İyi dikkat
ediniz; dikkat.
bénédicité er. Katoliklerin yemekten önce
okudukları duanın adı.
bénédictin, e ad. 1. Aziz Benoît tarikatindenolan. 2.
diş. Benediktin likörü. § Un travail de bénédictin:
Çok sabır ve dikkat isteyen bir iş.
bénédiction diş. 1. Hayır dua (Elle recueille les
bénédictions du pauvre). 2. Hayırla anma. 3.
Tanrının lütfü. 4. Büyük bir şans, beklenmedik
bir mutlu şey. 5. Kilisede yapılan kutsama duası.
6. Duayla kutsayıp hizmete sokma (Bénédiction
d'une église, d'une cloche, d'un navire). §
Bénédiction nuptiale: Nikâh duası. Donner sa
bénédiction à qn: Birinin kanılarına bütün
yüreğiyle katılmak; birini "tasvipetmek, tutum ve
düşüncelerini benimsemek, beğenmek,
bénef er. hlk. Çıkar; yarar; kâr.
bénéfice er. 1. Yarar (Quel bénéfice avez-vous à
mentir?). 2. Kâr (Cette année il a réalisé de beaux
bénéfices). 3. Yardım (Ilcomptesurlebénéficedes
événements). 4. Üstünlük (Bénéfice d'âge). S.

149

bénit

Geliri yüksek olan papazlık orunu. 6. huk.
Yararlanma
(Bénéfice
des
circonstances
atténuantes). § Bénéfice d'inventaire: 1. huk.
Mirasçının defter tutma hakkı. 2. mec. İşi iyice
araştırdıktan sonra kabul etme koşulu (Accepter
une succession sous bénéfice d'inventaire). Au
bénéfice de: -in yaranna (Tout a tourné au
bénéfice de sa famille).Tirer bénéfice de qch:
-den yararlanmak; -den kâr sağlamak,
bénéficiaires, ve ad. 1. Yararlanan, kâr sağlayan,
kân olan; "lehtar (Il a été le principal bénéficiaire
du testament). 2. Kârla ilgili (La marge
bénéficiaire d'un commerçant).
3. Kârlı
(L'entreprise s'est révélée bénéficiaire).
bénéficier er. Kiliseden geliri olan papaz,
bénéficier gsz. 1. Kâr etmek. 2. Bénéficier de qch: a)
-den yararlanmak (Il a bénéficié de l'indulgence
du jury). b)-e sahip olmak (Bénéficier de grands
avantages. Il bénéficie d'un traitement élevé).
bénéfiques. Yararlı (Le voyage lui a été bénéfique).
benêt s. ve ad. Bön, enayi, alık. § Faire le benêt:
Bönlük, enayilik etmek,
bénévolat er. Hayır.
bénévole s. 1. İyi niyetli, bir karşılık ve çıkar
beklemeyen (Une aide, un service bénévole). 2.
Gönüllü (Infirmière bénévole).
bénévolement bel. 1. İyi niyetle; hayır için. 2.
Gönüllü olarak, hiçbir çıkar ve karşılık
beklemeden (Il travaille bénévolement).
bengali er. 1. Bir tür serçe. 2. Bengaldili, Bengalce.
bénignement bel. İyi yüreklilikle, tatlılıkla, iyilikle;
zararsızca
bénignité diş. 1. İyi yüreklilik, tatlılık, yumuşak
huyluluk(Le président du tribunal l'interroge
avec bénignité). 2. Dokuncasızlık, zararsızlık,
"selimlik (La bénignité d'une maladie).
bénin, bénigne s. 1. İyi yürekli, yumuşak huylu,
yumuşak (Une humeur bénigne, un critique
bénin). 2İ Dokuncasız, zararsız, "selim (Un
remède bénin; une tumeur bénigne).
béni-oui-ouier. ç. Evetefendimci; her şeye eyvallah
diyen, her şeye kavuk sallayan (Une assemblée de
béni-oui-oui).
bénir gçl. 1. Dua etmek, hayır dua etmek (Le prêtre
bénit la foule des fidèles). 2. Rahmet okumak. 3.
Şükretmek, çok sevinmek (Je bénis le concours de
circonstances qui nous a réunis). 3. Şükranla
anmak (Je bénis le médecin qui m'a sauvé). 4.
Hamdetmek (Bénir Dieu). S. Kutsamak, kutlu
kılmak (Bénir un mariage. L'évêque bénit les
bateaux qui partent pour la grande pêche).
bénit,e s. Dinsel törenle duası yapılıp kutsal
kılınmış, okunmuş; kutsanmış (Eau bénite, pain

benitier
bénit). § C'est pain bénit: 1. Oh oldu; tam hak
etmişti bunu. 2. İyi bir fırsat bu, Tanrının bir
lütfü...
bénitier er. 1. (Kiliselerde) Okunmuş su kabı. 2.
İstiridye kabuğu. § Grenouille de bénitier: hlk.
Softa. Se démener, s'agiter comme un diable dans
un bénitier: tkz. Çok rahatsız bir durumda olmak ;
kötü bir durumdan kurtulmak için çırpınıp
durmak. Saca basmış çingene gibi çırpınmak,
benjamin,e ad. 1. En çok sevilen evlât. 2. Bir
ailenin, bir topluluğun en küçük kişisi (La
benjamine de la famille).
benjoin er. Aselbent.
benne, banne diş. 1. Hamal küfesi. 2. Bağ
bozumunda kullanılan üzüm sepeti. 3. Kömür
ocaklarında, kömür taşımaya özgü küçük vagon;
bu kömürü yukarı çıkarmakta kullanılan metal
kafes. 4. Yük kamyonlarının inip kalkan kasası,
benoît,e s. 1. İyi yürekli, iyiliksever. 2. mec.
Görünüşte iyi yürekli, içi düşman dışı dost (C'est
un benoît personnage qui racontait sur vous, dès
que vous étiez parti, des histoires abominables). 3.
Kutsanmış, kutlu. 4. Sofu.
benoîte
bitb. Mübarekotu.
benoîtement bel. 1. Yapma bir iyi yüreklilikle;
iyiliksever görünerekten. 2. Yalancı sofulukla,
benzine diş. Benzin (Nettoyer une tache avec de la
benzine).
benzoateer. kim. Aselbent asidi tuzu.
benzoïque (acide) er. kim. Aselbent asidi, °asit
benzoik.
benzol er. Benzol.
béotien, ne s. ve ad. Kalın kafalı, kaba ruhlu,
hantal.
béotisme er. Kalın kafalılık, kaba ruhluluk,
hantallık.
béquillard,e s. ve ad. Koltuk değnekli; koltuk
değneğiyle yürüyen,
béquille
1. Koltuk değneği (Se déplacer avec des
béquilles, s'appuyer sur une béquille). 2. Destek
(Mettre une béquille sous une voiture). 3.
(Kapılarda) Topuz. 4. (Karaya oturmuş gemilere
vurulan) Payanda,
béquiller gsz. 1. Koltuk değneğiyle gezmek. 2. gçl.
Payanda vurmak (Béquiller un navire).
béquillon er. (Yürürken dayanmak için kullanılan)
Değnek.
ber, bers er. 1. (Eskiden) Beşik. 2. (Şimdi) Gemi
kızağı. 3. Araba korkuluğu,
berbères, vead. Berberi.
berbéridacées,
berbéridées
diş.
ç.
bitb.
Kadıntuzluğugiller.
herhéris er. bitb. Amberbaris, kadıntuzluğu.

150

bergerette
bercail er. 1. Ağıl. 2. mec. Hak yolu. 3. mec. Baba
ocağı, baba evi, yuva (Revenir, rentrer au bercail.
Retour au bercail).
berçant,e s. 1. Sallanan, sallantılı, salıncaklı (Une
chaise berçante). 2. diş. Sallanan sandalye,
sallantılı koltuk, salıncaklı koltuk,
berceau er. 1. Beşik (Du berceau à la tombe:
Beşikten mezara kadar). 2. mec. Çocukluk çağı,
bebeklik çağı. 3. Doğum yeri (La Corse, ce
berceau de Bonaparte). 4. mec. Kaynak, bir şeyin
ilk ortaya çıktığı yer (L'Asie centrale est le berceau
de la civilisation). 5. (Taşçılıkta) Beşik kalem. 6.
(Yapıcılıkta) Beşik tonoz. 7. (Bahçelerde) Beşik
biçiminde çardak. 8. (Makinelerde) Yatak, yastık
(Berceau de moteur). § Au berceau, dès le
berceau: Küçük yaştan, küçüklükten beri.
bercelonnette, barcelonnette diş. Asma beşik,
bercement er. 1. Beşik sallama; sallama (Le
bercement des flots). 2. mec. Oyalama, sallama,
bercer gçl. 1. Beşikte yada kucakta sallamak
(Bercer un enfant dans ses bras). 2. Sallamak,
üğrülemek (Dans le port, les vagues berçaient les
barques). 3. mec. Yatıştırmak, unutturmak
(Bercer une peine, une douleur). 4. Bercer qn de
qch: Birini -ile oyalamak (On l'a bercé de vaines
promesses). § Bercé de qch: -ile dolu (Il a eu une
enfance bercée de légendes pittoresques). § Se
bercer de qch: -ile oyalanmak; kendini -e
kaptırmak (Ilse berce d'illusions. Tu te berces des
promesses qu'on t'a faites).
berceur, euse .s. Uyku getirici, ninni gibi, tatlı (Un
rythme berceur).
berceuse diş. 1. Ninni. 2. Salıncaklı koltuk. 3. Beşik
sallayan kadın,
béret er. Bere (Béret de marin).
bergamote diş. 1. Beyarmudu. 2. Bergamot
(Essence de bergamote. Bonbon à la bergamote).
bergamotier er. Bergamot ağacı; beyarmudu ağacı.
berge diş. 1. Kıyı, kenar, yamaç (Berge d'un grand
fleuve. Berge d'un canal. Berge d'un chemin,
berge d'un fossé). 2. Bir tür dar ve uzun sandal. 3.
argo. Yaş, yıl (Des types de cinquante berges: Elli
yaşında adamlar).
berger, ère ad. 1. Çoban (Le berger conduit le
troupeau vers le pâturage. La bergère marche une
baguette à la main. Cabane de berger; chien de
berger). 2. mec. Önder, baş (Ces gens vous
trompent, ne les suivez pas, ce sont de mauvais
bergers). 3. Çoban köpeği (Un berger allemand).
§ L'étoile du berger: Çoban yıldızı, Venüs
gezegeni.
bergerette diş. 1. Çoban kızı. 2. Çobanaldatan
kuşu. 3. Bir tür çoban türküsü.

bergerie
bergerie diş. 1. Ağıl (Les moutons sont dans la
bergerie). 2. ç. Çoban sevilerini konu edinen şiir,
öykü, oyun (Les bergeries de Racan). § Enfermer
le loup dans la bergerie: Kediye ciğer teslim
etmek.
bergeronnette diş. hayb. Çobanaldatan (kuşu),
berginisation diş. Huy kömüründen petrol elde
etme yöntemi,
béribéri er. Beriberi. B vitamini eksikliğinden ileri
gelen sayrılık.
berle dış. bitb. Sukerevizi.
berline diş. 1. Bir tür lando arabası. 2. (Maden
ocaklarında) Küçük yük arabası,
berlingot er. 1. Bir tür kupa arabası. 2. tkz. Kötü
araba. 3. Akide şekeri,
berlinoises, ve ad. Berlinli.
berlue diş. Göz kamaşması. § Avoir la berlue:
Yanılmak, gerçeği görememek (Si je n'ai pas la
berlue, c'est bien votre père qui vient).
berme diş. (Hendek, kanal gibi yerlerde) Kenar
yolu; daracık yol.
bermuda er. Bermuda (Ilportait un bermuda).
bernache, barnache, bernacle</tj. hayb. Denizkazı,
akbaş.
bernardin, e ad. Saint Bernard tarikatından rahip
yada rahibe,
bernard-l'hermlte, bernard-i'ermite er. hlk.
Pavurya, yengeç,
berne diş. 1. Birini dört köşesinden çekilip gerilmiş
bir kilim üzerinde hoplatma biçiminde yapılan
muziplik; altıokka
(Onluiafaitsubirlaberne).
2. Alay, şaka, eğlenme. § En berne: Yarıya
indirilmiş, yarıya çekilmiş (Drapeau en berne,
pavillon en berne). Mettre en berne: Yarıya
indirmek, yarıya çekmek (Ona mis les drapeaux
en berne et on a décrété un deuil national).
berner gçl. 1. Berner qn: Birini işletmek, alaya
almak (A vec cette comédie du sport, on berne toute
la jeunesse du monde). 2. Aldatmak, atlatmak
(Elle bernait cet homme crédule en inventant
chaque jour de nouvelles raisons pour s'absenter).
3. (Bir kilim yada örtü üzerinde) Hoplatmak; altı
okka etmek.
bernicle diş. hlk. Denizkazı, akbaş,
bernique Uni. hlk. Ne gezer! Nerde! Boşuna! Ham
hayal! (Il faut de l'argent pour être heureux; sans
argent, bernique!).
bersaglier er. İtalyan hafif piyade eri.
berthe diş. 1. Kadınların dekolte üstüne giydikleri
pelerin. 2. Süt güğümü,
béryl er. Zümrüt kökenli türlü taşların genel adı
(Béryl vert, béryl bleu).
besace diş. Heybe. § Etre réduit à la besace: Yoksul

151

besoin
düşmek, beş paraya muhtaç kalmak,
besaiguë, bisaiguë diş. 1. Camcı çekici. 2. İki ağızlı
keser.
besant er. (Haçlı seferleri sırasında Avrupa'ya
sokulan) Bizans sikkesi,
bésef, bézef bel. hlk. Çok (Je n'en ai pas bésef).
beset, bessas er. (Tavla oyununda, zar oyunlarında)
Hep yek.
besicles
ç. alay. Gözlük,
bésigue er. Bezik oyunu, bezik,
besogne diş. İş, çalışma, görev (Il est accablé par sa
besogne quotidienne). § Aller vite en besogne: Eli
çabuk olmak; kısa sürede iyi iş çıkarmak. Avoir
fait de la belle besogne: tkz. İyi halt etmek (Vous
avez fait de la belle besogne!: İyi halt ettiniz!).
Abattre de la besogne: Çok iş görmek, az zamanda
çok iş yapmak, kendisine iş dayanmamak. Mettre
la main à la besogne: Elini işe atmak, bizzat
çalışmak. Tailler de la besogne à qn: 1. -e iş
göstermek. 2, -in başına işler açmak (Tu lui as
taillé de la besogne).
besogner gsz. Çalışmak, iş görmek,
besogneux,euse s. ve ad. Geçim sıkıntısı çeken;
ihtiyaç içinde olan (Des parents besogneux. Un
besogneux, une besogneuse).
besoin er. 1. Gerekseme, gereksinim, gereksinme,
"ihtiyaç (Besoin d'argent, besoin d'affection,
besoin de parler). 2. Yoksulluk (il est dans le
besoin, il faut lui venir en aide). 3. ç. Geçim;
yaşamak için gerekli olan şeyler. § Au besoin:
Gerektiğinde, "icabında (On peut, au besoin, se
dispenser de le prévenir). Pour les besoins de la
cause: Durum gereği (Il a improvisé une
explication de son retard, faite pour les besoins de
la cause, et à laquelle personne n'a cru). Avoir
besoin de qch: -e ihtiyacı olmak, -i "gereksinmek
(J'ai besoin d'unstylopour écrire). Avoir besoin de
f. qch: -meye ihtiyacı olmak; -mesi gerekmek;
-mek zorunluğunda olmak (Tu as besoin de
gagner ta vie. Il a besoin de se reposer. Nous
n'avons pas besoin de l'attendre, il nous
rejoindra). Avoir bien besoin de f. qch: -mesi pek
mi gerekmek; -mesi pek de gerekmemek (Vous
aviez bien besoin de le lui dire: Bunu ona
söylemeniz pek mi gerekliydi; bunu ona
söylememeliydiniz). Faire ses besoins: Dışarı
çıkmak, aptes bozmak. Faire ses petits besoins:
İşemek, çişini yapmak, küçük aptestini yapmak.
Satisfaire un besoin pressé: İşemek. Sentir,
éprouver le besoin de: -gereksinimi duymak.
Subvenir, pourvoir aux besoins de qn: -in geçimini
sağlamak; ihtiyaçlarını karşılamak (Il subvient
aux besoins de ses parents. Il pourvoit aux besoins

besson
d'une nombreuse famille). S'il en est besoin, si
besoin est: Gerekirse. II n'est pas besoin de, point
n'est besoin de f. qch: -mek gerekmez; -meye hiç
gerek yok (Il n'est pas besoin de chercher
longtemps pour trouver ce que tu demandes).
Qu'est-il besoin de f. qch: -meye ne gerek var
(Qu'est-il besoin d'aller chercher l'enfer dans
l'autre vie?).
besson,ne 5. vead. (Eskimiştir) İkiz.
bestiaire er. 1. Yırtıcı hayvanlarla güreşen
gladyatör. 2. (Ortaçağda) Hayvan öyküleri kitabı
(Bestiaire illustré).
bestial,e s. Hayvanca, hayvanlara özgü (Colère,
violence bestiale. Amour bestial).
bestialement bel. Hayvanca,
bestialiser gçl. Hayvanlaştırmak.
bestialité diş. 1. Hayvanlık, hayvanca kabalık. 2.
Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunma, hayvan
düzücülük.
bestiaux er. ç. 1. Çiftlik hayvanları, sürü hayvanları
(Les bestiaux de la ferme). 2. er. Hayvan (Qu'estce que c'est que ce bestiau?).
bestiole diş. Hayvancık, küçük böcek, böcecik.
béta, bêtasse s. ve ad. hlk. Aptal; kaz kafalı, kaz
(C'est un gros béta. Voilà une fille bêtasse).
béta er. Beta; Yunan abecesinin ikinci harfi. §
Rayons béta: fiz. Beta ışınları,
bétail er. Sürü hayvanları, hayvan. § Le gros bétail:
Mal, yılkı; büyük baş hayvanlar. Le petit bétail:
Davar, küçük baş hayvanlar. Traiter qn comme
du bétail: Birine karşı hayvan gibi davranmak,
hayvan gibi işlem yapmak,
bétaillère diş. Hayvan vagonu; hayvan taşımak için
kafes, hayvan kafesi (Transporter des vaches en
bétaillère).
bête diş. 1. İnsan dışındaki bütün hayvanlara verilen
ortak ad, "behime (Bêtes et gens). § Bête à bon
dieu: Hanım böceği. Bête de somme: Yük
hayvanı. Bête de trait: Koşum hayvanı. Bête à
cornes: Boynuzlu hayvan. Bête fauve: Yırtıcı
hayvan (Le lion et le tigre sont des bêtes fauves).
Bêtes puantes: Tilki, sansar, porsuk gibi pis
kokulu hayvanlar. La bête noire: En çok tiksinilen
kimse (C'est ma bête noire). Chercher la petite
bête: Öküz altında buzağı aramak; ille bir kusur
bulmaya çalışmak (Son seul souci est de chercher
la petite bête dans le travail des autres). Etre
malade comme une bête: Çok rahatsız olmak ; ağır
hasta olmak. Regarder qn comme une bête
curieuse: Deve nalbant dükkânına bakar gibi
bakmak; hayret ve merakla bakmak. Morte la
bête, mort le venin: Yılan gitti, tehlike bitti. 2.
Kafasız, hayvan gibi adam. S Faire la bête:

152

beuglante
Aptallık etmek, kafasızlık etmek, işi aptallığa
vurmak. Grosse bête, grande bête: (Sevgi anlatır)
Koca kafa! Hay koca aptal! 3. s. Aptal, kaz kafalı
(Tu es vraiment bête!). Etre bête comme ses pieds,
comme une cruche: Çok aptal olmak. Etre bête à
manger du foin: Eşek kafalı olmak; önüne samanı
koy yesin. Etre bête de f.qch: -mekle aptallık
etmek (Je suis bête d'avoir agi de la sorte). C'est
bête comme chou: Çok kolay; basit bir şey bu.
C'est bête: Saçma; tuhaf (C'est bête, je ne m'en
souviens pas).
bétel er. Hindistanda yetişen bir tür tırmanıcı biber
ağacı, tembul,
bêtement bel. Aptalca, enayice (Il a été tué bêtement
dans un accident de voiture).
bêtifiant,e s. Aptallaştıran, alıklaştıran (Journal
bêtifiant; film bêtifiant).
bêtifier gçl. 1. Aptallaştırmak, alıklaştırmak,
sersemleştirmek. 2. gsz. Saf. saf konuşmak; işi
saflığa, çocukluğa vurarak konuşmak (Père qui
bêtifie avec son jeune enfant). § Se bêtifier:
Sersemlemek, alıklaşmak (On se bêtifie à rester
longtemps sur la plage).
bêtise diş. 1. Budalalık, aptallık (Faire preuve de
bêtise: Aptallık etmek. Il est d'une rare bêtise). 2.
Budalaca söz yada iş (Il ne cesse pas de dire des
bêtises). 3. Çılgınlık, delice bir davranış (Il faut
l'empêcher de faire des bêtises). 4. Önemsiz şey,
bir hiç ((Il passe son temps à des bêtises. Se
brouiller pour une bêtise).
bétoire diş. 1. Yağmur çukuru. 2. Kimi akarsuların
içinde yitip gittiği derin çukur; düden,
béton er. 1. Beton (Un mur de béton, un pont en
béton). 2. mec. (Sporda) Aşın savunma, çok
güçlü savunma (Faire le béton: Aşırı savunma
yapmak, çok güçlü bir savunma yapmak).
bétonnage er. Betonlama; beton atma, beton
dökme.
bétonner gçl. 1. Betondan yapmak (Bétonner un
immeuble). 2. (Futbolda) Aşın savunma yapmak,
çok güçlü bir savunma yapmak,
bétonnière diş. Beton karmaya yarayan makine;
beton karmacı,
bette, blette diş. Pazı.
betterave diş. Pancar (Betterave sucrière; salade de
betteraves).
betteravier, ère s. 1. Pancara değgin (Culture
betteravière). 2. er. Pancar üreticisi,
bétyle er. Eskilerin Tann evi gözüyle bakıp bir put
gibi taptıklan kutsal taş.
beuglant er. hlk. Çalgılı gazinonun bayağısı, baloz,
beuglante diş. Avaz avaz çığnlan türkü; gürültülü
protesto (Pousser une beuglante).

beuglement
beuglement er. 1. Böğürme (Le beuglement du
taureau). 2. Büyük gürültü, bağırtı (Beuglement
d'un chanteur; beuglement d'une fanfare).
beugler gsz. 1. Böğürmek. 2. mec. Bangır bangır
bağırmak. 3. gçl. Boğazını yırtarcasına okumak
(Beugler une chanson).
beurre er. 1. Tereyağı (Mettre du beurre sur une
tartine). 2. Koyu bitkisel yağ (Beurre de cacao;
bourre de noix de coco). § Assiette au beurre:
Yağlı kuyruk. Beurre salé: Tuzlu yağ. Beurre
fondu: Erimiş yağ. Beurre noir: Yanmış yağ.
Beurre rance: Acımış yağ. Petit-beurre: Bisküvi.
Au beurre noir: Morarmış (Ckilau beurre noir).
Comme dans du beurre: hlk. Çok kolayca,
kolaylıkla (La viande est tendre, le couteau y
entre comme dans du beurre). C'est du beurre:
Çok kolay; çok kolay bir iş bu. Compter pour
du beurre: Hesaba katılmamak, sayılmamak.
Faire son beurre: Varsıllaşmak, zengin olmak,
dünyalığını doğrultmak. Mettre du beurre dans
les éplnards: Durumu düzeltmek, durumu
kurtarmak (Ça met du beurre dans les épinards).
beurré er. Ağızda eriyen bir tür armut,
beurrée diş. Tereyağı sürülmüş ekmek dilimi,
beurrer gçl. Tereyağı sürmek (Beurrer du pain, les
tartines).
beurrerie diş. 1. Yağhane. 2. Yağ sanayii,
beurrier,ère s. 1. Tereyağına değgin (Industrie
beurrière). 2. er. Yağ tecimiyle uğraşan, yağ
satıcısı. 3. er. Yağ kabı. 4. diş. Yayık,
beuverie diş. fçki âlemi (Le repas dégénéra en
beuverie).
bévue diş. 1. Yanılgı, yanlışlık, "hata (Commettre
une bévue. Les bévues des hommes politiques). 2.
Saçmalık, aptallık, düşüncesizlik (Quelle bévue
de les inviter ici).
bey er. T. Bey (Le bey de Tunis).
beylical,e s. Beye değgin; beyliğe değgin (Le
gouvernement beylical).
beylicat er. Beylik, bey ülkesi,
bézoard er. Bazı hayvanların midesinden çıkan ve
panzehirtaşı demlen taş.
biais er. 1. Eğildik, eğik yön, eğik çizgi (Le biais
d'un mur, d'une voûte). 2. mec. Dolaylı yol,
dolambaçlı çare (Il cherche un biais pour éviter
cette démarche). § De biais, en biais:
Yanlamasına, verevliğine, yan (Regarder de
biais. Traverser la (Accorder une augmentation
de salaire par le biais d'une indemnité spéciale).
biais,es. 1. Yanlamasına, verev (Unpont biais). 2.
Dolambaçlı (Une réponse biaise).
biaiser gsz. 1. Yanlamasına, verev olmak;

153

biche

yanlamasına, verev gitmek. 2. Dolambaçlı
yollara baş vurmak (Avec moi, il est inutile de
biaiser, allez droit au fait).
bibelot er. 1. Biblo. 2. Değersiz ve önemsiz şey,
zımbırtı.
biberon er. Emzik, biberon (Nourrir un enfant au
biberon).
biberon,ne s. İçki düşkünü,
biberonner gsz. tkz. Aşırı ve sık sık içmek,
bibi er. tkz. 1. Küçük kadın şapkası. 2. adi. hlk.
Ben, bendeniz (C'est à bibi: Bu benimdir,
bendenizindir. C'est bibi qui a fait ça: Bunu yapan
bendeniz).
bibine diş. hlk. Kötü içki, berbat içki.
bible diş. 1. Tevrat ve İncil'in bir aradaki nüshası,
Kutsal kitap. 2. Her an başvurulan temel kitap
(Ce dictionnaire était pour lui une véritable bible).
§ Papier bible: Çok ince baskı kâğıdı,
bibliographe er. Kitap bilgini; 'kaynakçacı,
bibliographie diş. "Bibliyografya, 'kaynakça,
bibliographique s. Kaynakçaya değgin (La notice
bibliographique).
bibliomancie diş. Kitap falı.
bibliomane er. Kitap meraklısı, *okursu.#
bibliomanie diş. Kitap merakı, kitap düşkünlüğü,
'okursuluk.
bibliophile ad. Kitapsever,
bibliophilie diş. Kitapseverlik,
bibliothécaire ad. Kütüphaneci; kitaplık memuru,
bibliothéconomie
diş.
'Kitaplıkbilim,
kütüphanecilik,
bibliothèque
diş.
Kitaplık,
kütüphane
(Bibliothèque
nationale,
municipale,
universitaire. Une bibliothèque de prêt). § Un rat
de bibliothèque: Kitaplık faresi; bütün zamanını
kitaplıklarda geçiren kimse. Une bibliothèque
ambulante: Ayaklı kütüphane; her şeyi bilen
kimse.
bibliques. Kutsal kitaba değgin (Etudes bibliques).
bicaméralisme, bicamérisme er. Çift meclisli
yönetim,
çift meclislilik
(Bicaméralisme
britannique).
bicarrées, mat. Dördüncü kuvvetten,
bicentenaire s. 1. İkiyüz yıllık (Une tradition
bicentenaire). 2. er. İkiyüzüncü yıldönümü (Le
bicentenaire de l'indépendance américaine).
bicéphale s. İki başlı, çiftbaşh (L'aigle bicéphale).
biceps s. ve ad. anat. Bir ucu çatal (kas); kas
(Gonfler les biceps pour montrer sa force) § Avoir
des biceps: Pazusu kuvvetli olmak,
biche diş. 1. Dişi geyik, maral. 2. mec. Kibarlığa
özenen kadın; nazeninliğe özenen kenarın
dilberi. § Ventre de biche: Açık kula rengi.

bicher
bicher gsz. hlk. 1. Yolunda gitmek, iyi gitmek (Ça
biche: İşler yolunda gidiyor). 2. tkz. Eğlenmek,
keyif çatmak (Il biche).
bichette diş. Yavru maral; sevgili, cici (Viens, ma
bichette).
bichon,ne ad. 1. Uzun dalgalı ve yumuşak tüylü bir
cins fino köpeği. 2. İpek şapkaları temizlemek için
kullanılan bir tür küçük yastık,
bichonner gçl. 1. (Saçlan) Kıvırmak. 2. Süslemek
(Bichonner un enfant) § Se bichonner: Süslenmek
(Elle passe des heures devant la glace à se
bichonner).
bicolore s. tki renkli (Une écharpe, un drapeau
bicolore).
biconcave s. tki yüzü içbükey, iki yüzü obruk
(Lentille biconcave).
biconvexe s. İki yüzü dışbükey, iki yüzü tümsek
(Lentille biconvexe).
bicoque diş. 1. (Eskiden) Zayıf kale. 2. Ev
bozuntusu, kulübe (Il loge dans une bicoque
sordide. Habiter une vieille bicoque). 3. Küçük
kent.
bicorne s. ve ad. 1. Çift uçlu (L'utérus bicorne d'un
mammifère). 2. tki uçlu köşeli şapka (Un bicorne
d'académicien).
biculturalismeer. İki kültürlülük (Lebiculturalisme
du Canada).
biculturel,le s. İki kültürlü (Pays biculturel).
bicycle er. Ön tekerleği döndürülen eski biçim
bisiklet.
bicyclette diş. Bisiklet; *çifteker.
bidasse er. hlk. Asker.
bide er. hlk. 1. Karın, göbek (Avoir un gros bide). 2.
Fiyasko, başarısızlık. 3. Yalan, palavra (Ce n'est
pas du bide, c'est vrai). § Faire un bide:
(Tiyatroda) Tam bir başarısızlığa uğramak,
bident er. İki çatallı yaba.
bidet er. 1. At (Enfourcher son bidet). 2. Taharet
çanağı, bide.
bidoche diş. hlk. Et (On nous a servi à midi une
infâme bidoche).
bidon er. 1. Aşağı yukarı beş litrelik kova, çotra
(Bidon de lait). 2. Teneke, bidon (Bidon
d'essence). 3. Matara (Bidon de campeur, bidon
de soldat). 4. hlk. Mide, karın, işkembe (Se
remplir le bidon: İşkembesini şişirmek, bir şeyler
yemek). 5. hlk. Yalan, uydurma, palavra (C'est du
bidon. Ce n'est pas du bidon, c'est l'exacte vérité).
6. s. Uyduruk, uydurma, düzmece (Un attentat
bidon).
bidonnant,es. hlk. Çok tuhaf, acaip, gülünç,
bidonner (se) gsz. hlk. 1. Gülmekten katılmak 2.
Gırgır geçmek, matrak geçmek.

154

bien
bidonville er. Gecekondu mahallesi; gecekondu
semti.
bidule er. hlk. Alet, şu şey (Passe-moi ton bidule,
que je répare mon vélo).
bief er. 1. Değirmen arkı. 2. (Gemi işleyen
kanallarda) İki kapak arası.
bieüe diş. Devim ileten kol, "hareket kolu (Bielles
d'un moteur).
bien er 1. İyilik, hayır (Penser au bien général). 2. İyi
(Distinguer le bien du mal). 3. Mal, anamal (Il a
dépensé tout son bien. H considère comme son bien
tout ce qu 'il trouve). 4. Mülk (Les biens vacants ont
été nationalisés). § Pour le bien de: -in yararına; -in
iyiliği için (C'est pour le bien de votrefrère queje lui
dis cela). Dire du bien de qn; parler en bien de qn:
Birinin lehinde konuşmak. Mener qch à bien: -i
başarmak, iyi bir sonuca vardırmak. Changer qch
en bien: Düzeltmek, "ıslah etmek. Avoir du bien:
Malı mülkü, serveti olmak. Vouloir du bien à qn:
Birinin iyiliğini istemek (Je lui veux du bien).
Fairedu bien à qn: -e iyi gelmek (Le grand air vous
fera du bien). Prendre qch en bien: -i iyiye almak,
kötüye almamak (Il faut prendre en bien les
remarques qui vous sont faites). Etre du dernier
bien avec qn: -ile arası çok iyi olmak; -in yakını
olmak, aralarından su sızmamak. Périr corps et
biens: İçindeki yolcu ve eşya ile birlikte batmak
(Le navire a péri corps et biens). En tout bien tout
honneur: İyi niyetle, hiç bir şey beklemeden (II
l'entoure d'attentions en tout bien tout honneur).
Grand bien vous fasse: Al da hayrını gör; sana
mübarek olsun. Bien mal acquis ne profite jamais:
Haram maldan hayır gelmez. Le mieux est
l'ennemi du bien: En iyi, iyinin düşmanıdır; bir
şeyin en iyisini yapayım diye beklersen hiç bir şey
yapamazsın.
bien s. 1. İyi, güzel, yakışıklı (Elle a dû être bien dans
sa jeunesse). 2. Yetkili, güvenilir, ciddî (C'est un
homme bien à qui on peut confier ce travail). 3.
Rahat, hoş (On est bien à l'ombre de ces arbres). §
Etre bien avec qn: -ile arası iyi olmak (Il est bien
avec son directeur).
bien bel. 1. İyi, gereği gibi (Il a bien agi). 2. İyi
koşullarla (lia bien vendu sa voiture). 3. Pek, pek
çok (Je suis bien content de vous voir en bonne
santé). 4. Aşağı yukarı, hemen hemen (Ilya bien
dix ans). § Bien de, bien des: Birçok, pek çok (Il
nous donne bien du souci; tu as bien de la chance; il
m'afaitbiendumal. Je l'aipris bien desfois. Ellea
bien des ennuis en ce moment). Eh bien: Eh peki,
pekâlâ. C'est bien fait, c'est bien fait pour: Oh
oldu, iyi oldu; -e oh oldu, iyi oldu (Vous avez été
victime de votre propre piège, c'est bien fait. Tu

bien-aimé
n 'as pas tenu compte de mes conseils et il t'est arrivé
ce malheur, c'est bien fait pour toi). Aussi bien:
Hem, zaten (Je ne pourrai pas venir demain; aussi
bien tu n'as plus besoin de mon aide, puisque tout
est fini). Bien plus: Dahası, üstelik (Il est
intelligent, bien plus il est travailleur). Aller bien:
1. Sağlığı yerinde olmak (Je vais bien ces jours-ci).
2. (İşler için) Yolunda gitmek, iyi gitmek (Ça va
bien. Les affaires vont bien). Vouloir bien: Kabul
etmek, pekâlâ demek (Je veux bien qu'il aille,
mais plus tard). Si bien que: l.Öyle ki, o kadar ki.
2. Bu yüzden, bundan dolayı (Il a bu toute la nuit,
si bien qu'il était malade le lendemain). Bien que:
-sine karşın, -sine rağmen; -diği halde (Il n'aide
personne, bien qu'il soit très riche). Aussi bien
que...: -gibi, -diği gibi. Hem..., hem de... (Il a
chassé sa femme aussi bien que ses enfants:
Karısını olduğu gibi çocuklarını da kovdu. Hem
karısını hem de çocuklarını kovdu).
bien-aimé,es. 1. En çok sevilen, gözbebeği (Un fils
bien-aimé)2. ad. Sevgili (Il cherche sa bien-aimée.
Son bien-aimé l'a quittée).
bien-dire er. Güzel söz, güzel konuşma, iyi ve rahat
konuşma.
bien-être er. 1. Rahat, rahatlık (Il cherce avant tout
son bien-être). 2. "Huzur, erinç (Ressentir un bienêtre général). 3. Gönenç, refah (Le bien-être
social).
bienfaisance diş. 1. Yardımseverlik, iyilikseverlik,
hayırseverlik.
2.
Hayır,
hayır
işleri
(Etablissements de bienfaisance).
bienfaisant,e s. 1. Yardımsever, hayırsever. 2.
Sağlığa iyi gelen, onduran (L'action bienfaisante
d'un climat, d'une cure).
bienfait er. 1. İyilik, lütuf (// a comblé de bienfaits
tous ses amis). 2. Yarar (Les bienfaits de la
civilisation).
bienfaiteur, trice s. ve ad. İyilikçi; babalık yada
analık eden, "velinimet (La bienfaitrice d'un
orphelin. Membre bienfaiteur d'une association.
Bienfaiteur du peuple).
bien-fondé er. 1. Doğruluk, haklılık, yerindelik
(Personne ne conteste le bien-fondé des
revendications des ouvriers). 2. Gerçeğe
uygunluk, gerçeklik (Nous examinerons le bienfondé de votre réclamation).
ien-fonds
er.
Mülk,
taşınmaz
mallar,
"gayrimenkul.
ienheureux,euse s. l.Çok mutlu (Bienheureux
qui peut vivre en paix: Dağdağasız yaşayabilene
ne mutlu). 2. ad. Kilisece Ermiş ilân edilmiş
kişi (Dormir comme un bienheureux: Rahat
rahat uyumak).

155

bifteck

bien-jugé er. Yasa ve usule uygunluk,
biennal,es. 1. İki yıllık (Unplan biennal). 2. diş. İki
yılda bir yapılan yarışma, sergi şölen, "ikiyıldabir
(La biennale de Venise).
bienséance diş. 1. Yakışık, yol yöntem, edeplilik,
"hayâ duygusu (Sa toilette brave les bienséances).
2. Muaşeret kuralları, görgü kuralları (Elle avait
appris la bienséance chez un comte).
bienséant,e s. Yerinde, uygun, yakışık,
bientôt bel. Az sonra, birazdan, yakında (Nous
reviendrons bientôt. Vous serez bientôt payé). §A
bientôt: Haydi, hoşça kalın; şimdilik Allaha
ısmarladık,
bienveillamment bel. İyi yüreklilikle,
bienveillance diş. 1. İyi dileklilik, "hayırhahlık, iyi
yüreklilik (Il témoigne de la bienveillance à l'égard
de ses élèves). 2. "Teveccüh (Il cherche à gagner la
bienveillance de ses supérieurs). § Montrer de la
bienveillance à qn: Birine karşı "teveccüh
göstermek. Se concilier la bienveillance de qn:
Birinin "teveccühünü kazanmak,
bienveillant,e s. İyilikister, iyi dilekli, "hayırhah
(Un homme bienveillant. Il s'est montré fort
bienveillant à mon égard).
bienvenir (Eskimiştir) Se faire bienvenir de qn:
Biri tarafından hoş karşılanmak, iyi ağırlanmak
(Yalnız bu deyimde kullanılır),
bienvenu,es. 1. Hoş karşılanan (L'homme bon est
bienvenu partout). 2. Tam zamanında yapılan,
olan, isabetli (Remarque bienvenue). 3. ad. Hoş
geldi safa geldi, baş üstünde yeri var (Votre offre
est la bienvenue: Önerinizin başım üstünde yeri
var). § Soyez le bienvenu, la bienvenue: Hoş
geldiniz.
bienvenue diş. Geliş, varış (Célébrer la bienvenue
d'un homme d'Etat). § Discours de bienvenue:
Karşılama söylevi. Souhaiter la bienvenue à qn:
Birine hoşgeldiniz demek; hoşgeldiniz dileğinde
bulunmak (Au moment où vous mettez le pied
dans notre pays, je vous souhaite la bienvenue).
bière diş. 1. Bira (Bière blonde, bière brune). 2.
Tabut (Descendre la bière au fond de la fosse.
Porter la bière en terre). § Ce n'est pas de la petite
bière: tkz. Az şey değil; laf değil. C'est de la petite
bière: Önemsiz şey, pek güç bir şey değil,
biffage er. Çizme, karalama (Biffage d'un mot).
biffe diş. hlk. Piyade sınıfı, piyadeler,
biffer gçl. Üstünü çizmek, karalamak (Biffer une
phrase, un mot).
bifide s. İkiye yarılmış (Pétale bifide, sabot bifide).
bifocal,e s. İki odaklı, çift odaklı (Lunettes
bifocales.
bifteck er. Biftek.

bifurcation
bifurcation diş. 1. fkiye ayrılma, çatallanma, sapak
(Bifurcation d'un chemin defer, bifurcation d'une
route). 2. mec. Yön değiştirme (La bifurcation
dans les études).
bifurquer gsz. 1. İki kola ayrılmak (La voie de
chemin de fer bifurque à cet endroit). 2. Yön
değiştirmek, sapmak, yönelmek (Le train a
bifurqué sur une voie de garage. Ses affaires
allaient mal, il bifurqua vers la politique).
bigame s. ve ad. İki evli, ikieşli (Il est bigame. Une
bigame).
bigamie diş. İki evlilik, ikieşlilik.
bigarade
Bir tür turunç,
bigaradier er. Bir tür turunç ağacı,
bigarré,e s. 1. Alaca, alacalı (Une chemise
bigarrée). 2. Karışık, ayrı ayrı türden (Unelangue
bigarrée; une société bigarrée). 3. Bigarré de qch:
-ile alacalanıp bulacalanmış; -ile dolu (Une valise
bigarrée d'étiquettes).
bigarreau er. bitb. Alacakiraz.
bigarreautier er. bitb. Alacakiraz ağacı,
bigarrer gçl. 1. Alacalamak, alaca bulaca yapmak.
2. Bigarrer de qch: -ile alacalamak (Les pampres
bigarraient d'ombre et de clair sa charmante
figure). 3. Değişiklik vermek, renklendirmek
(Toutes les nuances qui bigarrent la vie commune).
bigarrure diş. 1. Alacalık (La bigarrure d'une
étoffe). 2. Değişik oluş, çeşitlilik, renklilik (Les
bigarrures du style témoignent de sa fantaisie
débridée).
bigle s. (Eski) Şaşı.
bigler gçl. 1. Şöyle bir bakmak (Bigle un peu cette
voiture). 2. gsz. Şaşı bakmak. 3. Bigler sur qch: -e
göz koymak, göz dikmek (Il bigle toujours sur les
femmes).
bigleux, euse s. ve ad. hlk. Şaşı.
bigophone er. 1, Mukavva düdük, mukavva flüt. 2.
tkz. Telefon (Je te donnerai un coup de
bigophone: Sana bir telefon ederim).
bigorne diş. İki ucu sivri örs; bakırcı örsü, kuyumcu
örsü,
bigorneau er. 1. Küçük örs. 2.Birtürmidye. 3 .argo.
Deniz topçu eri.
bigorner gçl.
1. Örs üstünde
döverek
yuvarlaklaştırmak. 2. hlk. Bükmek, kıvırmak. 3.
Çarpmak, hasara uğratmak (Bigorner sa voiture
contre un arbre. L'autocar a bigorné deux voitures
en stationnement). § Se bigorner: Kavga etmek,
dövüşmek.
bigot,es. ve ad. Kaba sofu, yobaz (Un homme bigot;
une bigote).
bigoterie diş. Kaba sofuluk, yobazlık (Sa bigoterie
va jusqu'à la superstition).

156

bilingue
bigoudi er. Bigudi; *sarmaç, 'kıvırtmaç (Mettre des
bigoudis. Une femme en bigoudis).
bigre Uni. Vay camna! Vay anasını be! (Bigre! Il fait
froid ce matin).
bigrement bel. tkz. Çok, pek (Il fait bigrement
chaud! Il a bigrement changé ces dernières
années).
bihebdomadaire s. Haftada iki kez olan yada
yayımlanan (Revue bihebdomadaire).
bihoreau er. hayb. Gece balıkçılı,
byou er. 1. Mücevher, cevahir (Mettre ses bijoux).
2. Güzel çocuk, cici çocuk. 3. Cici şey, çok güzel
şey.
bijouterie diş. 1. Mücevhercilik. 2. Cevahirci
dükkâm. 3. Mücevherat, takı.
bijoutier,ère ad, Cevahirci, mücevheratçı.
bikini er. Bikini, bikini mayo (Elleportait un bikini
bleu).
bilaner. Bilanço, *dengelem. § Faire le bilan de: -in
bilançosunu yapmak (Après avoirfait le bilan de la
situation, nous avons décidé de continuer), f
Déposer son bilan: 1. tic. Battığım ilân etmek. 2.
mec. Yenildiğini kabul etmek.
bilatéral,e s. İki yanlı, iki taraflı (Paralysie
bilatérale. Un accord bilatéral).
bilboquet er. 1. Birbirine uzunca bir kordonla bağlı
bir yuvarlakla bir çomaktan ibaret oyuncak. 2.
Hacıyatmaz. 3. (Kart, davetiye gibi) Küçük baskı
işleri.
bile diş. 1. Öd, safra. 2. mec. Öfke. § Décharger,
épancher sa bile: Öfkesini boşaltmak. Décharger
sa bile sur qn: -den öfkesini almak (Il a déchargé sa
bile sur sa femme). Echauffer la bile de qn: -in
kafasını kızdırmak; öfkelendirmek (Toutes ces
fadaises échauffent ma bile). Se faire de la bile:
Meraklanmak, kaygılanmak, üzülmek (Jemefais
de la bile pour l'avertir de mes enfants).
biler (se) hlk. Meraklanmak, kaygılanmak,
üzülmek (Ne te bile pas pour moi, je me
débrouillerai).
bileux, euse s. Çabuk kaygılanan, çabuk üzülen (Il
n'est pas bûeux).
biliaire s. Öde değgin, safraya değgin (Sécrétion
biliaire). § Calculs biliaires: Safra taşı. Vésicule
biliaire: Safrakesesi,
bilieux, euse s ve ad. 1. Safrası olan (Ilale teint jaune,
presque verdâtre des bilieux). 2. Ödümsü, öd
renginde, safra renginde. 3. mec. Hırçın, çabuk
kızan, geçimsiz (Un tempérament bilieux).
bilingue s. ve ad. 1. İki dil üzere olan (Un
dictionnaire bilingue. Une édition bilingue). 2. İki
dil konuşan, iki dilli (Une région bilingue. Les
bilingues).

bilinguisme
bilinguisme er. İki dil konuşma, iki dillilik (Le
bilinguisme esi reconnu dans de nombreux Etats
de l'Inde).
bili er. (İngiliz parlamentosunda) Yasa tasarısı yada
yasa.
billard er. 1. Bilardo (Faire une partie de billard). 2.
tkz. Ameliyat masası (Passer, monter sur le
billard: Ameliyat olmak). 3. tkz. Yağ gibi,
dümdüz (Cette route est un vrai billard). § C'est du
billard hlk. Çok kolay, tereyağından kıl çekmek
gibi bir şey.
bille diş. 1. Bilya (Les enfants jouent aux billes). 2.
tkz. Kafa, yüz (Il a une bonne bille). 3. Tomruk
(Bille de bois). § BiUe de billard: Dazlak kafa.
billebaude diş. Karışıklık. § A la billebaude:
Karmakarışık, düzensiz,
billet er. 1. Tezkere, pusula (Ecrire, envoyer un
billet. 2. Bilet (Prendre un billet d'avion. Un billet
de loterie. Entrer avec billet, sans billet. Le
contrôle des billets. Billet de théâtre, de concert.
Billet d'aller; billet d'aller et retour). 3. Kâğıt para
(Mettre, ranger ses billets dans son portefeuille). 4.
Bono, senet (Protester un billet: Bir senedi
protesto etmek. Billet à ordre: Emre muharrer
senet. Billet à ordre en blanc: Açık bono. Billet au
porteur: Hamiline ödenen senet. Rembourser un
billet: Bir senedi ödemek). $ Billet de banque:
Banknot. Billet doux: Aşk mektubu, nâme
(Ecrire un billet doux à sa bien-aimée).
billette diş. 1. Soba odunu (Un fagot debillettes). 2.
Merdane.
billetterie diş. 1. Bilet satışı, biletçilik. 2. Bilet satış
yeri.
billevesée diş. Saçma şey, ipe sapa gelmez söz
(N'écoutezpas ces billevesées).
billion er. 1. (Eskimiştir) Milyar 2. Trilyon,
billon er. 1. (Eskiden) İçinde biraz gümüş bulunan
bakır para, mangır. 2. (Şimdi) Pirinçten basılmış
ufak para, ufaklık. 3. Tarlada sabanın meydana
getirdiği yastık,
billot er. 1. Kütük. 2. Örs kütüğü. 3. Üzerinde et vb.
doğranan, türlü işler yapılan kalın tahta. 4.
Hayvanların koşmalarına yada bir yere
girmelerine engel olmak için boyunlarına
bağlanan sırık, çangal. 5. Cellât kütüğü, § Périr
sur le billot: Kellesi kesilmek, cellat elinde can
vermek. J'en mettrais ma tête sur le billot:
Kellemi keserim!
bimane s. ve ad. İki elli (Animal bimane. Un
bimane).
bimbelot er. 1. Çocuk oyuncağı. 2. Değersiz ufak
tefek biblolar,
bimbeloterie diş. 1. Biblo yapımcılığı, bibloculuk.

157

biosphère

2. Biblolar (Boutique de bimbeloterie).
bimbelotier, ère ad. Biblocu.
bimensuel, les. Ayda iki kez yayımlanan yada olan
(Publication bimensuelle).
bimestriel, le s. İki ayda bir yayımlanan yada olan
(Revue bimestrielle).
bimétalliques. İki madenden oluşmuş,
bimétallisme er. İki temel madene, altın ile gümüş
madenlerine dayanan sikke sistemi. Çift maden
standardı (ilkesi),
bimoteurs. 1. Çift motörlü (Avion bimoteur). 2. er.
Çift motorlu uçak (Un bimoteur de transport).
binage er. Tarlayı ikinci kez çapalama, ikileme,
binaire s. İki sayısına dayanan, ikili birime
dayanan, ikili (Nombre binaire. Une analyse par
découpage binaire; rythme binaire).
binard, binart er. Kesme taş taşımaya özgü iki
tekerlekli araba.
binational,e s. Çift "tabiiyetti, çift uyruklu,
biner gçl. 1. İkinci kez çapalamak, ikilemek (Biner
un champ). 2. gsz. Bir günde iki ayin yapmak,
binette diş. 1. Çapa. 2. tkz. Surat (Une drôle de
binette). § S'en faire une binette: tkz. Surat asmak
(Eh bien, tu t'en fais une binette! Qu'est-ce qui
t'est arrivé?).
biniou er. Gayda, bröton gaydası.
binoclard,es. tkz. Gözlüklü (Etudiant binoclard).
binocle er. Kelebek gözlük, burun üstüne
tutturulan sapsız gözlük,
binoculaire s. vead. 1. İki gözle yapılan (La vision
binoculaire dorme la sensation du relief.) 2. İki
gözlü, iki göz için (Microscope, télescope
binoculaire). 3. diş. Orduda gözetleme işlerinde
kullanılan dürbün, gözetleme dürbünü,
binôme er. mat. İki terimli,
biobibliographie diş. (Bir yazarın) Yaşamöyküsü ve
yapıtları.
biochimie diş. Biyokimya, dirilkimya.
biochimiste ad. Biyokimyacı, dirilkimyacı.
biographe er. Yaşamöyküsü yazarı,
biographie diş. 'Yaşamöyküsü (Ecrire sa
biographie).
biographique
s.
'Yaşamöyküsel
(Notice
biographique).
biologie diş. Biyoloji, *dirimbilim.
biologiques. Biyolojiye değgin, 'dirimbilimsel.
biologiste er. Biyoloji bilgini, *dirimbilimci.
biométrie diş. Dirimölçüm.
bionique diş. 1. Dirimkurgu. 2. s. Dirimkurgusal.
biophysique diş. Biyofizik,
biopsie diş. hek. Mikroskopta incelemek üzere bir
dokudan parça alma, biyopsi,
biosphère diş. Biyosfer, *dirimyuvan.

biotope
biotope er. (Belirli bir hayvan ve bitki topluluğuna
yaşama koşulları sağlayan) Biyolojik ortam,
dirimsel ortam, yaşama ortamı,
biparti, bipartite s. 1. İki partili, çift partili (Un
gouvernement bipartite). 2. İki yanlı, çift taraflı
(Un accord bipartite).
bipartisme er. İki partili yönetim; çift partililik.
bipartition diş. İkiye bölünme (Bipartition
cellulaire).
bipède s. ve ad. 1. İki ayak üstünde yürüyen, iki
ayaklı (Les oiseaux sont bipèdes. L'hommeestun
bipède). 2. er. (Atlarda) Ayak çifti (Le bipède
antérieur).
bipédie diş. İki ayaklılık; iki ayak üstünde yürüme,
bipennes. 1. İki kanatlı, çift kanatlı. 2. diş. İki ağızlı
balta, eski Roma teberi,
biphasé,es. İki fazlı, iki evreli.
bipolaire s. İki kutuplu, iki *uçlaklı (Aimant
bipolaire).
bipolarisation diş. İki uçta toplama, iki kutupta
toplanma.
bipolarité diş. İki kutupluluk, iki uçluluk.
bique diş. tkz. 1. Keçi. § Vieille bique: Cadı, cadı
karı, cadaloz,
biquet er. tkz. Oğlak,
biquette diş. Genç keçi, çepiç,
biquotidienne s. Günde iki kez.
birbe er. hlk. Tirit, moruk (Un vieux birbe).
biréacteur er. İki reaktörlü uçak.
biréfringence diş. fiz. Çifte kırılma, çifte kırılış,
biréfringent,e s. fiz. Çifte kırılıştı,
birème diş. (Eskiden) İkişer sıra kürekli kayık,
gemi.
biribi er. 1. Eski bir kumar oyunu. 2. argo. Afrika
inzibat kıtası (Aller à biribi).
biroute diş. argo. Kamış, babafingo, yarak,
bis,es. Boz, boz renkli, esmer (ila un teintbis. La
toile bise. Le pain bis).
bis bel. 1. Bir daha, yinelenen (Il habite au 20 bis de
la Rue des Ecoles). 2. ünl. Bir daha, bir daha;
yeniden (Lepubliccriait. bis, bis). 3. er. Yineleme
(Un bis).
bisaïeul er. Dedenin yada ninenin babası (Des
bisaïeuls).
bisaïeule diş. Dedenin yada ninenin anası,
bisaille diş. 1. Esmer un. 2. (Bezelye ile burçak
karışığı) Tavuk yemi.
bisannuelle s. 1. İki yılda bir olan yada yayımlanan
(Cérémonie bisannuelle). 2. İki yıl süren, iki yıl
yaşayan (Plantes bisannuelles).
bisbille diş. tkz. Bir hiç yüzünden çıkan kavga,
bozuşma. § Etre en bisbille avec qn: -ile arası açık
olmak, bozuşmak.

158

bissexte

biscornu,es. 1. Çift boynuzlu. 2. Biçimsiz, çirkin. 3.
Tuhaf, acaip (Idées biscornues).
biscotiner. Peksimet.
biscotte diş. Fırında kurutulmuş ekmek dilimi;
şekersiz bisküvi; peksimet,
biscuit er. 1. Peksimet (Ration de biscuit). 2.
Bisküvi. 3. Mermeri andıran sırsız beyaz porselen
(Un bibelot en biscuit de Sèvres. Une statuette en
biscuit).
biscuitergçl. (Porselen için) Fırınlamak,
biscuiterie diş. 1. Peksimet yada bisküvi fabrikası.
2. Bisküvicilik.
bise diş. 1. Genellikle kuzey yada kuzey-doğudan
esen dondurucu yel; karayel (Il avait les doigts
engourdis par la bise).2. hlk. Öpücük. § faire une
bise à qn: -e bir öpücük vermek (Fais une bise à
papa).
biseau er. 1. Eğik olarak kesilmiş kenar, pah, şataf
(Le biseau d'une vitre). 2. Oyma kalemi. § En
biseau: Eğik olarak, yanlamasına (Une glace
taillée en Biseau. Un sifflet en biseau).
biseautage er. Pahlama,şataflama (Biseautaged'un
verre de montre).
biseauter gçl. 1. Pahlamak, şataflamak (Biseauter
un diamant, une glace). 2. (Oyunda) Kâğıtlara
işaret koymak (Biseauter les cartes).
biser gçl. 1. Yeniden boyamak (Biser une étoffe). 2.
hlk. Öpmek. 3. gsz. (Arpa, buğday vb. için)
Bozulup kararmak,
bisexualité^. İki eşeylilik, iki cinsiilik; erdişilik.
bisexuel,le s. İki eşeyli, iki cinsli; erdişi.
bismuth er. kim. Bizmut,
bison,ne ad. Hörgüçlü yaban öküzü, bizon,
bisou er. tkz. Öpücük (Fais un gros bisou à papa).
bisquain, bisquin er. Koyun postu,
bisque diş. (Her türlü etten yapılmış) Ezme çorbası
(Bisque de homard, bisque d'écrevisses).
bisquer gsz. hlk. Kızmak, çatlamak, kudurmak. §
Faire bisquer qn: Birini çatlatmak, kudurtmak
(Laisse-le tranquille, ne le fais pas bisquer).
Bisque, bisque, rage!: Çatla da patla!
bissac er. Heybe (Un paysan portant le bissac sur
l'épaule).
bisse diş. Karayılan.
bissecteur, trice s. ve ad. 1. İki eşit parçaya bölen
(Droite bissectrice). 2 .diş. Açıortayı, açıortay (La
bissectrice coupe un angle en deux parties égales).
bissection diş. İki eşit parçaya bölme,
bisser gçl. 1. Yinelemek, yeniden yapmak (Bisser
un couplet). 2. Yineletmek, yeniden yaptırmak
(Bisser un acteur, un soliste, un musicien).
bissexte er. Artık yıllarda şubat ayına eklenen yirmi
dokuzuncu gün, artık gün.

bissextile
bissextile s. Artık (Année bissextile: Artık yıl).
bissexué,e; bissexuel,le s. bitb. İki eşeyli, "erdişi
(Plantes bissexuelles).
bissot er. Çift demirli saban,
bistorte diş. bitb. Kurtpençesi.
bistouille diş. hlk. Kötü içki; içine alkol katılmış
kahve.
bistouri er. Neşter, bisturi,
bistournage er. 1. İğdiş etme. 2. Burma,
bistourner gçl. 1. Burmak. 2. İğdiş etmek,
bistre s. 1. Barut rengi, koyu esmer 2. er. Koyu
esmerlik, barut rengi,
bistré,es. Koyu esmer, yanmış, tunç rengi (Avoir le
teint bistré).
bistrer gçl. Barut rengi vermek, koyu esmer
yapmak.
bistrot er. hlk. 1. İçkili kahve; basit lokanta (On va
prendre un verre au bistrot d'en face. Il mange à
midi dans un petit bistrot). 2. (Eskiden) İçkili
kahve yada küçük bir lokanta işleten adam (Le
bistrot avait sorti dehors quelques tables).
bisulce, bisulque s. Çatal tırnaklı (hayvan).
bitonal,e s. İki tonlu (Voix bitonale).
bitord er. İnce ip, ispaolo.
bitoser. argo. Şapka.
bitte diş. 1. (Palamar bağlanılan) Baba; iskele
babası. 2. tkz. Kamış, babafingo, yarak,
bitter | biter] er. Bir tür acı likör,
bitumageer. Bitümleme, asfaltlama,
bitume er. 1. Bitüm, asfalt (Des ouvriers défoncent
le bitume pour réparer une canalisation) 2. hlk.
Kaldırım (Arpenter le bitume. Des peintres
exposent sur le bitume).
bitumer gçl. Asfaltlamak (Bitumer un trottoir, une
chaussée).
bitumeux,euse; bitumineux,euse s. Bitümlü;
bitümsü. Asfaltlı. Asfaltsı.
biture diş. hlk. Sarhoşluk, esriklik. Prendre une
biture: Kafayı iyice çekmek, sarhoş olmak. § A
toute biture: tkz. Var hızıyla, dolu dizgin, son
süratle.
,
bivalves, vead. l.İkiçenctli (Coquillage bivalve). 2.
diş. ç. hayb. Yassısolungaçlılar (Les bivalves).
biveau er. Kolları açılır kapanır gönye,
bivouac er. 1. Açık ordugâh. 2. Kamp yeri, kamp,
*dinlenek (Feux de bivouac. Coucher au
bivouac).
bivouaquer gsz. 1. Açık ordugâh kurmak. 2. Kamp
kurmak, dinlenek kurmak,
bizarre s. 1. Tuhaf, acaip, garip (Idée bizarre.
Vêtement bizarre). 2. Özençli, kaprisli, bir anı bir
anma uymayan (Un être bizarre).
bizarrement bel. Tuhaf bir biçimde.

159

blairer

bizarrerie diş. 1. Tuhaflık, acaiplik (La bizarrerie
d'une idée, d'une situation). 2. Özençlilik,
kaprislilik, bir anı bir anına uymazlık (Sa
bizarrerie n'était pas affectée).
bizut, bizuth er. argo. (Yüksek öğretim
okullarında) Birinci sınıf öğrencisi; acemi çaylak,
biablabla er. tkz. 1. Çene çalma, gevezelik, çançan.
2. Boş laf (Tout ça n'est que du biablabla, venons
au fait: Bütün bunlar boş lâf, sadede gelelim). §
Faire du biablabla: Çene çalmak,
blackboulage er. 1. Aleyhte oy verme; başarısızlığa
uğratma. 2. Sınıfta döndürme, sınıfta bırakma,
blackbouler gçl. 1. Aleyhteoy vermek, başarısızlığa
uğratmak, seçtirmemek
(Blackbouler
un
candidat aux élections). 2. Sınıfta bırakmak,
sınavda döndürmek (Blackbouler un élève). § Se
faire blackbouler: Başarısızlığa uğramak,
seçilememek, yenilmek,
black-out [Blakawt] er. Ing. Karartma (Fermer
volets et rideaux pour le black-out). § Faire le
black-out sur qch: -in konusunda susmak, hiç söz
etmemek (Faire le black-out surun événement,
sur une information).
black-rot [blakRit] er. Ing. Bir bağ hastalığı,
blafard,e s. Soluk, uçuk, akçıl (Un teint blafard.
Une lueur blafarde).
blague diş. 1. Tütün tabakası. 2. tkz. Yalan, kıtır. 3.
tkz. Şaka, matrak (Raconter des blagues). 4. Gaf,
hata (J'ai fais une blague. Il a fait des blagues dans
sa jeunesse et il en subit maintenant les
conséquences). § Sans blague!: Yapma! Şakayı
bırak! Matrak geçme! Şaka bir yana. Faire une
blague à qn: Birine bir şaka yapmak, bir muziplik
yapmak (Nous allons lui faire une blague).
Prendre qch à la blague: -i şakaya almak, ciddiye
almamak (Ilprend tout à la blague).
blaguer gsz. tkz. 1. Dalga geçmek, matrak geçmek
(Il blague encore, ne l'écoute pas. Vous blaguez!)
2. gçl. Blaguer qn: -ile matrak geçmek; alay
etmek; işletmek (Il avait une manière de blaguer
les gens sans les fâcher. Il blague sa femme sur son
nouveau chapeau). 3. Yalan söylemek, kıtır
atmak (Vous blaguez! Est-ce possible?).
blagueur,euse s. vead. tkz. 1. Kıtırcı. 2. Matrakçı,
dalgacı, şakacı, alaycı (C'est un blagueur dont il
faut se méfier. Un sourire blagueur).
blairer, hlk. 1. Burun.2. Surat,
blaireau er. 1. hayb. Porsuk. 2. (Porsuk kılından)
Boya fırçası. 3. Traş fırçası,
blairer gçl. hlk. Sevmek, beğenmek. § Ne pas
pouvoir blairer qn: -den tiksinmek; hiç
sevmemek; -e bir dakika tahammül edememek
(Je ne peux pas blairer ce type: Bu adama bir

blâmable

160

dakika
tahammülüm
yok;
bu
adamdan
tiksiniyorum).
blâmable s. Kınanılacak, ayıplanacak (Un acte
blâmable).
blâme er. 1. Kınama, ayıplama (Ce silence unanime
constitue pour lui un blâme sévère). 2. Uyarma
cezası, "ihtar (Donner un blâme à un
fonctionnaire. Recevoir un blâme). § Encourir,
s'attirer le blâme de qn: Biri tarafından
ayıplanmak, kınanmak, eleştirilmek; birinden
sözişitmek. Jeter le blâme sur qn: Birini kınamak,
blâmer gçl. 1. Kınamak, ayıplamak (Blâmer les
agissements coupables d'un caissier.) 2. Uyarma
cezası vermek, ihtar vermek (Le conseil de
discipline a blâmé l'élève qui avait copié). 3.
Blâmer qn de qch, pour qch, de f.qch: Birini -den
dolayı ayıplamak; -diğinden dolayı kınamak (On
le blâme de (pour) son attitude. Tout le monde l'a
blâmé d'avoir agi de la sorte).
blanc, blanche s. 1. Ak, beyaz (Fleur blanche, vin
blanc). 2. Temiz (Linge blanc; draps blancs). 3.
Boş, yazılmamış (Page blanche). 4. Açık tenli,
beyaz (Race blanche). S. Suçsuz (Les jugements de
cour vous rendront blanc ou noir). § Bulletin de
vote blanc: Boş oy pusulası. Arme blanche: Kesici
yada batıcı silah. Drapeau blanc: Teslim bayrağı.
Nuit blanche: Uykusuz gece (Passer une nuit
blanche). Carte blanche: mec. Açık bono, tam
serbestlik. Voix blanche: Kişiliksiz bir ses.
Examen blanc: Deneme sınavı, sayılmayan sınav.
Vers blancs: Özgür koşuk, "serbest nazım.
Donner carte blanche & qn: Birine açık bono
vermek, istediği gibi davranmak yetkisi vermek.
Sortir de qch avec les mains blanches: Bir şeyden
lekelenmeden, alnının akıyla çıkmak,
blanc er. 1. Ak renk, ak, beyaz, aklık, beyazlık (Un
blanc net, laiteux, éclatant). 2. Ak giysi, beyazlar
(Porter du blanc, être vêtu de blanc). 3. Beyaz bez.
4. Bir yazıda açık bırakılan yer. 5. Beyaz et, göğüs
eti (Blanc de poulet. Blanc de perdrix). 6. Ak (Le
blanc des yeux). 7. Beyaz ırktan erkek (Moins le
blanc est intelligent, plus le noir lui paraît bête. La
traite des blanches: Beyaz kadın ticareti). 8. İç
çamaşırı, çamaşır (Magasin de blancs). 9. Beyaz
şarap (Je préfère le blanc). § Blanc d'Espagne:
Tebeşir tozu. Blanc de bakine: İspermeçet. Blanc
de céruse, blanc de plomb: Üstübeç. Mets au
blanc: Unla terbiye edilmiş yemekler. Tir à blanc:
Kuru sıkı (atma). A blanc: Beyaz oluncaya kadar,
akkor haline gelinceye kadar ( C h a u f f e r un métal à
blanc). De but en blanc: Damdan düşercesine;
doğrudan doğruya, hazırlıksız (Je lui ai demandé
de but en blanc quelles étaient les raisons de son

blanchissant
hostilité à mon égard). Se mettre en blanc: Ak
giysiler giyinmek, aklara bürünmek. Saigner à
blanc: Kanını emmek, iliğini boşaltmak (Les
impôts saignent à blanc le contribuable). Tirer à
blanc: 1. Talim fişeğiyle atış yapmak. 2. Karavana
atmak. Regarder qn dans le blanc des yeux: -in
gözünün içine dik dik bakmak. Rougir jusqu'au
blanc des yeux: Kulağına kadar kızarmak. Dire
tantôt blanc tantôt noir: Bir dediği bir dediğini
tutmamak, ak dediğine biraz sonra kara demek.
Ecrire qch noir sur blanc: Bir şeyi yazıya dökmek,
sonradan yapılacak itirazları önlemek için yazılı
olarak bildirmek,
blanc-bec er. Toy delikanlı,
blanc-étoc, blanc-estoc er. (Ormancılıkta) Bir
ormanı toptan kesim; yerle bir kesim,
blanchaille diş. Genellikle yem olarak kullanılan
küçük beyaz balıklar,
blanchâtres. Beyazımtrak, akımsı.
blanche diş. 1. müz. İkilik, beyaz (nota). 2. Beyaz
bilardo topıî. 3. Beyaz kadın,
blancheter. 1. Bir tür beyaz yünlü. 2. Süzgeç bezi. 3.
(Basımcılıkta) Makine gömleği,
blancheur diş. Aklık, beyazlık (La blancheur du
teint. Linge d'une blancheur éclatante).
blanchiment er. Ağartma, kastarlama (Le
blanchiment d'un mur. Blanchiment des tissus
écrus).
blanchir gçl. 1. Ağartmak, beyazlatmak (Une
crème qui blanchit le teint). 2. Yıkamak,
temizlemek (Donner son linge à blanchir). 3.
Bey azlara bürümek, ak bir tabakayla örtmek (La
neige blanchit les montagnes). 4. Haşlamak,
kaynar sudan geçirmek (Blanchir des légumes,
des choux). 5. mec. Temize çıkarmak, aklamak
(Ces témoignages le blanchissent à mes yeux. Il est
sorti blanchi du procès). 6. gsz. Saçı sakalı
ağarmak (Tuas enfin blanchi). 7. Blanchir de qch:
-den rengi kireç gibi olmak (Blanchir de rage, de
peur). 8. gsz. Aklaşmak beyazlaşmak (Ses
cheveux blanchissent). § Blanchir sous le harnais:
Bir işte, bir meslekte uzun yıllar çalışmak, saçını
sakalını bir işte ağartmak. Bu sakalı değirmende
ağartmamak. Etre blanchi de qch: -den
aklanmak, temize çıkmak. Sortir blanchi de qch:
-den aklanmış olarak çıkmak, beraat etmek. § Se
blanchir: 1. Düzgün ya da pudra sürünmek. 2.
mec. Temize çıkmak, aklanmak,
blanchissage er. 1. Çamaşır yıkama, yıkatma.
(Envoyer du linge au blanchissage). 2. (Yünü)
Kastarlama. 3. (Şekeri) Arıtma; ham şekeri
beyaz şeker durumuna getirme,
blanchissantes. Ağaran (L'aubeblanchissante).

blanchissement
blanchissement er. Ağarma, aklaşma
(Le
blanchissement des cheveux).
blanchisserie diş. 1. Ağartma yeri, kastarlama yeri.
2. Çamaşırcı dükkânı; giysi temizleme evi,
temizleyici dükkânı,
blanchisseur,eusead. Temizleyici; çamaşırcı,
blanc-manger er. 1. Süt, badem, şeker ve kokulu
maddelerle yapılan bir tür muhallebi. 2.
Dondurulmuş beyaz et, °jöle.
blanc-seing[blâsc] er. Açık imza, açık mühür; boş
bir kâğıdın altına atılan imza yada basılan mühür
(Il a abusé des blancs-seings qu'on lui a donnés
pour vendre les titres de propriétés). § Donner un
blanc-seing à qn: -e açık bono vermek, tam yetki
vermek (Je lui donne un blanc-seing).
blancs-manteaux er. ç. Hıristiyanlarda, birtarikatin
üyelerine verilen ad; *ak cübbeliler.
blanquette diş. 1. Küçük ve beyaz bir yaz armudu. 2.
Bir tür beyaz şarap. 3. Yahni, salçalı bir et yemeği
(Blanquette de veau, blanquette d'agneau).
blasé,e s. 1. Bıkmış, bıkkın (Un esprit blasé que rien
ne passionne). 2. Blasé sur qch, de qch: -den
bıkmış (Je suis blasé sur tout. Je suis blasé de ce
genre de lecture). 3 .ad. Her şeyden bıkmış kimse,
bıkkın. § Faire le blasé: Hiçbir şeyde hevesi
olmamak, her şeye karşı bıkkın davranmak,
blaser gçl. 1. Bıktırmak, bıkkınlık vermek, tad
almaz duruma getirmek (Cette vie luxueuse l'a
blasé). 2. Duygusunu köreltmek (Le spectacle
quotidien de la misère^ avait fini par le blaser). 3.
Blaser qn sur qch, de qch: Birini -den bıktırmak
(Les difficultés m'ont blasé sur le voyage, du
voyage). 4. Blaser qn de f.qch: Birini -mekten
bıktırmak (La monotonie de la vie l'avait blasé de
travailler). §Se blaser: 1. Bıkmak. 2. Se blaser de
qch: -den bıkmak (Faites attention qu 'il ne se blase
pas des plats épicés que vous lui servez).
blason er. 1. Arma. 2. Armalar bilimi. § Redorer son
blason: Durumunu yeniden düzeltmek; yeniden
zengin olmak. Ternir son blason: Adım batırmak;
ailesinin şerefini batırmak,
blasonner gçl. 1. Arma resmetmek. 2. Armaları
yorumlamak,
blasphémateur,trice s. ve ad. 1. Kâfir (Les
blasphémateurs se moquent des commandements
de Dieu). 2. Dine aykırı olan, küfür sayılan
kâfirce.
blasphématoire s. Dine ve kutsallığa karşı olan,
küfürlü (Des propos blasphématoires. Une
attaque blasphématoire contre la religion et ses
prêtres).
blasphème er. 1. (Dinsel anlamda) Küfür (La perte
de son enfant la porte à proférer des blasphèmes

161

bléser

contre Dieu. Le blasphème des grands esprits est
plus agréable à Dieu que la prière intéressée de
l'homme vulgaire). 2. Sövgü, hakaret, küfür,
blasphémer gsz. 1. Küfür işlemek, küfürde
bulunmak (Taisez-vous, vous blasphémez). 2.
Blasphémer qn, qch; contre qn, qch: -e
küfretmek, -e küfretmek, sövmek, hakaret
etmek (Blasphémer contre le Ciel. Une pareille
conduite blasphème la morale. Il blasphème la
science, le nom de Dieu).
blatérer gsz. 1. (Koç) Melemek. 2. (Deve)
Bozlamak,
blatier er. Buğday satıcısı,
biatte diş. Hamamböceği.
blé er. Buğday (Blé dur; blé tendre. Bléenherbe, blé
vert, blé mûr). § Blé de Turquie: Mısır. Grenier à
blé: Buğday ambarı. Crier famine sur un tas de
blé: Varlıklı olduğu halde yoksulluktan yanıp
yakılmak. Etre fauché comme les blés: tkz. Beş
parası olmamak, meteliksiz olmak. Manger son
blé en herbe: Gelirini önceden harcamak; varını
yoğunu harcayıp bitirmek. Semer du blé: Buğday
ekmek,
blèches. argo. Kötü; çirkin,
bled |Med\ er. 1. (Kuzey Afrika'da) İç ülke; deniz
kıyısından uzak yerler. 2. Köy, doğulan yer (Cet
été, je vais dans mon bled). 3. hlk. Bakımsız,
verimsiz yer, Allahın kırı (Quel bled, on s'y ennuie
à mort).
blêmes. 1. Pek solgun, pek sönük ( Une lueur blême,
un teint blême). 2. Blême de qch: -den kül rengi
kesilmiş, benzi atmış (Il était blême de colère, de
rage).
blêmir gsz. 1. Solgunlaşmak, sararıp solmak (Son
visage blêmit de plus en plus). 2. Blêmir de qch:
-den kül gibi kesilmek; -den sapsarı kesilmek,
kireç gibi olmak, benzi atmak (Blêmir de peur, de
colère).
blêmissant,es. Solgunlaşan, solan, sararıp solan,
blêmissement er. Sararıp solma, solgunlaşma,
solgunluk.
blende diş. Doğal çinko sülfürü (Cristaux de
blende).
blennie diş. hayb. Horozbina (balığı),
blennorragie diş. hek. Belsoğukluğu.
blennorragique s. 1. Belsoğukluğuna değgin
(Ecoulementblennorragique). 2. ad. Belsoğuklu;
belsoğukluğuna yakalanmış,
blépharite diş. hek. Göz kapakları yangısı, göz
kapağı iltihabı,
blèses. ve ad. Peltek.
Mèsement er. Peltek peltek konuşma,
bléser gsz. Peltek peltek konuşmak.

blésité

162

blésité diş. Pelteklik.
blessant,es. 1. Yaralayıcı, dokunan, üzücü, yüreğe
işleyen (Des paroles blessantes; procédés
blessants). 2. K ı n a , saldırgan, küstah (Son
orgueil le rend blessant).
blessé,es. vead. 1. Yaralı (J'ai été blessé au bras. Un
blessé grave, un blessé léger. Des blessés de
guerre). 2. Kırgın, gücenik. 3. Blessé de qch: -den
alınmış; -e kırılmış, gücenmiş (Ilparaissait un peu
blessé de mes paroles).
blesser gçl. 1. Yaralamak (La balle a blessé le
poumon droit. Il a blessé son ancien ami avec un
revolver). 2. Yara açmak, vurmak (Ces
chaussures me blessent les pieds). 3. Kırmak,
incitmek, "rencide etmek (Blesser l'amourpropre, l'orgueil). 4. Bozmak, tırmalamak (Ces
couleurs criardes blessent la vue. Cette musique de
sauvage blesse nos oreilles). S. Zarar vermek,
bozmak, ziyan vermek (Cet accord blesse nos
intérêts). § Se blesser. 1. Yaralanmak. 2.
İncinmek, alınmak (Il se blesse pour peu de
chose).
blessure diş. (Gerçek ve mecaz anlamıyla) Yara
(Recevoir une blessure. Panser une blessure. Une
blessure d'amour-propre). § Rouvrir, raviver une
blessure oubliée: Küllenmiş bir yarayı deşmek,
blet,te s. Aşırı olmuş, çok olgunlaşmış, geçmiş
(Poires blettes).
blettir gsz. (Yemişler için) Aşırı olgunlaşmak,
geçmek.
blettissement er. blettissure diş. (Yemişler için)
Aşırı olgunlaşma, geçme,
bleu,es. 1. Mavi, gök (Un ciel bleu, une fleur bleue).
2. er. Mavi renk (Bleu de Prusse, bleu de cobalt).
3. er. tkz. Morluk, morartı (Elle avait des bleus
partout). 4. er. tkz. Bir okula yeni gelmiş öğrenci;
acemi er (Les bleus et les anciens. Brimer les
bleus). S. er. Mavi iş tulumu (Un bleu de
mécanicien. Enfiler ses bleus). § Sang bleu: Soylu.
Bas bleu: Niteliksiz kadın yazar. Cordon bleu:
Çokiyiyemekyapanaşçı. Conte bleu: Peri masalı.
Maladie bleue: Mavi hastalık (Enfant bleu: Mavi
hastalıklı çocuk). Colère bleue: Yaman öfke.
Avoir du sang bleu: Soylu bir aileden gelmek;
soylu olmak. Etre bleu de qch: -den mosmor
kesilmek (Ses lèvres sont bleues de froid). En être
bleu: Şaşıp kalmak (Son imprudence dépasse les
bornes, j'en suis tout bleu). N'y voir que du bleu:
Hiçbir şey anlamamak; bir türlü akıl
erdirememek. Prendre qn pour un bleu: Birini
acemi yerine koymak. Passer au bleu: tkz. hlk.
Sırra kadem basmak, ortadan kâyboluvermek, iç
edilmek (Unmilliond'argentpassaaubleu).
Faire

blocage
passer qch au bleu: İç etmek, yemek, hileli yolla
ortadan kaldırmak (Le caissier afait passer au bleu
plusieurs millions).
bleuâtres. Mavimtırak, mavimsi,
bleuet, bluet er. Mavi kantaron, peygamberçiçeği.
bleuir gçl. 1. Mavi bir renk vermek (La lune, dans
cette nuit très daire, bleuissait les marais). 3.
Mosmor etmek (Le froid lui bleuit le visage). 3.
gsz. Mavileşmek, morarmak (Le paysage
bleuissait sous la lune. La côte bleuissait au loin).
bleuissage er. Mavileşme; morarma,
bleuté,e s. Maviye çalan, hafif mavimsi (Blanc
bleuté, reflet bleuté).
blindage er. 1. Koruma siperi çekme (Blindage d'un
tunnel, blindage d'une galerie de mine). 2.
Zırhlama, zırh geçirme (Blindage d'un char, d'un
navire). 3. Çelik zırh.
blindé,es. 1. Zırhlı (Un train blindé. Armée blindée,
régiment blindé). 2. mec. tkz. İyice pişmiş, çok
deneyim geçirmiş, bağışıklık kazanmış (Il en a vu
d'autres, il est blindé maintenant). 3. hlk. Sarhoş.
4. er. Zırhlı araç (Les blindés ont percé le front).
blinder gçl. 1. Zırhlamak, zırh kaplamak (Blinder
un train, un char, une porte, un coffre). 2. Koruma
siperi çekmek (Blinder un tunnel). 3. mec. tkz.
İyice pişirmek, duygularını köreltmek, hiçbir
şeye aldırmaz duruma getirmek (L'adversité l'a
blindé. Les malheurs l'ont blindé contre
l'injustice). § Se blinder contre qch: -e karşı
bağışıklığı olmak; -e pek aldırmamak (Se blinder
contre la critique).
blizzard er. Tipi; kar fırtınası,
bloc er. 1. Büyük parça, kitle, blok (Un bloc de
marbre, de granit). 2. Yığın (Un bloc de papiers).
3. Bütün (Ces divers éléments constituent un bloc).
4. Kodes; nezaret, nezarethane (Passer la nuit au
bloc). 5. Bloknot, not defteri. 6. Blok (Le bloc
occidental, le bloc soviétique). 7. Kamp, yaka (La
France est divisée en deux blocs à ce sujet). § A bloc:
1. Tamamiyle, sonuna kadar, tam (Serrer les
robinets à bloc. Hisser un drapeau à bloc). 2. Çok,
elinden gelebildiğince, bütün gücüyle (Travailler
à bloc). En bloc: 1. Hep birlikte (Se soulever en
bloc). 2. Toptan (Acheter en bloc le stock de
marchandises). 3. Ayrıntılara girmeden, toptan
düşünüldüğünde
(Prise
en
bloc,
cette
argumentation me paraît sans défaut). Faire bloc:
Kaya gibi birleşmek, tek vücut olmak (Faisons
bloc contre Termemi).
blocage er. 1. Dondurma, belirli bir noktada tutma
(Blocage des prix, des salaires). 2. Tıkama,
tıkanma, yerinden oynatılmaz duruma getirme
yada gelme (Blocage d'une bille de billard, blocage

blockhaus
des freins). 3. (Basımcılıkta) Eksik bir harfin
yerine geçici olarak başka bir harfi tepesi aşağı
koyma (Blocage de lettres). 4. (Yapıcılıkta)
Taşdolgu; moloz döşek. 5. *Bekletim, bekletime
alma, kullanılmasını engelleme, bloke etme
(Blocage des crédits, d'un compte en banque).
blockhaus er. Al. Blokhavs, beton tabya, korugan.
bloc-notes er. Ing. Bloknot; not defteri,
bloc-système er. İng. Demiryollarında çarpışmayı,
çatışmayı önleyen otomatik işletme sistemi,
blocus er. "Abluka (Lever le blocus du port.
Maintenir le blocus économique d'un pays. Faire
le blocus d'une maison occupée par des bandits).
blond,es. 1. Kumral, sarışın (Les cheveux blond des
Nordiques. Une fille blonde). 2. ad. Kumral,
sarışın (Un blond, une blonde). 3. er. Kumral
renk, sarışın renk (Blond cendré, doré. Des
cheveux d'un blond filasse). 4. diş. İpek mekik
dantelası.
blondasse s. Soluk kumral (Des cheveux
blondasses).
blondeur diş. Kumrallık, sarışınlık.
blondin,e s. ve ad. Kumral saçlı, sarışın saçlı,
blondinette ad. Sarışın çocuk,
blondir gsz.
Kumrallaşmak, sarışınlaşmak,
sararmak (Ses cheveux ont blondi).
blondissantes. Kumrallaşan, sanşınlaşan, sararan.
bloquer gçl. 1. Abluka etmek (Bloquer une ville). 2.
Engellemek, durdurmak (Un accident nous a
bloqués une heure sur la route). 3. Tıkamak,
engellemek (Ne bloquez pas le passage). 4.
Sıkıştırmak (Bloquer quelqu'un contre le mur). 5.
Devinemez, kıpırdayamaz duruma getirmek, bir
köşeye sıkıştırmak (Bloquer les billes de billard).
6. (Basımcılıkta) Eksik bir harfin yerine geçici
olarak başka bir harfi, tepesi aşağı, koymak
(Bloquer une lettre). 7. (Yapıcılıkta) Harç ve
molozla doldurmak. 8. Birleştirmek, bir araya
getirmek (Bloquer deux paragraphes. Bloquer les
jours de congé). 9. Sonuna kadar basmak, sonuna
kadar sıkmak (Bloquer les freins, un écrou). 10.
Kullanılmasını engellemek, bekletmek, tutmak,
"bekletimlemek, 'bekletime almak, bloke etmek
(Bloquer les crédits. Bloquer un compte en
banque).
lottir(se) 1. Büzülmek (Se blottir dans un lit, sous
les couvertures). 2. Çekilmek, büzüşüp kalmak
(Se blottir dans un coin).
louse diş. 1. (Bilardolarda) Bilye deliği. 2. İş
gömleği (Mettre une blouse pour éviter de se salir.
Blouse du chirurgien). 3. Bluz, kadın gömleği
(Une blouse de soie).
louser gçl. 1. (Bilardoda bilyeyi) Deliğe sokmak

163

bobo

( Blouser une bille). 2. mec. tkz. Aldatmak, kafese
koymak (Il voulait me blouser en me cachant la
réalité). 3. gsz. Şişkinlik yapmak, kabarmak. § Se
blouser: Aldanmak, yanılmak, kanmak,
blouson er. Kumaş yada meşinden kısa ceket
(Blouson d'un motocycliste). § Blousons-noirs:
Meşin ceketliler; gürültücü patırtıcı gençler,
blue-jean[bludzin]er. Blucin; dar keten pantalon,
blues [bluz] er. müz. 1. Amerika zencilerinin
ezgileri, bluz. 2. Ağır caz müziği,
bluet er. Mavi kantaron, peygamberçiçeği.
bluette diş. 1. Küçük kıvılcım, ufak parıltı (Des
bijoux lançaient defolles bluettes). 2. mec. İddiasız
küçük yapıt.
bluff |bloef] er. Kuru sıkı, blöf, ürkütmece,
*ürkütüm (Son bluff n'a pas réussi). § Faire un
bluff: Blöf yapmak, ürkütüme başvurmak,
bluffer \bltx>fe\ gsz. 1. Kuru sıkı atmak, blöf
yapmak, ürkütüm yapmak. 2. gçl. Korkutup
kaçırmak, ürkütmek, aldatmak (Il a cherché à
bluffer ses adversaires au jeu en tenant toutes leurs
relances).
bluffeur,euses. vead. Blöfçü, "ürkütümcü, yüksek
perdeden atan, kuru sıkı atan (Un bluffeur. une
bluff euse. Il est un peu bluffeur quand il se dit très
fort au tennis).
blutage er. Eleme, unu kepeğinden ayırma (Blutage
à la main, à la machine).
bluter gçl. Elemek, elekten geçirmek, unu
kepeğinden ayırmak (Bluter la farine).
bluterie diş. Eleme yeri, elek yeri.
blutoir er. Elek (Blutoir mécanique).
boa er. hayb. 1. Boğa (yılanı). 2. Boyun kürkü. boa.
bobard er. tkz. Uydurma, yalan, kıtır (Raconter des
bobards. Les bobards de la presse).
bobèche diş. 1. Mum çanağı, mum dipliği, şamdan
pulu. 2. hlk. Kafa, baş (Se monter la bobèche).
bobinage er. Makaraya sarma, makaralama.
masuralama.
bobine diş. 1. Masura, makara (Bobine de fil.
Bobine
de film; bobine
de
pellicules
photographiques). 2. fiz. Bobin (Bobine de
dérivation, de self-induction). 3. hlk. Surat, yüz,
kafa (Faire une drôle de bobine).
bobiner gçl.
Masuralamak,
makaralamak,
makaraya sarmak,
bobinette diş. Ağaç kapı sürgüsü, tırkaz.
bobineur,euse ad. Masuracı, masuralama işçisi,
bobineuse diş. İplik çıkrığı,
bobinoir er. İplik sarma makinası.
bobo er. 1. (Çocuk dilinde) Acı, ağrı, uf. 2. hlk.
Önemsiz bir yara, çıban (Soigner un bobo). §
Avoir bobo: Acımak, bir yeri acımak, uf olmak.

bobonne
Faire bobo: Acıtmak, acı vermek, uf yapmak,
bobonne diş. hlk. 1. Eşe söylenen sevgi terimi,
nonoş. 2. tkz. Karı, geçkin kadın,
bobsleigh |AaA.v/£g] er. İng. (Arka arkaya birkaç
kişinin oturabileceği) Uzun kızak; özel kayma
yerlerinde kullanılan direksiyonlu kızak,
bocage er. Koru, koruluk, gölgeli ağaçlık.
bocager,ère s. 1. Korularda yetişen, koruda
yaşayan (Oiseaux bocagers). 2. Korulu, ağaçlıklı
(Rives bocagères).
bocal er. Kavanoz
bocard er. Maden filizi dibeği; öğütme makinesi,
bocarder gçl. (Maden filizlerini) Dibekte dövmek;
öğütmek.
boche s. ve ad. (Küçümseme yollu) Alman (Les
avions Boches ont bombardé la gare. Je n'aime
pas les boches).
bock er. 1. Çeyrek litrelik bira bardağı; bardak
dolusu bira (Boire un bock). 2. "İhtikan aleti,
boëtediş. Balık yemi.
bœuf er. 1. Öküz, sığır (Bœuf de labour, bœuf de
trait, bœuf de boucherie). 2. Sığır eti (Manger du
bœuf). 3. mec. Öküz gibi adam, iri yarı ama kafası
işlemeyen kimse. 4. hlk. Çok büyük, çok parlak,
"muazzam (Il obtient un succès bœuf avec ses
chansons. Elle lui a fait un effet bœuf). § Fort
comme un bœuf: Katır gibi kuvvetli. Avoir un
bœuf sur la langue: Sus payı aldıktan sonra, bir
çıkar sağladıktan sonra, önüne bir kemik
atıldıktan sonra susmak, sesini kesmek. Mettre la
charrue avant les bœufs: İşe tersinden başlamak,
sonundan başlamak. Travailler comme un bœuf:
Aralıksız ve hiç yorulmadan çalışmak. Bœuf
saignant, mouton bêlant: Sığır etini az pişmiş,
koyun etini nerdeyse çiğ yemeli,
b.o.f. s. ve ad. 1. Sütçü, kaymakçı, peynirci. 2.
Karaborsacı, vurguncu. 3. Yeni zengin,
sonradan görme, türedi (Il est un peu B. O.F.)
bot uni. Pöh, püh (Bof! c'est du théâtre filmé!).
bog er. Bir tür iskambil oyunu,
bogue diş. 1. Kestanenin dikenli kabuğu, topur. 2.
Çamur küreği,
bohème diş. 1. Derbederlik (Mener une vie de
bohème. Il a passé plusieurs années dans la
bohème). 2. ad. Derbeder (C'est un bohème, une
bohème). 3. s. Derbeder (Un caractère bohème,
elle est très bohème). 4. diş. Derbederler takımı
(La bohème de Montparnasse).
bohémien,ne s. ve ad. 1. Bohemyalı.2. Çingene
(Etre habillé comme une bohémienne).
boire gçl. 1. İçmek (Boire de l'eau, duvin. Boireun
coup, un verre). 2. Emmek, içine çekmek (La
terre boitl'eaud'arrosage. L'éponge boit l'eau. Le

164

boisé
buvard boit l'encre). 3. mec. Katlanmak yutmak,
sineye çekmek (Boire un affront). 4. gsz. İçki
içmek, kafayı çekmek (Un homme qui boit
toujours). 5. gsz. Süt emmek, meme emmek
(L'enfant boit). 6. gsz. Su yutmak. § Se boire:
İçilmek (Ce vin se boit au dessert). § Boire à la
santé, en l'honneur de qn: -in sağlığına, şerefine
içmek. Boire les paroles de qn: Birini, ağzının içine
girecekmiş gibi dinlemek. Boire un bouillon: Bir
bahtsızlığa uğramak. Boire la sueur de qn: Birinin
emeğini sömürmek. Boire le calice jusqu'à la lie:
Felâketin her türlüsü başına gelmek; kahrın
daniskasını görmek. Boire le coup de l'étrier:
Ayrılık kadehini içmek. Ce n'est pas la mer à
boire: Yapılmayacak iş değil bu; pek güç bir şey
değil. C'est la mer à boire: Çok güç bir şey bu;
üstesinden gelinmesi güç. On ne saurait faire
boire un âne qui n'a pas soif: Kimse zorlanamaz:
zorla güzellik olmaz. Le vin est tiré, il faut le boire:
Ok yaydan çıktı artık; atılan adım geri alınamaz.
Qui a bu boira: Alışmış kudurmuştan beterdir:
can çıkmayınca huy çıkmaz. Il ne faut pas dire:
Fontaine je ne boirai pas de ton eau: Büyük lokma
ye, büyük söz söyleme; sen sen ol büyük söz
söyleme. Il y a à boire et à manger: Hem iyi hem
kötü yanlar var.
boire er. İçecek şey (Le boire et le manger: Yeme
içme). § En perdre le boire et le manger: hlk.
Dünyayı görecek hali olmamak, başını kaşıyacak
vakti olmamak,
boiser. 1. Ağaç, "ahşap (Un pont en bois). 2. Tahta
(Une jambe de bois). 3. Odun (Scier du bois.
Couper, fendre du bois). 4. Koru, koruluk, orman
(Aller au bois, se promener dans les bois). 5.
Mobilya. 6. Geyik gibi orman hayvanlarının
boynuzu (Les bois d'un cerf). 7. ç. Flüt gibi
madenden yada ağaçtan nefesli çalgılar. § Un
homme des bois: Orman ayısı, kaba adam, hödük.
Avoir la gueule de bois: (İçkiden sonra) Ağzı çiriş
gibi olmak, ağzı yapış yapış olmak. Etre du bois
dont on fait la flûte: Kimin arabasına binerse onun
türküsünü söylemek. Faire flèche de tout bois:
Her çareye baş vurmak N'être pas de bois:
Duyarlı, duygulu, coşkulu olmak. Toucher du
bois: Şeytan kulağına kurşun demek. Trouver
visage de bois: Kapıyı duvar bulmak. On verra de
quel bois je me chauffe: Benim kim olduğumu
görürsünüz! La faim fit sortir le loup du bois: Aç
köpek fırın deler (yıkar),
boisage er. 1. Ağaçlarla pekiştirme, kaballama (Le
boisage d'une galerie, d'un puits de mine). 2.
Kaballama kerestesi,
boisé,e s. Ağaçlandırılmaş, ağaçlı (Une région

boisement
boisée; un pays boisé).
boisement er. Ağaçlandırma,
boiser gçl. 1. Tahta kaplamak (Il fit boiser toute sa
maison). 2. Ağaçlarla pekiştirmek, kaballamak
(Boiser une galerie de mine). 3. Ağaçlandırmak
(Boiser une région, une colline).
boiserie diş. 1. Duvar doğraması, tahta kaplama 2.
ç. Evin doğrama işleri, evin doğramaları
(Boiseries en chêne, boiseries peintes).
boisseau er. 1. Eski bir ölçek, teneke (Un boisseau
d'orge). 2. Künk. § Mettre la lumière sous le
boisseau: Güneşi balçıkla sıvamak, gerçeği
saklamak. Mettre qch sous le boisseau: Gizli
tutmak, saklamak (Mettre une découverte sous le
boisseau).
boisselier er. Ölçekçi.
boissellerie diş. Ölçekçilik.
boisson diş. 1. İçilecek şey, içecek. "Meşrubat
(Boisson froide, chaude). 2. İçki (Boissons
alcoolisées). § S'adonner à la boisson: Kendini
içkiye vermek; çok içmek. Etre pris de boisson:
İçkili olmak, sarhoş olmak,
boîte diş. 1. Kutu (Une boîte en carton. Boîte de
conserve). 2. Enfiye kutusu. 3. Kutu yada kutuya
benzer şeyler (Boîte à ouvrage, boite à coudre,
boîte à bijoux, boîte à ordures). 4. Bir kutu dolusu,
bir kutu (Une boîte d'allumettes, de sardines). 5.
hlk. Ev (Quitter sa boîte, changer de boîte). 6.
argo. Lise. 7. argo. Cezaevi, dam, kodes. § Boîte
de nuit: Gece kulübü. Boîte crânienne: Kafatası.
Boîte de roues: Tekerlek poyrası. Boîte aux
lettres:Mektup kutusu.Boîte noire: (Havacılıkta)
Kara kutu. Etre élevé dans une boîte à coton: Pek
nazh büyümek. Fermer sa boîte: hlk. Susmak,
ağzını kapamak, dilini kesmek. Mettre qn en
boîte: tkz. Birini tiye almak, işletmek; biriyle
matrak geçmek, alay etmek. Servir de boîte aux
lettres: Aracılık yapmak, haber götürüp
getirmek,
boitement er. Topallama.
boiter gsz. 1. Topallamak, aksamak (Il boite
légèrement de la jambe gauche). 2. mec. Sakat
olmak, aksamak (C'est un raisonnement qui
boite).
bmteriediş. Topallık, topallama; aksama;aksaklık.
boiteux,euse s. ve ad. 1. Topal, aksak (Un boiteux.
Une fille boiteuse). 2. Sallanan, tam oturmayan
(Une chaise boiteuse, un fauteuil boiteux). 3.
Sağlam temele dayanmayan (Une paix boiteuse,
une union boiteuse). 4. Eksik, kusurlu (Unprojet
boiteux) 5. Yetersiz, inandırıcılıktan uzak (Une
excuse boiteuse).
boîtier er. 1. Kutucu. 2. Bölmeli çekmece. 3. Saat

165

bombardier
kapaklığı. 4. Cerrah kutusu,
boitillement er. Hafifçe aksama, hafif topallama,
boitiller gsz. Hafifçe topallamak, hafif aksamak,
boitte,boëte diş. Balık yemi.
boitter gçl. (Balıkları) Yemlemek,
böler. 1. Kâse (Bol de porcelaine). 2. Bir tas dolusu,
bir tas (Prendre unbol de lait, boire un bol de café).
3.hlk. Şans, talih (Avoir du bol: Şansı olmak). 4.
İri hap. § Bol alimentaire: Yutulmak üzere ağızda
hazırlanan yemek lokması. Bol d'Arménie:
Kilermeni denilen kil. Ne pas se casser le bol:
Aldırmamak (Ne te casse pas le bol: Aldırma,
üzme tatlı canını). Prendre un bol d'air: Şöyle bir
hava almak, çıkıp dolaşmak,
bolchevik, bolcheviste s. ve ad. 1. Bolşevik. 2. hkr.

Komünist,
bolchevique s. Bolşevikliğe değgin,
bolcheviser gçl.
1. Bolşevikleştirmek.
2.
Komünistleştirmek; ruslaştırmak.
boichevisation diş. Bolşevikleştirme; ruslaştırma.
bolchevisme er. Bolşeviklik, komünistlik,
bolée diş. Kâse dolusu (Une bolée de cidre).
boléro er. 1. İspanyol dansı. 2. İspanyol dans havası.
3. İspanyol tarzında küçük bir kadın ceketi yada
şapkası.
bolet er. Bir tür yenilebilen mantar,
bolide er. 1. Göktaşı. 2. mec. Çok hızlı giden taşıt,
araba (Un bolide de course). § Comme un bolide
Çabucak, birdenbire, hızla, göktaşı gibi (Arriver,
passer, filer, tomber comme un bolide).
bolivien, nés. vead. Bolivyalı; Bolivya'ya değgin,
bombage er. Kabarıklık, şişkinlik,
bombagiste er. Camlara kabarıklık veren işçi; tel
sepetçi.
bombance diş. tkz. Yiyecek ve içeceği bol yemek. §
Faire bombance: Bol bol yiyip içmek; eğlenmek,
âlem yapmak,
bombarde diş. Eskiden taş gülle atan mancınık ve
daha sonra top.
bombardement er. 1. Topa tutma, top ateşi. 2.
Bombalama (Bombardement d'une ville).
bombarder gçl. 1. Topa tutmak. 2. Bombalamak
(Bombarder une ville, un port, les positions
ennemies). 3. Bombarder qn de qch: Birini...
yağmuruna tutmak ( Lafoule nous a bombardés
de confettis. Les spectateurs bombardent les
acteurs de tomates et d'oeufs pourris). 4.
Bombarder qn de qch: Birini -den bunaltmak
(Bombarder quelqu'un de demandes, de lettres).
5. -olarak atamak, birdenbire ...yapmak (On l'a
bombardé général. Le gouvernement
l'a
bombardé ambassadeur).
bombardier er. 1. Bomba atıcı, bombacı. 2.

bombardon

166

Bombardman uçağı (Bombardier quadrimoteur).
3. s. Bombardman edebilen
(Chasseur
bombardier: Av bombardman uçağı).
bombardon er. Bandoda en kalın sesli boru,
bombardon.
bombe diş. 1. (Eskiden) Humbara. 2. Bomba
(Bombe explosive, bombe incendiaire, bombe au
plastic, bombe àretardement, bombe atomique). §
Bombe glacée: Kalıp dondurması. Arriver,
tomber comme une bombe: Ansızın çıkagelmek.
Eclater comme une bombe: Bomba gibi patlamak
(La nouvelle éclate comme une bombe). Faire
l'effet d'une bombe: Bomba etkisi yapmak,
şaşkınlık uyandırmak (Le résultat des élections a
fait l'effet d'une bombe). Faire la bombe: tkz.
Âlem yapmak, felekten bir gün çalmak,
bombé,es. Kabarık, tümsekli (Verres bombés, yeux
bombés, route bombée).
bombement er. Kabarıklık, tümsektik,
bomber gçl. 1. Kabarıklaştırmak, şişirmek,
şişkinleştirmek, tümseltmek (Le vent bombe la
voile. Bomber un verre. Bomber la poitrine). 2.
gsz. Tümselmek, kabarmak, kamburlaşmak,
pırtlamak (Une boiserie qui bombe. Le mur a
légèrement bombé). § Bomber le torse: mec.
Şişinmek.
bombonne, bonbonne diş. Bir tür damacana
(Bonbonne d'huile. Une bonbonne en verre).
bombyx er. İpekböceği.
bon, ne s. 1. İyi (Un bon élève, un bon vin). 2.
Adamakıllı, esaslı (Une bonne gifle, un bon
coup). 3. Nükteli, ince, güldürücü (Raconter de
bonnes histoires). 4. Elverişli, iyi, lehte (Les
nouvelles sont bonnes). 5. Kocaman, dolu dolu (Il
en reste encore un bon verre). 6. Tam, bol bol (J'y
suis resté une bonne heure). 7. Epey, epeyce, hayli
uzun (Le village est à une bonne distance de la
ville). 8. İyi yürekli, saf (Les bonnes gens). 9.
Kesin (Finissons-en une bonne fois). 10. Hoş (Une
bonne odeur). § Bonnes œuvres: Hayır, hayırlı iş.
Bon vivant: Kalender, keyif ehli, gününü gün
eden, iyi yaşayan. Etre bon en qch: -de iyi olmak,
güçlü olmak (Il est bon en philosophie). Bon pour
qch: -e iyi gelen (Un remède bon pour le cœur.
L'alcool n'est pas bonpourla santé). Bonàf.qch:
1. -mesi iyi, -meşinde yarar olan (C'est bon à
savoir. Toute vérité n'est pas bonne à dire). 2.
-meye yarar; -mesi yerinde olan; -cek (La soupe
est bonne à jeter. Cesvetements usés sont bons à
jeter). N'être pas bon à qch: -e yaramamak (lin 'est
bon à rien. Il n'est pas bon à grand chose). A quoi
bon?:Neye yarar?M quoi bon ces efforts?). Aquoi
bon f.qch: -mek neye yarar; -mekten ne çıkar (A

bond
qui bon pleurer?). Bonne fête!: Bayramınız kutlu
olsun. Bonne année! : Yeni yılınız kutlu olsun. Bon
voyage!: İyi yolculuklar. Allons, bon! ah, bon?:
Demek öyle ha!, öyle mi!? Bu da nesi! A bon
marché: Ucuz, ucuza (Acheter à bon marché). A
bon compte: Ucuz atlatarak, pek zarar görmeden
(5e tirer d'une affaire à bon compte). A bon droit:
Haklı olarak. A bon entendeur salut: Anlayana
sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az. A bon
escient: İyice düşünüp taşındıktan soma, bilinçli
olarak. A bon vin point d'enseigne: İyi mal kendini
gösterir. 11. bel. İyi, güzel. D fait bon: Hava iyi,
güzel, hoş (Ilfait bon au bord de la mer). Il fait bon
f. qch: -mek hoştur (Ilfait bon vivre dans ce pays).
Sentir bon: Hoş kokmak, güzel kokmak (Ces
fleurs sentent bon). Tenir bon: Dayanmak,
direnmek (Tu as tenu bon devant les attaques).
Pour de bon, pour tout de bon, tout de bon: Ciddi
olarak, gerçekten, şakasız (Il est parti pour de
bon. Je vous parle pour de bon). 12. er. İyilik, iyi
(Discerner le bon d'avec le mauvais. Préférer le
bon au beau). 13. İyi yan (Il y a du bon et du
mauvais dans cette affaire). 14. Can noktası, can
alıcı nokta (Le bon de l'histoire c'est que...: İşin
can alıcı noktası şu ki). 15. Bono (Bon du trésor).
16. Belge, karne, vesika (Bon d'essence, bon de
pain). 17. İyi insan. § Y a bon: hlk. İşler yolunda,
her şey tıkırında. Prendre qch à la bonne: Bir şeyi
iyi yanından almak. Avoir qn à la bonne: Birini
sevmek, birine karşı sempatisi olmak (Je ne crains
rien, le patron m'a à la bonne). En voilà une
bonne!: Al işte! Gördün mü şimdi! Oldu mu ya!
En raconter une bien bonne: Nükteli bir şeyler
anlatmak, özgün bir fıkra anlatmak,
bonacerfij. 1. (Denizde) Sütlimanlık, durgunluk. 2.
mec. Dırıltısızlık, süt limanlık, kavgasız
gürültüsüzlük.
bonapartisme er. Bonapartçılık,
Napolyon
Bonapart yanlılığı,
bonapartistes, ve ad. Bonapartçı.
bonasses. Pek saf, bön, allahlık(//a unair bonasse).
bonassement bel. Pek saf, bönce,
bonasserie diş. Aşırı saflık, bönlük,
bon-bec er. Çenesi kuvvetli, çeneli,
bonbon er. Şekerleme, bonbon şekeri (Sucer des
bonbons).
bonbonne, bombonne diş. Bir tür damacana,
bonbonnière diş. 1. Şekerleme kutusu. 2. mec.
Güzel döşeli küçük ev, kuş kafesi gibi ev.
bon-chrétien er. Bir tür iri armut,
bond er. 1. Sıçrayış (Les bonds des acrobates). 2.
Atlayış (Le bond d'un cheval au-dessus de
l'obstacle). 3. Yükselme, birden fırlama, sıçrama

bonde
(La Bourse a fait un bond à l'annonce de ces
mesures). 4. Takla (La voiture fit un bond dans le
fossé). § D'un bond: Bir sıçrayışta, doğrudan
doğruya, birdenbire (D'un bond, il a franchi
l'obstacle). Du premier bond: İşe girişir girişmez,
hemen. Faire faux bond à qn: Birini atlatmak,
verdiği sözü tutmamak, randevuya gelmemek
(L'entrepreneur nous a fait faux bond à cause des
grèves). Prendre la balle au bond: Fırsatı
kaçırmamak; fırsatı ganimet bilmek, hazır oğul
babası olmak,
bonde
1. Havuz, tekne, fıçı gibi şeylerin deliği. 2.
Tıkaç (Lâcher, lever la bonde) § Jusqu'à la bonde:
Ağzına kadar (Remplir un tonneau jusqu'à la
bonde). Lâcher la bonde à qch: -i serbest
bırakmak. Lâcher la bonde à ses larmes: Dilediği
gibi, iki gözü iki çeşme ağlamak. Lâcher la bonde à
sa colère: Kendini öfkeye kaptırmak. Lâcher la
bonde à ses plaintes: İçini iyice dökmek,
bondé,e s. Ağzına kadar dolu, tıklım tıklım (Les
trains sont bondés. Sa valise était bondée). § Etre
bondée de qch: -ile tıklım tıklım dolu olmak, dolup
taşmak.
bonder gçl. Ağzına kadar doldurmak; tıka basa,
tıklım tıklım doldurmak,
bondieuserie diş. 1. Yobazhk, softalık. 2. Pek bir
değer taşımayan dinsel eşyalar (Vendre des
bondieuseries).
bondir gsz. 1. Sıçramak, zıplamak, hoplamak. 2.
Bondir de qch: -den yerinde duramamak; -den
sıçramak (Bondir de joie, d'impatience). § Faire
bondir le cœur: Yüreğini kaldırmak, yürek
bulandırmak, mide bulandırmak, tiksindirmek,
bondissant,e s. Sıçrayan, hoplayan, zıplayan,
yerinde duramayan (Despoulins bondissants).
bondissement er. Sıçrama, zıplama, hoplama (Les
bondissements du chamois, du cabri).
bondon er. 1. Fıçı tıpası. 2. Bir tür peynir,
bondrée diş. Alıcıkuş, uzun kuyruklu doğan, şahin,
bonheur er. 1. Mutluluk (Le bonheur familial). 2.
Şans, talih (J'ai eu le bonheur de le trouver chez
lui). 3. Başarı. 4. Sevinç, zevk (Nous avons eu le
bonheur de le voir assister à notre réunion). § Au
petit bonheur: Rasgele (Tu réponds à mes
questions au petit bonheur). Par bonheur:
Bereket versin ki (Parbonheur, son père ne nous a
pas vus). Porter bonheur à qn: -e uğur getirmek
(Cette amulette lui porte bonheur).
bonhomie diş. 1. Yürek temizliği. 2. Saflık,
bonhomme er. 1. Saf adam. 2. hlk. Koca, herif (II
est au café ton bonhomme). 3. Yaşlı, ihtiyar (A
quatre-vingts ans, le bonhomme était toujours
d'attaque). 4. Çocukların çizdikleri insan resmi. 5.

167

bonnet

s. Saf, bön (Il agit avec un air bonhomme). § Le
bonhomme de neige: Kardan adam. Nom d'un
petit bonhomme!: (Küfür) Ulan kerata, hergele.
Aller son petit bonhomme de chemin: Kendi
yolunda gitmek; etliye sütlüye karışmadan kendi
işiyle uğraşmak. Entrer dans la peau du
bonhomme: (Tiyatroda, bir oyuncu için)
Oynadığı kişiyle özdeşleşmek, oynadığı kişinin
ruh haline girmek,
boni er. 1. Masraf artığı, ödeme artığı. 2. Kâr,
kazanç.
boniche diş. Hizmetçi; genç hizmetçi kız.
boniface s. ve ad. hlk. Bön, budala,
bonification diş. 1. İyileştirme, temiz ve verimli
kılma (Bonification de la terre). 2. Düşürüm,
indirim (Il m'a fait une bonification de mille
francs).
bonifier gçl. 1. İyileştirmek, düzeltmek. 2. Kâr
olarak vermek, kazanç vermek. § Se bonifier:
İyileşmek, düzelmek (Le vin se bonifie en
vieillissant. Ton caractère s'est bonifié ces derniers
ans).
boniment er. 1. Saçma sapan söz, yalan, saçma
(Raconter, dire des boniments). 2. Tezgâhtar ağzı,
yaygara, ağız, yutturmaca söz (Les badauds se
laissent prendre aux boniments du camelot).
bonimenter gsz. Çığırtkanlık etmek, yaygara
yapmak.
bonimenteur er. Çığırtkan, yaygaracı,
bonite diş. Akdenizde yaşayan bir tür ton bahğı,
palamut.
bonjour er. 1. Günaydın (Je lui dis toujours
bonjour). 2. Selâm. § Donner le bonjour à qn:
Birine selâm vermek. Dire boiyours à qn: Birine
selâm söylemek, selâm yollamak (Dis bonjours à
ton frère). Bonjour lunettes, adieu fillettes:
Kırkından sonra saz çalınmaz. Simple comme un
bonjour: Çok kolay,
bon marchés. (Değişmez) Ucuz.
bonne diş. Hizmetçi kadın, hizmetçi. § Bonne à tout
faire: Her işe bakan hizmetçi,
bonne-dame
Karapazı.
bonne-maman diş. (Çocuk dilinde) Haminne, cici
anne.
bonnement bel. 1. Temiz yürekle. 2. Saf saf,
saflıkla, safça, dolambaçsız olarak (Avouer tout
bonnement une faute).
bonnet er. 1. Külah, takke, hotoz, kalpak, bere gibi
sipersiz başlık (Bonnet de police bonnet de nuit,
bonnet de femme, bonnet de pâtissier). 2. Geviş
getiren hayvanlarda ikinci mide, börkenek. §
Gros bonnet: Yetkili kişi, ileri gelen, kodaman
(C'est un des gros bonnets de la chambre de

bonneteau
commerce). Avoir la tête près du bonnet: Çabuk
kızmak, hemen ayranı kabarmak. Etre deux têtes
dans un bonnet: Kafadar olmak, aynı kafada
olmak. Etre triste comme un bonnet de nuit: lç
karartıcı olmak, çok can sıkıcı olmak. Jeter son
bonnet par-dessus les moulins: Elâlemin ne
diyeceğine hiç aldırmamak; ar namus şişesini taşa
çalmak. Opiner du bonnet: Ahfeşin keçisi gibi hep
başını sallamak; hep tamam, eyvallah demek.
Prendre qch sous son bonnet: Bir şeyi kendi
başına, kendi dilediği gibi yapmak. Kendi
kendine gelin güveyi olmak. C'est bonnet blanc et
blanc bonnet: Ayvaz kasap hep bir hesap. Quel
bonnet de nuit!: Ne can sıkıcı adam!
bonneteau er. Üç kâğıt oyunu; bul karayı al parayı,
bonneterie diş. 1. Tuhafiyecilik. 2. Tuhafiye
dükkânı.
bonneteur er. 1. Üç kâğıtçı. 2. (Oyunda) Hileci,
bonnetier,ère ad. Fanila, çorap, gömlek gibi eşyalar
satan kimse, tuhafiyeci,
bonnette diş. 1., Çocuk takkesi. 2. ask. Siper üstü
çıkıntısı. 3. den. Yardımcı yelken. 4. (Fotoğraf
makinasında) Yardımcı mercek,
bonniche diş. Hizmetçi, hizmetçi genç kız.
bon-papa er. (Çocuk dilinde) Büyükbaba, dede.
bon sens er. Sağduyu,
bonsoir er. Tünaydın, iyi akşamlar,
bonté diş. 1. İyilik, iyi nitelikli oluş (La bonté d'un
vin, d'une terre). 2. İyilik, iyi yüreklilik (Tu es
d'une grande bonté) 3. ç. Hayır, hayır işleri. §
Avoir la bonté de f. qch : -mek inceliğini gösterme k
(Il a eu la bonté de m'écrire sans retard). Bonté
divine!: Hay allah! Aman Allahim!
bon vivant s. ve er. Keyif ehli, gününü gün eden (Il
est bon vivant. Des bons vivants).
bonze er. 1. Buda papazı. 2. Kodaman, ilerigelen
(Les bonzes d'un parti). 3. hlk. İhtiyar moruk. 4.
argo. Herif, adam.
bookmaker er. İng. (At yarışlarında) Bahis
yazmanı.
boom er. 1. Birden gelişme, çabuk yükselme,
beklenmedik başarı (Le boom économique d'un
pays). 2. (Okul argosunda) Eğlence partisi,
çılgınca eğlenme,
boomerang er. Bumerang, fırlatıldığı zaman
yeniden fırlatana dönüp gelen, ağaçtan yapılma,
eğik biçimli av ve oyun âleti. § Faire boomerang:
(Kötü bir davranış için) Geri tepmek. Revenir
comme un boomerang: Dönüp o işi yapmak
isteyenin başına patlamak,
boqueteau er. Küçük koru.
bora diş. Boran, kuzey-doğudan esen şiddetli ve
dondurucu yel.

168

border
borate er. kim. Borat, bor asidi tuzu.
borax er. kim. Boraks, tenkâr.
borborygme er. Guruldama, gurultu (Les
borborygmes d'une tuyauterie).
bord er. 1. Kenar (Chapeau à large bord, à bord
relevé). 2. Kenar, sınır (Le bord d'un bois, d'une
route). 3. Kenar süsü, kenar şeridi (Le bord d'un
vêtement). 4. Ağız (Les bords d'une plaie). 5. Kıyı,
sahil (Le bord de la mer, d'un fleuve, d'une
rivière). 6. Gemi bordası. § Bord à bord: 1. Yan
yana, kenarları karşı karşıya duran, çaprazlama
kavuşmayan ( Un manteau bord à bord). 2. Ağzına
kadar dolu. Jusqu'au bord: Ağzına kadar, silme
(Remplir un verre jusqu'au bord). Au bord de:
Kıyısında (Au bord de la mer, de la rivière). Les
sombres bords: (Söylencede) Ruhlar diyarı. A
bord: Gemide (Lecapitaineestmaîtreàbordaprès
Dieu). Abord de: -de (A bordd'avion: Uçakta). A
pleins bords: Bol bol. Etre au bord de qch: -e pek
yakın olmak; -in eşiğinde olmak; üzere olmak
(Etre au bord de la tombe: Ölmek üzere olmak,
ölümün eşiğinde olmak. Etre au bord des larmes:
Nerdeyse ağlamak, ağladı ağlayacak olmak). Etre
du bord de qn: -ile aynı düşüncede, kanıda,
yakada olmak (Nous sommes du même bord. Je
suis du bord de ton frère).
,
bordage er. 1. Kenar geçirme, kenar çekme (Le
bordage d'un vêtement). 2. (Gemilerde) Borda
kaplaması.
bordé er. 1. Kenar şeridi (Garnir des rideaux d'un
bordé). 2. Borda kaplamalarının bütünü,
bordeaux er. 1. Bordeaux şarabı. 2. Bordo rengi,
menekşeye çalan koyu kırmızı,
bordée diş. 1. (Bir geminin) Borda tayfası. 2. Borda
topları. 3. Borda ateşi. 4. Bir geminin yön
değiştirmeksizin aldığı yol ve bunun için geçen
süre. § Une bordée d'iıyures: Bir sürü küfür, ağız
dolusu küfür. Tirer, courir une bordée: (Tayfa
argosunda)
Karaya
kaçamak
yapmak;
meyhanelere, eğlence yerlerine girip âlem
yapmak.
bordel er. 1. tkz. Genelev. 2. mec. Karışıklık; çok
karışık yer, karmakarışık (Quel bordel!).
bordelais,e s. ve ad. Bordeaux halkından olan,
Bordeaux'lu (Bordolu).
bordéleux,euse; bordélique s. Dağınık, karma
karışık.
border gçl. 1. (Bir şeye şerit, zırh gibi bir) Kenar
çekmek. 2. Border qch de qch: Kenarına...
çekmek; kenarını... ile çevirmek donatmak
(Border un mouchoir de dentelles; border une
route d'arbres). 3. (Bir şeyin) Kenarına kadar
uzanmak. 4. Kenarında bulunmak, kenarı

bordereau
boyunca uzanmak (Les maisons bordent la route.
Un sentier borde la rivière). 5. (Gemi için) Bir
yerin kıyısı boyunca gitmek. § Border l'avion:
Uçağı binilecek yere çekmek. Border un
bâtiment: Bir gemiye borda kaplaması geçirmek.
Border un lit: Yorganın kenarlarını şiltenin altına
çevirmek. Etre mal bordé: Keyfi yerinde
olmamak,
bordereau er. Bordro,
borderie diş. Küçük çiftlik.
bordier,ères. vead. (Çiftliklerde)Ortakçı,
bordigue, bourdigue<% Dalyan,
bordure diş. 1. Kenar süsü (Manteau à bordure de
fourrure). 2. Kenar taşları, kenarlık (Bordure de
chaussée, bordure de pavés). 3. Sırnr, kenar (Les
bordures d'un bois). § En bordure de: Kenarında,
kıyısında, sınırında(Des villas en bordure de mer.
Des champs en bordure de la rivière. Un maison en
bordure de la forêt).
bore er. kim. Bor.
borée er. Poyraz.
boréal,e s. Kuzey, kuzeye değgin (Hémisphère
boréal. Pôle boréal. Régions boréales).
borgnes, vead. 1. Tek gözlü, sokur. 2. Adı kötüye
çıkmış (Une rue borgne, un hôtel borgne). 3.
Hiçbir yeri görmeyen, hiçbir görünümü
olamayan (Une fenêtre borgne). 4. Uçsuz, ucu
olmayan ( Un sein borgne: Ucu olmayan meme).
5. Kör (Un trou borgne). § Changer un cheval
borgne contre un aveugle: Kırı verip doru almak;
iyibirşey verip karşılığında kötü bir şey almak.
Au royaume des aveugles les borgnes sont rois:
Körler ülkesinde
tek gözlüler baş olur;
koyunun bulunmadığı yerdekeçiye Abdurrahman
çelebi derler.
borin,e s. vead. Kömür işçisi,
borique 5. Borakstan çıkarılan, boraksa değgin
(Acide borique).
borique,e s. Asit borikli (Eau boriquée).
bornage er. Sınır çekme, sınırlandırma (Pierre de
bomage:Sınır taşı).
borne diş. 1. Sınırtaşı, sınır işareti (Placer les bornes
d'un champ). 2. Koruma taşı (Borne de
proctection des murs, des fenêtres). 3. Elektrik
akımını sağlayan bağ. 4. ç. Sınır (Les bornes d'un
Etat). g Borne kilométrique: Kilometre taşı. Sans
borne: Sınırsız, alabildiğine (Unejoie sans borne).
Dépasser les bornes: Aşırılığa kaçmak, haddini
aşmak. Rester planté comme une borne: Yerinde
çakılıp kalmak, donup kalmak,
borné,e s. Sınırlı, dar, dar kafalı, dar görüşlü,
gelişmemiş (Un homme borné. Un esprit borné,
une vue bornée).

169

bossu

borne-fontaine diş. Sınır taşı biçiminde küçük
çeşme.
borner gçl. 1. Sınır çekmek, sınırlamak, sımr olmak
(Chemin qui borne une vigne). 2. mec. Kısmak,
azaltmak (Borner ses désirs, ses ambitions). 3.
Borner qch à qch: Bir şeyi -e indirgemek; -ile
sınırlandırmak (Bornons des bagages au strict
nécessaire. La police a borné son enquête aux
familiers de la victime). § Se borner à qch, à f. qch:
-ile yetinmek, -mekle yetinmek (Il faut savoir se
borner au strict nécessaire. Je me bornerai à tracer
les lignes directrices du projet).
bornoyergsz. 1. Tek gözle nişan alır gibi bakmak. 2.
gçl. Doğru yapmak için şâhisler koymak
(Bornoyer un mur, une allée).
borraginées, borraginacées diş. ç. Sığırdiligiller.
bort er. 1. Kaba yünlü. 2. Kaba elmas,
bortsch er. Borç çorbası.
boscot,te s. ve ad. hlk. Ufak tefek, cılız, kambur
(kimse).
bosniaque,bosnien,nes. vead. Boşnak,Bosnalı,
bosquet er. Koruluk, ağaçlık,
bosse diş. 1. Kambur (Il a une grosse bosse). 2.
Hörgüç (La bosse du dromadaire; les bosses du
chameau). 3. Kabartı,şiş,tümsek (Unterrainqui
présente des creux et des bosses). 4. Şişkinlik (Je
me suis fait une bosse au front). S. Kabartma süs.
6. Resme çalışırken kullanılan dökme yada
kabartma model. 7. Anıklık, zekâ, kafa (Il a la
bosse du commerce. A voir la bosse de la musique,
des mathématiques). 8. den. Kalın ip. § Ne rêver
que plaies et bosses: Çok kavgacı olmak; akh fikri
hır gür çıkarmakta olmak. Rouler sa bosse: tkz.
Durmadan gezmek, habire dolaşıp durmak. S'en
payer une bosse: tkz. Katıla katıla gülmek,
bosselage er. (Gümüş, altın sofra takımlarında)
Kabartma işi.
bosseler gçl. 1. Kabartma işlemek (Bosseler une
cafetière d'argent). 2. Yamru yumru etmek,
bossellement er. Kabartma işleme,
bosselure
1. Kabartma işi (Les bosselures d'une
marmite en cuivre). 2. Yamru yumruluk,
bosser gçl. 1. Bir ucu sabit iplerle bağlamak. 2. -e
çalışmak (Il bosse son examen au lieu d'aller
s'amuser). 3. gsz. hlk. Çalışmak, ineklemek, çok
çalışmak (Où est-ce que tu bosses maintenant? Il
bosse jour et nuit).
bosseur er. hlk. Çok çalışan (kimse),
bossoir er. 1. Gemi çapasını astıkları metafora,
gariva. 2. Sandal metaforası. § Bossoir
d'embarcation: (Gemide) Sandal askısı,
bossu,e s. ve ad. Kambur. § Rire comme un bossu:
Kahkahalarla gülmek.

bossuer

170

bossuer gçl. Yamru yumru etmek, yamultmak < Une
balle a bossué son casque).
boston er. 1. Bir tür iskambil oyunu. 2. Bir tür dans.
bostonner gsz. Boston denilen oyunu oynamak
yada bu addaki dansı yapmak,
bot,e s. Sakat (Main bote, hanche bote, pied bot).
botanique diş. 1. Botanik, *bitkibilim. 2. s.
*Bitkibilimsel, botaniğe değgin,
botaniste od. "Bitkibilimci. botanikçi,
botte diş. 1. Demet (Botte depaille, d'épis, de fleurs,
de poireaux). 2. Kılıç yada meç vuruşu. 3. mec.
Şaşırtıcı soru yada çıkışma. 4. Çizme ( Unepaire de
bottes. Mettre ses bottes). S. argo. (Politeknik
okulunda) Okulu en iyi dereceyle bitiren
öğrenciler (Sortir dans la botte: En iyi dereceyle
bitirenler arasında olmak). § A propos de bottes:
Ciddi bir neden olmaksızın, bir hiç yüzünden (Se
quereller à propos de bottes). Avoir du foin dans
ses bottes: Çok parası olmak. En avoir plein les
bottes: Bıkmak, gına getirmek, illallah demek.
Faire dans les bottes de qn: tkz. -i abartmak, -de
ölçüye aşmak. Graisser ses bottes: Gitmeye
hazırlanmak. Lécher les bottes de qn: Birine çok
adice dalkavukluk etmek, kıçını yalamak. Porter
une botte à qn: -e saldırmak (Porter une botte à un
contradicteur, à un adversaire).
bottelage er. Demetleme, demet yapma,
botteler gçl. Demetlemek, demet demet yapmak
(Botteler des radis, des poireaux, de la paille).
botteleur,euse ad. Demet bağlayıcı, demetçi.
botteleuse diş. Demet makinası.
botter gçl. 1. Çizme giydirmek (Botter un enfant,
une femme). 2. Tekmelemek, ayağıyla vurmak
(L'ailier droit botta le ballon). 3. tkz. İşine
gelmek, hesabına uygun düşmek (Ça me botte). §
Botter les fesses, le derrière à qn: -in kıçına bir
tekme vurmak (Je vais lui botter les fesses). § Se
botter: Çizmelerini giymek,
bottier er. Çizmeci.
bottillon er. 1. Demetcik. 2. Kürklü ve konçlu kadın
ayakkabısı,
bottine diş. Potin.
boubouler gsz. (Baykuş için) Ötmek,
bouc er. 1. Teke. 2. Çene sakalı (Porter le bouc). §
Puer comme un bouc: Teke gibi kokmak, pis pis
kokmak. Le bouc émissaire: Bütün suçlar
kendisine yükletilen kimse, abalı, ensesi kalın,
günah keçisi,
boucan er. 1. Amerika yerlilerinin et isledikleri yer.
2. Amerika yerlilerinin yaptıkları islenmiş et. 3.
tkz. Şamata § Faire du boucan: Şamata
koparmak, şamata etmek,
boucanage er. (Et ve balık için) İsleme.

bouchée
boucaner gçl. 1. İse tutmak, islemek (Boucaner de
la viande, du poisson)
2. Kurutmak,
sertleştirmek, deri gibi yapmak (Les années
avaient boucané sa figure). 3. gsz. Yaban öküzü
avına çıkmak,
boucanier er. 1. (Eskiden Amerika'da) Yaban
öküzü avcısı. 2. Korsan,
bouchage er. Tıpalama, tıpa takma (Le bouchage
des bouteilles).
boucharde diş. 1. Dişli taşçı çekici. 2. Dişli beton
merdanesi.
bouche diş. 1. Ağız (Ouvrir, fermer la bouche). 2.
Bakılacak kimse, boğaz (J'ai cinq bouches à
nourrir). 3. coğr. Ağız ( La bouche d'un fleuve). 4.
Giriş yeri, giriş, ağız (Bouche du métro, d'un
four). § Bouche à feu: Top. Bouche à incendie:
Yangın musluğu. Avoir l'eau à la bouche: Ağzının
suyu akmak, imrenmek. Avoir l'injure à la
bouche: Ağzı küfürlü olmak, küfürbaz olmak.
Avoir qch toujours à la bouche: Ağzında hep o şey
olmak, bir şeyden durmadan söz etmek. Avoir la
bouche pleine de qch: Hep -den söz etmek. Etre
dans toutes les bouches: Herkesin ağzında olmak,
dile düşmek. Enlever le pain de la bouche à qn:
Birinin lokmasını ağzından almak (Tu lui enlèves
le pain de la bouche). Faire la petite bouche:
Dudak bükmek, beğenmez görünmek, nazlı
davranmak, ağız yapmak. Faire venir l'eau à la
bouche: Ağzının suyunu akıtmak, imrendirmek.
Garder qch pour la bonne bouche: Bir şeyi en sona
saklamak. Ouvrir la bouche: Ağzını açmak,
konuşmak. Rester bouche bée: Hayretten donup
kalmak, ağzı bir karış açık kalmak. Rester bouche
close: Ağzını açmamak, hiç konuşmamak.
S'embrasser à bouche que veux-tu: Durmadan
öpüşmek. Aller, passer de bouche en bouche:
Ağızdan ağıza dolaşmak. § De bouche à l'oreille:
Gizlice, kimsenin haberi olmadan. La bouche en
cœur: Gülünç bir kibarlıkla. La bouche en cul de
poule: tkz. Yapmacıklı bir tavır, kasıntı. A close
bouche n'entre point mouche: Kapalı ağza sinek
kaçmaz; bülbülün çektiği dili belâsı,
bouché,e s. 1. Kapalı, tıkalı (Un ehemin bouché. J'ai
le nez bouché). 2. mec. Kalın kafalı, dar görüşlü
(Un esprit bouché). 3. Kapalı şişelerde satılan
(Vin bouché). Etre bouché à l'émeri: Kalın kafalı
olmak, budala olmak,
bouche-à-bouche er. Ağzından yapay solunum,
"sun'i teneffüs (Pratiquer, faire le bouche-àbouche à un noyé).
bouchée, diş. 1. Lokma (Une bouchée de pain). 2.
Küçük börek. § Pour une bouchée de pain: Çok
ucuza, hemen hemen yok pahasına (Acheter

boucher
quelque chose pour une bouchée de pain). Manger
une bouchée: Çabucak bir şeyler atıştın vermek,
bir lokma yemek yemek. Ne faire qu'une bouchée
de qn, de qch: -i çabucak yenmek, kolayca
haklamak, üstesinden gelmek (Il n'a fait qu'une
bouchée de son adversaire).
boucher gçl. 1. Kapamak, tıkamak (Boucher un
trou, un passage). 2. Ağzını kapamak, tıpalamak
(Boucher une bouteille). 3. Köreltmek, kapamak
(Boucher une porte, une fenêtre). § En boucher un
coin à qn: hlk. Birini şaşırtmak, hayrette
bırakmak (Tu lui en as bouché un coin). § Se
boucher: 1. Tıkanmak (L'évier s'est bouché). 2. Se
boucher quelque part: Bir yerini kapamak,
tıkamak, bağlamak (Se boucher les yeux, les
oreilles, le nez).
boucher er. 1. Kasap, etçi (Aller chez le boucher). 2.
mec. Kan dökmekten hoşlanan, gözü kanlı, kanlı.
3. mec. Beceriksiz cerrah,
bouchère diş. 1. Kasap karısı. 2. Kadın kasap,
boucherie diş. 1. Kasap dükkânı. 2. Kasaplık
(Animaux de boucherie). 3. Öldürme, ölüm;
kıyım (Envoyer des soldats à la boucherie). 4.
Öldürme yeri, savaş,
bouche-trou er. Sırf bir boşluğu doldurmak için
kullanılan kişi yada nesne, gedik kapayan (Cet
acteur n'est qu'un bouche-trou).
bouchoir er. Fırın kapağı.
bouchon er. 1. Tıkaç, tapa. 2. Şişe kapağı. 3. Kuru ot
yumağı. 4. Küçük meyhane. 5. Bahk ağma takılan
mantar. 6. Üzerine para konulan bir mantan bilye
ile devirerek oynanılan bir oyun. 7. Katman,
tabaka (Un bouchon de nuage, de brume). 8.
Tıkanma, geçici olarak kapanma (Bouchon de
circulation). § C'est plus fort que de jouer au
bouchon: Bu biraz güç bir şey, bu biraz sıkar, aşık
oynamaya benzemez bu.
bouchonnement, bouchannage er. Tımar etme,
gebreleme (Le bouchonnement d'un cheval).
bouchonner gçl. 1. Silmek, kurulamak (Ilsortitson
mouchoir et se bouchonna le visage et la nuque). 2.
Tımar etmek, gebrelemek (Bouchonner un
cheval). 3. mec. Duygulanm okşamak,
pohpohlamak (Une femme qui bouchonne son
amant).
bouchonnier er. Tapacı, mantar tapa yapan yada
satan kimse.
bouchot er. Midye vb. tarlası (Moules de bouchot).
bouchoteur er. Midye yetiştirici,
bouchure diş. Küçük çalı çiti.
boucle diş. 1. Bir yere takılacak kolu olan halka,
mapa. 2. Kemer vb. tokası (Fermer la ceinture par
une boucle). 3. Küpe. 4. Saç lülesi, lüle CBoucle de

171

boudinage

cheveux). 5. Kıvnm, kıvrıntı, menderes (Les
boucles d'un fleuve, d'une route). § Se serrer la
boucle: hlk. Kemerleri sıkmak; kemerini biraz
sıkmak.
boucler gçl. 1. Tokasını bağlamak, tokalamak,
bağlamak (Boucler sa ceinture. Boucler une
valise, une malle). 2. hlk. Kapamak (Boucler son
magasin). 3. tkz. Kapatmak, bağlamak (Boucler
son budget, ses comptes). 4. Lüle lüle yapmak,
kıvırmak (Bouclerses cheveux). 5. (Bir hayvanın
burnuna) Halka geçirmek. 6. ask. Kıskıvrak
sarmak, dört yandan çevirmek (Boucler un
village). 1. tkz. Dama tıkmak, kodese atmak,
hücreye sokmak (Boucler un prisonnier). 8. gsz.
Lüle lüle olmak, kıvrılmak (Ses cheveux
bouclent naturellement). 9. gsz. (Duvar) Bel
vermek. § La boucler: Susmak, çenesini kapamak
(Boucle-la). Boucler son budget: Bütçesini
denkleştirmek; iki yakasını bir araya getirmek,
bouclette diş. Küçük toka, küçük halka,
bouclier er. 1. Kalkan (Un bouclier de cuir, de
bronze). 2. mec. Savunma silâhı, kalkan. § Levée
de boucliers: Silâhlı ayaklanma, kazan kaldırma.
Faire un bouclier de son corps à qn: Gövdesini,
göğsünü birine siper etmek. Se faire un bouclier de
qch: Bir şeyi kendisine kalkan yapmak, silâh
olarak kullanmak (Il se fait un bouclier de sa
pudeur).
bouddha er. Buda.
bouddhique s. Buda'ya ve Budizm'e değgin (Art
bouddhique).
bouddhisme er. Budizm; Buda dini.
bouddhiste ad. Budist; Buda dininden olan.
bouder gsz. 1. Somurtmak, surat asmak (Ne boude
pas à table). 2. gçl. Bouder qn, qch: -e surat asmak
(Il me boude depuis une semaine). 3. tkz. Artık
istemez olmak, artık canı istememek (Je boude les
distractions). § Bouder contre son ventre: Kızıp
yemek yememek,
bouderie diş. Somurtma, surat asma, somurtkanlık
(La bouderie d'un enfant gâté).
boudeur,euse s. ve ad. 1. Somurtkan, asık suratlı.
(Un enfant boudeur). 2. er. İki kişilik sırt sırta
koltuk.
boudin er. 1. Bir tür domuz sucuğu (Boudingrillé).
2. (Mimarlıkta) Yanm silindir biçiminde silme,
kavalsilme. 3. Lâğım fitili. 4. Demiryolu araba
tekerleklerinde çemberin çepeçevre taşkın olan iç
kenan. § Ressort à boudin: Sarmal yay. S'en aller
en eau de boudin: İyi bir sonuç vermemek, boşa
çıkmak, güme gitmek (Je crois que cette affaire va
s'en aller en eau de boudin).
boudinage er. (İpek, yün vb.) Bükme.

boudiné
boudiné,es. 1. Sıkışıp kalmış, düdük gibi sıkışmış (Il
était boudiné dans sa veste étroite). 2. Sucuk gibi
(Des doigts boudinés).
boudiner gçl. (İpek, yün vb.) Bükmek. § Se
boudiner dans qch: (Dar bir giysi içinde) Düdük
gibisıkışmak,sıkışıpkalmak (Se boudiner dans
un corset).
boudoir er. (Kadın) Süslenme odası, gelin odası,
boue diş. 1. Çamur, balçık (Patauger dans la boue).
2. mec. Çamur, çirkef. 3. Tortu, çökelti (La boue
d'un encrier). § Ame de boue: Düşük, alçak bir
insan. Prendre des bains de boue: Çamur
banyosu yapmak. Tirer qn de la boue: Birini
çamurdan (düşmüş olduğu güç ve utanılacak
durumdan) kurtarmak, çekip çıkarmak. Traîner
qn dans la boue, couvrir qn de boue: Birini rezil
etmek, yerin dibine batırmak, cılkını çıkarmak,
bouée diş. Şamandıra. § Bouée de corps mort:
Palamar şamandırası. Bouée de sauvetage: Can
kurtaran simidi (Il se cramponnait à cette idée
comme un naufragé à une bouée de sauvetage).
boueur er.Çöpçü, sokak süpürücüsü, temizlik işçisi.
boueux,euse s. 1. Çamurlu (Une rue boueuse,
chemin boueux, eau boueuse). 2. Çamur gibi (Un
café boueux). 3. er. hlk. Çöpçü,
bouffant,e s. Kabarık, şişkin (Un pantalon
bouffant; manche bouffante).
bouffarde diş. hlk. Kocaman tütün çubuğu,
bouffes. 1. Güldürücü, gülünçlü (Opérabouffe). 2.
er. Güldürücü şarkıcı. 3. diş. Yeme, atıştırma,
tıkınma (Ne vivre que pour la bouffe). 4. Yemek,
yiyecek (Préparer la bouffe).
bouffée diş. 1. (Hava, duman, koku vb. için) Dalga
(Une bouffée d'air, de froid, deparfum). 2. Soluk,
"nefes (Tirer une bouffée de sa pipe). 3. mec.
Dalga gibi gelip geçen şey, geçici durum (Des
bouffées d'orgueil). § Par bouffées: Dalga dalga,
aralıklı olarak, kesik kesik,
bouffer gsz. 1. Kabarmak, kabarık durmak (Un
pantalon qui bouffe). 2. hlk. Atıştırmak, birşeyler
tıkınmak, yemek (On bouffe bien chez nous. Il
bouffe à la cantine). 3. gçl. Yemek, tüketmek (Je
n'ai rien à bouffer. Cette voiture bouffe de l'huile).
4. Bouffer qn: Birini çiğ çiğ yemek, birine çok
kızmak (Je vais le bouffer). S. Bouffer de: -in can
düşmanı olmak (Bouffer du curé). § Bouffer des
briques: Yiyecek bir şeyi olmamak; çömleğinde
taş pişmek. Bouffer du kilomètre: Arabayla çok
yol yapmak. Se bouffer le nez: hlk. Kavga etmek,
tartışmak, dalaşmak (Ils étaient prêts à se bouffer
le nez).
bouffette diş. Fiyong, kelebek, püskül,
bouffeur, euse ad. hlk. Yiyen, atıştıran (C'est un

172

bougre
bouffeur de pain).
bouffi,e s. 1. Şişkin, şiş (Un visage bouffi, des yeux
bouffis). 2. Şişirme, şişirmeli abartılı (Un style
bouffi). § Etre bouffi de: -den yanından
geçilmemek, şişinmek (Il est bouffi d'orgueil, de
vanité).
bouffir gçl. 1. Şişirmek (La maladie avait bouffi ses
yeux). 2 .gsz. Şişmek (Son corps bouffit de jour en
jour).
bouffissure diş. 1. Şişlik, şişmişlik, şişkinlik (La
bouffissure d'un visage, des yeux). 2. Şişirmecilik
(La bouffissure d'un style). 3. mec. Kibir, kurum,
kasıntı.
bouffon er. 1. Soytarı. 2. Maskara, herkesi
eğlendiren kimse. § Etre le bouffon de qn: Birinin
alay konusu olmak, hep eğlenilen, alay edilen
kimse olmak,
bouffon,ne s. Güldürücü, eğlenceli, gülünçlü,
gülünç (Une histoire bouffonne).
bouffonner gsz. Soytarılık etmek; maskaralık
etmek.
bouffonnerie diş. Soytarılık, maskaralık,
bouge er. 1. Pis, bakımsız konut (Habiter un bouge).
2. Adı kötüye çıkmış ev, otel, meyhane, bar;
batakhane (Les bouges des grands ports). 3.
(Fıçıda) Karın. 4. (Eskiden) Giysi sandığı,
bougeoir er. El şamdanı.
bougeotte diş. tkz. Hiç yerinde duramama, hep
dolaşma hastalığı (Il a la bougeotte: Hiç yerinde
duramaz).
bouger gsz. 1. Kımıldamak, kıpırdamak (Il n'a
même pas bougé de sa place). 2. Harekete geçmek
(Si les syndicats bougent, le gouvernement risque
d'être en difficulté). 3. gçl. tkz. Yerinden
oynatmak, yerini değiştirmek (Ne bouges pas les
valises). § Sans bouger le petit doigt: Parmağını
bile oynatmadan. § Se bouger: Yerinden
kıpırdamak; hareket etmek,
bougie diş. 1. Mum (Allumer une bougie). 2.
(Cerrahlıkta) Bükülgen sonda. 3. Porselen
süzgeç. 4. Patlamalı motorlarda elektrikli
tutuşturma aygıtı, "buji (Il faut changer ces
bougies usées). S. hlk. Yüz, surat (Faire une drôle
de bougie: Yüzü bir tuhaf olmak, surat asmak). §
Bougie internationale: Işık yeğinliği birimi, mum
ışığı, mum.
bougna, bougnat er. Kömür satıcısı, kömürcü,
bougon,ne s. vead. Homurdanıp duran (Un enfant
bougon. Un bougon).
bougonnement er. Homurdanma,
bougonner gsz. Homurdanmak,
bougran er. Yün kırpıntısı, bukran,
bougre,esse ad. hlk. 1. Herif; karı (C'est un bon

bougrement
bougre). 2. Bougre de: -oğlu (Bougre d'idiot:
Aptal oğlu aptal). 3. Bougre! uni. Öf be! Aman
allah! (Bougre! c'est haut!: Öf be, amma da
yüksek!).
bougrement bel. hlk. Çok, pek (C'est bougrement
difficile).
boui-boui er. Niteliksiz tiyatro, bayağı tiyatro,
boulf er. hlk. Kunduracı, eskici, yemenici,
bouillabaisse dis. Balık çorbası; bir tür safranlı balık
yemeği.
bouillant,e s. 1. Kaynar (L'eau bouillante). 2. Çok
sıcak (Prendre son café bouillant). 3. Ateşli, kanı
kaynayan (Jeunesse bouillante). 4. Bouillant de
qch: -den yerinde duramayan, içi kaynayan,
kendini tutamayan (Etre bouillant de colère,
d'impatience).
bouille diş. 1. Üzüm küfesi. 2. tkz. Surat, yüz; kafa
(Il a une bonne bouille).
bouilleur er. 1. Rakı çeken, yapan. 2. Buhar
makinasının su kazanı,
bouilli er. Et haşlaması.
bouilli,e s. Haşlanmış, kaynatılmış (Pommes de
terre bouillies; lait bouilli).
bouillie diş. 1. Bulamaç, lapa. 2. Kâğıt hamuru. 3.
Güç anlaşılır şey. § C'est de la bouillie pour les
chats: Boşuna çaba; boşuna kürek sallamaktır bu.
Etre en bouillie: Ezilmek, tanınmaz hâle gelmek,
pestili çıkmak (Après l'accident, la voiture était en
bouillie). Mettre qn, qch en bouillie: -i ezmek,
pestilini çıkarmak, tanınmaz hâle getirmek,
bouillir gsz. 1. Kaynamak (La marmite bout. L'eau
bout à 100 degrés). 2. Bouillir de qch: -den yerinde
duramamak, tepesi atmak, kendini tutamamak
(Il bout d'impatience, de colère). 3. gçl. tkz.
Kaynatmak (Bouillir le lait, bouillir le linge). §
Avoir de quoi faire bouillir la marmite: Yiyecek
bir şeyi olmak, tencere kaynatacak durumu
olmak. Avoir le sang qui bout dans les veines:
Delikanlı olmak; damarlarında kanı kaynamak.
Faire bouillir: 1. Kaynatmak (Faire bouillir du
lait, le linge). 2. Haşlamak (Faire bouillir de la
viande). Faire bouillir qn: Birini kızdırmak,
tepesini attırmak (Ta paresse me fait bouillir).
bouilloire diş. Su kaynatılan ibrik; çaydanlık,
bouillon er. 1. Hava kabarcığı, gaz kabarcığı, köpük
(Le ruisseau sort de la source à gros bouillons). 2.
(Yemek pişirmede) Taşım. 3. Haşlama suyu, su
(Bouillon de légumes, depoulet) A. Ucuz lokanta.
5. (Kumaşta) Kabarık, kıvrım, dalga. 6. Bir
yarada gereksiz büyümüş et. 7. Satılmadan kalan
yayın (Bouillon de revues). § Bouillon d'onze
heures: İçine zehir katılmış içki yada yiyecek.
Bouillir à gros bouillons: Fokur fokur kaynamak.

173

boulet

Boire un bouillon: 1. Yüzerken su yutmak. 2.
Zarara uğramak, para yitirmek (Ce commerçant
a bu un bouillon).
bouillon-blanc er. bitb. Aslankuyruğu,
bouillonnant,es. 1. Kaynayan (Eau bouillonnante).
2. Kaynaşan, ateşli (Des idées bouillonnantes).
bouillonnement er. 1. Kaynama (Bouillonnement
d'une
source).
2.
mec.
Kaynaşma
(Bouillonnement des désirs, des idées, des
passions).
bouillonner gsz. 1. (Sıvı için) Köpürmek,
köpüklenmek, fokurdamak (Le
ruisseau
bouillonne entre les rochers). 2. (Yayınlar için)
Satılmadan kalmak (Le journal qui bouillonne).
3. gçl. (Bir kumaşa) Kabarık kıvrımlar yapmak,
dalgalandırmak. 4. Bouillonner de qch: -den
kudurmak, köpürmek (Bouillonner de colère,
d'impatience).
bouillote diş. 1. İçine sıcak su konularak yatak
ısıtmaya yarayan kap, yatak tandın. 2. Küçük
güğüm. 3. Bir tür iskambil oyunu,
bouillotter gsz. Yavaş yavaş kaynamak,
boulange diş. Ekmekçilik, fırıncılık,
boulanger,ère ad. Ekmekçi, fmncı.
boulanger gç/. Yoğurmak, işlemek (Boulanger de la
farine).
boulangerie diş. 1. Ekmekçilik, fırıncılık. 2. Fırın.
3. Ekmekçi dükkânı,
bouldozeur er. Yoldüzer, yoldüzler. "Buldozer,
boule diş. 1. Yuvarlak, top, bilye (Rondcomme une
boule. Boule de billard, boule de neige). 2. mec.
tkz. Baş, kafa. § En boule: Top biçiminde, yumak
gibi (Le chat dort en boule). Avoir une bonne
boule: Sevimli olmak; eli yüzü düzgün olmak.
Avoir les nerfs en boule: Sinirlenmek, öfkesi
kabarmak. Etre, se mettre en boule: Kızmak,
öfkelenmek. Faire boule de neige: Çığ gibi
büyümek (Sa fortune fait boule de neige). Perdre
la boule: Aklını oynatmak, akimi kaçırmak,
bouleau, er. Kayın ağacı,
boule-de-neige diş. bitb. Kartopu (çiçeği),
bouledogue er. Buldok (köpeği),
bouler gsz. 1. Yuvarlanmak. 2. (Harcı, kireci)
Karmak. § Envoyer bouler qn: Birini başından
savmak (Il nous a envoyés bouler).
boulet er. 1. Top güllesi, gülle. 2. (Eskiden)
Pıranga. 3. (Atlarda) Bukağılık. 4. Katlanmak
zorunda kalman şey, baş belâsı (Ces dettes sont un
boulet que je traîne avec moi depuis des années). §
Pour un boulet de canon: Asla, hiçbir zaman,
dünya yıkılsa (Il ne changerait pas d'avis pour un
boulet de canon). Arriver comme un boulet de
canon: Hışım gibi gelmek, fırtına gibi gelmek.

boulette

174

Tirer à boulets rouges sur qn: Birine şiddetle
saldırmak; yazı yada sözle şiddetle eleştirmek (II
tirait à boulets rouges sur ses adversaires).
boulette diş. 1. Küçük gülle, top. 2. Köfte. 3. mec.
tkz. Akılsızlık, düşüncesizlik, gaf. § Faire une
boulette: tkz. Bir düşüncesizlik etmek, gaf
yapmak.
boulevard er. 1. (Eskiden) Kale meydanı. 2.
Bulvar, anayol. 3. Bulvar piyesi (C'est du bon
boulevard). § Les grands boulevards: Pariste
Madeleine ile Bastille arasındaki bulvarlar,
boulevarder
gsz.
Bulvarlarda,
caddelerde
dolaşmak.
boulevardier,ère s. ve ad. 1. er. Bulvarlarda,
kahvelerde dolaşıp duran kimse. 2. s. Bulvar
tiyatrosu türüne değgin
(Une
comédie
boulevardière).
bouleversant,e s. Allak bullak edici, coşturucu, alt
üst edici (Un roman bouleversant).
bouleversement er. 1. Alt üst oluş; allak bullak oluş
(Bouleversement des valeurs, des sentiments). 2.
Kargaşa, bunalım (Bouleversement économique,
politique).
bouleverser gçl. Allak bullak etmek, altüst etmek
(Cet événement a bouleversé ma vie).
boulier er. 1. Çörkü. 2. Iğrıp denilen balık ağı.
boulimie diş. 1. Oburluk hastalığı. 2. tkz. Açlık,
büyük açlık.
boulimiques. 1. Oburluk hastalığına değgin. 2. ad.
Oburluk hastası,
boulin er. 1. Güvercinlikte göz. 2. (Yapıcılıkta)
Kiriş yuvası yada iskele kirişi,
bouline diş. den. Borina.
bouliner gçl. 1. (Bir yelkeni) Borina ile germek. 2.
gsz. Borinaları gererek gitmek, borina gitmek. 3.
tkz. Ayaklarını yere vurarak yürümek,
boulingrin er. Çimenlik.
bouioir er. Kireç, harç karıştırmaya özgü aygıt,
boulon er. Cıvata, somunlu vida.
boulonner gçl. 1. Cıvata ile, somunlu vida ile
tutturmak (Boulonner une poutre). 2. argo.
Çalışmak (Tu boulonnes dur).
boulot er. tkz. İş (Il cherche du boulot. Je vais au
boulot).
boulot,tes. vead. 1. Kısave şişman; topuz gibi (Une
femme boulotte. Un pain boulot. Une petite
boulotte). 2. er. Besin, yiyecek,
boulotter gsz. 1. Kendi yağıyla kavrularak
yaşamak. 2. Yavaş yavaş durumu iyileşmek. 3.
tkz. Yemek. 4. gçl. tkz. Yemek (Il n'y a rien à
boulotter).
boum iinl. 3. Bum! Güm! Pat! Düşen bir nesnenin
çıkardığı ses (Boum! Tout est tombé). 2. er.

bourde
Gürültü, pat, güm (Ça a fait un grand boum en
tombant). § Etre en plein boum: Harıl harıl
çalışmak.
boumer gsz. hlk. Yolunda gitmek, iyi gitmek (Ça
boume: İşler tıkırında; işler yolunda gidiyor).
bouquet er. 1. Demet (Un bouquet de roses, de
persil). 2. Güzel şarap kokusu; koku, "rayiha. 3.
Salkım, saçak, kangal (Le bouquet d'un feu
d'artifice). 4. Sonuç, yargı. 5. Sevgi koşuğu. 6.
Bayram armağanı. §Bouquet delà mariéeer. bitb.
Menekşe gülü. Bouquet d'arbres: Küçük koru,
ağaçlık. C'est le bouquet: İşte bu tüy dikti; işte bu
hepsinden beter,
bouquet er. 1. Bir tür iri karides. 2. Erkek tavşan,
bouqueté,e s. Hoş kokulu, "rayihalı (Un vin
bouqueté).
bouquetier er. Çiçek vazosu, çiçeklik,
bouquetière diş. Çiçekçi kız, çiçekçi kadın,
bouquetin er. Dağ keçisi.
bouquiner. 1. Kocamış teke, "ihtiyar teke. 2. Erkek
tavşan.
bouquin er. 1. Eski kitap. 2. hlk. Kitap, betik,
bouquiner gsz. 1. Eski kitap okumak. 2. Kitaplara
bakmak. 3. gsz. gçl. Okumak (ila passé toute sa
journée à bouquiner. Il aime bouquiner les romans
policiers).
bouquinerie diş. 1. Sahhaflık. 2. Eski kitap merakı.
bouquineur,euse ad. 1. Eski kitap meraklısı. 2.
Kitapları karıştırmayı seven. 3. Okumayı seven,
çok okuyan.
bouquiniste ad. Eski kitap alıp satan, "sahhaf, eski
kitapçı.
bouracan er. Aba, kaba yünlü.
bourbe diş. Çamur, balçık (Bourbe d'un marais).
bourbeux, euse s. Çamurlu, balçıklı, batak ( Chemin
bourbeux, eau bourbeuse).
bourbier er. 1. Balçık çukuru. 2. mec. Berbat iş,
batak (Il faisait de vains efforts pour se tirer de ce
bourbier). 3. mec. Çirkef.
bourbillon er. 1. Çamur yığını. 2. hek. Çıban özü.
bourbonien,ne s. Burbon ailesine değgin.
Burbonlara özgü. § Nez bourbonien: Uzun gaga,
burun.
bourdaine diş. Kara akçaağaç.
bourdalou er. 1. Şapka kurdelesi. 2. Kasket meşini.
3. Lâzımlık, oturak,
bourde diş. tkz. 1. Yalan, martaval, kurt masalı (Tu
me racontes des bourdes!). 2. Düşüncesizlik,
aptallık, yanılgı, yanlış. § Faire, commettre une
bourde: Yanılgıya düşmek, hatâ etmek, yanhş
yapmak, düşüncesizlik etmek (J'ai commis une
bourde en refusant leur proposition. Cet élève a
fait de grosses bourdes dans sa dictée).

bourdon
bourdon er. 1. Hacı değneği. 2. Yaban arısı (Bruitde
bourdon). 3. Büyük çan (Bourdon de NotreDame). 4. Orgta bas sesi veren boru. 5. Basım
dizisinde atlama. § Faux bourdon: Erkek arı; eski
batı müziğinde bir beste biçimi. Avoir le bourdon:
Canı sıkılmak, içi sıkılmak,
bourdonnant,e s. Vızıldayan, uğuldayan (Une
mouche bourdonnante).
bourdonnement er.
1. Vızıldama,
vızıltı
(Bourdonnement des abeilles). 2. Mırıldanma,
uğultu. 3. Homurtu, uğultu (Bourdonnement
d'un moteur d'avion). 4. Uğultu, uğuldama
(Bourdonnement d'oreilles).
bourdonner gsz. 1. Vızıldamak (Une abeille
bourdonne). 2. Mırıldanmak, mırıltı halinde
gelmek (Une musique lointaine bourdonnait à ses
oreilles). 3. Uğuldamak (Avoir les oreilles qui
bourdonnent: Kulakları uğuldamak).
bourdonneur,euse s. Vızıldayan (Des essaims
bourdonneurs).
bourg er. Kasaba,
bourgade diş. Küçük kasaba,
bourgeoises, ve ad. 1 .ad. 'Kentsoylu, *kentligil,
"burjuva. 2. hlk. Karı, eş (Ma bourgeoise). 2. s.
Kentsoylulara, kentligillere değgin (Classe
bourgeoise. Quartier bourgeois). 4. Bayağı. 5.
Tutucu, "muhafazakâr. 6. İyi ve sade (Une cuisine
bourgeoise). § Epater le bourgeois: Çok yırtıkça
davranmak; herkesi şaşırtıcı davranışlarda
bulunmak.
bourgeoisement bel. Sade bir biçimde, burjuvaca,
efendi efendi (Vivre bourgeoisement).
bourgeoisie diş. 1. 'Kensoylular, *kentligiller,
"burjuvazi. 2. "Kentsoyluluk, *kentligillik,
"burjuvalık.
bourgeon er. I. Tomurcuk (Les bourgeons éclatent
au printemps). 2. Asma filizi. 3. Ergenlik, yüz
sivilcesi (Il a des bourgeons dégoûtants sur le
visage).
bourgeonnement er. 1. Tomurcuklanma. 2. hlk.
(Yara için) Azma, etrafında et parçaları oluşması
(Bourgeonnement d'une plaie).
bourgeonner gsz. 1. Tomurcuklanmak (Les
pommiers ont bourgeonné). 2. Sivilce çıkmak,
sivilcelenmek (Ton visage bourgeonne).
bourgeron er. Kısa iş gömleği,
bourgmestre er. (Belçika, Almanya, Hollanda ve
İsviçre gibi Orta Avrupa ülkelerinde) Belediye
başkanı,
bourgogne er. Burgonya şarabı,
bourguignonne s. ve ad. 1. Burgonyalı. 2. er.
Şaraplı sığır yahnisi,
bourlinguer gsz. 1. (Gemi) Güçlükle yol almak,

175

bourrelet

fırtınada çabalamak. 2. tkz. Serserice gezip
tozmak, sürtmek. 3. Yolculuk etmek, dolaşmak
(Il a bien bourlingué dans les mers).
bourlingueur,euses. vead. Durmadan gezip tozan;
orda burda sürtüp duran,
bourrache
bitb. Hodan,
bourrade diş. 1. Avda, köpeğin ava vurup tüy
koparması. 2. (Dipçik ya da dirsekle) Vurma,
dürtme (Une bourrade amicale. Je lui ai donné une
bourrade).
bourrage er. 1. Tıka basa doldurma. 2. Bir şeyi
doldurmak için kullanılan şey. § Bourrage de
crâne: Yoğun propaganda, beyin yıkama,
bourrasque diş. 1. Bora, fırtına (Une bourrasque de
pluie). 2. mec. Geçici öfke; birden bire parlama.
§Entrer comme une bourrasque: Fırtına gibi
girmek.
bourratif,ive s. tkz. Kann doyurucu, mide şişirici,
açlık bastırıcı (Ces biscuits sont trop bourratifs).
bourre diş. 1. Tabaklamadan önce bir hayvan
derisinden koparılan tüy. 2. Semer, kanape gibi
şeylere doldurulan kıl, yün kırpıntısı gibi şeyler,
paçak. 3. (Ağızdan dplma silahlara tıkılan) Sıkı.
4. Yün yada ipek hurdası. 5. Tomurcuklann
üstünde ince tüy. 6. mec. Önemsiz şey, değersiz
şey. 7. hlk. Dişi ördek. 8. Bir tür iskambil oyunu.
9. er. argo. Polis, aynasız. § De première bourre:
hlk. Eşsiz, çok güzel, nefis. A la bourre: hlk. Geç;
geç kalarak; gecikerek.
bourré,e s. 1. Tıka basa dolu (Une valise bourrée.
Un wagon bourré). 2. Balık istifi gibi; üst üste
yığılmış, sıkışmış (Les gens étaient bourrés dans le
train). 3. hlk. Sarhoş,
bourreau er. 1. Cellat. 2. Acımasız, taş yürekli;
işkenceci.§Bourreau des cœurs; Donjuan, gönül
hırsızı, kadınlann gönlünü çabucak fetheden
kimse. Bourreau d'argent: Müsrif, çok para
harcayan. Bourreau de travail: Çabuk ve çok iş
yapan; çok iyi çalışan, kendisine iş dayanmayan
(kimse).
bourrée diş. 1. Çalı bağı, çalı demeti. 2. Bir tür dans.
bourrèlement er. Ezinç, "azap (Bourrèlement de la
conscience).
bourreler gçl. Azap vermek, kıvrandırmak. § Etre
bourrelé de qch: -denkıvranmak,çok acı çekmek
(Il était bourrelé de remords).
bourrelet er. 1. Başta yük taşımak için kullanılan
ortası delik yuvarlak yastık, simit yastık. 2. Kapı
ve pencere aralıklarım tıkamak için kullanılan
ince uzun yastık, tıkama yastığı. 3. Düşerken
çocuklann başlarını korumuş olmak için
başhklann etrafına konulan yuvarlak yastık,
koruma yastığı. 4. (Top ağzı kenannda)
Kabartma halka. 5. Ağaç yada madeni süs. 6.

bourrelier
(Vücutta) Et yada yağ birikintisi, kıvrım
(Bourrelet de chair, de graisse. Il a des bourrelets
de chair sous le menton).
bourrelier er. Saraç; hayvan koşumu yapıp satan
kimse; koşumcu,
bourrellerie^. Saraçlık; koşumculuk.
bourrer gçl. 1. Sıkı tıkmak, doldurmak (Bourrer un
fusil). 2. Paçak, kıtık doldurmak (Bourrer un
coussin). 3. Tıka basa doldurmak (Bourrer une
valise). 4. Tıka basa yedirmek, tıkış tıkış
yedirmek. 5. Bourrer qch de qch: -ile doldurmak
(Bourrer le poêle de bûches. Bourrer une boîte de
papiers). 6. Bourrer qn de qch: Birinin karnını -ile
doldurmak, doyurmak (Elle nous bourre de
pommes de terre). 7. gsz. (Köpek için) Kaçan
avdan tüy koparmak. 8. gsz. argo. Kapah gişe
oynamak, salonu tam doldurmak (Ce soir on a
bourré). § Bourrer qn de coups: Birini dayaktan
gebertmek, eşek sudan gelinceye kadar dövmek.
Bourrer le crâne à qn: Birinin aklını çelmek,
beynini
yıkamak,
yalan
propagandayla
yanıltmak (La presse officielle bourre le crâne
au public). § Se bourrer: 1. Tıka basa yemek,
işkembesini doldurmak. 2. Se bourrer de qch: -ile
karnını doyurmak (Se bourrer de pain).
bourriche diş. Av yada balık sepeti; çavalye.
bourrichon er. tkz. Baş, kafa, kelle. § Se monter le
bourrichon: Düşler kurmak; olmayacak şeyler
tasarlamak,
bourricot, bourriquot er. Küçük eşek, sıpa.
bourrin er. hlk. At; beygir,
bourrique diş. 1. Kancık eşek. 2. mec. tkz. fnatçı ve
aptal kimse, eşeğin teki. 3. argo. Polis, aynasız. §
Têtu comme une bourrique: Keçi gibi inatçı. Faire
tourner qn en bourrique: Birini bunaltmak,
serseme çevirmek (On l'a fait tourner en
bourrique).
bourriquet er. 1. Sıpa yada küçük boy eşek. 2. Kuyu
çıkrığı.
bourru,e s. 1. Pürtüklü, pürüzlü (Fil bourru). 2.
mec. Asık suratlı, acılı (Un homme bourru, un air
bourru). § Vin bourru: Henüz mayalanmamış
şarap, üzüm şırası,
bourse diş. 1. Kese, para kesesi (Une bourse de
peau. Bourse à fumoir). 2. 'Öğrenmelik, °burs
(Bourse d'études. Concours de bourses). 3.
Tavşan avında kullanılan bir tür ağ; yakalamak
için tavşanın yuvası ağzına konan torba ağ. 4.
(Balık avında) Torba biçiminde ağ. 5. Borsa
(Bourse de commerce. La bourse a monté, la
bourse a baissé). 6. ç. Taşak torbası. §Pourtoutes
les bourses: Her keseye elverişli; herkesin
kesesine göre. Sans bourse délier: Beş para

176

boussillage
harcamadan, kesenin ağzmı açmadan, bedava.
Avoir la bourse bien garnie: Cüzdanı kabarık
olmak, çok parası olmak. Délier les cordons de la
bourse: Kesenin ağzını açmak. Tenir les cordons
de la bourse: Kesenin ağzını elinde tutmak,
masrafları gören kişi olmak. Jouer à la bourse:
Borsa oyunu oynamak. Ouvrir sa bourse à qn:
Birine kesesinin ağzını açmak, birine maddî
yardımda bulunmak,
boursicotage er. 1. Küçük borsa oyunlarına girme.
2. Beş on kuruş artırma,
boursicoter gsz. 1. Küçük borsa oyunlarına
girişmek. 2. Beş on kuruş artırmak,
boursicotier, ère; boursicoteur, euse.v. ve ad. Küçük
borsa oyunlarına girişen (kimse),
boursier, ère s. ve ad. 1. Burslu, öğrenmelik alan
öğrenci (Une boursière; un élève boursier). 2. er.
Borsacı. 3. Borsa ile ilgili (Le marché boursier;
opérations boursières).
boursouflage, boursouflement er. Şişme, şişirme;
kabarma, kabartma,
boursouflé, e s. 1. Şiş, şişmiş (Un visage boursouflé).
2. Şişirilmiş, tantanalı, boş ve parlak lâflarla dolu
(Un discours boursouflé. Un style boursouflé).
boursoufler gçl. 1. Şişirmek, şişkinleştirmek. 2.
Hindi gibi kabartmak (L'orgueil boursoufle les
sots). § Se boursoufler: Yer yer kabarmak (La
peinture s'est boursouflée).
boursouflure diş.
1. Şişkinlik, kabarıklık
(Boursouflure
d'un enduit sur un mur.
Boursouflure du visage, des paupières). 2.
Tantana, boş ve parlak sözlerden oluşmuştuk
(Boursouflure du style).
bousculade diş. İtişip kakışma, sıkışma. Sıkışıklık,
acele (La bousculade du métro. Dans la
bousculade du départ, nous avons oublié la valise.
La bousculade des derniers préparatifs).
bousculer gçl. 1. Karıştırmak, altüst etmek (On a
bousculé tousses livres). 2. İtip kakmak (La foule
nous bousculait). 3. Dürtmek, paylamak,
çıkışmak (Il est paresseux, il faut le bousculer un
peu pour le faire travailler). 4. Acele ettirmek. § Se
bousculer: 1. İtişip kakışmak (Les enfants se
bousculent pour sortir de l'école). 2. Aceleetmek,
evmek, biraz çabuk olmak (Bouscule-toi,
autrement nous allons manquer le train).
bouse diş. Sığır gübresi, mayıs; tezek (Bouse de
vache).
bouser gsz. 1. (Sığır için) Mayıs salmak, pislemek.
2. gçl. (Harman yerini) Mayıslı çamurla sıvamak,
bouseux er. tkz. Köylü, hödük,
bousier er. Gübre böceği,
bousillage er. 1. Kerpiç. 2. tkz. Kötü yapılmış iş,

boussiller
şişirme iş. 3. tkz. Şişirme, baştan savma yapma,
berbat etme, bozma.
bousiller gsz. 1. Kerpiçle yapı yapmak, kerpiç
işlemek. 2. gçl. tkz. Berbat etmek, çok kötü
yapmak, içine etmek (Bousiller un travail). 3.
Bozmak, kullanılmaz hale getirmek (Bousiller un
moteur, une montre, une machine). 4. Bousiller
qn: tkz. Birini öldürmek, gebertmek, canını
cehenneme yollamak (Un tracteur l'a bousillé sur
la route).
bousilleur,eusearf. 1. Kerpiççi. 2. tkz. Kötü işçi; her
şeyi bozan, berbat eden kimse.
bousin er. hlk. 1. Adı kötüye çıkmış yer, kötü yer. 2.
Büyük gürültü, gürültü patırtı.
bousingot er. Meşin gemici şapkası.
boussole diş. 1. Pusula (Avancer à l'aide de la
boussole). 2. Kılavuz (Vos conseils seront ma
boussole). § Perdre la boussole: Pusulayı
şaşırmak; afallamak, ne yapacağını bilememek.
boustifaUle diş. hlk. 1. Şölen. 2. Besin, yiyecek,
yiyinti.
bout er. 1. U% (Le bout du nez, de la langue, de la
table, d'une ficelle). 2. Son (Le bout de l'année, de
la semaine). 3. Uç süsü. 4. Un bout de: Biraz, bir
parça, azıcık, ufacık ( Un bout de pain. Un bout de
papier, un bout de fil. Je vais lui écrire un bout de
lettre).S. ç. (Sinemacılıkta) Günlük çekimler. § A
tout bout de champ: Her an, dem dakka, dakka
başı. Au bout du monde: Çok uzaklarda,
dünyanın öbür ucunda. Au bout du compte:
Hasılı. Bout à bout: Uç uca. Un bout d'homme:
Ufacık tefecik bir adam. Un bout de femme: Mini
minnacık bir kadın. Un bon bout de temps: Hayli
zaman, epey uzun süre (Il est resté un bon bout de
temps chez moi). De bout en bout: Baştan başa.
D'un bout à l'autre: Baştan başa, başından
sonuna dek. Etre à bout: 1. Sıfırı tüketmek, hiçbir
olanağı kalmamak. 2. Sabrı tükenmek, artık
dayanamamak. Etre à bout de qch: -si kalmamak;
-si tükenmek (Je suis à bout de patience: Sabrım
kalmadı. Il est à bout de forces: Gücü tükendi,
gücü kalmadı). Pousser qn à bout: Birini
kızdırmak, sabrını taşırmak. Venir à bout de qch:
-in üstesinden gelmek, yüzüp yüzüp kuyruğuna
gelmek, sonuna gelmek, bitirmek (Venir à bout
d'un travail, d'un projet). Venir à bout de qn, de
qch: -in hakkından gelmek, birini yenmek, alt
etmek (Venir à bout d'une difficulté, d'un
adversaire). Au bout de: Sonunda, -in bitiminde,
sonra (Au bout de trois ans). Arriver, venir, être
au bout de qch: -in sonuna gelmek, sonuna
varmak, sonunda olmak (Arriver, venir au bout de
sacarrière, desavie). Etre au bout de son rouleau:

177

boutique

Bir ayağı çukurda olmak, ölmek üzere olmak.
Avoir du mal à joindre les deux bouts: f ki yakasını
bir araya getirememek. Brûler la chandelle par les
deux bouts: Çok müsrif olmak, har vurup harman
savurmak. Tenir le bon bout: Sağlam yere ayak
basmak, durumu sağlam, iyi olmak. Faire un bout
de conduite à qn: Birini uğurlamak,geçirmek için
bir süre ona yolda eşlik etmek. Mener qn par le
bout du nez: Birini istediği yöne çevirmek, istediği
gibi idare etmek (Sa femme le mène par le bout du
nez). Aller jusqu'au bout: Sonuna kadar gitmek,
sonuna kadar dayanmak. Montrer le bout de
l'oreille: Niyetini, düşüncesini, ortaya koymak,
belli etmek (ila montré le bout de l'oreille par cette
réflexion). Jusqu'au bout des ongles: Sapma
kadar, çok, tam anlamıyle (Il a de l'esprit jusqu'au
bout des ongles). Avoir qch sur le bout de la
langue, sur le bout des lèvres: Dilinin ucunda
olmak (Je l'ai sur le bout de la langue, mais je ne
peux pas le dire). Savoir qch sur le bout du doigt:
Su gibi bilmek, çok iyi bilmek (Cet élève sait sa
leçon sur le bout du doigt).
boutade diş. 1. Şaka, takılma (Il ne faut pas prendre
au sérieux ces boutades). 2. Naz, kapris, *özenç (Il
agit par boutade. Les boutades d'un enfant
malade).
bout-dehors er. den. Ek yelken çekmek için gemi
serenine eklenen parça,
boute-en-train er. Yanındakileri eğlendiren,
güldüren, herkese neşe saçan kimse ; neşe kaynağı
(Il est le bout -en- train de la classe).
bouteille diş. 1. Şişe (Une bouteille de vin). 2. ç.
(Gemide) Yüznumara, aptesane. § Aimer la
bouteille: İçkiye düşkün olmak. Prendre de la
bouteille: mec. tkz. Yaşlanmak. C'est la bouteille
à l'encre: Karışık, anlaşılmaz bir sorun bu.
bouteillon er. Karavana.
bouter gçl. Atmak, kovmak (Bouter l'ennemi hors
du pays)
bouterolle diş. 1. (Kılıçta) Kın pabucu. 2. Anahtar
deliği yarığı.
bouteroue diş. Yapı ve kapı köşelerini
tekerleklerden korumak için konulan taş,
koruma taşı.
boute-selle diş. ask. Boru yada trampetle verilen
"eyer vur" komutu,
boutique diş. 1. Dükkân (Boutique de charcuterie.
Boutique d'un artisan). 2. Dükkân eşyası. 3. İşlik,
atölye. 4. Avadanlık5. tkz. İş. 6. mec. tkz. Berbat
ev yada çalışma yeri. 7. Diri balık sandığı. §
Fermer boutique: Dükkân kapamak. Ouvrir
boutique: Dükkân açmak, lenir boutique:
Dükkân işletmek, dükkâncılık etmek.

boutiquier
boutiquier,ère ad. Dükkâncı,
boutisse diş. (Duvarcılıkta) Bağlama taşı, kısa
bağtaşı.
boutoir er. 1. Nalbantların, sepicilerin kullandıkları
iki ucu saplı keski, bıçkı, suntraç. 2. Yaban
domuzu burnu, kalak. § Coup de boutoir: Sert ve
acı söz, tersleme,
bouton er. 1. Konca, gonca (Bouton de rose. Un
bouton qui éclot). 2. Sivilce (Bouton de petite
vérole. Il a des boutons). 3. Düğme (Unboutonde
chemise). 4. (Kimi aletlerde) Düğme, kumanda
düğmesi (Tourner le boutton de la radio. Un
boutton électrique).
bouton-d'argent er. Düğünçiçeği,
bouton-d'or er. Sarı düğünçiçeği,
boutonnage er.
Düğmeleme;
düğmelenme
(Boutonnage de gauche à droite).
boutonner gsz. 1. Sivilce çıkartmak, sivilce
dökmek. 2. gçl. İliklemek, düğmelemek
(Boutonner sa veste, son pantalon). 3. Meçin
ucundaki düğme ile dokunmak (ila boutonné son
adversaire). 4. gsz. Düğmelenmek (Ce corsage
boutonne par derrière). § Se boutonner:
İliklenmek, düğmelenmek (Cette blouse se
boutonne par devant).
boutonnerie diş. 1. Düğmecilik. 2. Düğme
fabrikası.
boutonneux,euse
s.
Sivilceli
(Un
visage
boutonneux).
boutonnier,ère ad. Düğmeci,
boutonnière diş. 1. İlik, düğme iliği.2. Kesi, çizik;
ince ve uzun yara ( On lui fit une petite boutonnière
et on lui glissa dans\ la vessie une sonde spéciale.
Faire une boutonnière avec un poignard). 3. Ceket
yakasındaki ilik (Avoir une fleur, une décoration,
l'insigne d'un parti à la boutonnière).
bouton-pression er. Çıtçıt (Corsage fermé par des
boutons-pression ).
bouts-riméser. ç. l.Birkoşukdüzmeküzereverilen
uyaklar. 2. (Tekil olarak) Önceden verilen
uyaklara göre düzülen koşuk,
bouturage er. Çelik dikerek ağaç yetiştirme,
çelikleme.
bouture diş. Dikilmek üzere kesilmiş dal, sürgün
gibi ağaç parçası, çelik (Faire des boutures).
bouturer gsz. 1. (Ağaç için) Kökten sürmek. 2. gçl.
Çelikleme yoluyla (ağaç) yetiştirmek,
bouveau, bouvelet er. Tosun,
bouverie diş. Sığır ahırı, öküz damı.
bouvet er. (Doğramacılıkta) Kenar küşteresi.
bouvier,ère ad. 1. Sığırtmaç. 2. mec. Kaba adam,
hödük.
bouvière diş. hayb. Acıbalık.

178

braconnage
bouvilloner. İğdiş edilmiş tosun,
bouvreuil er. Şakrak kuşu.
bovarisme er. (Flaubert'in romanı Madame
Bovary'den) Doyumsuzluk, düşler içinde yüzen
kadın doyumsuzluğu.
bovidés er. ç. Boynuzlugiller,
bovin,e s. 1. Öküze, sığıra değgin (Races bovines.
Un regard bovin). 2. er. ç. Sığırgiller, sığır
familyası (Les bovins).
bow-window [bowindo] er. İng. Cumba,
box er. Ahır yada garaj bölmesi,
box-calf [bakskalfl er. Kromla sepilenmiş dana
derisi.
boxe diş. Boks, yumrukoyunu (Gagner un match de
boxe aux points, par knock-out. Pratiquer la
boxe).
boxer gsz. 1. Boks yapmak. 2. gçl. Yumruklamak
(Il se précipita sur son adversaire et le boxa au
visage).
boxeur er. Boksör, yumrukoyuncusu.
boy er. İng. 1. (Sömürgelerde) Yerli uşak. 2.
Yamak, çocuk uşak. 3. Müzikhollerde dansçı
delikanlı.
boyard er. tar. 1. Boyar, eski Rus soylusu. 2. mec.
tkz. Zengin, hali vakti yerinde adam.
boyau er. 1. Barsak. 2. Hortum. 3. Tekerlek iç
lastiği, yarış bisikleti iç lastiği. 4. mec. Dar ve uzun
yol. 5. (İstihkâmlarda) Sıçan yolu § Corde à
boyau: Çalgı teli. Se tordre les boyau: hlk.
Gülmekten katılmak, kasıklarını tuta tuta
gülmek.
boyauderiediş. 1. Barsak işlenilen yer, sucuk yapım
yeri. 2. Barsak işlemesi, sucuk yapma.
boyaudier,ère ad. Barsak işçisi,
boyauter (se) hlk. Çok gülmek, gülmekten kasıkları
çatlamak.
boycott er. Boykot (Les syndicats ont déclenché le
boycott des produits italiens).
boycottage er. Boykot.
boycotter gçl. Boykot etmek (Boycotter les
marchandises
étrangères.
Boycotter
un
commerçant, un cours).
boycotteur,euse ad. Boykotçu.
boy-scout [bsjskutjer. İng. 1. İzci. 2. mec. tkz. Saf
ülkücü (Une mentalité de boy-scout).
brabançonne diş. Belçika ulusal marşı,
brabanter. Pulluk,
bracelet er. Bilezik (Bracelet en or).
bracelet-montre er. Bilezik üzerine oturtulmuş
kadın kolsaati.
brachial,es. Kola değgin (Artère brachiale).
brachycéphales. vead. Kısakafalı, brakisefal,
braconnage er. Kaçak a \ ( L e braconnage a dépeuplé

braconner
la rivière).
braconnerez. Kaçak avlanmak, kaçak avyapmak.
braconnier er. Kaçak avcı.
bractée diş. Kimi çiçeklerin yanında bulunan özel
yaprak.
bradage er. 1. Ucuz fiyatla elden çıkarma, okutma,
satıp kurtulma. 2. Bit pazarında satma,
brader gçl. 1. Ucuz fiyatla elden çıkarmak,
okutmak, satıp kurtulmak (Il a bradé sa voiture).
2. -i bit pazarında satmak,
braderie di';. Bitpazarı.
bradycardie diş.hek. Kalp atışının yavaşlaması,
nabız düşüklüğü,
braguette diş. Pantolon yırtmacı,
brahmane er. Brehmen, brahman
brahmanique s. Brahma dinine değgin; brehmen
(La société brahmanique).
brahmanisme er. Brehmenlik, Brahma dini.
brai er. Katran tortusu.
braie diş. 1. Çocuk bezi, kundak. 2. ç. Eski Galyalı
poturu; potur,
braillard,e; braiiieur,euse s. ve ad. Zırlak, zırlayıp
duran.
braille er. Körler abecesi (Apprendre le braille).
braillement er. Zırlama, bağırma,
brailler gsz. 1. Zırlamak. 2. (Tavus) Bağırmak. 3.
mec. (Çocuk) Zır zır ağlamak, zırıldamak. 4. gçl.
Bağıra bağıra söylemek (Brailler un slogan, une
chanson).
braiment er. Anırma (Braiment d'un âne).
braire gsz. 1. Anırmak (L'âne qui brait au bout du
champ). 2, hlk. Zırlamak,
braise diş. 1. Kor, köz (Remplir de braise un
brasero. Faire griller de la viande sur la braise). 2.
Söndürülmüş kor, kömür (Les boulangers retirent
la braise du four). § Des yeux de braise: Ateş gibi
gözler. Etre sur la braise: Sabırsızlık ve kaygı
içinde beklemek; diken üstünde olmak,
braiser gçl. Hafif ateşle pişirmek (Viande braisée;
légumes braisés).
braisière diş. 1. Kor söndürülen kap. 2. Kapaklı
saplı tencere,
bramement er. 1. Geyik bağırması. 2. mec.
Bağırma, uluma,
bramer gsz. 1. (Geyik için) Bağırmak. 2. mec.
Bağırıp çağırmak, ah vah etmek (Ah! Je brame
après cette santé, après cet équilibre heureux).
bran er. 1. Kepekkabasi. 2. hlk. Pislik, dışkı. § Bran
de scie: Bıçkı talaşı. Brand'agace: Erik yada kiraz
zamkı.
brancard er. 1. Teskere, sedye (Transporter un
malade sur un brancard). 2. Araba kolu.
brancardier er. Teskereci, sedyeci (Brancardiers

179

branlant
militaires).
branchage er. 1. Ağacın bütün dalları, dallar. 2. Dal
yığını.
branche diş. 1. Dal (Les branches d'un arbre.
Couper, casser, secouer une branche). 2. Kol, dal
(Branches d'une famille. Ce chandelier a trois
branches. Les branches de la science). 3. hlk.
Cancağız (Viens ma vieille branche). § Avoir de la
branche: Soylu olmak, soyu sopu belli olmak;
alımlı, seçkin davranıştı olmak. Etre comme
l'oiseau sur la branche: Sallantıda olmak, bir yer
yada mevkideki durumu geçici olmak. Scier la
branche sur laquelle on est assis: Bindiği dalı
kesmek (Tu scies la branche sur laquelle tu es
assis).
branchement er. 1. Kanal yada hat kolu. 2. Hat
bağlama (Le branchement du téléphone a été fait).
brancher gsz. 1. Ağaç dalına tünemek, konmak (La
perdrix branche). 2. gçl. Takmak, bağlamak. 3.
Brancher qch sur qch: Bir şeyi -e takmak,
bağlamak (Brancher un appareil de radio sur la
prise électrique. Brancher un réseau électrique sur
un autre). Etre branché: tkz. Anlamak,
kavramak, çakmak (Je ne suis pas branché, répète
encore une fois).
branchette diş. Küçük dal.
branchial,e s. Solungaca değgin (Respiration
branchiale; fentes branchiales).
branchie diş. Solungaç (Les branchies des poissons,
des mollusques).
branchiopodes er. ç. hayb. Kolsu-ayakhlar.
branchu,es. Dallı; dallı budaklı,
brandade diş. Morina balığı ezmesi,
brande diş. Bir tür funda; fundalık,
brandebourg er. 1. Kimi giysilerde iliklerin etrafına
süs olarak dikilen şerit. 2. Bahçe çardağı,
brandevin er. (Eski) Şaraptan çekilen rakı; şarap
ruhu.
brandiller gsz. 1. Sallanmak. 2. gçl. sallamak,
brandir gçl. 1. Çekmek, sallamak (Brandir son
épée; brandir une lance. Il brandit son bâton et se
précipita sur moi). 2. Bir şeyi tehdit aracı olarak
kullanmak; -ile tehdit etmek (Il brandit sa
démission devant les critiques). § Brandir
l'étendard de la révolte: tsyan bayrağını çekmek,
brandon er. 1. Saman sapından meşale. 2.
Yangından sıçrayan yanar parça. 3. Ürüne el
konduğunu belirtmek için tarlada bir sırığın
ucuna bağlanarak dikilen sap bağı. § Brandon de
discorde: Nifak kaynağı; nifak kıvılcımı, nifak
tohumu.
brandy er. Ing. (ingiltere'de) Rakı; kanyak,
branlant,e s. Sallanan (Une bicoque branlante). §

branle

180

Château branlant: Yeni yürümeye çalışan ve sık
sık düşen çocuk,
branle er. 1. Salınma, sallanma. 2. tik hız, ilk
hareket, ilk adım. 3. den.Branda. 4. Halka dansı. §
Donner le branle à qch: -e ilk hızı vermek, ilk
hareketi yaptırmak, ilk adımı attırmak (Donner le
branle à une entreprise, à une affaire, à une
révolution). Mettre qch en branle: Harekete
geçirmek, seferber etmek (İla mis en branle tous
les services. Vous devez mettre en branle toutes vos
forces). Se mettre en branle: Harekete, eyleme
geçmek, kolları sıvayıp işe girişmek,
branle-bas er. 1. (Gemide) Hazırlık (Branle-bas de
combat. Branle-bas du matin, du soir). 2. mec.
Kargaşalık; telâş (Le branle-bas du départ en
vacances). § Mettre qch en branle-bas: Velveleye
vermek, telâşa sokmak (Il a mis toute la maison en
branle-bas).
branlement er. Sallama, sallanma, sallanış
(Branlement de tête).
branler gçl. 1. Sallamak (Branler la tête). 2. gsz.
Sallanmak (Une dent qui branle, une chaise qui
branle. L'escalier branle). § Branler dans le
manche, au manche: Sağlam olmamak, sallantıda
olmak, düşme tehlikesiyle karşı karşıya
bulunmak (L'affaire branle dans le manche). S'en
branler: Aldırmamak, vız gelip tırıs gitmek (Je
m'en branle).
braquage er. 1. Çevirme, yön verme. 2. argo.
Silahla saldırma, silahlı saldın,
braque er. 1. Bir tür av köpeği. 2. s. mec. tkz.
Şaşkın, sersem, deli, kaçık (Il est un peu braque).
braquemart er. (Eski) tki ağızlı kısa kılıç,
braquer gçl. 1. Çevirmek, yöneltmek (Il a braqué
son pistolet en direction de son adversaire). 2.
Hafif yana yatırmak ; y an yan götürmek ( Braquer
les roues d'une voiture). 3. argo. Silahla
saldırmak, silahla soymak (Braquer une banque).
4. Braquer qch sur qn, sur qch: Bir şeyi -in
üzerinde toplamak; -e çevirmek, yöneltmek (ila
braqué ses regards sur nous). 5. Braquer qch
vers: -e doğru çevirmek, yöneltmek (Braquer les
canons vers la colline). 6. Braquer qn contre:
Birini -in aleyhine çevirmek (lia braqué toute sa
famille contre moi. Je vais braquer tout le groupe
contre ce projet). 6. gsz. Hafifçe yanlamak (La
voiture braqua vers la droite). § Se braquer: 1.
Şahlanmak, ayağa kalkmak, itiraz etmek (Il s'est
braqué). 2. Se braquer contre qch: -e karşı cephe
almak; -e muhalefet etmek, karşı olmak (Tout le
monde s'est braqué contre cette entreprise).
bras er. 1. (Değişik anlamlanyla) Kol (Bras droit,
bras gauche. Les bras d'un fauteuil. Le bras d'un

bras
levier). 2. Kol emeği (Vivre de ses bras). 3. İşçi, el
işçisi (L'industrie a besoin des bras). 4. Güç. 5.
Yüreklilik. 6. den. Serenlere yön vermeye
yarayan donanım, brasya. § A bras le corps:
Belinden
yakalayarak;
kollarını
beline
dolayarak; yarı belden.
A bras raccourcis:
Büyük bir şiddetle, hışımla (Il s'est jeté sur son
adversaire à bras raccourcis). A tour de bras: 1.
Bütün gücüyle, var kuvvetiyle (Lancer une pierre
àtourdebras). 2. Bol, çok çok, habire (Envoyer
des lettres à lourde bras). A bras: Elle; elle çalışan
(Nous avons transporté toute la marchandise à
bras. Moulin à bras, voiture à bras, presse à bras).
A pleins bras: Çok; kucak dolusu (Il travaille à
pleins bras. Apporter des fleurs à pleins bras).
Porter qch sur ses bras, dans ses bras: Bir şeyi
kucağında taşımak. Serrer qn dans ses bras: Birini
kucaklamak, birine sarılmak. Bras dessus bras
dessous: Kol kola (Ils se promenaient bras dessus
bras dessous). Offrir, donner le bras à qn: -in
koluna girmek (Je lui ai donné le bras) Etre au bras
de qn: -in kolunda olmak, koluna girmiş olmak
(Elle était au bras de son mari). Couper bras et
jambe à qn: -in kolunu kanadını kırmak,
kıpırdayamaz, iş yapamaz duruma getirmek (Tu
lui as coupé bras et jambes). Avoir le bras long:
Etkili kişi olmak; nüfuzlu kimse olmak, büyük
nüfuzu olmak. Demeurer, rester les bras croisés:
Eli kolu bağlı kalmak, hiçbir iş yapmamak.
Tendre, ouvrir les bras à qn: 1. Birini bağışlamak,
ona bağnm açmak. 2. Birine yardım elini
uzatmak, yardım etmek. Tendre les bras vers qn:
Birinden yardım istemek, birine el açmak. Se
réfugier, se jeter dans les bras de qn: Birine
sığınmak. Recevoir qn à bras ouverts: Birini
sevinç ve coşkuyla karşılamak. S'endormir dans
les bras du Seigneur: Ölmek, ruhunu Tann'ya
teslim etmek. Avoir un bras de fer: Büyük bir
gücü, çelik gibi iradesi olmak. Etre le bras droit de
qn: Birinin sağ kolu olmak, en yakım olmak.
Refuser son bras à qch: -e yardım etmemek, -den
yardımını esirgemek (Il a refusé son bras à notre
entreprise). En avoir les bras rompus:
Yorgunluktan bitmek. Tomber dans les bras de
qn: -in eline düşmek (Il est tombé dans les bras des
escrocs). Avoir qn sur les bras: 1. -e bakmak
zorunluluğunda olmak; -in geçimini sağlamak
(J'ai sur les bras une famille nombreuse). 2.
-başına belâ etmek, başına belâ almak (J'ai sur les
bras une sale affaire. Il a sur les bras un visiteur
depuis trois heures). Les bras m'en tombent:
Hayretten dona kaldım; şaştım kaldım. Etre en
bras de chemise: Üzerinde yalnız bir gömlek

brasage
bulunmak (Il m'a accueilli en bras de chemise:
Beni üstünde bir gömlekle karşıladı). Etre dans les
bras de Morphée: Uyumak.
brasage er. Lehimleme,
brasergç/. Lehimlemek,
brasero er. İsp. Mangal, maltız,
brasier er. 1. Kor. 2. Ateş ocağı, kor yığını
(L'incendie a transformé l'usine en un brasier). §
Etre un brasier: Ateşler içinde yanmak, ateşi çok
yüksek olmak (Mon corps était un brasier hier
soir).
brasiller gsz. 1. Yakamozlanmak; ışıldamak (La
merbrasille. La bougie brasillait). 2. Kor rengini
almak.
bras-le-corp (à) bel. Belinden, kollarını beline
dolayarak (Il a saisi son adversaire à bras-lecorps).
brasque diş. Dökmecilikte kalıp çamuru,
brassage er. 1. Brasya etme, yelkenin yönünü
değiştirmek için serenin brasyalarını kullanma. 2.
Bira yapma. 3. Karışım, karışma, birbiriyle
karışma (Brassage des races, des peuples).
brassard er. Kolçak; kol şeridi (Brassard
d'infirmier, de deuil).
brasse diş. Kulaç. § Nager la brasse: Kulaç atarak
yüzmek, kulaç atmak,
brassée diş. 1. Kucak dolusu ( Une brassée de fleurs).
2. Bir kulaç atışta alman mesafe,
brasser gçl. 1. Karıştırmak, elle yoğurmak.
(Brasser la salade. Le boulanger brasse la pâte
dans le pétrin). 2. Karmak (Brasser les cartes). 3.
Bulandırmak, karıştırmak (Brasser l'eau). 4.
Kıpırdatmak, kımıldatmak, birbirine karıştırmak
(Le vent brasse les feuilles mortes). S. den. Brasya
etmek, yelkenin yönünü değiştirmek için serenin
brasyalarını kullanmak. 6. Birçok şeyi bir anda
yapmak, elinde toplamak (Brasser des affaires). §
Brasser de l'argent: Elinde çok para olmak,
brasserie diş. 1. Bira fabrikası. 2. Birahane,
brasseur,euse ad. 1. Bira fabrikacısı. 2. Kulaç
yüzücüsü, kulaçla yüzen. § Brasseur d'affaires:
Bir çok işe birden girişmiş olan kimse,
brassière diş. 1. Vücudu, özellikle çocukların
vücudunu dik tutmak için kullanılan sıkı yelek,
sıkma. 2. Tramvay, otobüs gibi taşıtlarda, ayakta
kalanların tutundukları asma kayış. 3. ç. Sırtta
taşınılan şeylerin kollara geçirilen kayışları, kol
kayışı,
brassin er. Bira fıçısı.
brasure^. 1. Lehim. 2. Lehimleme. 3. Lehimyeri.
bravache s. ve ad. Kabadayı taslağı, yalancı
pehlivan (Un air bravache. Un bravache). § Faire
le bravache: Kabadayılık satmak, yalancı

181

bredouillant
pehlivanlık etmek,
bravade diş. 1. Farfaralık, yalancı pehlivanlık,
cesaret gösterisi (Son geste n'est qu'une pure
bravade). 2. Meydan okuma (Il agit ainsi par
bravade contre le despotisme).
brave s. ve ad. 1. Yiğit, yürekli (Un combattant
brave, un femme brave). 2. İyi, namuslu ( Un brave
homme). § Faire le brave: Yiğitlik taslamak,
erkeklik satmak, yalancı pehlivanlık etmek,
bravement bel. 1. Yiğitçe, erkekçe. 2. Namusluca;
namuslu namuslu,
braver gçl. 1. Meydan okumak (Il nous brave). 2.
Korkmamak, aldırmamak, hiçe saymak (Braver
lamort, le danger). 3.Saymamak.uymamak, hiçe
saymak (Braver les règles, les lois).
bravissimo Uni. İt. Yaşa, çok yaşa; bravo,
bravo ünl. it. 1. Bravo; yaşa. 2. er. Bravo, aferin,
yaşa, alkış (On entendait les rires et les bravos de la
foule). 3. er. İt. Kiralık katil; kirayla tutulmuş
kıyıcı.
bravoure
Yiğitlik, yüreklilik.
brayer er. 1. Kasık bağı. 2. Sancak kayışı. 3. Çan
tokmağı kayışı,
break (AkcAtI er. İng. Brik arabası,
breakfast [bKEkfast\er. İng. Kahvaltı,
brebis diş. 1. Dişi koyun, marya. 2. (Kiliseye bağlı)
Hıristiyan, mümin. § Brebis galeuse: Uyuz keçi;
görüşülmesi, arkadaş edinilmesi kötü ve tehlikeli
olan kimse; başkasını kötü yola götüren kimse.
Brebis qui bêle perd sa goulée: Çok konuşan çok
zarar eder; geveze, iş yapacak vakit bulamaz.
Qui se fait brebis, le loup le mange: Sen köprü
olursan herkes üstünden geçer; fazla yumuşak
olursan herkes sana çullanır. A brebis tondue Dieu
mesure le vent: Garip kuşun yuvasını Allah yapar,
brèche diş. 1. Gedik (Ouvrir une brèche). 2. (Kesici
aletlerde) Çentik (Brèches sur une lame). 3. mec.
Eksiklik, gedik. 4. yerb. Köşeli yığışım. 5.
Boşluk, ağaçsız alan (Brèche dans une forêt). 6.
Zarar, 'dokunca (Cela a fait une brèche sérieuse
à ma fortune). § Battre en brèche qn, qch: 1 .Topa
tutmak. 2. Şiddetle saldırmak, şiddetle
eleştirmek (Il battait en brèche le gouvernement).
Etre toujours sur la brèche: Habire uğraşıp
durmak; aralıksız çalışıp uğraşmak. Mourir sur la
brèche: Çarpışarak ölmek,
brèche-dents, ve ad. Ön dişleri eksik olan.
bréchet er. (Kuşlarda) Göğüs kemiği,
bredouillage, bredouillement er. Geveleme,
anlaşılmayacak kadar çabuk ve karışık konuşma;
sözleri ağzında yuvarlama,
bredouillant,e s.Geveleyen, kekeleyen (Une voix
bredouillante).

bredouille
bredouille diş. 1. (Tavla oyununda) Mars. 2. mec.
Başarısızlık. 3. s. Başarısız, bir şey elde
edememiş. § Revenir bredouille: Eli boş dönmek.
bredouiller gsz. 1. Anlatılamayacak kadar çabuk ve
karışık söylemek. 2. gçl. Geveleyerek, ağzında
yuvarlayarak söylemek, gevelemek (Bredouiller
une excuse, un compliment).
bredouilleur, euse s. ve ad. Çabuk ve anlaşılmaz
biçimde konuşup ne dediği anlaşılmayan, sözü
ağzında yuvarlayan (kimse).
bref,ève s. 1. Kısa, az süren (Un discours bref, une
lettre brève). 2. Sert, kesin (Il a répondu sur un ton
bref). 3. bel. Kısacası, uzun sözün kısası (Bref, ila
refusé notre proposition). § En bref: Kısacası,
uzun sözün kısası; sözü uzatmayalım (En bref, il
n'est pas d'accord avec nous).
bréhaigne s. (Eski) Kısır (Une jument bréhaigne).
brelan er. 1. Bir tür iskambil oyunu. 2. Bir elde aynı
türden üç kâğıt (Il avait un brelan de rois: Elinde
üç papaz vardı). 3. Kumarhane,
breloque diş. 1. Az değerli süs parçası, incik
boncuk. 2. Bilezik yada saat zincirine takılan süs.
3. ask. Sıraları dağıtma yada karavana borusu. §
Battre la breloque: 1. Saçmalamak, saçma sapan
şeyler söylemek. 2. İyi çalışmamak, bozuk gitmek
(Une montre qui bat la breloque. Mon cœur bat la
breloque).
brème diş. 1. hayb. Çapakbalığı. 2. argo. Oyun
kâğıdı.
bren,bran er. (Galya dilinde) Başkan,
brésil er. 1. Kırmızı boya odunu. 2. Brezilya,
brésilien,ne s. ve ad. 1. Brezilyalı. 2. Brezilya'ya
değgin.
brésiller gçl. 1. Ufalamak. 2. Kırmızı boya
odunuyla, brezilya ile boyamak. 3. gsz.
Ufalanmak, kuruyup toz toz dökülmek. § Se
brésiller: Ufalanmak, un ufak olmak,
bretailler gsz. 1. İkide bir kılıca davranmak. 2.
Eskrim salonlarına devam etmek,
bretailleur er. Her an kılıç çekmeye hazır, ikide bir
kılıcına davranan, eli kılıçta,
bretauder gçl. 1. (Bir hayvanın tüyünü) Bozuk
düzen kırkmak. 2. (Hayvanın) Kulaklarını,
kuyruğunu kesmek. 3. İğdiş etmek,
bretelle diş. 1. Tüfek kayışı (Bretelle d'un fusil.
Porter l'arme à la bretelle). 2. (Yük taşımakta
kullanılan) Kayış. 3. ç. Pantolon askısı. 4.
Bağlantı yolu (La bretelle d'une autoroute). §
Mettre l'arme à la bretelle: Silah asmak; tüfek
omuza asmak,
breton,ne s. ve ad. 1. Brötanyalı, bröton 2. er.
Brötonca, bröton dili.
bretonnant,e s. (Brötonlar için) Eski geleneğe

182

bride
bağlı kalmış (Bretons bretonnants).
bretterfiy.1. Uzun ince kılıç. 2. Dişeği, dişingi, dişli
yontma âleti,
bretter, bretteler gçl. 1. Dişli bir aletle yontmak,
dişeği ile yontmak, dişemek (Bretter un mur).
2. (Resimde) Taramak, taraklamak.
3.
(Heykelcilikte) Kaba yontmak, dişingilemek.
bretteur er. (Eski) Kılıçla çarpışma meraklısı,
bretzel er. Bir Alman çöreği,
breuil er. Çitle çevrilmiş koruluk,
breuvage er. 1. İçki; içilecek şey. 2. Sulu ilaç.
brève diş. dilb. Kısa hece; kısa ünlü.
brevet er. 1. Berat, ünvan (Brevet de noblesse.
Brevet
d'invention).
2.
Uzluk
belgesi
"şehadetname (Brevet de capacité, brevet de
perfectionnement). 3. İlkokul diploması (Il n'a
même pas son brevet). 4. mec. 'Güvence, garanti,
"teminat (Brevet de tranquillité).
breveter gçl. Berat yada uzluk belgesi vermek,
bréviaire er. 1. "Dua kitabı, 'yakarı betiği. 2. mec.
Hiç elden düşürülmeyen kitap,
brévité diş. Kısalık,
briard er. Fransız çoban köpeği,
bribe diş. 1. Az bir şey, bir parçacık, azıcık (Une
bribe de tabac). 2. ç. Artık, kırıntı, kalıntı (Les
dernières bribes d'une fortune. Il a tiré de nous
quelques bribes de phrases). 3. Yemek artığı,
bric-à-brac er. 1. Eski eşya, elden düşme eşya
(Marchand de bric-à-brac). 2. Elden düşme eşya
pazarı.
bric et de broc (de) bel. Şundan bundan, dereden
tepeden, rasgele ( Une chambre meublée de bric et
de broc).
brick er. den. İng. Brik.
bricolage er. 1. Ne iş olursa yapma; ufak tefek işler
yapma. 2. Ufak tefek iş. 3. Üstün körü onarım,
bricole diş. 1. Ortaçağda kullanılan bir mancınık. 2.
(Koşum takımında) Göğüslük. 3. (Yükçülerin
kullandığı) Omuz kayışı.4. İki çengelliolta iğnesi.
S, mec. Düzen,hile.6. Önemsiz şey, önemsiz iş (Je
ne peux pas luifaire un gros cadeau, je vais lui offrir
une petite bricole. Il s'occupe toujours à des
bricoles).
bricoler gsz. tkz. 1. Her türlü ufak tefek işler
yapmak; her telden çalmak. 2. gçl. Şöyle böyle
onarmak (Bricoler une montre, un appareil de
radio, un moteur).
bricoleur, euse ad. Elinden her türlü ufak tefek iş
gelen, her telden çalan (kimse),
bride diş. 1. (Koşum takımında) Başlık. 2. Dizgin
(Les brides d'un cheval). 3. Çene ağcığı (Les
brides d'un bonnet). 4. Düğme iliğinde pekiştirme
dikişi. S. Dantelada, motifleri birbirine bağlayan

bridé
örgü parçası. 6. *Kayışlık, kemerlik, brit. § A
bride abattue, à toute bride: Dolu dizgin, son
süratle, büyük bir hızla (Courir à bride abattue. Le
cheval court à toute bride). La bride sur le cou:
"Serbestçe, serbest, karışanı edeni olmadan
(Elever les enfants ta bride sur le cou). Avoir la
bride sur le cou: Serbest, özgür olmak; karışanı
edeni bulunmamak. Lâcher la bride: Dizgini
koyuvermek, serbest bırakmak (Lâcher la bride à
son cheval, à ses passions). (Lâcher la bride à qn:
mec. Birinin dizginlerini salıvermek; birini
davranışlarında serbest bırakmak (Il ne faut pas
lâcher la bride à la populace). Mettre, laisser la
bride sur le cou: Serbest bırakmak, özgür
bırakmak. Tenir en bride qn, qch: -in dizginlerini
sıkı tutmak; gemlemek, gem vurmak (Tenir en
bride un cheval; tenir en bride ses instincts; tenir
en bride un enfant). Tenir la bride haute: Ağırbaşlı
görünmek, kuyruğu dik tutmak. Tenir la bride
haute (courte) à un cheval: Bir atın dizginlerini
kasmak, çekmek. Tenir la bride haute (courte) à
qn: Birinin davranış özgürlüğünü kısmak, birini
sıkıya almak (Il tient la bride haute à ses enfants)
Tourner la bride: Geri dönmek, yüz seksen
derece çark etmek; düşüncesini, kanısını
değiştirmek,
bridé,e s. Çekik (Les yeux bridés).
brider gçl. 1. (Hayvana) Başlık takmak, gem
takmak, gem vurmak (Brider un cheval, un âne).
2. Sıkıca bağlamak, kıskıvrak bağlamak (Brider
une volaille). 3. Dar gelmek, sıkmak (Ce veston
me bride). 4. den. Halatları birbirine bağlamak. 5.
mec. Sıkıya almak, eli altında tutmak,
kıpırdatmamak
(Brider
un enfant).
6.
Engellemek; kısıtlamak, tutmak, frenlemek
(Brider ses passions, brider un jeune homme,
brider son imagination).
bridgeer.İng. 1. Bir iskambil oyunu, briç (Jouerau
bridge). 2. (Dişçilikte) Köprü,
bridger gsz. Briç oynamak (Nous bridgeons jusqu'à
minuit).
bridgeur,euse ad. Briççi, briç oyuncusu (Il est un
excellent bridgeur).
bridoner. Hafif gem.
brie er. 1. Bir tür peynir. 2. mec. tkz. İri burun,
briefing er. Ing. 1. Brifing, "özetlem. 2. Belirli
konuların görüşülüp açıklandığı özel toplantı,
brièvement bel. Kısaca, özetle, özet olarak, birkaç
sözle (Raconter brièvement un événement).
brièveté diş. 1. Kısalık; kısa süre, süre kısalığı (La
brièveté d'un discours. La brièveté d'un séjour). 2.
Kısalık, küçüklük (La brièveté de sa taille ne le
gêne point).

183

briller
briffer, brifter, briffetcrg.vz. vegçl. 1. Açgözlülükle
yemek. 2. argo. Yemek, atıştırmak,
brigade
1 .ask. Tugay (Généra! de brigade. Une
brigade aérienne). 2. Müfreze (Brigade de
gendarmerie). 3. İşçi kolu (Brigade de balayeurs,
de cantonniers).
brigadier er. 1. Süvari, topçu yada jandarma
onbaşısı. 2. Bir jandarma yada polis müfrezesi
başı. 3. Tayfabaşı. 4. tkz. Tuğgeneral § Brigadierchef: (Süvari, topçu, jandarma) Kıtaçavuşu.
brigand er. 1. Eşkiya, hay dut, soyguncu ( Une bande
de brigands). 2. mec. Afacan, çok yaramaz, ele
avuca sığmaz çocuk (Ah, petit brigand!).
brigandage er. 1. Eşkiyalık, haydutluk. 2.
Soygunculuk, vurgunculuk; namussuzluk,
brigander gsz. Eşkiyalık etmek, soygunculuk
yapmak,
brigantin er. den. Çektiri.
brigantine diş. den. Randa yelkeni,
brightique [brajtik] s. ve ad. 1. Süreğen böbrek
yangısına değgin. 2. Süreğen böbrek hastası,
brightisme [brajtism] er. (Eski) Süreğen böbrek
yangısı, "kronik nefrit.
brigue diş. Bir takım entrika, düzen, dolap (Tout se
fait par brigue ici. C'est par la brigue qu 'il a obtenu
ce succès).
briguer gsz. 1. Dolapçevirmek, entrika yapmak. 2.
gçl. Bir şeye göz dikmek, bir şeyi entrika ile ele
geçirmeye çalışmak (Briguer un poste, un
emploi). 3.CanMmak(Ilbrigue l'honneur de vous
connaître. Tu brigues la faveur d'être reçu par lui).
brillamment bel. Parlak bir biçimde (Il a passé
brillamment son examen).
brillant,es. 1. Parıltılı (Des yeux brillants). 2. Parlak
(Un esprit brillant; un élève brillant; une couleur
brillante; un discours brillant).
brillant er. 1. Parıltı, pırıltı (Le brillant de l'acier). 2.
Pırlanta (Elle portait au doigt un magnifique
brillant).
brillanté,e s. 1. Parlatılmış. 2. er. Parlak renkli bir
tür basma.
brillanter gçl. 1. Değerli bir taşı traş etmek 2. Parıltı
vermek. 3. Parlatmak, parlaklık vermek
(Brillanter
une
surface
métallique).
4.
Tumturaklı, debdebeli kılmak, parlak sözlere
boğmak (Brillanter son style).
brillantine diş. Briyantin.
briliantiner gçl. Briyantin sürmek (Cheveux
brillantinés. Se briliantiner les cheveux).
briller gsz. 1. Parlamak (Le soleil brille. Tes
chaussures brillent). 2. Pırıldamak, ışıldamak,
parlamak (Sesyeux brillent. Un visage qui brille).
3. mec. Parlamak, yükselmek, büyük başarı

brimade
göstermek (Briller à un examen. Il a brillé dans la
vie par son talent). 4. Belli olmak, göze çarpmak
(ila brillé par son absence). 5. Briller de qch: -den
parlamak, pırıl pırıl olmak (Ses yeux brillaient de
joie). § Faire briller qn: Birini tanıtmak, ünlü
kılmak üne ve başarıya kavuşturmak. Faire
briller qch: Bir şeyi ortaya dökmek, göz önüne
sermek (Il a fait briller ses avantages). Ne pas
briller par: -de pek parlak olmamak; pek de...
olmamak (Il ne brille pas par le courage: Pek de
cesur değil). Tout ce qui brille n'est pas or:
Görünüşe aldanmamalı. Her sakallıyı baban
sanma.
brimade diş. 1. (Askerlikte ve okullarda) Eskilerin,
acemi yenilere alay olsun diye yaptırdıkları üzücü
iş, angarya (Faire subir des brimade aux nouveaux
élèves). 2. Gereksiz ve üzücü şey (L'interdiction
d'entrer par la porte principale est une brimade.
Les brimades qu'invente la jalousie).
brimbalement er. tkz. Sallantı, sallanma; sarsıntı,
sarsılma.
brimbaler, bringuebaler, brinquebaler gçl. 1.
Sallamak, sarsmak. 2. gsz. Sallanmak, sarsılmak,
sarsılıp durmak (Une vieille voiture qui brimbale).
brimborion er. Değersiz ufak şey.
brimer gçl. 1. (Askerlikte ve okullarda) Yeni
acemilere üzücü iş yaptırmak. 2. Alaya almak,
tefe koymak (L'administration semble se plaire à
brimer le public). 3. Hor kullanmak,
brin er. 1. Filiz, sap (Un brin de paille, de muguet,
d'herbe). 2. Bir ipi oluşturan katlardan her biri,
ip, tel (Les brins d'une corde. Brin d'une antenne).
§ Un brin de: Azıcık, bir tutam (Un brin de sel, un
brin de vent, un brin de pain). Un brin: bel. Biraz
(Vous êtes un brin fatigué). Un beau brin de fille:
Filiz gibi, dal gibi bir kız.
brinde <%Kadehkaldırma. I§ Etre dans les brindes:
Sarhoş olmak,
brindezingue s. hlk. Sarhoş,
brindille diş. Çalı çırpı, küçük ve ince dal parçası
(Nous avons fait un feu de brindilles).
bringue diş. 1. tkz. Boyu bosu ve yürüyüşü biçimsiz
hantal kadın; kadana gibi karı (Une grande
bringue). 2. tkz. Âlem yapma, yiyip içip eğlenme,
felekten bir gün çalma (Faire la bringue).
brio er. İt. Canlılık, ateşlilik; ustalık (L'équipe a
joué avec brio. L'élève a répondu avec brio à toutes
les questions).
brioche diş. 1. Yağlı, yumurtalı bir tür çörek. 2.
mec. tkz. Düşüncesizlik, beceriksizlik, gaf,
sakarlık (J'ai fait une brioche). 3. hlk. Göbek. §
Avoir de la brioche: Göbek bağlamak, göbeği
olmak.'

184

brisement

brique
1. Tuğla (Fourà briques. Murdebrique).
2. Kiremit rengi (Un teint brique). 3. Kalıp, tuğla
biçiminde parça (Une brique de savon). 4. argo.
Kağıt para destesi. § Bouffer des briques: hlk.
Evinde yiyecek bir şeyi olmamak; tencerede taş
kaynamak (Ils bouffent des briques).
briquer gçl. İyice ovup temizlemek (Les marins
briquent le pont chaque matin. Briquer un meuble,
un parquet).
briquet er. 1. Çakmak (Briquet à gaz, à essence.
Pierre à briquet; mèche d'un briquet). 2. Kısa ve
eğri kılıç. 3. Küçük boy av köpeği,
briquetage er. 1. Tuğla duvar. 2. Tuğla taklidi sıva.
3. Tuğla yapımı.
briqueter gçl. 1. Tuğla döşemek. 2. Tuğla taklidi
sıvamak (Briqueter une façade).
briqueterie diş. Tuğla harmanı; tuğla fabrikası,
briquetier er. Tuğlacı,
briquette diş. Kömür tozu topağı; briket,
bris [bKİ] er. 1. Kırma, zorlayıp kırma (Bris de
clôture, bris de glace). 2. Parçalanıp batmış gemi
parçaları, gemi enkazı (Droit de bris).
brisant er. Kör kaya; dalgaların çarpıp kırıldığı
kaya.
brisant,e s. (Teknik) Çabuk yanan, birdenbire ateş
alan (Explosif brisant).
brisants er. ç. Dalgaların kör kayalara çarpmasıyla
oluşan köpük,
briscard, brisquard er. Uzatmalı asker,
brise diş. 1. Hafif ve serin yel, esinti (Il souffle une
petite brise matinale).2. Meltem § Brise de terre:
Kara meltemi. Brise de mer: İmbat, deniz
meltemi. Brise de montagne: Dağ meltemi. Brise
de vallée: Koyak meltemi,
brise-bise er. 1. Pencere aralıklarına yele karşı
çekilen şerit. 2. Pencerelerin alt bölümüne
konulan perde,
brisées diş. ç. (Avcılık ve ormancılıkta) İşaret
dalları. § Aller, marcher sur les brisées de
quelqu'un: Biriyle eşitlik gütmek; biriyle
rekabette olmak; birinin yerini almaya çalışmak.
Suivre les brisées de qn: mec. -i kendine örnek
almak, -in izinden gitmek,
brise-fer er. Her şeyi kırıp döken aşırı yaramaz
çocuk.
brise-glace er. 1. (Köprü ayaklarında yada
gemilerin burnunda) Buz kırma mahmuzu. 2. Buz
kırma gemisi, buzkıran,
brise-jet er. Suyun hızını kırmak, sıçramasını
engellemek için musluklara takılan boru.
brise-lames er. Dalgakıran,
brisement er. Kırma, kırılma. § Brisement de cœur:
Büyük acı.

brise-mottes
brise-mottes er. Kesek tokmağı,
briser gçl. 1. Kırmak, paramparça etmek (Briser
une vitre). 2. Engellemek, söndürmek,
"mahvetmek (Briser la carrière de son adversaire).
3. Bozmak (Détails qui brisent l'unité d'un
tableau). 4. Kırmak (Il a brisé mon courage. Briser
le cœur). 5. Bastırmak, kırmak, hakkından
gelmek (Briser les menées factieuses. Briser la
résistance de l'ennemi). 6. Bitirmek, son vermek,
spna erdirmek (La dernière discussion a brisé
notre amitié). 7. Yormak, bitirmek, mahvetmek,
canına okumak (Tant d'émotions ont brisé ma
mère. Ce voyage m'a brisé). 8. Kesmek, yarıda
koymak (Briser un entretien). 9. Başarısızlığa
uğratmak, engellemek, bozmak (Briser une
grève). 10. gsz. Kırılmak, çarpıp kırılmak (Les
vagues brisent) .11. Briser avec qn: -ile bozuşmak ;
-ile alışverişi, görüşmeyi kesmek (J'ai brisé avec
lui). § Briser ses fers: Zincirlerini kırmak,
özgürlüğüne kavuşmak. Brisons là: Yeter artık,
bu işi burada keselim, tartışmayalım. § Se briser:
1. Kırılmak (La vitre s'est brisée. Ces verres se
brisent très vite). 2. Se briser sur qch: -e çarpıp
kırılmak, başarısızlığa uğramak (L'assaut vint se
briser sur les lignes ennemies).
brise-soleil er. Güneşlik, *güneşkıran, güneş siperi,
brise-tout er. 1. Sakar, beceriksiz kimse. 2. s.
Beceriksiz, sakar (Elle est brise-tout).
briseur,euse ad. Kırıcı. § Briseur de grève: Grev
kırıcısı; greve katılmayıp bir çıkar karşılığı grevi
engellemeye çalışan kimse,
brise-vent er. Yel siperi,
brisis Ibkizil er. (Mimarlıkta) Çatı kırması,
briska er. Rus. Briçka; eskiden kullanılan bir tür
yolculuk arabası,
brisoir er. 1. Kırma aleti. 2. Filariz.
brisque diş. 1. Bir kâğıt oyunu. 2. ask. Şerit, kol
şeridi.
brisure
1. Kırık (yer). 2. Kırık (parça). 3. Bir
şeyin menteşe ile katlandığı yer, eklem yeri.
britannique s. 1. İngiltere'ye, ingilizlere: değgin
(L'Empire britannique. L'influence britannique
dans le monde). 2. ad. İngiliz (Les Britanniques.
Un Britannique).
brize diş. İnciçiçeği.
broc er. İbrik, güğüm.
brocantage er. Eskicilik, eski şeyler alış verişi,
brocante diş. 1. Eskicilik, eski şeyler alıp satma.
2. Değersiz iş; eski püskü eşya.
brocanter gsz. 1. Eskicilik yapmak; antikamsı
yada eski şeyler alıp satmak. 2. gçl. (Bir malı)
Eski olarak satmak,
brocanteur,euse ad. Eskici; antikamsı yada eski

185

brochure

püskü şeyler alıp satan kimse,
brocard er. İğneli alay, ince alay (Il est toujours
exposé aux brocards de ses amis).
brocard, broquard er. Bir yaşında erkek karaca,
brocarder gçl. İnce ince alay etmek, iğnelemek
(Ses collègues le brocardent toujours).
brocardeur,euse ad. Alaycı, iğneleyici; ince ince
hep alay eden.
brocart er. Nakış dokulu kumaş, diba, brokar,
brocatelle diş. 1. Diba taklidi kumaş, brokar
taklidi. 2. Alacalı mermer, somaki,
brochage er. 1. (Kitabın) Yapraklarını dikme. 2.
Kumaştaki bir deliği tığla örme.
broche diş. 1. Şiş, kebap şişi (Mettre un poulet à la
broche. Faire cuire un mouton à la broche). 2.
Örgü şişi, tığ. 3. (Dişi anahtara geçen) Kilit
mili. 4. Makara mili. 5. Masura. 6. Balık gibi,
mum gibi şeylerin kurusun diye asıldıkları
değnek. 7. Delgi ile açılan bir deliği kapamak
için içine tıkılan tahta çivi. 8. Süs iğnesi, broş
(Elle avait mis une broche de diamant). 9.
Düşük değerli tahvil. 10. Karacanın ilk çıkan
boynuzu. 11. ç. Yaban domuzunun saldırma
dişleri.
broché er. 1. Nakışlı dokuma. 2. Kâğıt kapaklı
kitap.
brocher gçl. 1. Nakışlı dokumak (Brocher une
étoffe). 2. Yapraklarını yada formalarını dikmek
(Brocher un livre). 3. (Nal) Mıhlamak, çivilerini
çakmak. 4. mec. tkz. Çabucak ve özensiz
yapıvermek, çırpıştırmak, çiziktirmek (Brocher
une comédie, un article). § Brochant sur le tout:
Hepsinden beteri, en kötüsü, üstelik (Il a eu les
pires ennuis; une panne de voiture, un enfant qui
se fait une entorse et, brochant sur le tout, son
portefeuille volé).
brochet er. hayb. Turnabalığı.
brocheton er. Küçük turnabalığı.
brochette diş. 1. Küçük şiş (Faire cuire des
poissons sur des brochettes). 2. Şişte pişirilmiş et
vb. (Une brochette de rognons, de foie). 3. Süs
iğnesi (Elle portait une brochette de décoration).
§ Brochette de: Bir sürü, bir takım...: (Ily avait
une belle brochette de notabilités ventrues et
épanouies au premier rang de l'assistance).
Elever qn à la brochette: Birini büyük bir özenle
yetiştirmek, el üstünde büyütmek,
brocheur,euse ad. 1. (Kitap) Dikici. 2.
(Kumaşlara) Nakış yapıcı. 3. er. Nakış
makinası. 4. diş. (Basımcılıkta) İplik dikiş
yapma makinası.
brochoir er. Nalbant çekici,
brochure diş. 1. "Risale, broşür (Une brochure de

brocoli
propagande). 2. (Kumaşta) Kabartma nakış,
brocoli er. İt. 1. İtalyan karnabaharı. 2. Lahana
sürgünü.
brodequin er. 1. Bağlı potin, bağcıklı potin
(Brodequins
militaires;
brodequins
de
chasseur). 2. Ortaçağda işkence için kullanılan
bir ayaklık (Le supplice des brodequins). 3. Eski
Yunan
ve
Latin
sahnesinde
komedi
oynayanların giydiği ayakkabı. § Chausser le
brodequin: Sahneye çıkmak,
broder gçl. 1. Nakış işlemek, nakışlamak (Broder
un mouchoir, une chemise). 2. mec. Süslemek,
şişirmek (Tu brodes un peu les événements).
broderie diş. 1. İşleme, gergef işi, nakış (Elle sait
faire de la broderie. Les broderies d'une
dentelle). 2. (Bir anlatımda) Süsleme, abartma,
katma ayrıntı. 3. (Şarkıda) Katma nağme,
brodeur,euse ad. 1. İşlemeci, nakışçı (Une
brodeuse à la main). 2. diş. İşleme makinası,
nakış makinası.
broie diş. Keten ve kenevir saplarını dövme aleti,
filâriz.
broiement er. Ezme, öğütme, dövme, toz etme.
brome er. kim. Brom.
broméliacés diş. ç. bitb. Ananasgiller.
bromure er. kim. Bromür.
bronche diş. anat. Bronş, soluk borusu.
bronchectasie diş. hek. Bronşların genişlemesi,
bronşektazi.
branchement er. Sendeleme, sürçme,
broncher gsz. 1. Sendelemek, sürçmek. 2.
(Hayvan) Tökezlenmek, tırnak kakmak (Le
cheval a bronché). 3. Kımıldamak, kıpırdamak
(Personne n'ose broncher en classe). 4. mec.
Bocalamak 5. Yanlış adım atmak. 6.
Duraklamak, duraksamak (Il a récité sa leçon
sans broncher une fois). 7. Sesini çıkarmak,
itiraz etmek (Le premier qui bronche sera exclu
de la salle). 8. Broncher sur qch, contre qch: -de
bocalamak,
sendelemek,
-i
pek
iyi
becerememek (Un élève qui bronche sur le
subjonctif).
§ Sans broncher: Hiç sesini
çıkarmadan, gık bile demeden (Il a obéi sans
broncher).
branchial,e s. Bronşlara değgin
(Asthme
bronchial).
bronchiole diş anat. Bronşçuk, soluk borucuğu.
bronchique s. Bronşlara, soluk borularına değgin,
bronchite diş. hek. Bronş yangısı, bronşit,
bronchitique s. ve ad. 1. Bronşite değgin. 2.
Bronşitli.
bronchorrhée [bn^kme] diş. Bronş akıntısı,
bronkore.

186

brou
bronzage er. Tunç rengi verme, koyu esmer
yapma, esmerleştirme (Crème permettant un
bronzage rapide). 2. Güneşte yanarak koyu
esmerleşme, tunç rengi alma (Le bronzage de la
peau).
bronze er. 1. Tunç. (L'âge du bronze). 2. Tunç
yontu (Deux bronzes étaient disposés devant la
fenêtre). § De bronze: Katı, sert, taş gibi (Un
cœur de bronze).
bronzé,e s. Tunç renkli, güneşte yanıp koyu
esmerleşmiş (Vous êtes tout bronzé).
bronzer gçl. 1. Tunç rengi vermek, koyu
esmerleştirmek (Bronzer une statue. Le soleil a
bronzé son visage). 2. gsz. Tunç rengi almak;
yanıp esmerleşmek (Il a bien bronzé à la
montagne). § Se bronzer: 1. Tunç rengi almak,
yanıp esmerleşmek (Elle s'est bien bronzée sous
le soleil méditerranéen).
2. Sertleşmek,
katılaşmak, duygusuzlaşmak, taş gibi olmak
(Mon cœur s'est bronzé).
bronzerie diş. Tunççuluk.
bronzeur,bronzier er. Tunççu.
broquard er. Bir yaşında erkek karaca,
broquette diş. Geniş başlı çivi, nalın çivisi, keçe
çivisi.
brossage er. Fırçalama.
brosse diş. 1. Fırça (Brosse à dents, à habits, à
chaussures, à cheveux). 2. ç. Orman kenannda
fundahk. § Tapis brosse: Paspas. Cheveux en
brosse: Alabros kesilmiş saç, çok kısa kesilmiş
saç. Donner un coup de brosse à qch: -i şöyle bir
fırçalamak (Je vais donner un coup de brosse à
mes cheveux, à mon pantalon). Manier la brosse
à reluire: tkz. Birini pohpohlamak, birine yağ
çekmek, yağcılık etmek, birini aşın övmek.
Peindre à la brosse: Fırça ile badana yapmak.
Porter la brosse: Saçlannı çok kısa kestirmiş
olmak, alabros traşlı olmak,
brossée diş. 1. Fırça vuruşu. 2. mec. tkz. Patak;
yenilgi.
brosser gçl. 1. Fırçalamak (Brosser ses cheveux,
ses vêtements, ses chaussures). 2. Çabucak
resmetmek, genel çizgilerle belirtmek (Brosser
un tableau. Il brosse un tableau noir de la
situation). 3. Kaşağılamak, gebrelemek (Brosser
un cheval). § Se brosser qch: 1. -sini fırçalamak
(Se brosser les dents). 2. tkz. Hava almak, eline
birşey geçmemek (Tu peux toujours te brosser) §
Se brosser le ventre: tkz. Yemek yiyememek, aç
kalmak, sona kalıp dona kalmak,
brosserie diş. 1. Fırçacılık. 2. Fırça fabrikası,
brossier er. Fırçacı.
brou er. Ceviz, badem gibi yemişlerin yeşil

brouet
kabuğu, gövek, tetir. § Brou de noix: Ceviz
göveğinden çıkarılan bir içki; ceviz göveğinden
çıkarılan kestane rengi bir boya.
brouet er. 1. Sulu yavan yemek; yağsız çorba 2.
Eskiden lohusalara ve yeni evlenmiş kızlara
içirilen sütlü, yumurtalı et suyu.
brouette diş. El arabası (Brouette de jardinier). §
Marcher comme une brouette: tkz. Çok ağır
yürümek, kağnı arabası gibi gitmek,
brouettée diş. El arabası dolusu (line brouettée de
terre, de sable).
brouetter gçl. El arabasıyla taşımak (Brouetter du
gravier, du .sable).
brouhaha er. tkz. Hayhuy, gürültü, patırtı (Le
brouhaha des conversations cessa. Un brouhaha
de séance parlementaire).
brouillage er. Parazit; parazit yaptırma, karıştırma
(Brouillage des émissions par l'ennemi).
brouillamini er. 1. Kilermeni. 2. Atlar için
kilermeni lapası. 3. mec.
Düzensizlik,
karmakarışıktık,
brouillard er. 1. Sis (Il fait du brouillard. Un
brouillard épais couvre les montagnes). 2. El
defteri, gündelik defter. § Papier brouillard:
Sünger kâğıdı. Etre dans le brouillard: 1. Durumu
iyice kavrayamamak, bir şeyi açık seçik olarak
görememek. 2, Hafif sarhoş olmak, çakırkeyf
olmak.
brouillase diş. Çok hafif yağmur; çisenti,
brouillasser gsz. Çok hafif çiselemek (Il commence
à brouillasser. Il brouillasse un peu).
brouille diş. Dargınlık, küskünlük (Notre brouille
dure encore). § Etre en brouille avec qn: Biriyle
arası açık olmak (Je suis en brouille avec mes
frères). Mettre la brouille entre: -aralarına küslük
sokmak, dargınlık sokmak (Il a mis la brouille
entre les frères).
brouiller gçl. 1. Karıştırmak, birbirine katmak,
karmakarışık duruma getirmek (İla brouillé mes
dossiers). 2. Karmak, karıştırmak (Brouiller les
cartes). 3. Bozmak,parazityaptırmak,anlaşılmaz
duruma getirmek (Brouiller une émission de
radio). 4. Puslandırmak, donuklaştırmak (La
buée brouille les verres de mes lunettes). 5. Ara
bozmak, ara açmak (Cet incident a brouillé les
deux amis). 6. Karıştırmak, bulandırmak (Le
désespoir lui a brouillé la cervelle. Tes explications
brouillent mes idées). 7. Brouiller qn avec: Birinin
-ile arasını bozmak (Ne me brouillez pas avec ces
hommes, avec le gouvernement). 8. Etre brouillé
avec qn: Biriyle bozuşmak, arası açık olmak (Je
suis brouillé avec lui). 9. Etre brouillé avec qch:
-ile başı hoş olmamak; -i pek sevmemek (Mon fils

187

broyage

est brouillé avec la grammaire, avec l'anglais). §Se
brouiller: 1. Bozuşmak, araları açılmak (Nous
nous sommes brouillés). 2. Bozulmak, kapanmak
(Sa vue se brouille). Le temps se brouille). 3.
Birbirine karışmak (Tout ce qu' on me dit se
brouille dans ma tête). 4. Se brouiller avec:-ile
arası açılmak, bozuşmak (Il s'est brouillé avec ses
amis, avec le régime).
brouillerie diş. Küçük dargınlık, küskünlük (Une
brouillerie passagère).
brouillon,ne s. vead. Karıştırıcı; karışık, karmaşık
(Elle est d'un caractère brouillon. Une activité
brouillonne).
brouillon er. Karalama, müsvedde (Un cahier de
brouillon. Il a mis au net le brouillon de sa
conférence). § Faire du brouillon: Müsvedde
yapmak.
brouilloımer gçl. (Bir yazının) Müsveddesini
yapmak, karalamak,
brouir gçl. Yakmak, kavurmak, kurutmak (Un
soleil ardent qui a broui les jeunes plantes).
brouissure diş. (Bitkiler için) Güneşten yanma;
kavrulma.
broussaille diş. Çalı, çalılık, çapra (Le gibier s'est
caché dans la broussaille). § Cheveux en
broussaille: Sık ve birbirine kanşmış saçlar; keçe
gibi saç, çalı gibi saç (Il a les cheveux en
broussaille).
broussailleux, euse s. 1. Çalılı, çalılarla kaplı (Un
jardin broussailleux) 2. Gür ve birbirine karışmış
(Sourcils broussailleux, cheveux broussailleux;
barbe broussailleuse).
brousse diş. 1. Çalılık. 2. tkz. Tanrının kırı, kuş
uçmaz kervan geçmez yer. 3. Keçi yada koyun
sütünden yapılan bir tür beyaz peynir,
broussin er. Ağaç uru.
brout [buu] er. (Baharda genç ağaçlarda) Sürgün,
broutard er. Sütten kesilip çayıra salınan dana.
broutement er. 1. Otlama. 2. (Makina, aygıt için)
Arada bir aksama, durma,
brouter gçl. 1. (Otlayan hayvanlar için yerden,
daldan) Koparıp yemek (La chèvre broute
l'herbe, lespetites branches). 2. gsz. Otlamak (Le
troupeau broutait dans la prairie). 3. (Makina,
aygıt) Arada bir aksamak, çalışmamak, tıkanıklık
yapmak (L'embrayage de la voiture broutait).
broutille diş. 1. İnce, ufak dal. 2. Önemsiz şey (J'ai
relevé dans les livres quelques fautes d'impression,
mais ce sont des broutilles. Nous avons acheté
quelques
broutilles
chez
un
marchand
d'occasions).
browning er. Brovnik tabancası,
broyage er. Ezme, dövme, öğütme (Broyage des

broyer

188

pierres, broyage du lin).
broyer gçl. 1. Ezmek, dövmek, öğütmek (Broyer le
chanvre, le lin. Broyer le blé entre les meules). 2.
Ezmek (L'engrenage lui a broyé trois doigts). 3.
Çok kuvvetle sıkmak, nerdeyse kırmak
(Attention, tu me broies la main). 4. Mahvetmek
ezmek, silip geçmek (Broyer une troupe). S. Etre
broyé de qch: -den bitmek, mahvolmak, pestili
çıkmak (Il est broyé de fatigue). § Broyer du noir:
Kara kara düşünmek; kara düşüncelere dalmak,
broyeur,euse s. ve ad. 1. Ezici; ezme, dövme işçisi
(Broyeur de Un). 2. Ezen, ezme işini yapan (Pièces
broyeuses). 3. er. Ezme, dövme makinası
(Broyeur à cylindres, à marteaux).
brrr Uni. (Üşüme yada korku duygusunu anlatmak
için) Uyyyyy! (Brrr! Le thermomètre est tombé à
-10 degrés ce matin. Brrr! la voiture nous a frôlés,
j'ai eu peur).
bru diş. Gelin (Ma bru et mon gendre).
bruant er. Sarıasma kuşu, yelve,
brucelles diş. ç. Cımbız, yaylı küçük pens (Brucelles
d'horloger).
bruche diş. Bakla kurdu,
brugnon er. Durakı denilen bir tür şeftali,
bruine diş. İnce yağmur, çise, çisenti (Une bruine
légère tombe sur la ville).
bruiner gsz. Çiselemek (lia bruiné toute la nuit).
bruineux, euse s. Çiseleyen, çiseli, hafif yağmurlu
(Un temp bruineux).
bruire gsz. Hışırdamak, şırıldamak, uğuldamak
(Les feuilles des hêtres bruissent. L'eau quibruitet
ruisselle. Le vent bruissait dans les feuilles).
bruissant,e s. Hışırtılı, uğultulu,
bruissement er. Hışırtı, uğultu (Le bruissement de
l'eau entre les rochers. Bruissement du vent).
bruit er. 1. Gürültü (Un bruit infernal. La lutte
contre le bruit. Marcher sans bruit). 2. Söylenti,
haber, şayia (Un faux bruit. On a démenti le bruit
de la maladie du président. On répand de faux
bruits sur sa réputation. Le bruit court qu'il va
démissionner). 3. mec. Yankı (Le bruit de votre
succès est arrivé jusqu'à nous). 4. Patırtı,
ayaklanma. 5. ç. (Sinemacılıkta) Ses etkileri. § Au
bruit de: -haberi üzerine (Au bruit de la chute de la
ville, les soldats ontfait fête). D'après les bruits qui
courent: Dolaşan söylentilere göre. Faire du
bruit: Gürültü yapmak. Faire courir un bruit: Bir
söylenti çıkarmak. Il n'est bruit que de...:
Herkesin ağzında...; herkes -den söz ediyor
(Dans la région il n'est bruit que de l'installation
prochaine d'une grande usine d'automobiles. Ces
jours-ci, il n'est bruit que de cela). Le bruit court
que...: -diği söylentisi dolaşıyor (Le bruit court

brûler
qu'il a démissionné).
bruitage er. (Sinemacılıkta) Ses etkileri, "efekt,
bruiter gçl. Ses etkileri vermek,
bruiteur er. Ses etkicisi, "efekt uzmanı,
brûlage er. Yakma (Brûlage des terres, des
cheveux).
brûlant,e s. 1. Çok sıcak, yakıcı, yakar (Un thé
brûlant. Un soleil brûlant). 2. mec. Çok tehlikeli,
çok ince, çok nazik (Une question brûlante.
S'engager dans un terrain brûlant). 3. mec. Ateşler
içinde, çok sıcak (Il a le front brûlant, les mains
brûlantes, il doit avoir de la fièvre). 4. mec. Canlı,
ateşli (Il écrit des pages brûlantes sur son amour.
Une brûlante espérance).
brûlé er. Yanık (Une odeur de brûlé). § Ça sent le
brûlé: 1. Yanık kokuyor. 2. mec. Tehlike var; iş
tehlikeli bir biçim alıyor,
brûlé,e s. 1. Yanık, yanmış (Pain brûlé). 2. mec.
Coşkulu, deli dolu, serüven ve tehlike ardında
koşan (Une tête brûlée, un cerveau brûlé). 3.
Deşifre olmuş, belli olmuş, maskesi düşmüş
(Votre réseau d'espionnage est brûlé). 4.
Saygınlığını yitirmiş, yüzü kalmamış (Il est brûlé
chez tous ses amis).
brftle-bout er. El şamdanı,
brftle-gueule er. hlk. Kısa pipo.
brûle-parfum er. Buhurdan,
brûle-pourpoint (à) bel. 1. Pek yakından (Tirer à
brûle-pourpoint). 2. Birdenbire, hemen, derhal;
hazırlıksız (Poser une question à brûlepourpoint. Interroger un élève à brûle-pourpoint).
3. Ah al moru mor.
brûler gçl. 1. Yakmak (Brûler un cadavre. Brûlerdu
charbon, de l'électricité. Brûler un repas, un rôti).
2. Kavurmak (Brûler le café vert). 3. Yakmak,
sarartmak, esmerleştirmek (Brûler une chemise,
un pantalon. Le soleil brûle la peau). 4.
Damıtmak, imbikten çekmek (Brûlerdu vin). S.
Aşıp geçmek (Brûler un obstacle, une limite
fixée). 6. Aldırmayıp geçmek (La voiture a brûlé le
feurouge. La train a brûlé le signal). 7.Brûlerqn:
İçini kor gibi yakmak, tutuşturmak (La soif de
l'aventure brûlait le jeune homme).
8.
gsz. Yanmak (Le bois brûle dans la cheminée. Le
tapis brûle. La bougie brûle. La soupe a brûlé). 9.
Acımak, yanmak (La gorge me brûle). 10. Çok
yaklaşmak, artık nerdeyse bulmak (Tu y es
presque, tubrûles). 11. Brûler de qch:-den yanıp
tutuşmak, yerinde duramamak (Brûler d'amour,
brûler d'impatience). 12. Brûler de f.qch: -meye
can atmak (Il brûle de parler). 13. Brûler pour qn:
Birine vurulmak, biri için yanıp tutuşmak (On dit
qu'il a longtemps brûlé pour la princesse). § Brûler

brûlerie
ses vaisseaux: Bütün gemilerini yakmak; geriye
dönüş olanaklarını ortadan kaldırmak. Brûier la
délicatesse à qn: Birini birdenbire bırakıp gitmek,
sipsivri ortada bırakmak. Brûler le pavé: Çok hızlı
gitmek, arkasından kurşun yetişmemek. Brûler
les étapes: Dur durak bilmemek, bütün
merhaleleri aşıp geçmek, hiçbir yerde durmadan
geçip gitmek. Brûler de l'encens sur l'autel de qn:
Birini aşırı derece övmek, göklere çıkarmak.
Brûler la cervelle à qn: -in bey nine kurşun sıkmak.
Brûler les planches: (Bir tiyatro oyuncusu için)
Canla başla oynamak; duyarak, coşkuyla
oynamak. Brûler sa dernière cartouche: Son
kozunu oynamak, son çareye başvurmak. Brûler
la chandelle par les deux bouts: Har vurup harman
savurmak. Etre brûlé: Belli olmak, bilinmek,
tanınmak, maskesi düşmek (Un agent qui est
brûlé). § Se brûler: 1. Kendini yakmak (Il s'est
brûlé avec sa femme et ses enfants). 2. Bir yerini
yakmak (Je me suis brûlé en allumant ma cigarette.
Il s'est brûlé la main). §
Se brûler la
cervelle: Kafasına bir kurşun sıkıp kendini
öldürmek.
brûlerie diş. 1. Rakı damıtma yeri. 2. Kahve
kavurulan yer.
brûle-tout er. El şamdanı,
brûleur er. 1. Rakı imbiği. 2. (Küçük gaz, ispirto
vb. ) ocağı. 3. Yakıt ve hava karışımım sağlayan ve
düzenleyen aygıt, brülör (Bruleur à mazout). 4.
Kahve kavurucu, kahve kavurma işçisi,
brûlis [bıtyli] er. 1. Yanmış orman yeri, göynük. 2.
Otu yakılmış tarla,
brûloir er. Kahve tavası.
brûlot er. 1. Ateş gemisi, burlota. 2. Çok baharlı et.
3. Ara bozucu kimse,
brûlure diş. 1. Yanık (Il a une brûlure de cigarette à
sa veste). 2. Yanma (J'ai des brûlures d'estomac.
Une brûlure lui tordait la poitrine). 3. (Bitkilerde)
Yanıklık, kavrukluk,
brumaire er. Fransız Büyük Devrim takviminin 22
yada 23 ekimden 20 yada 21 kasıma dek süren
ikinci ayı (Le coup d'Etat du 18 Brumaire).
brumasse diş. Pus, hafif sis.
brumasser gsz. (Hava) Hafif sisli olmak, puslu
olmak (Il brumasse: Hava puslu, hafif sisli).
brume diş. 1. (Daha çok sularda) Sis; pus (Une
brume légère flotte sur la rivière. Des nappes de
brumes). 2. Karanlık, kesinsizlik, kararsızlık
(Vous êtes perdus dans les brumes).
brumer gsz. (Hava) Sisli olmak, sis yapmak; puslu
olmak, pus yapmak (Il brume ce matin: Bu sabah
hava sisli).
brumeux, euse s. 1. Puslu, hafif sisli (Le temps est

189

brut
brumeux; un ciel brumeux). 2. mec. Kararsız,
kapalı, tutarsız, açık ve aydınlık olmayan (Un
esprit brumeux. Une philosophie brumeuse).
brun,e s. ve ad. 1. Esmer (Une peau brune, un teint
brun. Une femme brune). 2. Kestane rengi (Des
cheveux bruns). 3. Esmer, siyah (Bière brune,
tabac brun). 4. er. Kahverengi, kahverengi boya
(Un brun roux; terrain d'un brun foncé. Un tube
de brun Van Dyck). § A la brune, sur la brune:
Akşama doğru, sular kararırken,
brunante diş. Havanın kararması, akşam. § A la
brunante: Hava kararırken,
brunâtre s. Esmerimsi, kahverengimsi (Une terre
brunâtre).
brunet,te s. ve ad. Esmerce, esmerimsi, az esmer
(Une jolie brunette).
bruni er. (Altın yada gümüş takımı parçalarında)
Cilâ, saykal.
brunir
gçl.
1.
Esmerleştirmek,
rengini
koyulaştırmak, yakmak (Le soleil brunit la peau.
Brunir une boiserie). 2. (Altın yada gümüş gibi
madenleri) Parlatmak, saykallamak. 3. gsz.
Yanmak, esmerleşmek, kararmak (Brunir à la
mer. Mon fils était blond, mais il a bruni par la
suite).
brunissage er. (Madeni) Parlatma, saykallama,
brunissement
er.
(Renk)
Koyulaşma,
koyulaştırma; esmerleşme, esmerleştirme,
brunisseur, euse ad. Saykala, maden cilâcısı,
brunissoir er. Maskala.
brunissure diş. 1. Saykalcılık. 2. Saykal. 3. Kumaş
perdahı. 4. Bağ hastalığı. 5. Patates hastalığı,
brusque s. 1. Ansızın yapılan, ansızın (Un retour
brusque. L'arrêt brusque d'une voiture). 2. Sert,
k aba (Un homme brusque, un caractère brusque).
brusquement bel. 1. Ansızın, birdenbire (Le train
s'est arrêté brusquement devant le tunnel). 2.
Sertlikle, kabaca (Il agit très brusquement).
brusquer gçl. 1. Birine karşı sert ve kaba
davranmak (Vous avez tort de brusquer cet
enfant).
2.
İvdirmek,
çabuklaştırmak,
aceleleştirmek (Il a brusqué sa démission pour
nous empêcher d'intervenir. Son intervention a
brusqué le dénouement de la crise).
brusquerie diş. Sertlik, kabalık; sert söz ve davranış
(Il traite tout le monde avec brusquerie).
brut,e s. 1. İşlenmemiş, ham (Pétrole brut, laine
brute).2. Eğitimsiz,gelişmemiş (Uneâme brute).
3. İlkel, kaba (Une vie brute. La force brute. Il use
de la force brute). 4. Kesintisiz, kesinti
yapılmadan (Un traitement brut, un bénéfice
brut). S. bel. Darasıyla, darası çıkarılmadan, brüt
olarak (Ce colis pèse brut dix kilos).

brutal
brutal,e s. 1. Hayvan gibi, kaba (La force brutale.
Un gardien brutal). 2. Kaba, hoyrat, yontulmamış
(Il est brutal avec tout le monde). 3. ad. Hoyrat,
hödük, yontulmamış,
brutalement bel. Sertçe, kabaca, hoyratça (Il vous
parle brutalement, mais c'est pour votre bien).
brutaliser gçl. (Birine karşı) Kaba ve sert
davranmak (Brutaliser une femme, un enfant).
brutalité diş. 1. Hoyratlık, kabalık, sertlik,
yontulmamışlık (Vous êtes d'une brutalité
révoltante. Condamner les brutalités de la police).
2. Anilik, birdenbirelik; beklenmezlik (La
brutalité d'un choc).
brute diş. 1. Hayvan (La création est une ascension
perpétuelle, de la brute vers l'homme). 2. mec.
Hayvan gibi adam, ayı, hödük (Il frappe comme
une brute. C'est une brute qui n'arrive à rien
comprendre).
3.
diş.
(Sinemacılıkta)
Büyükışıldak.
bruyamment bel. 1. Gürültüyle (Il s'est mouché
bruyamment). 2. Gürültü patırtıyla, bağırıp
çağırarak (Protester bruyamment).
bruyant,e s. 1. Gürültülü (Une rue bruyante). 2.
Gürültücü (Un enfant bruyant).
bruyère diş. 1. Süpürgeotu, süpürge çalısı, funda. 2.
Çalılık, fundalık. § Coq de bruyère: Çalı horozu,
bryologie diş. *Yosunbilim; bitkibilimin yosunlarla
uğraşan dalı.
bryone diş. bitb. Şeytan şalgamı,
bryozoaires er. ç. Yosunsu hayvancıklar; yosun
hayvanları.
buanderie diş. Çamaşırlık (Le linge sèche dans la
buanderie).
buandier, ère ad. Çamaşırcı; çamaşır yıkama işçisi.
bubale er. Afrika karacası.
bube diş. Deri kabarcığı.
bubon er. hek. Hıyarcık.
buboniques. Hıyarcıktı (Pestebubonique).
bucaille diş. Karabuğday.
buccal, e s. Ağıza değgin (Par voie buccale. Cavité
buccale).
buccin er. (Eski romahlarda) Bir asker borusu,
bucéphale er. (Büyük İskender'in atının adından)
Savaş yada alay atı. 2. (Alay) Kurada beygir,
bfiche diş. 1. Ocak odunu (Le crépitement des
bûches dans Vôtre). 2. mec. Odun gibi adam, meşe
odunu, kereste (II reste là comme une bûche. Une
vraie bûche!) § Bfiche de Noël: Noel yortusu için
hazırlanan büyük pasta. Prendre, ramasser une
bfiche: tkz. Düşmek,
bûcher er. 1. Odunluk. 2. Odun yığını, 'yakmalık;
ölüleri yada hükümlüleri yaktıkları odun yığını
(Jeanne au bûcher. Hérétique condamné au

190

. building
bûcher). 3. Yığın (Les manifestants firent un
bûcher de toutes les brochures de propagande du
régime déchu).
bûcher gçl. 1. Kabasını almak, yontmak, taslamak
(Bûcher une pierre). 2.tkz. Çok çalışmak,
ineklemek (H a bûché tout son programme de
physique). 3. gsz. tkz. Çalışmak, ineklemek (Il
bûche ferme).
bûcheron er. Oduncu (Le bûcheron coupe du bois).
bûchette diş. Odun yongası (Nous avons fait
prendre le feu avec des bûchettes).
bûcheur, euse ad. tkz. Çok çalışan, inekleyen, inek
(C'est un bûcheur toujours premier de sa classe).
bucolique s. 1. Çobanlığa yada çoban türkülerine
değgin, "çobanıl. 2. diş. Çoban türküsü, kır şiiri.
3. (Alaylı) Ivır zıvır şeyler,
bucrane er. (Mimarlık bezeklerinden) Öküz başı.
budget er. Bütçe, *geçinge (Budget de l'Etat.
Budget familial. Dresser, préparer le budget. Les
chapitres du budget. Boucler son budget. Budget
annexe. Equilibre du budget).
budgétaires. Bütçeye değgin (L'annéebudgétaire.
Dépenses budgétaires. Le déficit budgétaire).
budgétisation diş. Bütçelendirme, bütçeye koyma
(Budgétisation
des prestations
sociales).
budgétiser gçl.
Bütçelendirmek, bütçeye
koymak.
budgétivore s. ve ad. (Alaylı) Devlet bütçesinden
geçinenler; devlet kapısı kulları,
buée diş. Buğu (Des vitres couvertes de buée).
buffet er. 1. Büfe, sofra takımlarının konulduğu
dolap (Ranger les couteaux et les fourchettes dans
le buffet). 2. Büfe, istasyonlardaki lokanta (Nous
avons mangé au buffet). 3. Büfe, şölenlerde
yemeklerin dizildiği masa, sofra (Après les
discours officiels on passe au buffet. Un buffet bien
garni). 4. hlk. Karın, mide. 5. Doğrama kısmı
(Buffet d'orgue). § Danser devant le buffet: hlk.
Yiyecek bir şeyi olmamak. Ne rien avoir dans le
buffet: hlk. Aç karnına olmak; ağzına tek lokma
koymamış olmak.
buffetier,ère ad. Büfeci.
buffle er. 1. Manda, camus, susığırı. 2. Manda derisi
(Valise en buffle).
buffleterie diş. 1. (Askerin) Kayış takımı. 2.
(Derileri) Güderileme.
buffletin er. 1. Malak, manda yavrusu. 2. Manda
derisinden yapılmış uzun ceket,
buggy er. İki tekerlekli hafif araba, °bugi.
bugle er. Perdeli boru, büğlü,
buglossediş. bitb. Sığırdili,
bugrane diş. bitb. Kayışkıran,
building er. İng. Kocaman yapı; çok katlı büyük

buire
yapı.
buire diş. Geniş karınlı, saplı içki ibriği,
buis er. Şimşir.
buissière, buissaire diş. Şimşirlik.
buisson er. 1. Çalı. 2. Baltalık. 3. Budanarak biçim
verilmiş meyve ağacı. § Buisson ardent: Tanrının
Musa peygambere göründüğü söylenen biçim ki,
alev alev yanan bir çalılık olarak anlatılır. Battre
lès buissons: mec. Araştırmak, çalı dibi taşlamak.
Faire buisson creux, trouver buisson creux: mec.
Aradığım bulamamak, umduğu boşa çıkmak,
buissonneux, euse Çalılık, çalılarla kaplı (Un
terrain buissonneux).
buissonnier,ère s. Çalılıklarda yaşayan (Merle
buissonnier). § Faire l'école buissonnière:
Okuldan kaçmak, dersleri asıp orda burda
dolaşmak
(Aujourd'hui
je ferai
l'école
buissonnière).
bulbaires, anal. Soğan denilen oluşuma değgin,
bulbe diş. 1. (Soğan veren bitkilerde) Soğan
(Plantes à bulbes. Bulbe de la jacinthe). 2. anat.
Soğan. 3. Şişkinlik (Bulbe dentaire).
bulbeux,euse s. 1. Soğanlı (Plantes bulbeuses). 2.
Şişkin; soğan biçiminde (Clocher bulbeux). 3.
(Mimarlıkta) Karınlı,
bulbille diş. bitb. Bitki soğancığı, soğancık (Les
bulbilles de l'ail).
bulgare s. ve ad. 1. Bulgar; Bulgaristan'a ve
bulgarlara değgin (L'industrie bulgare. Un, une
bulgare). 2. er. Bulgarca (Il connaît le bulgare). §
Fromage bulgare: Beyaz beynir, Edirne peyniri,
bulgarie diş. Bulgaristan,
bulldozer er. Yoldüzer, yoldüzler.
b u l l e I . Kabarcık (Bulled'air, bulled'eau, bulle
de savon). 2. (Deride) tçi su dolu kabartı, fiske,
kabarcık. 3. Süs olarak çakılan çivi, kabara. 4.
Bağıtlara takılan mühür. 5. Böyle bir mühürü
olan bağıt. 6. er. Saman kâğıdı. 7. s. Sarı, saman
rengi (Papier bulle). § Papier bulle: Sarımtırak
kaba kâğıt, saman kâğıdı. Coincer la bulle: ask.
argo. Dinlenmek,
bulle,e s. Kabarcıklı.
bulletin er. 1. Pusula (Bulletin de vote). 2. Resmi
rapor (Bulletin de santé.Bulletins destatistique).3.
Dergi. 4. Öğrenci karnesi, karne (Mon fils a eu un
bon bulletin) 5. Makbuz, alındı (Bulletin de
bagages, bulletin de consigne). 6. Bülten (Bulletin
d'information: Haber bülteni).
bulleux,euse s. Kabarcıklı, fiskeli (Dermatose
huileuse).
bull-terrier er. Sıçan avlayan bir tür İngiliz köpeği,
bulteau er. Topağaç.
bungalow er. İng. Bungalo; Hindistan'da veranda

191

burnous

ile çevrilmiş tek katlı ev; turistler için tek katlı
küçük ev, kulübe,
bunker er. Bunker, sığınak, korunak; top yuvası,
buphage er. hayb. Kurt-kıyan
buraliste ad. 1. (Satış, para alıp verme işleri yapan
kurumların) Şube memuru. 2. Tütüncü, sigara
satıcısı,
burat er. Bir tür hafif yünlü,
buratin er. buratine diş. Yünlü ipek karışığı bir tür
kumaş.
bure diş. 1. Aba. 2. Aba giysi. 3. er. Maden
ocaklarında bir geçenekten bir aşağıdaki
geçeneğe kazılan kuyu.
bureau er. 1. Çalışma masası (Un bureau d'acajou,
un bureau de chêne). 2. Çalışma odası (Je passe
tout mon temps dans mon bureau). 3. Daire, iş yeri
(Aller au bureau. Ouverture, fermeture des
bureaux). 4. Şube, bölüm (Deuxièmebureau. Les
bureau d'une agence, d'une société). 5. Başkanlık
Kurulu (Le bureau de l'Assamblée Nationale
comporte un président, des vices-présidents et des
secrétaires).
bureaucrate er. 1. Kırtasiyeci, *yazçizci. 2.
'Genörgütçü, bürokrat,
bureaucratie diş. 1. Kırtasiyecilik; * yazçizcilik. 2.
Genörgüt, bürokrasi,
bureaucratique s. 1. Kırtasiyeciliğe değgin,
yazçizcilikle ilgili. 2. *Genörgütsel.
bureaucratisation
diş.
Kırtasiyecilik
işleri,
kırtasiyeye boğma (La lutte contre la
bureaucratisation).
bureaucratiser gçl. Kırtasiyeciliğe boğmak (Les
bureaucrates ont réussi à bureaucratiser le
monde).
burette diş. 1. (Sofra için) Sirke yada zeytinyağı
şişesi. 2. Kilise ayinlerinde su ve şarap konulan
vazo. 3. kim. Büret.
burgau er. Sedef midyesi; midye sedefi,
burgrave er. 1. (Eski) Kale komutanı; bir kentin
kontu. 2. mec. Yaşlı ve gerikafah kimse,
burin er. Kazı kalemi, arda, çapla, tığkalem, çelik
kalem.
buriné,es. Çizik çizik, kırış kırış (Un visage buriné).
buriner gçl. 1. Çapla ile işlemek, kazmak, oymak
(Buriner une planche, un métal). 2. gsz. hlk.
Aralıksız çalışıp durmak,
burlesque s. 1. Gülünç, maskaraca (Un
accoutrement burlesque. Unfilm burlesque). 2 .er.
ed. a) Kaba güldürü, maskaraca yazılar b)
(Sinemacılıkta) Savruklama.
burnous er. Ar. 1. Bornuz, maşlak. 2. Kolsuz ve
başlıklı çocuk mantosu ( Un enfant enveloppé dans
un burnous blanc et rose). § Faire suer le burnous:

büron
Acımadan, canını çıkararak
çalıştırmak;
sömürmek.
büron er. 1. Küçük çoban kulübesi. 2. Küçük peynir
yapımevi,
bus er. Otobüs.
busard er. Tepeli doğan, tepeli şahin,
buse fbysk] er. Korse balinası,
buse diş. hayb. 1. Doğan, şahin (Busepattue: Paçalı
doğan). 2. mec. tkz. Kaz kafalı, kuş beyinli (Une
buse qui rit toujours sottement). 3. Boru (Busede
carburateur).
business | biznes \ er. İng. 1. (Eski) İş. 2. Karışık iş
(Qu'est-ce que c'est que ce business). 3. Şey
(Passe-moi ce business-là).
businessman er. İş adamı,
busqué, es. Kemerli (Un nez busqué).
busquer gçl. 1. (Korseye) Balina geçirmek. 2.
Eğmeçlemek, eğriltmek,
buste er. 1. İnsan vücudunun üst kısmı, gövde üstü
(Il redressa le buste pour passer devant les huissiers
du ministre). 2. Büst, gövde üstü yontusu (Un
buste d'Atatürk).
but er. 1. Amaç, erek (Vous êtes enfin arrivé à votre
but). 2. Hedef (Viser le but. Tiraubut. Manquer le
but). 3. Gol (Notre équipe a marqué trois buts). 4.
(Futbolda) Kale (Filet de but. Poteau de but). §
Dans le but de: Amacıyla, için (Il est parti dans le
but de se reposer). Gardien de but: Kaleci. De but
en blanc: Damdan düşercesine, damdan düşer
gibi. Avoir pour but de f.qch: Amacı -mek olmak
(lia pour but de s'installer à Istanbul). Atteindre
son (un) but: Amacına erişmek. Dépasser son but,
aller au-delà de son but: Amacının dışına çıkmak,
butane er. kim. Bütan,
buté,e s. İnatçı, dik kafalı (Un enfant buté).
butée diş. (Köprülerin iki ucunda) Dayanma
duvarı; köprü ayağı, *karşılamahk.
buter gsz. Buter contre qch: 1. -e varıp dayanmak
(La roue de la voiture a buté contre le trottoir). 2. -e
çarpmak (Ma tête buta contre te pare-brise). 3. -e
dayanmak (La poutre bute contre le mur). 4. -e
çarpmak; -ile karşılaşmak (Buter contre un
problème complexe). S. Ayağı takılmak (Buter
contre une pierre). 6. Gol atmak, gol yapmak (ila
enfin buté). 7. gçl. Payandalamak, desteklemek
(Buter un mur au moyen d'un arc-boutant). 8. gçl.
Buter qn: Birini inada bindirtmek, inada
sürüklemek;
uzlaşmazlığa
itmek
(Votre
arrogance a buté le directeur, et maintenant, on ne
pourra plus le convaincre). § Se buter: 1.
Çarpmak. 2. mec. İnat etmek, ayak diremek. 3. Se
buter à qn: -ile karşılaşmak; -e rastlamak (Je me
suis buté à des gens de connaissance).

192

buvée
buteur er. Golcü, gol atan oyuncu (Notre équipe
manque de buteurs).
butin er. 1. Ganimet (Butin de guerre). 2. Şurdan
burdan toplanan şey, *devşiri (Le butin de
l'abeille). 3. Ele geçirilen mal, vurgun (Le butin
d'un voleur). 4. Çalışıp araştırılmakla edinilen
şey, yararlanma (Il y a un riche butin à faire dans
ces vieux manuscrits). 5. hlk. Birikmiş varlık, mal
(Ily a du butin dans cette maison).
butiner gsz. 1. Çiçek özü toplamak (Les abeilles
butinent). 2. Ganimet olarak almak, ganimet
toplamak. 3. gçl. Toplamak, elde etmek (Butiner
quelques renseignements).
butineur,euse s. Ganimet alan; kendine yararlı
şeyler toplayan (L'abeille butineuse, un insecte
butineur).

butoir er. (Teknikte) 1. Durdurucu engel (Butoir
d'une porte; butoir de chemin de fer). 2. Deri
kazımaya yarayan bıçak,
butor er. 1. Balaban kuşu, balaban. 2. mec. Kaba
adam, hıyarağa, aptal ve edepsiz adam (Un butor
fier de sa force physique. Dans l'autobus, unbutor
la repoussa pour avoir une place assise).
buttage er. (Ağaç ve bitkilerin) Dibine toprak
sürme (Le buttage de la vigne, des pommes de
terre).
butte diş. 1. Küçük tepe, tepecik (La butte
Montmartre). 2. ask. Önüne nişan hedefleri
konulan tepe. § Butte témoin: coğr. Tanıktepe.
Etre en butte à qch: -e maruz bulunmak, -ile karşı
karşıya olmak (Nous sommes en butte à une
calomnie. Il fut en butte aux attaques des
journaux).
butter gçl. 1. (Ağaç ve bitkilerin) Dibine toprak
sürmek (Butter des céleris, des pommes de terre).
2. argo. Öldürmek, canını cehenneme yollamak,
buttoir er. 1. Ağaç ve bitki diplerine toprak sürmeye
yarayan alet. 2. Ağaç oyacak alet.
butyreux,euse s. Yağ niteliğinde (Une sorte de
crème épaisse et presque butyreuse).
butyrique s. Acımış yağlarda oluşan (Acide
butyrique; fermentation butyrique).
butyromètre er. Sütteki yağı ölçmeye yarayan alet.
yağölçer.
buvable s. İçilebilir, içilir (Vin buvable, eau
buvable). 2. İçilen, ağızdan alınan (Ampoules
buvables).
buvard er. 1. Sünger kâğıdı, kurutma kâğıdı (Papier
buvard da denir). 2. Kurutma kâğıtlı el altlığı (Sur
son bureau il y avait un grand buvard couvert de
taches).
buvée diş. Hayvanlara verilen sulu un ve kepek
bulamacı.

buverie
buverie, beuverie diş. İçkili eğlenti, içki âlemi.
buvetier,ère ad. Büfeci.
buvette diş. 1. (İstasyon, tiyatro gibi yerlerde)
Küçük büfe (A la buvette de la gare, il se fit servir
un sandwich et un jus de fruit). 2. (İçmelerde)
İçme yeri.
buveur,euse ad. 1. İçen, içici (Un buveur d'eau, de
café). 2, İçki düşkünü, içkici, ayyaş (Son mari était
un grand buveur).
buvoter gsz. tkz. Yudum yudum içip durmak,
buxacées diş. ç. bitb. Şimşirgiller,
bye-bye [bajbaj] ünl. İng. Allahaısmarladık, hoşça
kal, haydi eyvallah,
by-pass er.İng. hek.*K.öprüleme','baypas, tıkanmış
bir damarı alıp yerine vücuttan yeni bir damar

193

byzantinologie
koyma ameliyatı.
byzance diş. Bizans.
byzantin,es. vead. 1.Bizanslı, Bizans'aözgü(L'art
byzantin). 2. mec. Gereksiz ve boş ayrıntılara
dayanan, ince ve karanlık oyunlar içeren
(Querelles byzantines). § Discussion byzantine:
Bitip tükenmek bilmez tartışma; çok ince
ayrıntılar üzerinde boşuna ve uzun uzun tartışma.
byzantinisme er. 1. Gereksiz tartışmacılık, boş
tartışma. 2. Bizans entrikacılığı, Bizans
oyunculuğu.
byzantiniste, byzantinologue ad. Bizans tarih ve
uygarlığı uzmanı, "bizansbilimci.
byzantinologie diş. Bizansbilim.

c
C er. Fransız abecesinin üçüncü harfi olup adı "S"
dir. A, O, U, gibi ünlülerin yada herhangi bir
ünsüzün önünde ve sözcüklerin sonunda "K"
okunur (Cacao, cumuler, corbeau, crime, échec).
E, İ, Y gibi ünlülerin önünde bulunduğu yada bir
cédille aldığı zaman "S" okunur (Cécile, cela,
citron, cygne, ça) örneklerinde olduğu gibi.
ça adıl. tkz. 1. Bu, bunu (Ça vous gêne? Je n'aime
pas ça) . § Il ne manquait plus queça:Bir bu eksikti.
Ça dépend: Belli olmaz. A part ça: Bundan başka,
bunun dışında, bu hariç. Ça va bien, mal: İşler iyi,
kötü. C'est comme ça: Bu böyle işte. C'est ça!:
Tamam, doğru, öyle. Comme ça: Demek, demek
ki (Comme ça, vous ne restez pas). Ça, par
exemple! Pes doğrusu, bu kadarı da fazla! Ah, ça!:
Acaip ! Baksana! (Ah ça, pour qui me prends-tu?).
Ah, ça alors! Eeee, ne oluyor yani; bu kadarı da
fazla, pes doğrusu! Aşkolsun! Comme ci, comme
ça: Şöyle böyle. 2. bel. Buraya, burada (Viens ça,
que je te voie). § Ça et là: Şurda burda, şuraya
buraya (Ça et là on voyait des boites de conserves).
cabale diş. 1. Yahudilerde, Tevratın yorumlanıp
hep mecaz anlamına alınması geleneği, kabala. 2.
Cinlerle ilişki kurma bilimi, kabala, cincilik. 3.
Aynı düşüncede olan insanlar topluluğu, klik,
*bölek. 4. Entrika, komplo, düzen, dalavere (11

organise encore des cabales). § Faire monter une
cabale contre qn: Birine karşı bir komplo kurmak
bir oyun düzenlemek.
cabaler gsz. (Eski) Komplo düzenlemek, entrika
çevirmek.
cabaleur,euse ad. Komplocu, entrikacı,
cabaliste er. Kabala ile uğraşan; cinci,
cabalistique s. 1. Kabalaya değgin, cincilikle ilgili
(Science, interprétation cabalistique; termes
cabalistiques). 2. Gizemli, anlaşılmaz (Signes
cabalistiques).
caban er. Denizcilerin giydikleri büyük yün ceket,
"avniye.
cabane diş. Kulübe, kulübecik (Cabane de berger,
cabane à lapins). § Mettre en cabane: hlk. Kodese
atmak, dama tıkmak, tutuklamak,
cabaner gçl. Ters çevirmek, takoza yatırmak
(Cabaner un navire sur cale).
cabanon er. 1. Kulübecik (Un petit cabanon de
bois). 2. (Tutukevi yada akıl hastanesinde)
Hücre, tecrit hücresi (On lui passa la camisole de
force et on le mit au cabanon).
cabaret er. 1. Meyhane. 2. İçkili lokanta, gece
kulübü (Passer la soirée au cabaret). 3. İçki
takımı. 4. İçki takımı tepsisi yada masası. §
Cabaret borgne: Batakhane. Pilier de cabaret:

cabaretier
Ayyaş, sarhoş, gece gündüz içen; meyhane kuşu.
cabaretier,ère ad. Meyhaneci,
cabas er. 1. Zembil, sepet fFaire son marché avec un
cabas). 2. Sepet, küfe (Cabas à olives. Cabas de
figues).
cabestan er. 1. Bocurgat (Virer le cabestan. Halerun
navire au cabestan). 2. (Sinemacılıkta) Döndürme
çubuğu.
cabiai\kabje) er. Sudomuzu, Güney Amerika'da
yaşayan büyük kemirgen,
cabillaud er. Taze morina; morina balığının bir adı.
cabine
1. (Gemide) Kamara (Cabine de luxe). 2.
(Hamamlarda) Kabine (Cabine de bain. Louer
une cabine à la piscine). 3. Küçük oda, odacık,
kulübe,
(Cabine
téléphonique,
cabine
d'ascenceur). 4. (Sinemacılıkta) Gösterimodacığı.
cabinet er. 1. Küçük oda, hücre (Enfermer un enfant
dans un cabinet noir. Cabinet de débarras). 2. Yazı
odası, çalışma odası (Le cabinet du directeur). 3.
Kabine, Bakanlar Kurulu, hükümet (Former un
cabinet). 4. Özel kalem (Cabinet du ministre. Chef
de cabinet: Özel kalem müdürü). 5. Koleksiyon,
derme (Cabinet d'histoire naturelle). 6. Küçük
büfe. 7. ç. Ayakyolu, yüznumara (Aller aux
cabinets). § Cabinet noir: 1. Şüpheli mektupları
okuyup denetleme kurulu. 2. (Sinemacılıkta)
Karanlık oda. Homme de cabinet: Bir köşeye
çekilip kendini okumaya veren kimse,
câble er. 1. Halat (Câble de levage, câble de
traction). 2. Kablo (Câble électrique, câble
téléphonique). 3. Telgraf (Envoyer un câble). 4.
den. Yüz yirmi kulaç uzunluğunda bir ölçü,
palamar. § Câble à retard: Geciktirme kablosu.
Câble de caméra: Alıcı kablosu. Câble de liaison:
tniş kablosu: Câble en ruban: Yassı kablo. Câble
hertzien: Telsiz bağlantısı,
câblé,e s. 1. Üzerine kablo geçirilmiş (Fil câblé). 2.
(Yapıcılıkta) Halat örgüsünde (Moulure câblée).
3. den. Halatlı, kablolu (Ancre câblée). 4. er.
Tablo kordonu. 5. er. Dikiş ipliği (Du câblé six
fils).
câbleau er. İnce halat, urgan,
cableman er. İng. Kablocu,
câbler gsz. 1. İpleri büküp halat yapmak. 2. gçl.
Kablolu telgrafla bildirmek, tellemek, telle
bildirmek (Je vais vous câbler des instructions).
câbleriediş. 1. Kabloculuk. 2. Kablo fabrikası,
câbleur er. Kablocu, elektrik kablolarını döşeyen
teknisyen.
câblier er. 1. Kablocu. 2. s. Kablo döşeyen (Navire
câblier).
câbliste er. Kablocu.
câblogramme er. Kablolu telgrafla gönderilen

195

cabrer

haber, telyazı,
cabochard,es. vead. Dikbaşlı, inatçı (Vous êtes très
cabochard. Quelle cabocharde!).
caboche diş. tkz. 1. Kafa (Grosse caboche). 2.
Kabara. § Avoir une rude caboche: İnatçı olmak,
cabochon er. 1. Façetasız değerli taş; damla taş
(Cabochon de rubis). 2. Süs kabarası (Cabochon
de cuivre).
cabosse diş. 1. Ezik, bere. 2. Kambur, tümsek,
kabartı. 3. Kakaonun meyvesi, Hintbademi.
cabosser gçl. Şişirmek, kabartmak, yamru yumru
etmek (Cabosser un chapeau, une valise. Un choc
qui a cabossé les carrosseries des deux voitures).
cabot er. tkz. 1. Köpek (A la niche, sale cabot). 2.
tkz. Onbaşı. 3. Gezgin oyuncu, değersiz oyuncu,
cambaz (Un vieux cabot). 4. s. ve ad. Numaracı,
üçkâğıtçı (Il est un peu cabot).
cabotage er. Kabotaj; bir ülkenin iskele yada
limanları arasında gemi işletme işi.
caboter gsz. Kabotaj yapmak; gemi işletmek
(Caboter de port en port).
caboteur er. 1. Kabotaj yapan, gemi işleten denizci.
2. s. Kabotaj yapan ; iskeleden iskeleye, limandan
limana çalışan (Navire caboteur).
cabotin,e ad. 1. Gezgin oyuncu. 2. hkr. Değersiz
oyuncu ( Un petit cabotin de province qui se croit à
la Comédie Française). 3. tkz. Soytarı, cambaz
(Les cabotins de la politique). 4. s. Numaracı,
üçkâğıtçı, gösterişçi, kendini bir şey sanan (Il est
trop cabotin pour inspirer confiance. Cet enfant est
un peu cabotin).
cabotinage er. 1. Gezgin oyunculuk. 2. mec. tkz.
Soytarılık, cambazlık. 3. Yapmacık, yapmacıklı
davranış; gösteriş,
cabotiner gsz. 1. Gezgin oyunculuk etmek. 2.
Cambazlık, üçkâğıtçılık etmek. 3. Yapmacıklı
davranışlarda bulunmak; kendini büyük satmak;
gösteriş yapmak,
caboulot er. 1. Ahır bölmesi. 2. Adı kötüye çıkmış
kahve yada meyhane, gece kulübü,
cabrage er. Şahlandırma; şahlanma,
cabré,es. 1. Şahlanan, şaha kalkan (Cheval cabré).
2. mec. Şahlanmış, ayaklanmış, başkaldırmış
(Une attitude cabrée).
cabrer 1. gçl. Şaha kaldırmak (Cavalier qui cabre
soudain sa monture). 2. (Havalandırmak üzere
uçağın) Ön kısmını kaldırmak (Cabrer un avion).
3. Cabrer qn: -i ayaklandırmak, uzlaşmaz bir
tavra itmek (Votre intervention a cabré le
directeur). § Se cabrer: 1. Şaha kalkmak (Un
cheval qui se cabre). 2. mec. Şahlanmak
(L'orgueil musulman se cabra). 3. Se cabrer
devant qch, contre qch: -e karşı isyan etmek, baş

cabri

196

kaldırmak, illallah demek (Il risque de se cabrer
devant vos exigences continuelles).
cabri er. Oğlak (Léger comme un cabri. Sauter
comme un cabri).
cabriole diş. 1. Atın dört ayakla sıçrayıp çifte
atması. 2. Takla (Des enfants font des cabrioles
dans les prés). § Faire la cabriole: Döneklik
etmek ; olaylara göre yön ve düşünce değiştirmek.
cabrioler gsz. 1. Takla atmak. 2. (At) Sıçrayıp çifte
atmak.
cabriolet er. 1. Körüklü ve hafif bir tür gezinti
arabası. 2. Karoserinin üst kısmı aldırılabilen
gezinti otomobili. 3. Eski moda bir kadın şapkası.
4. Bir tür ip kelepçesi.
cabus,s. Top başlı (Cfıoucabus: Bir tür top lahana).
caca er. (Çocuk dilinde) Kaka, pislik. § Faire caca,
faire son caca: Dışarı çıkmak, büyük abdestini
yapmak. Faire caca dans sa culotte: Donuna
yapmak. § Caca d'oie: Yeşilimtrak sarı, kazboku
rengi (Despeintures caca d'oie).
cacaber gsz. (Keklik için) Ötmek,
cacahouette, cacahuète diş. Yerfıstığı,
cacao er. Kakao (Prendre une tasse de cacao).
cacaoté,e s. Kakaolu (Petit déjeuner cacaoté. Une
farine cacaotée).
cacaotier, cacaoyer er. Kakao ağacı,
cacaoyère, cacaotière diş. Kakao bahçesi, kakao
fidanlığı, kakaoluk.
cacaoui er. (Kanada'da) Bir tür küçük yaban
ördeği.
cacarder gsz. (Kaz için) Bağırmak (Les oies
cacardaient au bord du lac).
cacatoès er. Hindistan ve Malezya'da yetişen bir
tür papağan, kakatu.
cacatois er. l.-den. Babafingo üstü sereni. 2.
Babafingo üstü yelkeni,
cachalot er. hayb. İspermeçet balinası,
cache diş. 1. (Saklanmaya, bir şey saklamaya yarar)
Gizli yer, delik, in (Il est enfin sorti de sa cache). 2.
er. Fotoğrafçılıkta, resmin yalnız bir kısmını
çıkartmaya yarar delikli siyah kâğıt, peçe, *örtü.
caché,es. 1. Saklı, gizli (Trésorcaché). 2. Gizli, dile
getirilmemiş, dışa vurulmamış (Des sentiments
cachés).
cache-cache er. Saklambaç oyunu (Faire une partie
de cache-cache). § Jouer à cache-cache: 1.
Saklambaç oynamak. 2. tkz. Kovalamaca
oynamak, birbirini arayıp bir türlü bulamamak
(Ils jouent à cache-cache depuis un mois).
cache-col er. Atkı (Un cache-col en laine).
cachétique s. ve ad. hek. Kaşetik, aşın zayıflamış,
bir deri bir kemik kalmış (Etat cachétique. Un
cachétique).

cachette
cache-flammes er. Alev örten huni, alevörter.
cachemire er. Keşmir kumaşı, keşmir yünlüsü,
cache-misère er. hlk. Yırtık çamaşırları gizlemek
üzere giyilen güzel görünümlü giysi ; geniş üstlük.
cache-nez er. Boyun atkısı (Un cache-nez de laine
entourait son cou).
cache-pot er. Saksı kabı.
cache-pouissière er. Hafif üstlük,
cacher gçl. 1. Saklamak, gizlemek (Cacher un objet
volé). 2. Belli etmemek, göstermemek (Cacher
son émotion, son inquiétude, sa douleur). 3.
Görülmesini engellemek (Cet arbre cache la
lune). 4. Cacher qch à qn: Bir şeyi birinden
saklamak (Il ne faut pas lui cacher la vérité. Ils ont
caché longtemps la terrible nouvelle à leur père). §
Cacher son jeu, cacher ses cartes: Düşüncesini,
amacını, niyetini gizlemek (Il sait cacher son jeu).
§ Se cacher: 1. Saklanmak, gizlenmek (Il est
recherché par la police, ilsecache). 2.Se cacher de
qn: Yaptıklarım, düşündüklerini birinden
saklamak ( L'enfant avaitfumé en se cachant de ses
parents). 3. Se cacher de qch: a) Bir şeyi gizli
tutmak, saklamak (Il se cachait de l'amour qu'il
avait pour moi),
b) Kabul etmemek,
benimsememek (Il ne s'en cache pas).
cache-sexe er. Kısa don; *ayıp-örter.
cachet er. 1. Mühür, damga (Le cachet de la poste.
Cachet monté en bague). 2. Damgalı kâğıt (Briser
un cachet). 3. (İçinde ilaç bulunan) Güllaç, kaşe
(Un cachet d'aspirine). 4. Özellik, özgünlük (II a
donné un cachet très personnel à son style. Ce
village a du cachet). 5. Damga, marka (Le cachet
d'un
fabricant).
6. (Sahne ve sinema
sanatçılarına verilen) Ücret, "ödemelik (Les
cachets énormes des vedettes de cinéma). § Lettre
de cachet: (Eskiden) Hükümdar buyrultusu.
Courir le cachet: Evlerde ders vermek.
Travailler, payer au cachet: Parça başı, yaptığı iş
sayısına göre çalışmak, ödemek (Il travaille au
cachet. Payer un traducteur au cachet).
cachetage
er.
Mühürleme,
mühürlenme;
damgalama, damgalanma,
cacheter gçl. 1. Ağzını kapayıp mumlamak
(Cacheter un colis, une bouteille). 2. Kapayıp
zamklamak, yapıştırmak (Cacheter une lettre, une
enveloppe). 3. Mühürlemek, damga vurmak. §
Cire à cacheter: Mühür mumu, damga mumu.
cachette diş. Gizleyecek yer; gizlenecek yer,gizli yer
(Il met ses économies dans une cachette. Les
contrebandiers avaient pris pour cachette un creux
de rocher). § En cachette: Gizlice, belli etmeden
(Rire en cachette. Lire un livre en cachette). En
cachette de qn: -den gizli olarak, -in haberi

cachexie
olmadan (Il ne veut pas agir en cachette de ses
parents).
cachexie diş. hek. Kaşeksi, aşın zayıflama, bir deri
bir kemik kalma,
cachot er. 1. Zindan, hücre (Mettre, jeter, enfermer
qn dans un cachot, au cachot). 2. Hücre cezası
(Trois jours de cachot). 3. Cezaevi, kodes, dam (Il
est aux cachots depuis des années).
cachotterie diş. Gereksiz gizleyiş, gizleme merakı
(Cessez vos cachotteries, je suis au courant de
tout).
cachottier, ères. vead. Gizlenmeyecek şeyleri gizli
tutan; önemsiz şeyleri gizli tutmak meraklısı (Elle
est très cachottière).
cachou er. 1. Kâdıhindî denilen ve ilaç olarak
kullanılan madde. 2. s. Kızıl kahverengi (Un
costume cachou).
cacique er. 1. (Orta Amerika yerlilerinde) Başkan,
şef. 2. (Fransada) Yüksek Öğretmen Okulu
sınavını birincilikle kazanan. 3. Kendisine önemli
görev (siyasal, yönetimsel) verilen kişi.
cacochyme s. ve ad. 1. Sıska, cılız. 2. * Sayrıl,
'marazı, huysuz (Un vieillard cacochyme).
cacographe ad. Yazım yanlışları yapan; kötü ve
yanlış yazan; yazısı ve biçemi (üslubu) kötü
(kişi).
cacographie diş. Yanlış yazım, yazım yanlışlığı;
kötü biçem (üslup),
cacolet er. Semerin iki yanına asılan arkalıklı
iskemle.
cacologie diş. Dil yanlışı; deyimleri yanlış kullanma
yada tümceyi bozuk kurma. "Şiveye aykırılık,
cacopohonie diş. dilb. Ses kakışımı, *kakışma.
cactacées, cactées diş. bitb. ç. Atlasçiçeğigiller,
kaktüsgiller.
cactus er. Atlasçiçeği, kaktüs,
c.-à.-d. "Yani" anlamına gelen "c'est-à-dire"
deyiminin kısaltması,
cadastrage s. Kadastroya değgin, 'yeryazımsal
(Plan cadastral).
cadastre er. Kadastro, *yeryazım (Employé du
cadastre).
cadastrer gçl. -in kadastrosunu yapmak, -i
*yeryazımlamak.
cadavéreux, euse s.
Kadavrayı
andıran,
kadavramsı, ölü gibi (Un teint cadavéreux).
cadavérique s. Kadavraya değin (Rigidité
cadavérique; pâleur cadavérique).
cadavre er. 1. Ceset, ölük, ölü vücut (La lividité du
cadavre. Embaumer, enterrer un cadavre). 2.
Kadavra (Dépôt des cadavres à la morgue). 3.
Cinayet, kıya (Il y a un cadavre entre eux:
Aralarında ortak işledikleri bir kıya var). 4. hlk.

197

cadet
İçilmiş şişe, boş şişe § Cadavre ambulant: Canlı
cenaze. Etre, rester comme un cadavre: Ölü gibi
durmak; hiç kıpırdayamadan öyle kalakalmak,
caddie er. (Golf ve hokey oyunlarında)Oyuncunun
sopalarını taşımakla görevli çocuk,
caddy er. (Büyük mağazalarda, havaalanlarında,
garlarda) Eşya, bavul vb. taşınan sepetli el
arabası.
cade er. Ardıç, ardıç ağacı (Huile de code).
cadeau er. Armağan (Cadeau de fête, cadeau de
nouvel an). § Offrir, foire un cadeau à qn: Birine
bir armağan vermek (Il a fait un bon cadeau à sa
femme). Faire cadeau de qch à qn: Birine birşey
armağan etmek (Je lui ai fait cadeau d'un
bracelet). Ne pas faire de cadeau à qn: -e karşı sert
davranmak, kötü davranmak. Recevoir qch en
cadeau: Bir şeyi armağan olarak almak (Ils ont
reçu un service de porcelaine en cadeau de
mariage).
cadenas er. 1. (Eskiden) Kralların gümüş
takımlarını sakladıkları çekmece. 2. Asma kilit
(Fermer une porte au cadenas).
cadenasser gçl. Asma kilit takmak, kilitle kitlemek,
kilitlemek (Cadenasser une porte, uneboutique).
cadence diş. 1. (Sesle yada devinimle) Tonlama
ritmi, düzenlilik, "ahenk, "ittırat (La cadence des
vers. Les danseurs suivent la cadence de
l'orchestre). 2. Düzenli aralık (Ce médecin reçoit
ses clients à la cadence moyenne de trois par heure.
Les commandes arrivent chez les fabricants à une
cadence accélérée). 3. müz. Melodi ve armonide
bir dinlenme noktasına varış. 4. müz. İcrada,
düşüş noktasına, parçanın ana tonalitesine
varırken çalınan yada söylenen süslü, gösterişli
geçiş. 5. Hız, çalışma yada üretme hızı (Forcer la
cadence. Une cadence infernale).
cadencé,e s. Uyumlu, "ıttıratlı, "ahenkli (Les
phrases cadencées). § Marcher au pas cadencé:
Uygun adım yürümek,
cadencer gsz. 1. müz. Kadans yapmak; melodi ve
armonide bir dinlenme noktasına varmış olmak;
süslü, gösterişli bir geçiş yapmak. 2. gçl.
Düzenlemek, "ahenk ve "ittırat vermek
(Cadencer ses pas. Cadencer ses vers, ses phrases).
cadenètte diş. 1. Saç örgüsü. 2. Zülüf,
cadet,te s. ve ad. 1. Son doğan yada ikinci doğan
evlat, küçük evlat (Le cadet doit obéir à l'aîné). 2.
(Yaşça) En küçük (Il est le cadet de toute la
famille). 3. (Hısımlık dışında da olsa) Küçük,
yaşça küçük (Il est mon cadet de deux ans). 4. s.
Küçük, yaşça küçük (Frère cadet, sœur cadette). 5.
(Sporculukta) 15-17 yaş arasındaki genç oyuncu.
6. (Eskiden) Askerliği öğrenmek için orduya er

cadi
olarak giren soylu çocukları; harbokulu öğrencisi
(Compagnie de cadets). § C'est le cadet de mes
soucis: Umurumda değil. Tasamın on beşiydi.
Düşünmem bile. Vız gelir,
cadi er. Kadı.
cadis er. Şayak,
cadmie diş. Çinko oksidi.
cadmium er. kim. Kadmiyum. § Jaune de cadmium:
Kadmiyum sarısı,
cadrage er. (Sinemacılıkta) Çerçeveleme, görüntü
çerçevelemesi,
cadran er. 1. Kadran, saat tablası (Cadran d'une
horloge, d'une boussole). 2. Büyük saat (Cadran
d'une gare, cadran d'une église). § Cadran solaire:
Güneş saati. Faire le tour du cadran: 1. Çıktığı
noktaya dönmek; dönüp dolaşıp yine aynı yere
gelmek. 2. mec. On iki saat üstüste uyumak,
cadrât er. (Basımcılıkta) Katrat.
cadratiner. Küçük katrat.
cadre er. 1. Çerçeve (J'ai mis sa photographie dans
un beau cadre). 2. Kadro (Son nom ne figure pas
sur les cadres. Il est rayé des cadres). 3. ask. Subay
ve assubay kadrosu (Les cadres d'un régiment,
d'un bataillon. Cadre de réserve). 4. (Gemilerde)
Asma yatak. 5. Taşınmalarda kullanılan ve
genellikle bir evin eşyasını alacak kadar büyük
sandık
(Cadre
de
déménagement).
6.
(Sinemacılıkta)
Çerçeveleme,
görüntü
çerçevelemesi. 7. Kadrolu memur (C'est un
cadre. Elle est cadre. Il est passé cadre). § Dans le
cadre de: Dahilinde, çerçevesinde (Un accord
conclu dans le cadre d'un plan. J'essaierai de le
réaliser dans le cadre de mes fonctions).
cadrer gsz. 1. Uymak, uygun düşmek (Les
dépositions des témoins ne cadrent pas ensemble).
2. Kılıçla öldürmeden önce boğayı kıpırdamaz
duruma getirmek (Taureau cadré). 3. Cadrer
avec: -ile bağdaşmak, uyuşmak (Ses actes ne
cadrent pas avec ses idées).
cadreur er. (Sinemacılıkta) Alıcı yönetmeni,
caduc, uque s. 1. Eski, yıpranmış, dayanıksız (Un
bâtiment caduc). 2. (Bitki yaprakları için) Her yıl
birlikte düşüp yeni süremde yenilenen; dökülen,
düşen (Les feuilles caduques). 3. "Battal, geçerliği
kalmamış; hükümsüz, geçersiz (Cette théorie
scientifique est aujourd'hui caduque. Un acte
juridique caduc). § Mal caduc: Sara hastalığı,
tutarak.
caducité diş. 1. Eskilik, yıpranmıştık, dayanıksızlık.
2. Hükümsüzlük, geçersizlik (La caducité d'une
institution, d'un acte juridique). 3. İleri yaşlılık,
düşkünlük (La caducité commence à l'âge de
soixante-dix ans).

198

cafouiller
caecal,e [sekal] s. Körbarsağa değgin (Appendice
cœcal).
caecum \sek>m\er. Körbarsak.
cafard,e s. ve ad. 1. Yalancı sofu, softa (C'est un
cafard. Un air cafard). 2. (Okul argosunda) Söz
taşıyıcı, çaşıt, hafiye, giziletimci. 3. er. Hamam
böceği. 4. Can sıkıntısı, üzüntü, "efkâr (Cela me
donne le cafard). § Avoir le cafard: Canı sıkılmak,
kara kara düşünmek, "efkârlı olmak (J'ai le cafard
aujourd'hui).
cafardage er. Giziletimcilik, hafiyelik, jurnalcilik,
cafarder gsz. 1. Sofuluk taslamak. 2. (Okul
argosunda) Çaşıtlamak, söz taşımak, hafiyelik
etmek, *giziletimlemek.
cafardeux,euse s. Canı sıkkın, bezgin, "efkârlı (Je
suis un peu cafardeux ce matin).
cafardise diş. Yalancı sofuluk, softalık,
café er. 1. Kahve (Prendre un café). 2. Kahve,
kahvehane (Aller au café. Garçon de café). 3. s.
Kahverengi. § Café vert: Çiğ kahve. Café en
poudre: Çekilmiş kahve. Moulin à café: Kahve
değirmeni. Tasse à café: Kahve fincanı. Cuiller à
café: Kahve kaşığı. Une tasse de café: Bir fincan
kahve. Café au lait: Sütlü kahve. Café noir: (İçine
süt vb. karıştırılmamış) Kahve. Cafécrème: Sütlü
kahve, kremalı kahve. Le marc de café: Kahve
telvesi. Grillerducafé,br&lerducafé,torréfierdu
café: Kahve kavurmak. Faire le café,faire du café:
Kahve yapmak. Moudre le café: Kahve çekmek.
Lire dans le marc de café: Kahve falına bakmak.
C'est un peu fort de café: tkz. İnanılır şey değil,
akıl alır şey değil,
café-concert er. Çalgılı kahve,
caféier er. Kahve ağacı.
caféière diş. Kahve ağacı bahçesi, kahve fidanlığı,
kahvelik.
caféine diş. Kafein (La médecine utilise la caféine
comme antinévralgique).
cafetan, caftan er. Kaftan,
cafétéria, cafétéria diş. Kafeterya,
café-théâtre er. Kahve-tiyatrosu; kahvelerde
oynanan küçük tiyatro oyunu,
cafetier,ère ad. Kahveci.
cafetière diş. 1. Cezve, kahve cezvesi (Une cafetière
d'argent). 2.hlk. Baş, kafa (ila reçu un coup surla
cafetière).
cafouillage er. tkz. Karışıklık, bozukluk, bocalama
(Il y a eu un peu de cafouillage dans l'exécution du
plan).
cafouiller
gsz.
1.
Kafası
karışmak,
yanılmak,aldanmak (Comment arrive-t-il à ce
résultat? Il a dû cafouiller dans ses calculs). 2. Ağır
aksak gitmek, iyi çalışmamak, bozuk gitmek,

cafouillis
bozulmak (Dans les côtes le moteur cafouille. La
discussion a cafouillé).
cafouillis er. Dağınıklık, karmaşıklık, düzensizlik,
cage diş. 1. Kafes (Certains oiseaux ne peuvent pas
vivre en cage. Cage à lapin). 2. Yırtıcı hayvan
kafesi (Le dompteur entre dans la cage aux lions).
3. mec. tkz. Kodes, tutukevi (Mettre un voleur en
cage. Il est en cage depuis trois mois). 4. Boşluk
(Cage d'ascenseur, cage d'escalier). 5. tkz.
(Sporda) Kale (Envoyer le ballon dans la cage). 6.
(Yapılarda) Dört duvar arası, kalın duvarlar (La
cage d'une maison. Cage d'une mine). § Cage
thoracique: Göğüs kafesi,
cageot er. Kümes hayvanı yada meyve, sebze taşıma
kafesi (Cageot de fruits, cageot de laitues).
cagibi er. tkz. Kulübecik.
cagna diş. (Asker argosunda) Barınak, ev,
kulübecik.
cagnard,es. ve ad. tkz. Tembel, aylak, avare,
cagnarder gsz. Tembellik, miskinlik etmek; avare
dolaşmak.
cagnardise diş. Tembellik, miskinlik, avarelik,
cagne, khâgne diş. tkz. 1. Yüksek Öğretmen Okulu
hazırlık sınıfı. 2. (Kötü kimse anlamıyla) İt (C'est
une cagne: İtin biri).
cagneux, euses. ve ad. 1. Yüksek Öğretmen Okulu
hazırlık sınıfı öğrencisi. 2. Dizleri bitişik, ayakları
birbirinden uzak duran çarpık bacaklı; it bacaklı,
paytak, maymak (Un paysan cagneux). 3.
(Hayvanlarda) İt elli; çarpık bacaklı (Un cheval
cagneux).
cagnotte diş. 1. Kumarcıların, bir derneğin
üyelerinin içine para attıkları kutu, kumbara. 2.
Kumbara parası, biriktirilen birkaç kuruş.
cagot,e s. ve ad. 1. (Eskiden) Cüzamlı. 2. Yalancı
sofu, yobaz (C'est un vrai cagot. Il baissa les
paupières d'un air cagot).
cagoterie diş. Yalancı sofuluk, yobazlık,
cagoule diş. 1. Kukuletalı papaz cübbesi. 2. Yüzü
örten, göz yerleri açık kukuleta (Bandits
masqués portent des cagoules).
cahier er. 1. Defter (Cahier blanc: Çizgisiz defter.
Cahier rayé d'écolier: Okul defteri. Cahier de
brouillon: Müsvedde defteri). 2. (Eskiden)
Mahzar, muhtıra, andın, birçok kimse tarafından
imzalanmış dilekçe. 3. (Basımcılıkta) Forma. §
Cahier des charges: *Koşulluk, "şartname;
ortaklık sözleşmesi,
cahin-caha bel. tkz. İyi kötü, şöyle böyle, iç
güveyisinden hallıca, orsa boca, bata çıka (La vie
continue cahin-caha. L'affaire marche cahincaha).
cahot er. 1. Araba zıplaması, sarsıntı (Les cahots de

199

cailloutage

l'autobus, d'une voiture). 2. mec. Çaparız,
sarsıntı, iniş çıkış (Les cahots d'une vie
aventureuse. Les cahots de la carrière politique).
cabotantes. Sarsan, sarsıntılı (Route cahotante).
cahotement er. Sarsma, sarsılma; sarsıntı,
cahoter gçl. 1. Sarsmak, zıplatmak (Les ornières
cahotaient les grosses roues). 2. gsz. Sarsılmak,
sarsıntı yapmak, zıplamak (Une voiture qui
cahote).
cahoteux, euse s. 1. Sarsıntılı. 2. Sarsıcı, sarsıntı
verici (Un ehemin cahoteux).
cahute diş. Kulübe (Ilsefitunecahuteavecdelaterre
glaise et des troncs d'arbres).
caïd er. 1. Kuzey Afrika'da yerli yönetici. 2. tkz.
Şef, başkan (Tu veux faire le caïd, mais tu n'en es
pas de taille).
caillasse diş. 1. Taş ocaklarında bulunan çakıllı
marn katmanı. 2. tkz. Çakıl, taş toprak (Marcher
dans la caillasse).
caille diş. Bıldırcın. § Gras, rond comme une caille:
Semirik,tombiş. Chaud comme une caille: Çokiyi
giyinmiş; yünlüler, pamuklular içinde. L'avoir à
la caille: hlk. Umut kınklığına uğramak; bir
terslikle karşılaşmak, işi ters gitmek,
caillé er. 1. Kazein. 2. Yoğurt,
caiilebotis er. Gemilerde ambar ağızlarım örtmek
için kullanılan yada üzerinde yürümek için yere
kapatılan tahta ızgara,
caillebotte diş. Bir tür yoğurt,
caillebotter gçl. Pıhtılaştırmak, koyulaştırmak,
caille-lait er. Yoğurtotu.
caiilement
er.
Pıhtılaştırma,
pıhtılaşma;
koyulaştırma, koyulaşma,
cailler gçl. 1. Koyulaştırmak, pıhtılaştırmak (La
présure caille le lait). 2. gsz. Koyulaşmak,
pıhtılaşmak (On laisse cailler le lait pour faire le
fromage). 3. hlk. Üşümek, donmak ( On caille sur
cette plage). 4. hlk. (Hava için) Soğuk olmak,
soğuk yapmak (Ça caille aujourd'hui). § Se
cailler: Pıhtılaşmak, koyulaşmak (Le sang se
caille).
cailletage er. Gevezelik; dedikodu.
cailleter gsz. Gevezelik etmek.
caillette diş. 1. Dedikoducu, geveze kadın. 2.
(Geviş getiren hayvanlarda) Şirden,
caillot er. Pıhtı (Caillot de sang).
caillou er. 1. Çakıl (Trébucher sur les cailloux du
ehemin). 2. mec. Engel. 3. hlk. Kıymetli taş;
"mücevherat. 4. Kafa, kafatası (Il n'a plus un
cheveu sur le caillou). § Avoir un cœur de caillou,
avoir le cœur dur comme un caillou: Taş yürekli
olmak; katı yürekli, duygusuz olmak,
cailloutage er. Çakıl döşeme, çakıllama (Le

caillouter
cailloutagepréserve les routes).
caillouter gçl. Çakıl döşemek, çakıllamak
(Caillouter une route, une voie ferrée).
caillouteux,euse s. Çakıllı (Un sentier caillouteux,
route caillouteuse).
cailloutis er. 1. Çakıl yığını; çakıllar (Recouvrir une
route de cailloutis). 2. Çakıldan yapılmış şey, çakıl
işi.
caïman er. Bir tür timsah,
caïque er. Kayık.
cairote s. ve ad. 1. Kahire'ye değgin (La presse
cairote). 2. Kahireli (Les cairotes).
caisse diş. 1. Sandık (Expédier des caisses. Une
caisse d'oranges, de raisins). 2. Kasa (Il a une
grande somme dans sa caisse). 3. Gişe, kasa,
vezne (Payer à la caisse. Aller, passer à la caisse).
4. Kutu (Une caisse à outils). S. Arabanın kasası,
karoser. 6. Tahta saksı (Caisse à fleurs). 7. hlk.
Göğüs, göğüs kafesi. 8. Sandık (Caissede retraite:
Emekli sandığı. Caisse d'épargne: Tasarruf
sandığı. Caisse des assurances sociales: Sosyal
sigortalar sandığı). 9. Davul (Les caisses d'une
batterie de jazz). § Livre de caisse: Kasa defteri.
Grosse caisse: Büyük davul; kös. Battre la caisse:
1. Davul çalmak, 2. mec. Çok gürültü patırtı
yapmak; reklam yapmak. Partir de la caisse, s'en
aller de la caisse: Veremli olmak, ince hastalığa
yakalanmış olmak (Il s'en va de la caisse. La petite
s'en ira de la caisse). Tenir la caisse: Kasa tutmak,
kasa hesabını yapmak,
caisserie diş. Sandık fabrikası,
caissette diş. Küçük sandık,
caissier,ère ad. Kasa memuru, vezn