Vous êtes sur la page 1sur 36

 KURTULUŞ CEPHESİ

Anti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik Mücadelede

Zafer Bizim Olacaktır!

http://www.kurtuluscephesi.com YIL: 21 SAYI: 117 Eylül-Ekim 2010

Nasılsınız? Nicesiniz?
İçiniz nasıl, içiniz?

Referandumun
Sayısal Sonuçları

İstanbul
Kimi Bekliyor?

İslamcı-Faşist Saldırının
Yeni Adı: Mahalle Baskısı

Che Guevara

Serdar Soyergin
Faruk Açil, Levent Ertümer, Ziya Erdönmez

Ulusal Hareketlerde
Gizli Görüşmeler ve Uzlaşmalar

Marksizmi ve Tarihi Çarpıtan


Sözde Liberaller

“Yaşamınızdaki
Dünya Bankası”
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

12 Eylül Anayasa Referandumu sonra-


sında “hayır” oylarının %42,1’de kalma- NASILSINIZ?
sıyla sol kamuoyunda ortaya çıkan NİCESİNİZ?
“moral bozukluğu” üzerine bir değer-
lendirme.
3 İÇİNİZ NASIL, İÇİNİZ?

12 Eylül Anayasa Referandumu’nun REFERANDUMUN


sonuçları ve ortaya çıkardığı belirgin SAYISAL
olgular üzerine bir irdeleme.
10 SONUÇLARI

12 Eylül referandumunun İSTANBUL


İstanbul il ve ilçelerindeki KİMİ
sonuçları.
14 BEKLİYOR?

Mahallelerin lümpen/serseri kesimini İSLAMCI-FAŞİST


etrafında toplayan islamcı-faşist BBP SALDIRININ
yandaşlarının salıdırıları üzerine bir YENİ ADI:
değerlendirme.
16 MAHALLE BASKISI

CHE
8 Ekim 1968/Bolivya 18 GUEVARA

SERDAR SOYERGİN
Anıları, FARUK AÇİL
mücadelemizde LEVENT ERTÜMER
yaşamaya devam edecektir. 20 ZİYA DÖNMEZ

AKP’nin “Kürt açılımı”yla başlayan ve


referandum öncesi PKK’nin ateş-kesiyle ULUSAL HAREKETLERDE
süren gizli görüşmelere ilişkin bir GİZLİ GÖRÜŞMELER VE
değerlendirme. 22 UZLAŞMALAR

Devrim kaçakların ve marksist MARKSİZMİ VE TARİHİ


ÇARPITAN
28
döneklerin sözde liberalizmi ve ortaya
çıkardığı gerçekler. SÖZDE LİBERALLER

Dünya Bankası kanalıyla Amerikan


“YAŞAMINIZDAKİ
emperyalizminin AKP’ye verdiği deste-
ğin genel bir tablosu. 31 DÜNYA BANKASI”

KURTULUŞ CEPHESİ http://www.kurtuluscephesi.com


SORUMLU: Sezai Görür http://www.kurtuluscephesi.org
Yazışma Adresi: http://www.kurtuluscephesi.net
Postfach 1414 http://www.kurtuluscephesi.de
55504 Bad Kreuznach / Deutschland E-Posta Adresi:
kurcephe@kurtuluscephesi.org

Bu sayı İLKER Matbaası’nda basılmıştır. Baskı Tarihi: 1 Ekim 2010


Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

Nasılsınız?
Nicesiniz?
İçiniz nasıl, içiniz?

“İÇİN İÇİN…
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz? İçiniz deyince... Malum, insanın içinde
can var, kan var. Kemik, adale, yağ, sinir, sabır var. Organlar var: Örneğin mide, ba-
ğırsak, ciğer, böbrek ve yürek... Ve insanın içinde binbir hal var.
İçimizdeki can da bizim, kan da. Kemik de, yürek de. İçimizdeki binbir hal de bi-
zim.
İçiniz mi daraldı, iç çekip, tüm sıkıntınızı içinize atacağınıza, bir dosta içinizi dö-
kün. Yeter ki dostun içi dışı bir olsun... Dooooost, dost! Dost, çoook uzaklarda, ka-
ranlıklarda mı kaldı, o zaman, bilirim, insanın içi sızlar... Yani yüreği, ciğeri sızlar.
Yani içi yanar... İnsanın içi kan ağlar .
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz?
Yoksa bu sabah, içinize doğdu, güzel bir şeyler mi olacak? Diyelim, bir karşılaş-
ma (Bir kitapla, bir oyunla, bir filmle, bir şarkıyla, bir şiirle ya da bir insanla da olabi-
lir). Heeeeyt, yaşasın! İnsanın artık içi içine sığmaz coşkudan, heyecandan. Belki ilk
kez karşılaşıyorsunuz bu kitapla/şiirle/insanla (en iyisi eserle diyelim) ama şimdiden
içli dışlı oldunuz bile. Kafanızdaki binbir soruya yanıt bulur gibisiniz. Özlem giderir
gibisiniz. İçiniz pır pır. Gülmek, dört elle sarılmak, çoğalmak içinizden gelir. Yani gö-
nülden kopar... Ve insanın içi titrer bu sevincini yitirmemek için... Yeter ki, bu sevinç
iç edilmesin, bu umudun içine edilmesin.
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz?
Ne öyle, ne böyle mi? Yoksa siz içten pazarlıklı mısınız? İnsanın içine kurt düş-
tü mü, bana nereden ne zarar gelecek diye habire kuşkulandı mı, fena. Artık içi içi-
ni kemirir durur ve içler acısı bir hale gelir. Ve günün birinde bir de bakar, içi geçi-
vermiş...
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz?
Hem öyle, hem böyle diyorsanız, o da insanlık hali. ‘İçi beni yakar, dışı eli’ misa-
li. Yani sen bir de bana sor... (Bayılıyorum şu Türkçe’nin olanaklarına.)
Son zamanlarda dışınız, dış görüntünüz, kılığınız kıyafetiniz öyle çok soruldu ki,
bari ben de içinizi sorayım dedim.
Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içiniz?”
(Zeynep Oral, Esintiler, Milliyet, 16 Ocak 1983)

“Savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir...


Düşmanın irademize boyun eğmesi için, onu kendisinden istediğimiz fedakarlık-
tan daha elverişsiz duruma sokmamız gerekir. Bununla birlikte durumunun elveriş-
sizliği geçici olmamalı, hiç değilse öyle görünmemelidir, aksi halde, düşman daha el-
verişli bir anı kollar ve teslim olmaz. Bu itibarla, savaş faaliyetinin devamının düşma-
nın durumunda meydana getireceği her değişikliğin, hiç değilse teorik olarak, kötü-
ye doğru olması gerekir. Savaş halinde bulunan bir kimse için en kötü durum, tama-

KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

men etkisiz hale geldiği durumdur. Öyleyse düşmanı bir savaş hareketi ile irademi-
ze boyun eğecek duruma getirmek istiyorsak, ya onu gerçekten silahtan tecrit etmek,
ya da kendisini öyle bir tehdit altında hissedeceği bir hale getirmek gerekir.” (Clau-
sewitz, Savaş Üzerine, s. 47, May Yay.)

“Nedir bu istenen? Bir kamuoyu oluşturma. Medya üzerinden asimetrik bir psiko-
lojik harekât yapılıyor.” (Org. İlker Başbuğ, 25 Haziran 2009.)

12 Eylül askeri darbesinin terörünün tüm Bu psikolojik sonuç, her durumda kü-
hızıyla sürdüğü günlerde Zeynep Oral soru- çük-burjuva aydınının bezginliğini, yılgınlığı-
yordu: “Nasılsınız? Nicesiniz? İçiniz nasıl, içi- nı ve pasifize oluşunu açıklar.
niz?” Ülkemizin yakın tarihinde bezginliğin, yıl-
Aynı Zeynep Oral, yıllar sonra, 2001 yılın- gınlığın ve pasifize oluşun ilk büyük “trav-
da Milliyet gazetesinden “öylece” atıldıktan ması”, 12 Mart 1971’deki askeri müdahaley-
sonraki durumunu şu sözlerle ifade eder: le yaşanmıştır.
“‘Öteki’ olma durumum geçmi- “Atatürkçü”, “milliyetçi”, “ilerici”, “re-
yordu… Kimliğimi, sözcüklerimi, ha- formcu” görünümdeki I. Erim Hükümeti’ni
yatımın akışını, tenimi, bedenimi, bir çeşit “kurtarıcı” gibi gören küçük-burju-
kentimi, kişisel tarihimi, kişisel coğ- va aydını, hiç duraksamaksızın karşı-devrim
rafyamı bulmakta; kişisel kodlarımı saflarına geçmiştir.
ve tutkularımı anımsamakta güçlük 12 Mart muhtırası ve ardından kurulan
çekiyordum... Tüm içgüdülerimi kay- “Atatürkçü”, “milliyetçi”, “ilerici”, “reform-
betmek, kendi kurduğum hayattan cu” görünümdeki I. Erim Hükümeti, Süley-
vazgeçmek gibiydi… Tamam vazgeç- man Demirel’in başkanlığındaki AP iktidarı-
tim kendi kurduğum hayattan… İste- nın gericiliğinden “kurtuluş” olarak görül-
sem de istemesem de vazgeçmek müştür. Bu görüş ve görünüm içinde oligar-
zorunda kaldım…” şiye yedeklenen küçük-burjuva aydınları,
Zeynep Oral’ın 1983 ve 2001 sonrasında- THKP-C’nin İsrail’in İstanbul Başkonsolosu
ki durumuna ilişkin yazdığı bu sözlerden, E. Elrom’u kaçırmasıyla başlatılan “Balyoz
açıktır ki, “ötekiler” ya da “berikiler”, her Harekâtı”yla ayılmışlarsa da, 1972 yılının or-
durumda “psikolojik” bir değerlendirme ve talarında devrimci mücadelenin darbe ye-
sonuç çıkartacaklardır. mesi üzerine yeniden kendi “dünya”larına
Eğer Zeynep Oral, kültürlü, sanatsever, geri dönmüşler, “içe” kapanmışlar (Oblo-
entelektüel, bilgili ve bilinçli bir insan, (de- mov gibi), kısacası pasifize olmuşlardır.
yimden pek hoşlanmasalar da) “tipik” bir Bülent Ecevit’in CHP’sinin Ekim 1973 se-
küçük-burjuva aydını olarak düşünülürse, çimlerinden birinci parti olarak çıkması (oy-
yaşanılan olayların “içinde” psikolojik duru- ların %33,3’ünü almıştır), bu pasifize olmuş,
mun ne denli belirleyici olduğu hemen gö- “içe” kapanmış küçük-burjuva ilerici aydın-
rülecektir.* larında yeni bir “umut” yaratmış ve canlan-
maya yol açmıştır.
* Küçük-burjuva aydınlarının bu psikolojik duru- Ama Haziran 1977 seçimerinde, CHP, oy-
munun temelinde, küçük-burjuva sınıfı konumu ya- larını %41,3’e çıkarmasına rağmen hükümet
tar. Bu durumu, Kurtuluş Cephesi’nin Ocak-Şubat 2010
tarihli 113. sayısında, “Gemiler ve Fareler - Küçük Ka-
kuracak yeterli çoğunluğu sağlayamaması,
ra Balığın İntiharı” yazısında şöyle ifade etmiştik: bir kez daha “umut”ların tükenmesine yol
“Küçük-burjuvazi, büyük burjuvaziyle, yani kapi- açmışsa da, 1978 başında CHP’nin, bağım-
talist sınıf ile işçi sınıfı, yani proletarya arasında yer sızların desteğiyle hükümet kurmasıyla bir
alan, nicelik olarak nüfusun çoğunluğunu oluşturan,
ölçüde “ötelenmiş”tir. Ancak gelişen olaylar
ama kaçınılmaz olarak proleterleşmek zorunda kalan
geçici bir ara sınıftır. Kimilerinin ‘ortadirek’, kimileri- ve artan faşist saldırılar (özellikle Abdi İpek-
nin ‘orta sınıf’ adını verdiği bu küçük-burjuva sınıf, ge-
çici ve ara sınıf olma özelliğiyle her zaman proleter-
leşme korkusu içinde yaşar. Onun proleterleşme kor- zeye, genel ve ortak bir özellik oluşturan “korku” ola-
kusu, proletaryayı ‘ayaktakımı’ olarak aşağılamasın- rak yansır. Küçük-burjuva aydını, ilerici ve devrimci
da ifadesini bulan sosyo-psikolojik ve patalojik davra- saflarda yer aldığında da, gerici ve karşı-devrimci saf-
nışlara yol açar.” larda yer aldığında da, bu genel ve ortak “korku” ken-
 Küçük-burjuvazinin bu özgün durumu, kişisel dü- disini takip eder.
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

çi’nin öldürülmesi), bir kez daha “psikolo- Baykal’ın CHP’sinin %8,7 oyla barajın altın-
jik” sonuçlar yaratmış, küçük-burjuva aydı- da kalarak meclise girememesinden çok
nını bezginlik ve yılgınlığa düşürerek pasifi- fazla etkilenmemiştir. Özellikle seçim önce-
ze etmiştir. sinde yükselen ve “zirve” yapan borsa, kü-
12 Mart’ın “balyoz”unun tepesine nasıl çük-burjuva sol kitleyi seçimlerden çok da-
indiğini çok iyi bilen ve “balyoz”un etkisini ha fazla ilgilendirmiştir. Ellerindeki tüm bi-
hala hisseden küçük-burjuva aydını 12 Ey- rikimleri borsaya ve hazine bonolarına ya-
lül askeri darbesine karşı “ihtiyatlı bir iyim- tırdıkları bu dönemde, yeni bir “depolitizas-
serlik” içinde olmuştur. 1983’lere doğru as- yon” süreci başlamıştır.
keri terörün, devrimci kitlelerden sonra ken- “Menkul Kıymetler Borsası Kazandırıyor”
disine yöneldiğini gören ilerici aydınlar, bir coşkusuna kapılmış olan küçük-burjuva ay-
kez daha “içe” kapanırken, bir yandan da dın kesim ve sol kitle, 28 Şubat sürecinin
“umudu ayakta tutma”ya çalışmışlardır. yarattığı “merak etmeyin ordu var” zihniye-
1987 genel seçimlerinde Erdal İnönü’nün tiyle (Marmara Depremi’nin tüm trajik so-
SHP’si (%24,8) ile Demirel’in DYP’si (%19,1) nuçlarına rağmen) büyük bir rehavet içine
arasında kalan bu aydın kesim, 26 Mart 1989 girdiği bir sırada 19 Şubat 2001 krizi patlak
yerel seçimlerinde SHP’nin %28,7 oy alma- vermiştir. Varlıklarının büyük bölümünü bu
sıyla bir ölçüde “düş kırıklığı” yaşamışsa da, krizde kaybedenler, 3 Kasım 2002 genel se-
İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir bele- çimlerinde DSP’yi “cezalandırırken” (%1,2),
diye başkanlıklarını kazanmasıyla biraz bir önceki seçimde meclise giremeyen
“moral” bulmuştur. CHP’ye sadece %19,4’lük bir “teveccüh”te
1991 genel seçimlerine gelindiğinde, bulunmuştur.
“yükselen değer”, “babamız” Süleyman De- Ve böylece AKP’nin yükselişi de başla-
mirel olmuş; seçimlerden DYP %27 oyla bi- mıştır. (AKP’nin oyları %34,3 olmuştur.)
rinci çıkarken, “sol oylar” SHP (%20,8) ve AKP iktidarı karşısında belli ölçülerde
DSP (%10,8) arasında bölünmüştür. “kaygıya” kapılan, ama henüz “korku” duy-
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde, Tansu mayan küçük-burjuva aydınları, kendilerini
Çiller’li DYP %21,4’le birinci parti olurken, bir süre “merak etmeyin ordu var”la ve AB
SHP (%13.5), DSP %8,7 ve CHP %4,6 oy ala- hayalleriyle teselli etmişlerdir.
bilmiştir. (Bu seçimde Necmettin Erbakan’ın 28 Mart 2004 yerel seçimlerinde AKP’nin
Refah Partisi %19,1 oy alırken, MHP’nin oy- oylarını %41,7’ye yükseltmesi, AB hayalleri-
ları %8 olmuştur.) nin “kırılması”, giderek “kaygı”yı “korku”ya
19 Aralık 1995 genel seçimlerinde, Re- dönüştürürken, “merak etmeyin ordu var”
fah Partisi %21,3 oy alarak birinci parti olur- zihniyeti başat yerini korumayı sürdürmüş-
ken, DSP %14,6 ve CHP %10,7 oy alabilmiş- tür.
tir. Bu seçimin ayrıksı özelliği ise, HADEP’in Bu “kaygı”nın “korku”ya dönüşmesi ken-
tek başına seçimlere katılması ve %4,1 oy disini “Cumhuriyet Mitingleri”nde dışa vur-
almasıdır. muşsa da, nihayetinde 22 Temmuz 2007 ge-
Böylesine üst üste gelen seçim “başarı- nel seçimlerinde AKP’nin oylarını %46,6’ya
sızlıkları”, “kişisel bozgun” havasının oluş- yükseltmesi “korku”yu perçinlemiştir. Ardın-
masına yol açmıştır. dan AKP’nin başlattığı “Ergenekon Operas-
İşte bu yeni yeni oluşmaya başlayan “ki- yonları”, sözcüğün gerçek anlamında “siya-
şisel bozgun” havası içinde “28 Şubat süre- sal zor” olarak ortaya çıkarken, ekonomik
ci” başlamış ve yeni bir “umut”, “merak et- baskılar (ekonomik zor) her düzeyde art-
meyin ordu var!”da ifadesini bulan bir mıştır.
“umut” ortaya çıkmıştır. Bu, bir bakıma, kü- Aralık 2008’de AKP’nin (ya da “cemaat”-
çük-burjuva aydınlarının 12 Mart “balyozu”nu in) Genelkurmay’ın “kozmik oda”sına gir-
unutması, 25 yıl sonra orduyla “yeniden” ba- mesi, “merak etmeyin ordu var”ın sonunu
rışması demektir. getirirken, siyasal ve ekonomik zor karşısın-
İşte bu hava içinde, “kişisel bozgun ha- da “son bir hamle” yapmaya çalışan küçük-
vası” ile “merak etmeyin ordu var” arasına burjuva aydınları ve sol kitle, 29 Mart 2009
sıkışan aydın kesim ve sol kitle, 18 Nisan yerel seçimlerinde CHP’nin “moral yüksel-
1999 genel seçimlerinde Ecevit’in DSP’sinin tici” bir sonuç alamamış olmasına rağmen
%22,2 oyla birinci parti olması ve Deniz (%23,1), AKP’nin oylarının sürekli “yükseliş 
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

trendi”nin kesilmesiyle (%38,4) “moral” bul- dezenformasyon, demagoji ve gözdağıdır.


muştur. Ancak küçük-burjuva aydınlarının anlaya-
Tarihlerinde ikinci kez küçük-burjuva ay- madığı şey, bir “savaş”ta “hasmın” bertaraf
dınları ve sol kitle, “yüksek moral”le 12 Ey- edilmesi yanında, savaşan tarafın, “hasma”
lül 2010 referandum sürecine girmiştir. Ke- karşı duyduğu kin ve nefret, yani düşman-
mal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başkanlığına lık duygusu, Clausewitz’in tercih ettiği terim-
getirilmesiyle bu “yüksek moral” ortamı da- le, “düşmanca niyetler”dir. Bu nedenle de,
ha da perçinlenmiştir. Böylece “beklentiler” “karşı taraf ”ın “düşmanca niyetler”le hare-
yükselmiş ve referandumdan “hayır” çıka- ket ettiğini anlayamayan ve anlamak iste-
cağı “umutları” artmıştır. Bu “beklentiler” ve meyen küçük-burjuva aydınları, “psikolojik
“umutlar” içinde küçük-burjuva aydınlarının yıpratma savaşı”nda kendisinin “moral”ine
ve sol kitlenin politizasyonu son otuz yılın yönelik saldırılarda kullanılan “araçlar”ı da
en üst seviyesine çıkmıştır. algılamakta zorlanmaktadır.**
Ama referandumda “hayır” oyları %42,1’- Örneğin 12 Eylül referandumu akşamı,
de kalmıştır. sonuçların “merakla” beklendiği saatlerde
İşte ülkemiz siyasal tarihinin son kırk yı- Kemal Kılıçdaroğlu’nun “ortalıktan kaybol-
lında, küçük-burjuva aydınlarının ve sol kit- duğu”, “eşinin bile” yerini bilmediği haber-
lenin bu iniş-çıkışlarından çıkan tek sonuç, leri servis edilmiş ve ardından da Kılıçdar-
“zafer”lerin, kararlı, tutarlı ve sürekli bir mü- oğlu’nun referandumda “oy kullanamadığı”
cadeleyle değil, “yüksek moral”le, hayali haberi “cümle aleme” duyurulmuştur. Amaç
“umutlar”la; “yenilgiler”in “moral bozuklu- basittir: Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kadar
ğu”yla, “düş kırıklıkları”yla yaşandığıdır.* beceriksiz olduğunu sergilemek! “Hasım”
Bu nedenle, “bir taraf ” (bunun emper- tarafın, AKP’nin, şeriatçı kesimin “düşman-
yalizm, oligarşi ya da AKP gibi bir siyasal lık duygusu”nu, “düşmanca niyetini” anla-
parti olmasının önemi yoktur), “hasmını yamayan sol kitle, neredeyse referandum
bertaraf etmek” için, “hasmını iradesine bo- sonucunu bir yana bırakarak, bu “du-
yun eğmesini sağlamak” için, bir yandan si- rum”un nasıl olduğunu izlemeye ve konuş-
yasal ve ekonomik zoru kullanırken, diğer maya başlamıştır. Oysa aynı “tezgah”, yıllar
yandan “psikolojik” bir savaş yürütmekte- önce Bülent Ecevit’e karşı da kurulmuş ve
dir. uygulanmıştır. (Ecevit’in “aculluğu” dema-
“Psikolojik savaş”ın en temel unsurları, gojisi.)
“İyiniyetli” solcu küçük-burjuva, hasmı-
nın bu tür demagojisi karşısında, bu dema-
* 1905 devriminin yenilgisinden sonra Rusya’da
gojiyi etkisizleştirmekten çok, “ateş olma-
ortaya çıkan böylesi bir “hava”yı Stalin şöyle tanım-
lar: yan yerden duman çıkmaz” mantığı içinde
“Rusya’da karşı-devrim dönemi yalnızca ‘yıl- hep bir “gerçeklik” arayışına girer. Doğal
dırım ve gökgürültüsünü’ değil, ama hareket kar-
şısında düş kırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı
da getirdi. Önceleri ‘parlak bir geleceğe’ inanıl- ** Son anda “boykotçu”luktan “hayırcı”lığa dö-
mıştı, ve insanlar, milliyetlerinden bağımsız ola- nen Ece Temelkuran şöyle yazıyor:
rak, birlikte savaşıyorlardı: Herşeyden önce ortak “Referandum sonrası gazetelere bakıyorum. En-
sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insan- teresan bir durum var. ‘Evet’çilerin öfkesi geçmiyor.
lar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, Zafer kazandıktan sonra bile ‘hayır’ oyu verenlere sal-
birbirlerinden ayrılmaya başladılar: Kimse ken- dırıyorlar. Artık bir sakin olun kardeş! Nedir yani hâlâ?
dinden başka kimseye güvenmesin! Herşeyden Galibiyetin tadını çıkarın biraz.
önce ‘ulusal sorun’!... Öte yandan hayır oyu vermiş özgürlükçü demok-
Ve yukardan gelen kavgacı milliyetçilik dal- rat çevrelerde ise benim çok da anlam veremediğim
gası, kendi ‘özgürlük aşkı’ adına çevreden öcünü bir moral bozukluğu. İnsanın moral bozukluğuna düş-
alan ‘iktidar sahipleri’nden gelen tüm bir baskılar mesi için bu referanduma evet cephesinin yüklediği
dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazen kaba bir şo- demokrasi testi anlamını atfetmiş olması gerek. Oy-
venizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına sa bindik bir siyasi alamete gidiyoruz... Artık bilmiyo-
yol açtı. rum nereye. Daha zor geçecek bir 10 ay var önümüz-
İşçi yığınlarını sürükleme tehlikesi gösteren de. Biraz dirayet göstermek gerekmez mi? Üstelik yaz-
milliyetçilik dalgası, durmadan güçlenerek, yük- mıştım, referandumun sonucu evet de çıksa, hayır da
seliyordu. Ve kurtuluş hareketi ne kadar güçten çıksa bu ülke daha demokratik olmayacak. Yukarıda
düşüyorduysa, milliyetçilik çiçekleri de öylesine da söylediğim gibi ülkenin ‘gerçek’ sorunlarının hep-
açıyorlardı.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve si hâlâ aynı ağırlık ve yakıcılıkla kucağımızda duruyor
 Sömürge Sorunu, s. 7-10, Sol yay.) olacak. Duruyorlar da. Ne yapılacak peki?”
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

olarak da, olayda bir “suçlu” bulmaya çalı- larını sürdürmeleri için gerekli bir
şır ve ardından da “hakkaniyet” ölçüsünde ‘demokratik’ ortam olduğu gibi, köy-
bulduğu “suçlu”nun cezasını keser ve infaz lülüğe de o iktisadi ‘uyum’ için gerek-
eder. İstenildiği kadar, “cehenneme giden lidir.”**
yol iyiniyet taşlarıyla döşenmiştir” denilsin Bu iki teorik saptamadan birincisi, yani
(ki söylenmesi bile gereksizdir, bunu “ezbe- suni denge, kavramın sözcüklerinde ifade-
re” bilir), o yine, “aydın” olmanın çokbilmiş- sini bulduğu gibi, suni, yani yapaydır. Dola-
liğiyle bildiğini okur. yısıyla ister siyasal zorla kurulmuş ve “nis-
pi refah”la sürdürülüyor olsun, her durum-
“BİRAZ” TEORİ da varolan “denge”, kurgusaldır, sanaldır,
yani “psikolojik”tir.
Şimdi, tüm bunları, bu “psikolojik” du- İkinci saptama ise, emperyalizmin ve oli-
rumları ve sonuçları aklımızda tutarak, bi- garşinin, bugün varsayıldığı gibi feodallerle
raz da teorik saptamaları anımsayalım. ya da feodal kalıntılarla (tefeci-tüccar ser-
Bilinebileceği gibi, Mahir Çayan yoldaşın mayesi ve zengin toprak sahipleri) doğru-
en temel saptamalarından birisi, “oligarşi ile dan bir çatışkısının olmadığına ilişkindir.
halkın memnuniyetsizliği ve tepkileri arasın- Özellikle siyasal üstyapıda feodal ideolojiler,
da bir suni denge”nin kurulduğudur. özellikle de din, özenle korunur.
Suni dengenin temel aracı siyasal zor ol- Öte yandan, 1980’lerden itibaren emper-
makla birlikte, “nispi refah”, yani geçmiş yalist sistemin aşırı-üretim sorunu olağanüs-
döneme kıyasla halkın yaşam koşullarında tü boyutlara ulaşmış ve 1990’da Sovyetler
ortaya çıkan göreceli iyileşmeler suni den- Birliği’nin dağıtılmışlığıyla ortaya çıkan “ye-
genin sürdürülmesinde önemli bir yere sa- ni pazarlar” bile bu sorunu (bir süreliğine)
hiptir. İşte bu yaşam koşullarındaki görece- aşmasına olanak sağlamamıştır. Daha önce
li iyileşmeler, bir bütün olarak küçük-burju- doğrudan yeni-sömürgecilik yöntemleriyle
vazinin oligarşiye ya da siyasal iktidara ye- genişletilen geri-bıraktırılmış ülkelerin iç pa-
deklenmesinin en önemli öğesini oluştu- zarlarının, bir kez daha genişletilmesi kaçı-
rur.* nılmaz hale gelmiştir. Dün, “yukardan aşa-
İkinci olarak belirteceğimiz teorik sapta- ğıya” geliştirilen kapitalizmle iç pazar yatay
ma “nispi demokratik ortam”a ilişkindir. olarak genişletilmiştir. Dolayısıyla bugün, iç
“Emperyalist-kapitalist üretim iliş- pazarın yatay olarak genişletilebilmesinin
kilerinin, ülkenin iktisadi evrimi ile sınırlarına ulaşılmıştır. Bir diğer ifadeyle, iç
çatışma ve ‘uyum’ durumu, sınıfsal pazar, toprak olarak genişleyebileceği son
plana, oligarşinin başta proletarya ol- sınıra ulaşmıştır ve sadece nüfus artışıyla ya-
mak üzere, emekçi yığınlarla çatış- tay olarak genişleyebilecek durumdadır.
ması, feodallerle ‘uyum’lu çatışması, Ancak, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki iç
köylülükle ‘iktisadi uyum’ çerçevesin- pazarın yatay genişlemesinin sınırlarına ula-
de ‘uyum’u şeklinde yansır. Oligarşi- şılmış olmakla birlikte, pazarın dikey olarak
nin feodallerle ve köylülükle olan genişletilmesi olanaklıdır. Bu da, kişi başı-
uyumu, ülkedeki nispi demokratik na düşen tüketim miktarının artırılmasını
ortamın temelini oluşturur. gerektirir. Yani toplumların, giderek “tüke-
Ülkedeki nispi demokratik ortam, tim toplumu” haline dönüştürülmesiyle iç
feodallerin üst yapısal olarak varlık- pazar belli ölçüde genişletilebilmektedir.
Ülkemizde 1980-2000 arasında, büyük
* Kesintisiz Devrim II-III’de Mahir Çayan yoldaş, kentlerdeki tüketim miktarı artırılarak iç pa-
Che’den şu alıntıyı yapar: zarda belli bir genişleme sağlanmıştır. Bu-
“Yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileş-
nun sonucu olarak da, kent küçük-burjuva-
me değilse bile az çok gelişmiş bir hafif ve orta sana-
yinin bulunduğu ülkelerde gerilla grupları teşkil etmek zisi oligarşiye ve onun o dönemdeki siyasal
daha zordur. Şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usul- temsilcilerine yedeklenmiştir. Ama 2000
lerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu yaratarak dünya ekonomik krizi ve onun yansıması
gerilla savaşlarını frenler. Bu da bir çeşit ‘örgütçülük’ olan Şubat 2001 Türkiye krizi, kent merkez-
ya da ‘kurumculuk’ (revizyonist örgütlenme) yaratır
ki, az çok ‘normal’ sayılabilecek olan dönemlerde,
halkın geçim şartlarının başka durumlara nazaran pek ** İlker Akman, Mevcut Durum ve Devrimci Tak-
o kadar çetin olmaması ile nitelenebilir”. tiğimiz, 1976. 
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

li bu dikey genişlemenin sınırına gelindiği- kurtarıcı’ beklentisini tetiklemesi nor-


ni açığa çıkarmıştır. Şimdi yapılması gere- mal. Birilerinin gelip sihirli değnekle
ken, Anadolu’nun “geri” bölgelerindeki nü- dokunmasını ve her şeyin eski hali-
fus ve onun oluşturduğu pazarların genişle- ne gelmesini istiyorlar. Yeni bir Mus-
tilmesi, yani tüketimlerinin artırılması ve tafa Kemal figürü arayışındalar. Bu
böylece emperyalist ülkelerin metaları için nedenle liderlerden beklenti çok yük-
pazarın genişletilmesidir. sek ve kaybedecek zaman olmadığı
Tüketimin artırılabilmesi için, herşeyden düşüncesindeler. Lidere aşırı değer
önce ticaretin gelişmesi gerekir. Ticaretin atfeden, buna karşın başarısızlık kar-
gelişmesi ise, ticaret yollarının gelişmesini şısında ise hızla lideri eriten bir bakış
öngerektirir. açısına sahipler. Yıllarca Deniz Bay-
İşte AKP iktidarıyla birlikte başlatılan kal’a yönelmiş olan ‘onunla olmuyor’
“duble yol” yapımı, Anadolu’nun en ücra duygusunun olası bir seçim başarısız-
köşesinin bile emperyalist metaların pazarı lığının ardından kısa sürede Kemal
haline getirilmesinin altyapısını oluşturma- Kılıçdaroğlu’na da yönelmesi şaşırtı-
yı amaçlamıştır. Böyle bir genişleme, kaçı- cı olmaz. Fikri değil, kişileri bertaraf
nılmaz olarak Anadolu ticaret sermayesinin etmek ne de olsa daha kolay.”*
(temelde tefeci-tüccar sermayesi) işlevini “Sol” yayınlara ve “medya” yazarlarına
ve gücünü artırmıştır. bakıldığında, “ortak kanı”, referandumda
1950-1957 (Menderes dönemi), 1965- “hayır” oylarının %42,1’de kalmasının kesin-
1970 (Demirel-AP dönemi), 1984-1990 (T. kes bir “moral” sorunu ortaya çıkardığıdır.
Özal dönemi), 1993-2000 (T. Çiller dönemi) Her ne kadar bu “moral” sorunu, “psikolo-
yıllarında, özellikle kentlerde ortaya çıkan jik” durum, daha önceki seçimlerde yaşa-
“nispi refah”, bugün AKP iktidarında Ana- nan “kişisel bozgun havası” düzeyine inme-
dolu’nun “en ücra” köşesinde “nispi refah” mişse de, bir çeşit “düş kırıklığı” olarak ke-
olarak ortaya çıkmıştır. Her ne kadar bu sin bir olgu durumundadır.
“nispi refah”, 2008 dünya finans kriziyle bir- Öte yandan, “hasmın” moralini bozmak,
likte “yolun sonuna” gelmişse de, henüz so- yani savaşma, direnme “azmini” kırmak,
na ermemiştir. her zaman savaşın bir amacı olagelmiştir.
Bugün AKP’nin referandum “zaferi”, kır- Bu açıdan AKP’nin, özellikle de “cemaat”in
sal alanlarda ortaya çıkartılan “nispi refah”ın “psikolojik savaşı” olanca hızıyla sürdürece-
(üretime değil, tüketime dayanan) ürünü- ği açıktır. Ancak “savaş”ta, “hasmın” irade-
dür. sini ve azmini kırmak sadece olumsuz ey-
lemdir. Bu eylemin, iradesi ve azmi kırılmış
BİR KEZ DAHA “PSİKOLOJİ” “hasmın” saflarından belli kesimlerin “tesli-
miyeti” ya da “düşman saflarına geçişi”ni
Şimdi, bu “soyut”, teorik saptamalardan sağlayacak olumlu eylemle tamamlanması
sonra, yeniden küçük-burjuva aydınlarının gerekir. Bu ise, eski deyimle, “müspet pro-
ve sol kitlenin “psikolojisi”ne geri dönebili- paganda”yı gerektirir. Recep Tayyip Erdo-
riz. ğan’ın referandum gecesi yapacağı “ikinci
Bugün, yani referandum sonrasında sol balkon konuşması”ndan beklenen de bu
kitlenin ve özellikle de aydınların “moral bo- “müspet propaganda” olmuştur. Özellikle
zukluğu” içinde oldukları neredeyse “ortak küçük-burjuva aydınlarının “orta” kesiminin
kanı” durumundadır. beklediği bu “müspet propaganda”, “ikinci
Örneğin, SİP-TKP’sinin eskimiş “teoris- balkon konuşması”nda fazlaca yer almadı-
yeni” Metin Çulhaoğlu, “Öncelikle, ‘hayır’ ğı gibi, sol kitle tarafından da hiç önemsen-
diyenlerin önemlice bir kesimine referan- memiştir.
dum sonrasında çöken karamsarlığa pek “Recep bey”in “ikinci balkon konuşma-
anlam veremediğimi söylemeliyim.” diye- sı”nın ne denli “müspet propaganda”yı içer-
rek bu “ortak kanı”yı ifade eder. memesi doğalsa da, sol kitlenin bu konuş-
Bir başkası, “psikolojik” durumu şöyle mayı önemsememesi de o kadar doğaldır.
yorumluyor: Açık olan gerçek (eğer doğru yerden, doğ-
“Artık sıradan hale gelen seçim
 yenilgilerinin kaybeden kesimde ‘bir * Deniz Ülke Arıboğan, Akşam, 17 Eylül 2010.
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

ru biçimde bakılırsa görülebilecek olan açık İkinci olgu, düzen içi solun, 1977 seçim-
gerçek), AKP’nin başarısında önemli etken lerinden bugüne kadar geçen 33 yılda ilk
olan iç pazarın dikey genişletilmesi süreci- kez, %30’luk “sol oy sınırı”nı aşmış ya da aş-
nin sonuna gelinmek üzere olunduğudur. mak üzere olduğudur. Üstelik, 1977’den
Doğal olarak, bundan sonra AKP’nin, “nispi 1994’e kadar sol seçmen kitlenin içinde yer
refah” yoluyla sağlayabileceği “kazançlar” alan Kürt sol seçmeniyle tüm bağlar ve iliş-
sona ulaşmıştır. Şimdi, bu sonla birlikte kiler kopmuşken böyle bir durum ortaya
AKP’-nin, devlet gücünü “hasmı bertaraf ” çıkmıştır. Bu da, 29 Mart 2009 yerel seçim-
etmek için ne ölçüde kullanacağı sorunu leri öncesinde başlayan kitlesel politizasyo-
(siyasal zor) ortaya çıkmıştır. nun ürünüdür.
Bu “psikolojik” hava ve ortam, sadece Üçüncü olgu, bugüne kadar “çağdaş ya-
“Türk” küçük-burjuva aydınları arasında şam”ın temsilcisi ve savunucusu konumun-
mevcut değildir. Aynı zamanda Kürt küçük- daki sol küçük-burjuva kitle, yaşam stan-
burjuva aydınları da, benzer, ama ters yön- dartlarının yükselmesinden umutlarını kes-
de bir “psikolojik” hava içindedir. Amerikan miştir. Bu da, giderek “çağdaş yaşam tarzı”-
emperyalizminin Kuzey Irak’ta bir “Kürt nın laiklik yönünün öne çıkmasına ve bu te-
devleti” kurulmasına “yeşil ışık” yakmasıy- melde politizasyona neden olmuştur.
la başlayan “yüksek moral”, AKP’nin “açı- Bu üç olgunun ortak sonucu, sol kitlenin
lım”ıyla daha da yükselmiş, giderek, “sallar- politizasyonudur.
sak, düşecek” noktasına ulaşmıştır. 12 Eylül Tüm bu olgulara rağmen, küçük-burju-
referandumunda Diyarbakır’da “boykot” va aydın kesim ve sol kitle, düzenin yasal
oranının %70’ler düzeyinde olmasının (YSK’- çerçevesi içinde, “barışçıl” yollarla “düze-
nın resmi açıklamasına göre %63,8) verdiği nin” değişebileceği umutlarını korumakta-
“moral” diri tutulmaya çalışılmaktadır. Oysa dır. Bu açıdan, “başkanlık sistemi” ya da
12 Eylül referandumu “boykot”u, başta Hak- “temsili demokrasi”nin yerine, referandum
kari olmak üzeri, Diyarbakır, Batman, Şır- gibi “çoğunluğu” esas alan “sistem” (eğer
nak, Mardin ve Van dışında “beklenildiği ka- AKP böyle bir “sisteme” geçerse), aynı za-
dar” etkili olmadığı gibi, Bitlis, Bingöl ve manda bu umutların boş ve anlamsız oldu-
Tunceli’nin “bu coğrafyadan”, neredeyse ğunu daha açık hale getirecektir. Ama ülke-
“temelli” bir kopuş içinde olduklarını da de bir “demokratik devrim” sorunu olduğu-
göstermiştir. Dolayısıyla BDP’nin ve “De- nu (ki “Kürt sorunu” ve şeriatçılık bu açıdan
mokratik Toplum Kongresi”nin yöneticileri en tipik iki olgudur) anlayamadıkları ve böy-
konumundaki Kürt küçük-burjuva aydınla- le bir devrimin, aynı zamanda anti-emper-
rının “psikolojisi”, her ne kadar sol kitlenin yalist bir devrim olduğunu kavrayamadıkla-
“psikolojisi”ne ters orantılıysa da, sonuçta rı sürece, emperyalizmin bir başka “psiko-
aynı ölçüde tersine dönme koşulları içinde- lojik harekâtı”nın öznesi olacakları kesin-
dir. dir.
Diyebiliriz ki, ne denli devrimin nesnel
NE YAPILABİLİR? koşulları olgunlaşmış olursa olsun, bu nes-
nel koşullara eşdeğer öznel gelişim sözko-
Şüphesiz, eski seçimlerde olduğu boyut- nusu değildir. Asgari düzeyde bir öznel güç,
ta “kişisel bozgun havası” ortaya çıkmamış- öznel birikim olmaksızın da, devrimci mü-
sa da, sol kitledeki “moral bozukluğu” ke- cadelenin geliştirilmesi ve devrimin tek al-
sin bir olgudur. Bu durum karşısında, bu kit- ternatif olarak ortaya çıkması beklenemez.
le, içten içe ve koro halinde “moral bozuk- Sol kitlenin politizasyonu, bu açıdan önem-
luğuna yer yok, mücadeleye devam” sözle- li bir gelişme sayılabilse de, devrim müca-
rini yinelemektedir. Bu açıdan, kendilerinin delesini kendi öz mücadelesi olarak gören,
en temel sorunlarının “psikolojik” nitelikte devrimciliği kendi öz yaşamı olarak kabul
olduğunun giderek farkına varmaktadırlar. eden ve devrim için savaşmayı göze alan ve
Bu nedenle, böyle bir “hava” ve “ortam”da, savaşan insanlar ortaya çıkmadıkça, sol kit-
“moralinizi bozmayın” demek, “malumu lenin “psikolojisi” siyasal gelişmelerin ivme-
ilam” etmekten başka bir şey değildir. sini belirlemeye devam edecektir.


KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

Referandumun
Sayısal Sonuçları

“Modern toplumsal koşullarımız içinde gitgide kaçınılmaz bir zorunluluk durumu-


na gelen, ve proletarya ile burjuvazi arasındaki son kesin savaşın, ancak kendi çer-
çevesinde sonuna kadar götürülebileceği devlet biçimi olan demokratik cumhuriyet,
bu en yüksek devlet biçimi, servet ayrımlarını artık resmen tanımaz. Zenginlik, de-
mokratik cumhuriyette, gücünü, dolaylı, ama o kadar da güvenli bir biçimde gösterir.
Bir yandan, Amerika’nın klasik bir örnek sunduğu, memurların düpedüz rüşvet ye-
mesi, öbür yandan, hükümetle borsa arasındaki ittifak biçimi altında; bu ittifak, dev-
let borçları ne kadar çok artar, ve hisse senetli şirketler, yalnızca ulaştırmayı değil,
üretimin kendisini de ellerinde ne kadar çok toplar ve böylece borsada ne kadar mer-
kezi bir durum kazanırlarsa, o kadar kolay gerçekleşir. Amerika dışında, bunun çar-
pıcı bir örneğini yepyeni Fransız Cumhuriyeti verir, ve namuslu İsviçre de, bu alan-
da geride kalmaz. Ama, İngiltere bir yana, genel oy hakkının, Bismarck ya da
Belichröder’den hangisinin daha yüksek bir duruma yükselttiği belli olmayan yeni Al-
man İmparatorluğu, hükümetle borsa arasındaki bu kardeşçe ittifak için, demokratik
bir cumhuriyetin zorunlu olmadığını kanıtlar. Ve kısacası, mülk sahibi sınıf, doğrudan
doğruya, bütün yurttaşlara tanınan genel oy hakkı aracıyla hüküm sürer. Ezilen sı-
nıf, yani gerçekte proletarya, kendi kendini kurtarmak için yeteri kadar olgunlaşma-
dıkça, çoğunlukla, varolan toplumsal rejimi, olanaklı tek rejim olarak düşünecek, ve
siyasal bakımdan söylemek gerekirse, kapitalist sınıfın kuyruğunu, onun aşırı sol ka-
nadını oluşturacaktır. Ama, kendi kendini kurtarmakta daha yetenekli bir duruma gel-
diği ölçüde, proletarya, ayrı bir parti oluşturur, ve kapitalistlerin temsilcilerini değil,
kendi öz temsilcilerini seçer. Öyleyse, genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölç-
meyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey ola-
maz ve hiçbir zaman da olamayacaktır; ama bu kadarı da yeter. Genel oy hakkı ter-
mometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapita-
listler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır.” (abç)
[F. Engels, Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, s. 401-402.]

Engels, 125 yıl önce yazdığı “Ailenin, metre” olduğunu, “bundan daha çok hiçbir
Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni” yapıtın- şey olamayacağını” söylerken, özellikle
da, seçimlerin, “işçi sınıfının olgunluğunu Almanya’da büyük seçim başarıları elde
10 ölçmeye sağlayan gösterge” ya da “termo- eden Alman Sosyal-Demokrat Partisi’ni göz-
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

önünde bulundurur. olması (ya da sandığa gitmeyen seçmen sa-


Şüphesiz kapitalizmin iç dinamikle geliş- yısının %11’de kalması) bir başka “veri” ol-
tiği ülkelerde ve zamanda, seçim sonuçla- maktadır. Fakat, asıl tartışma konusu olan,
rı, seçim propagandalarında yapılan her tür- “hayır cephesi”nin (CHP+MHP+DSP+DP)
lü demagojiye, çarpıtmaya, yalana karşın, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde mutlak ço-
kitlelerin ve işçi sınıfının nasıl bir tepki ver- ğunluğu oluşturdukları yerlerde “hayır” oy-
diğini, yani bu tür demagojilerin vb. halk kit- larının “beklenen” sonuçları vermemiş ol-
leleri ve işçi sınıfı üzerindeki etkisini sapta- masıdır. Referandum sonrasında “hayır”cı
mada belli bir ölçüt hizmeti görür. kesimlerde ortaya çıkan “moral bozukluğu”
Diğer yandan, başka ekonomik ve top- da, öz olarak bu “beklenen” sonucun çık-
lumsal olgularla birlikte ele alındığında, se- mamasından kaynaklanmaktadır.
çim sonuçları, toplumun sosyolojik düzey- %86,9 katılımın gerçekleştiği ve “evet”
de tahlil edilmesi için belli veriler ortaya ko- oylarının %80 olduğu Erzurum’da, 29 Mart
yar. Olağan zamanlarda siyasetle hiç ilgilen- 2009 yerel seçimlerinde partilerin aldıkları
meyenler bile, seçim dönemlerinde “siya- oy oranları (il genel meclisi oyları) şöyle ol-
set”in içine çekilirler. Bu açıdan da, politize muştur:
olmuş kitle ile sadece seçim dönemlerinde
“siyasete” çekilen kitlenin bir ve aynı oyu, AKP 48,1
genel oy içinde birarada yer alır. Bu açıdan, MHP 20,5
seçim sonuçları, niceliksel olarak “durum” SP 8,7
DTP 5,3
belirlemesinde işlevsel olsa bile, nitelik ola-
BBP 4,4
rak aynı işleve sahip değildir. Bu nedenle,
CHP 3,4
seçim sonuçları “termometresi” çok özen-
DP 3,1
le ele alınması gereken bir ölçüm aletidir.
Katılım Oranı 80,9
Bu bakış açısıyla “seçim sonuçları” ele
alınırken dikkat edilmesi gereken bir başka Bu sonuçlara göre, “hayır cephesi”nin
“husus”, referandum ile genel ya da yerel (MHP+CHP+DP) toplam oy oranının %27
seçimlerin birbirinden farklı olduğudur. olması “beklenirken”, “hayır” oyları %13,1
12 Eylül referandumunda neyin oylandı- olmuştur. Burada “hayır cephesi”nin “fire”
ğı çok fazla önem taşımamıştır. Bir genel se- oranı 14 puandır, yani yarı yarıyadır.
çimde, parlamentoda “ikbal” arayanların, Bir başka örnek olarak Ankara alınabi-
sözcüğün tam anlamıyla “burjuva ahırın- lir.
dan” ne kadar arpalanacağı da referandum- Referandumda Ankara’da katılım oranı
da bir öneme sahip değildir. Referandum, %79,9 olurken, “evet” oyları %54,1, “hayır”
“birileri” ile “ötekiler” arasında yapılan bir oyları %45,9 olmuştur. 29 Mart yerel seçim-
tercih olmuştur. Her seçimde olduğu gibi, lerindeki oy dağılımı ise şöyledir:
referandumda da, “devlet olanakları”, bu
olanakları kullanma yetkisine sahip olan hü- AKP 38,7
kümet tarafından kullanılmıştır. Ramazan CHP 28,9
ayının “kutsallığı”, bayramın “inayeti”, yar- MHP 25,0
dım paketleri, iftar sofraları referandumda BBP 2,4
kitleleri, özellikle de en geri kitleleri etkile- SP 1,8
mek için kullanılırken, “tatil rehaveti” ve DP 0,7
hatta referandum gününün özel olarak 12 Katılım Oranı 83,9
Eylül’e denk düşürülmesi bile kullanılmış-
tır. Bu duruma göre, “hayır cephesi”nin top-
12 Eylül referandumu, BDP’nin “pazarlı- lam oyu %54,6’dır, ama referandumda bu
ğa açık” “boykot” kararıyla birlikte katılım oyların 8,7 puanlık bölümü “evet” oyuna dö-
oranına dikkatlerin yoğunlaşmasını getire- nüşmüştür.
rek, seçim tarihinde bir “ilk” oluşturmuştur. Üçüncü örnek olarak, neredeyse MHP’-
Bu açıdan ele alındığında, Hakkari’de katı- nin kuruluşundan günümüze kadar faşist-
lımın %9 olması (ya da seçmenlerin %91’inin milliyetçiliğin en etkin olduğu Yozgat ilini ele
referanduma katılmaması) bir “veri” olabi- alalım:
lirken, Burdur ve Kütahya’da katılımın %89 Referandumda Yozgat ilinde katılım ora-
11
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

nı %80,7 olurken, “evet” oyları %77,3, “ha- duğu kadar, Anadolu’nun 1950’lerden günü-
yır” oyları %22,7 olmuştur. 29 Mart yerel se- müze kadar “gericilik”in egemen olduğu
çimlerindeki oy dağılımı ise şöyledir: tüm illeri için de geçerlidir.
Bu açıdan bakıldığında, tüm AKP karşıtı
AKP 38,7 milliyetçi söylemine karşın MHP “tabanı”nın,
MHP 29,9 diğer gerici kitleyle birlikte hareket ettiği,
SP 13,1 daha doğrusu, gerici kitlenin etkin bir bölü-
CHP 8,5 münü oluşturduğu kolayca görülebilir.
DP 4,5 Bu durum MHP ve AKP yönetimi tarafın-
Katılım Oranı 82,4 dan referandum öncesinde saptanmıştır. Bu
durumu gören MHP, “hayır” kampanyasını
Buna göre, “hayır cephesi”nin toplam durdurmuş, ancak gelen baskılar üzerine iki
oyu %47,7’dir ve referandumda bu oylar hafta sonra yeniden kampanyayı yürütmek
%22,7’de kalmıştır. (ya da yürütüyormuş gibi görünmek) zorun-
Son olarak “islamcı-faşist” Muhsin Yazı- da kalmıştır.
cıoğlu’nun “memleketi” Sivas’a bakalım: 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde de (ve
12 Eylül referandumunda Sivas’ta katı- daha önceki tüm seçimlerde de) MHP “ta-
lım oranı %82,7 olurken, “evet” oyları %76,6 banı”nın AKP karşısında CHP’li adaylara oy
ve “hayır” oyları %23,4 olmuştur. 29 Mart ye- vermedikleri görülmüştür. Bu konuda Anka-
rel seçimlerinde partilerin aldıkları oyların ra ve Melih Gökçek tipik bir örnektir.
dağılımı ise şöyledir: Bu nedenle, cumhurbaşkanının halk ta-
rafından seçilmesi gibi “çoğunluk” sistem-
BBP 36,3 lerinde, CHP’nin ya da sol kitlenin tek başı-
AKP 33,1 na ve her durumda “azınlık”ta kalacağı ke-
CHP 12,7 sindir. Görüntüsel ve biçimsel olarak da ol-
MHP 8,7 sa “temsili demokrasi”de, seçim yoluyla “ik-
SP 5,5 tidar”a gelebileceği umudunu taşıyan ve ta-
Katılım Oranı 84,7 şımayı sürdüren sol kitle, böylesi bir çoğun-
luk sistemi içinde, seçimle “iktidar” olma
29 Mart seçimlerinde “hayır cephesi”nin “umudu”nu tümüyle yitirecektir.
oyları %21,4’ken, “evet”çilerin oy toplamı 12 Eylül referandumunun ortaya çıkardı-
%74,9’dur. ğı ikinci genel eğilim ise, BDP’ye ve Kürt
Bu dört ilin “ortak paydası”, “evet” oyla- ulusal hareketine ilişkindir.
rının çoğunluğu oluşturmuş olmasıdır. Bu- “Medya”da genel olarak “mavi” renkle
nun dışında bu dört ilin başka bir “ortak gösterilen, Kürtlerin mutlak çoğunluğu oluş-
paydası”, gerici-faşist-dinci propagandanın turduğu ve tartışmasız Kürt olan illerde,
ve siyasetin etkin olmasıdır. Bunun ötesin- “boykot”un “başarılı” olduğuna ilişkin tüm
de “ortak payda” arayışları çok fazla bilim- “yorumlar”a karşın, referandum sonuçları,
sel bir yaklaşım oluşturmaz. İlk üç il için (Er- genel eğilime benzer bir eğilimin ortaya çık-
zurum, Yozgat ve Ankara) geçerli olabilece- tığını göstermiştir.
ği varsayılabilecek bir olgu, dördüncü il için PKK’nin son iki yıldır eylemlerini yoğun-
(Sivas) aynı oranda geçerli olmamaktadır. laştırdığı Hakkari’de “boykot”, %90,9 oranın-
Bu nedenle, bu örneklerden başka “ortak da başarılı olurken, Şırnak’ta %77,5, Diyar-
payda” ya da “genel sonuç” çıkartmak yer- bakır’da %65,2, Batman’da %59,4, Mardin’de
sizdir. Çıkartılabilecek tek sonuç, “genel %57, Van’da %56,4 başarılı olmuştur. Ancak
eğilim”e ilişkindir. Siirt ve Iğdır’da katılım yarı yarıya olurken,
Gerek bu dört il örneğinin, gerekse tüm Muş ve Ağrı’da %55, Bitlis’te %70 ve Bingöl’-
referandum sonucunun ortaya çıkardığı “ge- de %77 olmuştur. (Tunceli/Dersim kendine
nel eğilim”, referandumun CHP-AKP karşıt- özgü özellikleri nedeniyle bu tablonun dı-
lığı içinde, ilerici-demokrat ve solcu dünya şında ele alınmak zorundadır.)
görüşü ile gerici-dinci ve faşist dünya görü- Burada “boykot” oranları, ister istemez
şünün kesinkes karşıtlık oluşturduğudur. hemen her seçimde sandığa gitmeyen, oy
Bu genel eğilim, “Recep bey”in “kum- kullanmayan belli bir seçmen kitlesini de
12 sal” olarak adlandırdığı “kıyı şeridi”nde ol- içermektedir. Örneğin Diyarbakır’da 29 Mart
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

yerel seçimlerinde katılım oranı %81,9 olur- Seçmen Kullanılan Katılım


ken, katılmayanların oranı %18,1’dir. Sayısı Oy Oranı
Hakkari 128.572 11.634 9,1
Aldıkları Oy Oy Oranı Şırnak 197.046 44.326 22,5
DTP 377.637 59,6 Diyarbakır 851.241 296.245 34,8
AKP 194.670 29,9 Batman 260.951 105.987 40,6
DP 22.146 3,5 Mardin 385.674 165.856 43,0
SP 11.202 1,8 Van 530.745 231.449 43,6
CHP 6.393 1 Siirt 150.645 76.648 50,9
Katılım Oranı 81,9 Iğdır 105.349 53.822 51,1
Muş 208.405 112.730 54,1
Diyarbakır’da, DTP dışındaki tüm parti- Ağrı 274.121 154.668 56,4
lerin 29 Mart yerel seçiminde aldıkları oy Bitlis 174.195 121.962 70,0
miktarı, 234.411’dir. Referandumda oy kul- Bingöl 154.117 118.652 77,0
lananların sayısı ise, yaklaşık 60 bin artarak,
296.245 olmuştur. Seçmen sayısındaki artış göl’ün mutlak bir çoğunlukla Kürt ulusal ha-
ve bunların dağılımı gözönüne alındığında, reketinden koptuğu ve Siirt, Iğdır, Muş ve
referandumda çıkan sonuç ile 29 Mart ye- Ağrı’nın artan oranda kopuş sürecine girdi-
rel seçimlerindeki sonuç, neredeyse bire bir ğidir.
örtüşmektedir. Buradan hareketle, referan- Bunların ötesinde, referandum sonuçla-
dum sonuçlarının DTP (BDP) için “güven rı ile önceki seçim sonuçları, ekonomik ve
tazelemek” olarak yorumlanabilse de, “boy- toplumsal gelişmeler birlikte ele alınarak,
kot”un etkili olduğunu söylemek doğru de- tek tek il ve ilçeler düzeyinde siyasal geliş-
ğildir. Tek gerçek, DTP’nin (BDP) bir yıl ön- melerin yönü ve seyri hakkında belli ip uç-
ceki oyunu koruduğudur. ları saptanabilir. Bu da, sadece devrimci
Kürt illerindeki referandum sonuçların- mücadelenin taktikleri ve çalışma alanları
dan çıkartılabilecek net sonuç, Bitlis ve Bin- açısından öneme sahiptir.

“Hayır” Oylarının
Çoğunluğu Oluşturduğu İller

Toplam Kullanılan Geçerli Katılım Evet Evet Hayır Hayır


Seçmen Oy Oy Oranı Oyları Oranı Oyları Oranı
Tunceli 56.409 37.918 37.260 67,2 7.072 19,0 30.188 81,0
Kırklareli 251.751 220.111 216.797 87,4 55.542 25,6 161.255 74,4
Edirne 296.576 254.358 249.744 85,8 66.233 26,5 183.511 73,5
Muğla 593.187 492.611 483.363 83,0 149.763 31,0 333.600 69,0
Tekirdağ 567.415 465.412 458.124 82,0 158.825 34,7 299.299 65,3
Aydın 719.726 598.062 585.501 83,1 209.606 35,8 375.895 64,2
İzmir 2.870.888 2.283.900 2.246.847 79,6 816.004 36,3 1.430.843 63,7
Mersin 1.123.115 818.141 804.397 72,9 298.422 37,1 505.975 62,9
Çanakkale 360.770 314.284 308.723 87,1 123.800 40,1 184.923 59,9
Antalya 1.354.787 1.046.905 1.027.278 77,3 444.564 43,3 582.714 56,7
Adana 1.386.290 1.009.385 992.242 72,8 434.090 43,8 558.152 56,3
Eskişehir 570.044 472.251 463.957 82,8 213.331 46,0 250.626 54,0
Denizli 665.282 575.647 562.992 86,5 260.645 46,3 302.347 53,7
Hatay 922.012 767.414 756.763 83,2 362.011 47,8 394.752 52,2
Balıkesir 859.259 735.639 722.086 85,6 348.418 48,3 373.668 51,8
Bilecik 141.196 124.512 121.762 88,2 60.256 49,5 61.506 50,5
Manisa 960.069 829.406 811.018 86,4 402.677 49,7 408.341 50,4
Uşak 245.586 216.999 211.653 88,4 105.368 49,8 106.285 50,2
Artvin 122.503 96.838 94.707 79,1 47.164 49,8 47.543 50,2 13
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

İstanbul
Kimi Bekliyor?

Edip Akbayram, martı seslerinin eşliğinde şöyle diyordu:


Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan çocuklarınla bekle
Bekle zafer şarkılarıyla geçişimizi İstanbul
Haramilerin saltanatını yıkacağız
Bekle o günler gelsin İstanbul
Sen bize layıksın biz de sana İstanbul
Elli yıl önce İstanbul valisi, İsmet Paşa’ya toplanan kalabalığı gösterip, “İşte İstanbul Pa-
şam” demişti.
Kimileri ise, 29 Mart 2009 yerel seçim sonuçlarının tek bir şeyi gösterdiğinin esprisini
yapıyorlardı. Balık, beyni çalıştırır!
İster şarkının konusu olsun, ister esprinin, her durumda referandum sonuçları İstan-
bul’un bir şeyleri beklediğini göstermektedir. Yanıtını sadece devrimcilerin verebileceği so-
ru da budur: Kimi bekliyor?
14 Yanıtını öğrenmek isteyenler sokağa çıkmalıdır.
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

İSTANBUL
29 Mart 2009 12 Eylül 2010
Seçmen Sayısı: 8.794.284 9.206.124
Kullanılan Oy: 7.210.309 6.743.672
Geçerli Oy: 7.023.837 6.641.160
Katılım Oranı: %81.99 %73,25

İSTANBUL 12 Eylül 2010 Referandum Sonuçları


29 Mart 2009 Yerel Seçim Sonuçları İstanbul İlçeleri
AKP 2.802.485 39,90   Hayır Evet
CHP 2.353.553 33,51 Beşiktaş 77,7 22,3
SP 526.110 7,49 Kadıköy 74,2 25,8
MHP 514.553 7,33 Bakırköy 72,9 27,1
DTP 324.006 4,61 Adalar 64,0 36,0
DSP 179.924 2,56 Çatalca 61,2 38,8
BBP 138.718 1,98 Şişli 61,1 38,9
DP 62.460 0,89 Silivri 58,1 41,9
ANAP 33.075 0,47 Sarıyer 55,9 44,1
İP 25.509 0,36 Maltepe 55,1 44,9
BTP 19.616 0,28 Avcılar 54,5 45,5
TKP 15.653 0,22 Beylikdüzü 54,3 45,7
ÖDP 10.851 0,15 Büyükçekmece 52,8 47,2
EMEP 6.099 0,09 Kartal 50,2 49,8
AKP+SP+BBP 3.467.313 49,37 Ataşehir 49,9 50,1
CHP+MHP+DSP+DP 3.110.490 44,29 Küçükçekmece 49,0 51,0
12 Eylül 2010 Referandum Sonuçları Eyüp 47,4 52,6
Evet 3.643.464 %54,86 Üsküdar 45,9 54,1
Hayır 2.997.696 %45,14 Şile 45,3 54,7
Esenyurt 43,8 56,2
Bayrampaşa 43,6 56,4
Tuzla 43,0 57,0
Beykoz 42,5 52,5
Bahçelievler 42,3 57,7
Fatih 42,3 57,7
Beyoğlu 41,6 58,4
Zeytinburnu 41,2 58,8
Çekmeköy 40,5 59,5
Güngören 39,1 60,9
Başakşehir 39,0 61,0
Sancaktepe 38,4 61,6
Kağıthane 38,2 61,8
Gaziosmanpaşa 37,8 62,2
Pendik 37,3 62,7
Ümraniye 35,8 64,2
Sultangazi 31,2 68,8
Bağcılar 29,5 70,5
Arnavutköy 28,1 71,9
Esenler 25,7 74,3
Sultanbeyli 14,4 85,6

15
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

İslamcı-Faşist Saldırının
Yeni Adı: Mahalle Baskısı

“Merhum” faşist BBP Başka- de sergilemişlerdir. 12 Eylül


nı Muhsin Yazıcıoğlu, Alperen öncesinde ve hatta 1965’lerde,
Ocakları’nın “genç kurt” sürü- aynı “felsefe”nin izleyicileri, ki-
süne hitap ederken şöyle söy- mi zaman “cami bombalandı”
lemekte hiçbir sakınca gör- diyerek, kimi zaman “allahsız
memişti: komünistler geliyor” diyerek
“Müslümanın iki ay- halkı galeyana getirmeye çalış-
rı hayatı olamaz. Maddi mışlar ve çoğu zaman da bun-
hayatını düzenlerken da başarılı olmuşlardır. Topha-
başka, manevi hayatını ne olayında bu kışkırtıcı dema-
düzenlerken de başka goji bir kez daha ortaya konul-
bir felsefeye göre dav- muştur.
ranamaz. Sadece din Ve yine geçmişteki islamcı
ve ibadet konularına Al- ya da faşist saldırılarda olduğu
lah’a yönelik bir şahsi ve nefsi mese- gibi, siyasal iktidar, bu tür saldırıları haklı ve
le olarak görmenin, ama siyasi, içti- meşru görmenin ötesinde, saldıranlar değil
mai ve iktisadi meselelerde ‘Allah’ı işe de, saldırılanlar suçluymuşçasına yaklaşımı-
karıştırmamak’ felsefesiyle hareket et- nı bir kez daha sergilemiştir.
menin insanı iki ruhlu, iki yüzlü bir “Oranın çocuğuyum. Tophane’yi
hayat anlayışına götüreceğini söyler- karış karış bilirim. Her ne kadar Ka-
sek herhalde yalnızca gerçeği belirt- sımpaşa’da doğup büyüdüysem de
miş oluruz. Müslümanın maddi ve Tophane’yi de o bölgede siyaset yap-
manevi hayatında tam bir uyum ve tığım için bilirim. Ama bu kadar işi
ahenk olmalıdır.” abartmanın anlamı yok. Ama işi bu
Bu felsefeyle, lümpen/serseri kesimleri kadar abartmanın, bu kadar farklı
kendisine “militan” olarak seçen ve yöne- yerlere çekmenin anlamı yok. Açık
ten BBP, Alperen Ocakları’yla, her bulduğu açık söylüyorum, 8 yıl boyunca kim-
fırsatta “maddi ve manevi hayatı” “iki ruh- senin hayat tarzına müdahale etme-
luluktan” kurtarmak için hep öne atılmıştır. dik. Bundan sonra da herkesin ya-
Hrant Dink cinayetinden Malatya cinayetine şam tarzı bizim teminatımız altında-
kadar pek çok olayda yer alan, ama eski Ül- dır. Sanat galerisi ya da eğlence yer-
kü Ocakları yöntemiyle hiçbir şeyi kabul et- leri sadece Tophane’de mi var. Bugü-
meyen bu islamcı-faşist güruh “son eylemi”- ne kadar hangi sanat galerisinde böy-
ni Tophane’de gerçekleştirdi. le bir olay oldu. Türkiye’de mahalle
Bir sanat sergisinin açılışına katılanlara baskısı yoktur. Provokasyona gelme-
“sokakta içki içiyorlar” diyerek saldıran gü- yiz. Türkiye’de halkı kışkırtmayı adet
16 ruh, eski ve çok bilinen bir faşist yöntemi haline getiren odaklar var.”
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

Bu sözler iktidardaki AKP’nin “muktedir” sistemli ve ülke çapında saldırı başlatmak


başı Recep Tayyip Erdoğan’a aittir. da değildir. Bugün BBP örtüsü altında hare-
Biraz eskiye dönüldüğünde, 16 Şubat ket eden islamcı-faşist kesimlerin asıl işle-
1969 günü, Amerikan 6. Filosu’nu protesto vi, halk deyişiyle, “aba altından sopa gös-
etmek için İstanbul Bayazıt Meydanı’nda termek”tir. Küçük-burjuva aydınları, böylesi
toplanan kitleye yapılan saldırıda da aynı “tekil” olaylarla ürkütülmeye ve korkutulma-
“parmak izi”ne kolayca rastlanılabilir. ya çalışılmaktadır. Sistematik olan da bu-
Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen, “üs- dur.
tad”ları Mehmet Şevki Eygi’nin “cihad” çağ- Son dönemin “moda” söylemiyle, “Tür-
rılarıyla başlayan ve “sayın Recep bey”in de kiye 30-40 yıl öncesinin Türkiyesi değildir”.
mensubu olmaktan “gurur” duyduğu Milli Şeriatçıların ilk saldırıları zamanında da de-
Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücade- ğildir. Aradan çok zaman geçmiş ve köprü-
le Derneği’nin başını çektiği bu saldırıda iki lerin altından çok sular akmıştır. 1965 son-
kişi öldürülmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. rasında kitleye yönelik, “sistematik olma-
Ülke tarihinin bu ikinci büyük kitlesel yan”, tek amacı şiddet tehdidiyle kitleyi pa-
katliam girişimi, aynı zamanda şeriatçıların sifize etmek olan her türlü şeriatçı ve faşist
Amerikan emperyalizminin en büyük des- saldırı, giderek bu saldırılara karşı Dev-
tekçisi olarak ortaya çıktıkları ilk olaydır. 6. Genç’in silahlı eylemleriyle karşılık bulmuş-
Filo’yu “kıble” yaparak Dolmabahçe’de top- tur. 1975 sonrasında ise, aynı saldırılara,
lu namaz kılanlar da onlardır. doğrudan silahlı devrimci örgütler tarafın-
Aynı yıllarda bu şeriatçı kesim tarafın- dan yanıt verilmiştir.
dan, “mini etek” giyen kızlara saldırılmış, Ama bugün?
uzun saçlı gençler sokaklarda dövülmüş, iç- “Türkiye eski Türkiye değildir!! BBP’li is-
kili lokantalar tahrip edilmiştir. “Recep bey”- lamcı-faşistlerin, özellikle küçük-burjuva ay-
in sözüyle, “hayat tarzına müdahale” edil- dınlarına karşı “tekil” her saldırısı sonrasın-
miştir. da yaşandığı gibi, “saldıranlar”, “saldırılan-
Bugün benzer “felsefe”, BBP’nin örtüsü lar”dan “özür” dilemekte, çiçek vs. vermek-
altında her yerde hazır ve nazırdır. Dün Top- tedir. Şu kesindir: Bugün bu “tekil” islamcı-
hane’de sergi açılışına saldıran “felsefe”, faşist saldırılara karşı verilecek “şiddete da-
Mardin’de “medrese gibi kutsal bir mekan- yalı” yanıtlar, her durumda öncelikle saldı-
da defile yapılmasına” karşı toplu namazlar rıya uğrayan küçük-burjuva aydınları tarafın-
kılarak, “ikinci Tophane” tehditleri savura- dan, “biz her türlü şiddete karşıyız” denile-
rak ortalıkta dolaşmaktadır. rek “lanetlenecek”tir.
Geçen yıl ise, Topkapı Sarayı’nda İdil Bi- Öte yandan, doğrudan küçük-burjuva ay-
ret’in konseri de, aynı “Alperen” sürüsü ta- dınlarına ve onların “hayat tarzları”na yöne-
rafından, aynı bahaneyle, “içki içiliyor” ba- lik bu tür saldırılar karşısında devrimcilerin
hanesiyle saldırıya maruz kalmıştır. “bitaraf ” kalmaları da, zaman geçtikçe ay-
nı “mağdur”lar tarafından “siz nasıl devrim-
ci insanlarsınız” denilerek pasiflikle, ilgisiz-
likle suçlanacaklardır.
Bunlardan çok daha önemlisi ise, bugün
bu tür saldırılara tepki göstermesi gereken
devrimci sol bir hareket, (sözcüğün gerçek
anlamında) tepki gösterecek güce ve ola-
nağa sahip değildir. Dün, devrimci mücade-
lenin olası kadrolarını pasifize etmek için
kullanılan “mekanlara” yönelik saldırılara,
Şüphesiz, gerek İdil Biret konserine ya- bugün sadece devrimciler yanıt verebilecek
pılan saldırı, gerek Tophane saldırısını, ge- iradeye ve dünya görüşüne sahiptirler. Ne
rekse Mardin’deki tehdidi (“Sayın başba- yazık ki (!), aynı “mekanlar”da bu tepkiyi
kan”ın deyişiyle) “abartmanın anlamı yok”- gösterebilecek insanlar pasifize edilmişler-
tur. Bugün için, bu saldırılar, sistemli ve ül- dir. “Mahalle” baskısına maruz kalanlar, bu-
ke çapında saldırının “başlangıcı” olarak da gün, bir an için bile olsa, dün ne yaptıkları-
değerlendirilemez. Amaç, zaten böyle bir nı ve neden yaptıklarını anımsamalıdırlar. 17
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

Gerilla savaşı, Latin-Amerika’da iktidarın ele ge-


çirilmesi için tek formül müdür? Ya da her ne olursa
olsun egemen mücadele biçimi mi olacaktır? Ya da
mücadelede kullanılan değişik formüllerden herhan-
gi biri mi olacaktır? Son olarak şu soru: Küba örne-
ği, kıtanın bugünkü durumuna uygulanabilir mi?
Polemiklerde, gerilla savaşına girişmek isteyenler,
kitle mücadelesini unutmakla eleştirilmektedir, san-
ki gerilla savaşı ile kitle mücadelesi birbirine karşıt-
mışlar gibi. Bu görüş açısının ima ettiği şeyleri red-
dediyoruz, gerilla savaşı bir halk savaşıdır; halkın des-
teği olmadan savaşın bu biçimini yürütmeye kalkış-
mak kaçınılmaz bir felaketin başlangıcıdır. Gerilla,
belirli bir bölgede belirli bir alana yerleşmiş, olanak-
lı tek stratejik sonuca ulaşmak için, yani iktidarın ele
geçirilmesi için bir dizi askeri eylemi gerçekleştirmek
amacıyla silahlanmış halkın savaşçı öncüsüdür. Ge-
rilla, tüm bölgenin ve alanın köylü ve işçi kitleleri ta-
rafından desteklenir. Bu önkoşullar olmadan gerilla
savaşı olanaksızdır.
“Biz, Küba Devrimi’nin, Amerika’daki mevcut ko-
şullarda devrimci hareketin yasalarına üç temel kat-
kıda bulunduğunu düşünüyoruz: Birincisi, halk güç-
leri orduya karşı bir savaşı kazanabilir. İkincisi, her
zaman devrimin olması için elverişli tüm koşulların bir araya gelmesini bekle-
mek gerekli değildir, ayaklanma odağının (foco) kendisi bu koşulları yaratabilir.
Üçüncüsü, azgelişmiş Amerika’da, silahlı savaşın temel alanı kırlar olmalıdır.
Bunlar, Küba Devrimi’nin Amerika’daki devrimci mücadelenin gelişmesine
yaptığı katkılardır ve bunlar, gerilla savaşının gelişebileceği kıtamızın herhangi
bir ülkesinde uygulanabilir.” (Che Guevara, Gerilla Savaşı.)
İkinci Havana Bildirgesi şunları belirtiyor:
“Ülkelerimiz, sanayinin azgelişmişliği ve tarımın feodal karakteriyle belirle-
nen ortak koşullara sahiptir. Bu nedenle, kentli işçilerin yaşam koşulları zorlu ol-
masına rağmen, kırsal nüfus en korkunç baskı ve sömürü koşulları altında ya-
şamaktadır. Bir kaç istisna dışında, kırsal nüfus, mutlak bir çoğunluğa sahiptir,
yaklaşık olarak Latin-Amerika nüfusunun %70’ini oluşturur.
Çoklukla kentlerde yaşayan toprak sahipleri hesaba katılmazsa, bu büyük
kitlenin geri kalanı çok düşük ücretlerle hacienda’larda gündelikçi olarak ça-
lışmaktadır. Onlar, ortaçağdan farklı olmayan sömürü koşullarında toprakta ça-
lışırlar. Bu koşullar, Latin-Amerika’da yoksul kırsal nüfusun çok büyük bir dev-
rimci potansiyel oluşturmasına neden olur.
Sömürücü sınıfların iktidarının temel dayanağı olan ordular, konvansiyonel
savaşa göre yapılandırılmış ve donatılmışlardır; köylülerin kendi doğal alanla-
rında yürüttüğü düzensiz savaşla yüz yüze geldiklerinde kesinkes etkisizdirler;
düşen her devrim savaşçısına karşı on kişi yitirirler; görünmez ve yenilmez bir
düşmanla savaşırken saflarında moral bozukluğu hızla yayılır; kentlerde işçi ve
öğrencilere karşı baskı uygularken sergiledikleri akademik taktiklerin ve askeri
gösterilerin burada hiç bir şansı yoktur.
Küçük savaşçı çekirdeklerin başlattıkları mücadeleye, sürekli olarak yeni
yeni güçler katılır; kitle hareketleri boy göstermeye başlar, eski düzen küçük
küçük bin parçaya ayrılır, ve işte tam bu anda işçi sınıfı ve kentli kitleler sava-
şın kaderini belirler.
Düşmanın gücüne, sayısına ve kaynaklarına rağmen, savaşın ilk başlangıcın-
18 dan itibaren bu çekirdeği yenilmez kılan nedir? Bu, halkın desteğidir ve giderek
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

kitle desteğinin artacağına güvenebilirler.


Bununla birlikte, köylülük, içinde tutulduğu bilgisizlik ve tecrit edilmiş ya-
şam koşulları nedeniyle, işçi sınıfının ve devrimci aydınların devrimci ve poli-
tik yönetimine gereksinme duyan bir sınıftır; onlar olmaksızın tek başına savaşı
başlatamaz ve zafere ulaştıramaz.
Latin-Amerika’nın bugünkü tarihsel koşullarında ulusal burjuvazi, anti-feo-
dal ve anti-emperyalist mücadeleye önderlik edemez. Deneyimin gösterdiği gi-
bi, uluslarımızın bu sınıfı, zaman zaman yankee emperyalizmiyle çıkar çatış-
masına düşse de, emperyalizmle cepheden çatışma yeteneğine sahip değildir,
toplumsal devrim korkusuyla felç olmuştur ve sömürülen kitlelerin haykırışla-
rından korkar.”
Latin-Amerika’nın devrimci bildirgesinin özünü oluşturan bu açıklamaların etki alanını
İkinci Havana Bildirgesi şöyle tanımlar:
“Her ülkenin öznel koşulları, yani bilinç, örgütlenme ve önderlik etmenle-
ri, gelişme derecesinin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bağlı olarak, devrimi hız-
landırabilir ya da geciktirebilir; ama her tarihi dönemde er ya da geç nesnel ko-
şullar olgunlaştığında, bilinç kazanılır, örgüt oluşturulur, önderlik ortaya çıkar ve
devrim gerçekleşir.
Bunun barışçıl yoldan mı olacağı ya da çok acılı bir doğumla mı dünyaya
geleceği devrimcilere bağlı değildir; eski toplumun rahminde yer alan çelişki-
lerden üreyen yeni toplumun doğumuna direnen eski toplumun gerici güçleri-
ne bağlıdır. Devrim, tarihte ebe rolünü oynar, gereksinme olmadıkça zora baş-
vurmaz, ama doğuma yardım etme gereksinmesi ortaya çıktığı zaman ikircik-
siz gereğini yapar. Bu doğumdur ki, köleleştirilmiş ve sömürülen kitlelere daha
iyi bir yaşamın umudunu verir.
Bugün Latin-Amerika’nın bir çok ülkesinde devrim kaçınılmazdır. Bu ger-
çek, herhangi bir kişinin istemiyle belirlenmez. Bu, Latin-Amerika halkının için-
de yaşadığı korkunç sömürü koşullarıyla, kitlelerin devrimci bilincinin gelişme-
siyle, emperyalizmin dünya çapındaki bunalımlarıyla ve boyun eğdirilmiş ulus-
ların evrensel kurtuluş hareketleriyle belirlenir.”
Amerika’daki gerilla sorununun tüm tahlilinde bu ilkelerden yola çıkacağız.
Bir amaca ulaşmak için bir mücadele aracı gerektiğini saptadık. Latin-Amerika’da ik-
tidarı ele geçirmek için silahlı mücadeleden başka bir yolun olup olamayacağını belirle-
mek için öncelikle amacı tahlil etmeliyiz.
Barışçıl mücadele, hükümeti istifaya zorlayan – bunalımın özel koşullarında– kitle ha-
reketleri yoluyla yürütülebilir; böylece halk güçleri sonunda iktidarı alabilirler ve proletar-
ya diktotaryasını kurabilirler. Teorik olarak doğru. Latin-Amerika bağlamında bunu tahlil
ettiğimizde, şu mantıki sonuçlara ulaşmalıyız: Genel olarak bu kıtada, kitleleri burjuva ve
toprak sahiplerinin hükümetlerine karşı şiddet eylemlerine sürükleyen nesnel koşullar mev-
cuttur. Pek çok ülkede iktidar bunalımları ve devrim için gerekli bazı öznel koşullar vardır.
Açıktır ki, bu koşulların hepsinin olduğu ülkelerde iktidarı ele geçirmemek suç oluştura-
caktır. Bu koşulların var olmadığı ülkelerde ise, değişik alternatiflerin ortaya çıkması ve te-
orik tartışmalarla her ülkeye uygun bir karara varılması elbette doğrudur. Tarihin izin ver-
meyeceği tek şey, proletarya politikalarının teorisyen ve uygulayıcılarının yapacakları ha-
tadır. Hiç kimse öncü parti konumuna, üniversite diploması gibi sahip olamaz. Öncü par-
ti olmak, iktidarı ele geçirme mücadelesinde işçi sınıfının en önünde olmaktır; zafere gi-
den en kısa yoldan bu savaşa kılavuzluk etmeyi bilmek demektir. Bu, devrimci partileri-
mizin görevidir ve hata yapmamak için tahlilleri derinlikli ve kapsamlı olmalıdır.
[Che Guevara, Gerilla Savaşı: Bir Yöntem, “... İki, Üç, Daha Fazla Vietnam”, s. 34-39,
İlkeriş Yay.]

19
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

SERDAR SOYERGİN
1960/ADANA
26 EKİM 1980/ADANA

1960 yılında Adana’da doğdu. Faşist milis saldırıların yoğunlaştığı bir dö-
nemde, lisede devrimci mücadeleye katıldı. Liseden sonra Adana Eğitim
Enstitüsü’ne girdi ve burada THKP-C/HDÖ’nin örgütsel faaliyetleriyle tanıştı.
1979 yılında THKP-C/HDÖ üyesi olarak okul ve mahalle ilişkilerinde çalıştı ve
1979 ortalarında Adana Çukobirlik Yağ Fabrikası’na işçi olarak girerek, sendi-
kal çalışmaların örgütlenmesinde yer aldı. Bu çalışmalarındaki etkinliği, sarı
sendikacılar tarafından etkisizleştirilmek amacıyla polise ihbar edildi ve bir
süre polis tarafından gözaltına alındı. 1980 başından itibaren polis tarafından
aranması üzerine, illegal örgütsel faaliyette bulunmakla görevlendirildi.
14 Eylül 1980 günü Süleyman AYDEMİR yoldaşla birlikte gerçekleştirdikle-
ri cezalandırma eylemi sonrasında oligarşinin resmi zor güçleriyle silahlı ça-
tışmaya girdi ve çatışmada bir tank yüzbaşısını öldürdüler. Serdar yoldaş, ça-
tışma sırasında aldığı iki kurşun yarası sonucu oligarşinin eline tutsak düş-
tü.
Olayda bir yüzbaşının öldürülmesi nedeniyle 12 Eylül faşist askeri yöneti-
mi çılgına döndü, halka ve devrimcilere duydukları bütün kinlerini Serdar yol-
daşın yargılanmasında gösterdi.
40 gün süren tüm yargı-yargıtay ve onay işlemleri, hiç bir hukuk kuralına
uyulmaksızın gerçekleştirildi ve idam cezası 25-26 Ekim 1980 gecesi infaz
edildi.
Serdar yoldaşın son isteği, zafer günü yoldaşlarıyla birlikte içmeyi düşün-
düğü kahveyi, cellatların gözlerinin içine bakarak içmek olmuştur.

20
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

LEVENT ERTÜMER FARUK AÇİL


1959/BERGAMA 1959/BERGAMA
14 EYLÜL 1977/BERGAMA 14 EYLÜL 1977/BERGAMA

LEVENT ERTÜMER ve FARUK AÇİL yoldaşlar, 1977 yılında THKP-


C/HDÖ üyesi olarak örgütsel faaliyette bulundular. 14 Eylül 1977 gü-
nü faşist milislere yönelik silahlı eylem hazırlığı sırasında yanların-
da bulunan bombaların patlamasıyla yaşamlarını yitirdiler.

ZİYA ERDÖNMEZ
1954 SİVAS/KANGAL
17 EKİM 1980 İSTANBUL/KADIKÖY

1954 Sivas/Kangal doğumlu Ziya yoldaş,


1973 yılında İstanbul İktisat Fakültesi’ne gi-
rişiyle devrimci mücadeleye aktif olarak ka-
tılmıştır. 1973-76 arasında öğrenci hareketi
içinde çalışmış ve 1974 yılında AÖS’ne yö-
nelik faşist saldırılarda yaralanmıştır. 1975-
76 döneminde İYÖKD Yönetim Kurulu üye-
si olarak çalışmış ve 1977’de THKP-C/
HDÖ’nin Öncü Savaşına başlamasıyla birlik-
te profesyonel kadro olarak devrimci sava-
şa katılmıştır. 1979 sonlarında THKP-C/HDÖ-
İstanbul İl Komitesi üyeliğine getirilmiş ve
1980’de Genel Komite üyesi olmuştur. 17
Ekim 1980 günü Kadıköy Nüfus Dairesi’nin
basılması eylemi sırasında oligarşinin resmi
zor güçleriyle girdiği çatışmada katledilmiş-
tir. 21
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

Ulusal Hareketlerde
Gizli Görüşmeler
ve Uzlaşmalar

“Rusya’da, bir dizi önemli tarihsel ve toplumsal koşullar nedeniyle daha çok uy-
garlaşmış ve daha çok bir başına olan, ayrılma hakkını en kolay ve en ‘doğal’ biçim-
de fiili hale getirebilecek durumda iki ulus vardır. Bunlar Finlandiya ve Polonya halk-
larıdır. 1905 Devrim deneyimi göstermiştir ki, bu iki ulus içinde bile egemen sınıflar,
toprak sahipleri ve burjuvazi, Finlandiya ve Polonya’nın devrimci proletaryasından
korktukları için devrimci özgürlük mücadelesini reddetmektedirler ve Rus egemen sı-
nıfları ve çar monarşisiyle bir uzlaşma (rapprochement) yolu aramaktadırlar.”
[Lenin, “Ulusal Sorun Üzerine Tezler”, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşla-
rı, s. 82.]

“Tüm ulusal baskılar, geniş halk kitlelerinin direnişine neden olur; ve ulusal ola-
rak ezilen nüfusun direnişi, her zaman ulusal isyan eğilimi gösterir. Ezilen ulusların
burjuvazisi (özellikle Avusturya ve Rusya’da) ulusal isyandan söz ederken, öte yan-
dan pratikte, kendi halkının arkasından ve kendi halkına karşı ezen ulusun burjuva-
zisiyle gerici anlaşmalara girmesi ender gördüğümüz bir şey değildir. Böyle durum-
larda devrimci marksistlerin eleştirisi, doğrudan ulusal harekete karşı değil, ama onun
alçaltılmasına, sıradanlaştırılmasına, onun küçük bir kavga düzeyine indirgenmesi
eğilimine karşı yöneltmelidirler. Yeri gelmişken belirtelim, Avusturya’da ve Rusya’da
pek çok sosyal-demokrat bunu gözden kaçırıyor ve küçük, sıradan ve kirli ulusal kav-
galara –örneğin, iki dilde yazılan bir sokak tabelasında hangi dilin önce yazılacağı
türünden sorunlar üzerine çıkan tartışmalar ve kavgalara– karşı duyduğu haklı nef-
retle, ulusal mücadeleyi desteklemeyi reddediyor. Söz gelişi, Monako Prensliğinde-
ki cumhuriyet maskaralığını ya da Güney Amerika’daki ya da bazı Pasifik Adaların-
daki küçük devletlerdeki ‘generaller’in ‘cumhuriyetçi’ maceralarını ‘desteklemeyece-
ğiz’. Ama bu, ciddi demokratik ve sosyalist hareketin cumhuriyet sloganını terk et-
mesine izin vereceğiz demek değildir. Rusya’daki ve Avusturya’daki kirli ulusal kav-
gaları ve pazarlıkları alaya almalıyız ve alıyoruz da. Ama bu, bir ulusal ayaklanma-
yı ya da ulusal baskıya karşı ciddi halk mücadelesini desteklemeyi reddetmeye izin
vereceğiz demek değildir.”
[Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s. 73-74.]

Bugüne kadar değişik yazılarımızda, sık- “İnsanların tarih bilincinin silindiği, tarihin
ça, “İnsanların tarih bilincinin silikleştirildi- çarpıtıldığı ve yer yer tümüyle değiştirildiği
ği, Marksist-Leninist teorinin önemsiz bir bu ortam”dan,** “İnsanların tarih bilgisi ve
‘ayrıntı’ olarak sunulduğu bir süreç”ten,* bilincinin tümüyle silikleştirildiği, tarihin ‘po-
püler tarih’ haline dönüştürüldüğü bir dö-
* Kurtuluş Cephesi, “Çakar almaz silahlarla üç
genç mi yıkacaktı anayasal düzeni”, Sayı: 91, Mayıs- ** Kurtuluş Cephesi, “Kadir Has ile Can Dündar”,
22 Haziran 2006. Sayı: 96, Mart-Nisan 2007.
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

nem”den* söz ettik ve böylesi bir süreçte, yetlerden kurtulmanın yolu ise, kişinin ken-
ortamda ya da dönemde, kaçınılmaz olarak di özgeçmişi ile ülkenin tarihini özdeşleştir-
kurgusal ve spekülatif bilginin, “bilincin” mesinin ortadan kaldırılmasından geçer. Bu
oluşumunda asli öğe olduğunu belirttik. da, bireycileştirmeyle, bencilleştirmeyle ve
Bu belirlemeler, kimilerine göre çok “ki- apolitikleştirmeyle özdeştir. Ayrıca, bu sade-
tabi”, kimilerine göre “soyut”, kimilerine gö- ce belli “maliyetler”den kurtulmayı sağla-
re ise “malum-u ilam”dır! mayıp, yeni ve gerçek-dışı pek çok şeyin pa-
Oysa, bu “kitabi”, “soyut” belirlemeler, zarlanabilmesini de olanaklı kılar. Örneğin,
tarihsel olayların nasıl çarpıtıldığını, değişti- kendi özgeçmişinden, aile yaşamından el-
rildiğini ve farklılaştırıldığını ifade etmenin de edilmiş çocuk bakımı ve yetiştirilmesine
yanında, tarihsel deneyimlerin önemsizleş- ilişkin “tarihi” olmayan bir bireye, çok ko-
tirilerek onlardan dersler çıkartılmasının na- laylıkla “çocuk bakım setleri”, “Annenin Ki-
sıl önlendiğinin de ifadeleridir. tabı” vb. şeyler pazarlanabilmektedir.
En genel ve çok bilinen sözle, tarih, ya- Bugün, ülkenin en temel sorunlarından
zılı tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Böy- biri, AKP iktidarının “mevcut yasal düzeni”
le bir tarihte, her zaman ezenler ve ezilen- kullanarak, sürekli ve kalıcı bir iktidar oluş-
ler, üsttekiler ve alttakiler, sömürenler ve sö- turma girişimiyken, diğer temel sorun Kürt
mürülenler olagelmiştir. Bir zamanlar çok ulusal sorunudur. Her iki sorun da, tarih bi-
“bilinen” bir marksist saptamayla, sömüren- lincinin silikleştirildiği, yok edildiği ya da
ler, her zaman tarihten, tarihsel olaylardan çarpıtıldığı bir “entelektüel” ortamda, nere-
çok hızla dersler çıkarırlar. Yüzlerce yıldır bi- deyse tarihin bir tekerrürü gibidir.**
riktirdikleri “yönetim deneyimi”, böylesine İnsanlar, 1990’lar boyunca “yeni dünya
tarih derslerine dayanır. Bu sayededir ki, sö- düzeni”, “globalizm”, “ideolojilerin sonu”
mürenler, sömürülenleri uzun yıllar yönet- vb. söylemlerle bir şeylere inandırıldı. Bu
meyi becerebilmişler ve iktidarlarını sanki inandırmanın en vahşi ve insanlık için en
“sonsuz”muşcasına ayakta tutabilmişlerdir. kötüsü, emperyalizmin sona erdiği yalanı ol-
Ya ezilenler, sömürülenler, alttakiler? muştur. Bu yalan, dün Yugoslavya’da, bugün
Kimi zaman cahil bırakılarak, kimi za- Irak ve Afganistan’da yüz binlerce insanın
man (ve daha sık) korkutularak, çoğu du- ölümüne yol açmıştır.
rumda da kendi içlerinden çıkan ya da ken- Ancak tarihin, tarih bilincini oluşturan bir
dileri için mücadele eden “bilinçli” insanlar başka özelliği daha vardır. Somut tarihsel
satın alınarak sessiz, tepkisiz ve kendi gün- olayların nasıl ortaya çıktığını, evrildiğini ve
lük yaşamının küçük sorunları altında ezi- sonuçlandığını saptayan tarih, bu somut
len insanlar haline getirilmiştir. saptamaları ortaya çıkarır çıkarmaz, “tarih
Ama onlar da, bir geçmişe, bir tarihe sa- dersleri”nin konusu haline gelir. Kimi du-
hiptirler; bunlarla övünürler, bunlarla üzü- rumda bu “tarih dersleri”, neden-sonuç iliş-
lürler, bunlardan dersler çıkarırlar. Çoğu du- kisi açısından ele alınarak çıkartılmaya ça-
rumda, kendi özgeçmişleri ile yaşadıkları lışılır. Böyle yapıldığında, çoğu durumda za-
toprakların tarihini özdeşleştirirler. Bunun man kavramı ve yöntem dışlanır. Zaman ve
sonucu olarak da, belli siyasal davranışta yöntem işin içine girdiği andan itibaren, ta-
bulunurlar. Eğer onların kendileriyle özdeş- rihsel olaylar teorinin, yani soyutlamanın ko-
leştirdikleri gerçek tarihin yerine kurgusal nusu haline gelir. Tarihsel somut olaylardan
(montaj) bir başka tarih geçirilebilirse, açık- yola çıkılarak, soyuta gidildiğinde, ortaya te-
tır ki, onların siyasal davranışları da değişe- ori dediğimiz genellemeler çıkar.
bilecektir. Marksist tarih anlayışı, yani tarihsel ma-
Bu nedenle, ezilenler, sömürülenler, alt- teryalizm, diyalektik materyalizmin bakış
takiler için “özel tarih” oluşturulur. Yine ta- açısından tarihin yorumlanması, bir bakıma
rihte görülmüştür ki, egemen sınıflar için bu tarihten “dersler” çıkartılmasıdır.
kurgusal tarihin “onlara” kabul ettirilmesi ve Burjuva tarih anlayışı da, kendi metafi-
sürdürülmesi pek çok zorluklara ve maliye- zik yöntemiyle tarihi irdeler ve idealist anla-
te yol açmaktadır. Bu zorluklardan ve mali-
** “Milli Şair” M. Akif Ersoy şöyle der: “Tarihi te-
* Kurtuluş Cephesi, “Solda Kuzular ve Kurtlar”, kerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür
Sayı: 83, Ocak-Şubat 2005. mü ederdi?”
23
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

yışıyla tarihi yorumlar, yani tarihten “ders- rını değil, ekonomik-toplumsal düzenini top-
ler” çıkarır. yekün ortadan kaldıran) karşısında, aynı
Burada, iki tarih anlayışının sınıfsal nite- devlet sınırları içindeki farklı ulusların ege-
likleri ve temelden farklılıkları üzerinde dur- men sınıflarının (başta ezen ve ezilen ulu-
mayacağız. Şu kadarını belirtelim ki, mark- sun burjuvazilerinin) birleştiği, kendi arala-
sist tarih anlayışı, proletaryanın sınıfsal ba- rındaki çelişkileri ikincil plana koydukları-
kış açısını ifade ederken, burjuva tarih an- dır. Diğer ifadeyle, gelişen bir devrimci mü-
layışı, burjuvazinin (büyük burjuvazi, kapi- cadele, hatta devrimci mücadelenin geliş-
talist sınıf) dünya görüşünün yansısıdır. me olasılığı, ulusal çelişkileri ve çatışkıları
Her iki tarih anlayışının, tarihe bakış açı- hızla ikincil düzeye indirger.
sının tek ortak noktası, aynı tarihsel olayla- Aynı biçimde, ulusal çelişki ve çatışkıla-
rı ele alışlarından ibarettir. Her ne kadar ay- rın olduğu ülkelerde, devrimci mücadele-
nı tarihsel olaylar ele alınsa da, olayların ele nin güçsüzleşmesi ve zayıflaması, her du-
alınış tarzı, irdelenmesi ve yorumlanması tü- rumda bu çelişki ve çatışkıların gündemin
müyle sınıfsal bakış açısına uygundur. An- birinci sırasına çıkmasının ortamını hazırlar.
cak bu “ortak” özellik, yani aynı tarihsel Stalin, 1905 Devrimi’nin yenilgisinden sonra
olayların ele alınması, ancak araştırma yön- Rusya’da ortaya çıkan durumu şöyle özet-
teminin ve yorumlama tarzının farklılığın- ler:
dan kaynaklanan “sonuçlar”ın, yani “tarih- “Rusya’da karşı-devrim dönemi
sel dersler”in farklılaşması karşısında bur- yalnızca ‘yıldırım ve gökgürültüsü’nü
juva (ya da küçük-burjuva) tarih anlayışı, değil, ama hareket karşısında düşkı-
kendi “vargı”larını haklı ve doğru göstere- rıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da
bilmek için kurguya (montaj) başvurur ve getirdi. Önceleri ‘parlak bir geleceğe’
çıkardığı “tarihsel dersler”, hemen her du- inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerin-
rumda spekülatiftir. den bağımsız olarak, birlikte savaşı-
Şimdi yazımızın başında yer verdiğimiz yorlardı: herşeyden önce ortak so-
Lenin’in sözlerini ele alalım. runlar! Daha sonra içe bir kuşku gir-
Lenin, çok açık biçimde, Rusya’nın tari- di ve insanlar, herkes kendi ulusal yu-
hinin belli bir döneminde ortaya çıkan olay- vasına dönmek üzere, birbirlerinden
ların, özellikle de 1905 Devrimi’nin her tür- ayrılmaya başladılar: kimse, kendin-
den ulusun egemen sınıfları arasında yarat- den başka kimseye güvenmesin! Her
mış olduğu bir “korku”dan ve bu “korku”nun şeyden önce “ulusal sorun”!...
ortaya çıkardığı “tutumlar”dan söz eder. Ve yukarıdan gelen kavgacı milli-
Açıkça ifade ettiği gibi, bu “korku”, devrim- yetçilik dalgası, kendi ‘özgürlük aşkı’
ci proletarya korkusudur, yani proleter dev- adına çevreden öcünü alan ‘iktidar
rim korkusudur. Tıpkı 1871 Paris Komünü’- sahipleri’nden gelen tüm bir baskılar
nün yaratmış olduğu korku gibi. dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazan
Bu “korku”, her zaman ve her yerde bir kaba bir şovenizme dönüşen bir mil-
ve aynı olmasının yanında, aynı zamanda liyetçilik karşı-dalgasına yol açtı.
egemen sınıfları bu “korku” etrafında ve bu İşçi yığınlarını sürükleme tehlike-
“korkuyu” yaratanlara karşı birleşmeye zor- si gösteren milliyetçilik dalgası, dur-
lar. Bu, Marks’ın 1848-1850 arasında Fran- madan güçlenerek, yükseliyordu. Ve
sa’daki sınıf mücadelesinden çıkardığı en kurtuluş hareketi ne kadar güçten
önemli derslerden birisidir. düşüyorduysa, milliyetçilik çiçekleri
“Devrimci ilerleme, dolaysız traji- de öylesine açıyorlardı.”**
komik başarılarıyla değil, tam tersine Ülkemiz somutunda, Kürt ulusal hareke-
birleşik, güçlü bir karşı devrim yara- tinin marksist-leninist hareketten kopuşu 12
tarak, bir düşman yaratarak kendi yo- Mart 1971 sonrasında devrimci mücadele-
lunu açtı.”* nin büyük darbe yemesiyle başlamıştır.
Tarihin bu dersi, gelişen bir devrimci Tarihin, ulusal çatışkılar ve mücadeleler
mücadele (egemen sınıfların sadece iktida- tarihinin ikinci dersi, “ezilen ulusların bur-
juvazisinin bir yandan ulusal isyandan söz
* Karl Marks, Fransa’da Sınıf Savaşımları (1848-
24 1850), s. 246. ** Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, s. 7-8.
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

ederken, öte yandan pratikte, kendi halkı- juvazisi, olası bir “Kürt sorunu” çözümü ko-
nın arkasından ve kendi halkına karşı ezen şullarında açık bir çıkar çatışması içine gi-
ulusun burjuvazisiyle gerici anlaşmalara receği “cemaatçi” Kürt küçük-burjuvazisi
girmesi”dir. kadar kolayca bir anlaşmaya yapma yanlısı
Açıktır ki, böylesi gerici anlaşmaların ya- değildir. Üstelik AKP, kendi sınıfsal temeline
pılabilmesi için, herşeyden önce iki tarafın uygun olarak “çözüm”de “cemaatçi” Kürt
da böyle bir anlaşmadan “çıkarı” olması ge- küçük-burjuvazisinin ilk başta ve en önde
rekir. İkinci olarak da, kendilerini bir anlaş- yer almasını isterken, diğer kesim (siyasal
maya zorlayan etmenlerin varlığı gereklidir. olarak PKK), bu isteği ve girişimi kesinkes
Yukarda ifade ettiğimiz gibi, “anlaşmaya zor- reddetmektedir.
layan etmen”, her durumda devrimci mü- Bu “kabul” ve “ret” ilişkisindeki tüm ta-
cadelenin kendisidir. Ancak tek etmen de- raflar, daha bugünden, gelecekteki olası bir
ğildir. Devrimci mücadelenin güçsüzleştiği “federe” (ya da “özerk”) “Kürdistan” üzerin-
ve zayıfladığı koşullarda, kaçınılmaz olarak deki hesaplarını ve çıkarlarını azamileştir-
“başka etmenler” olmadıkça, böylesi gerici meye çabalamaktadırlar. Bir bakıma, olası
anlaşmalar sadece karşılıklı “çıkar” teme- bir “özerk Kürdistan”ın egemeninin kim ola-
linde yapılamaz. cağı mücadelesi (iktidar mücadelesi) veril-
Yine ülkemiz somutunda, bugün AKP ile mektedir.
PKK’nin “gizli görüşmeleri” “başka etmen- İşte bu mücadele, bugün AKP ile PKK
ler”in zorlamasıyla ortaya çıkmıştır. Ameri- arasında yapılan “gizli görüşmeler”in zaman
kan emperyalizminin Ortadoğu “projesi”nin zaman kesilmesine, zaman zaman restleşil-
gerekleri kadar (belirleyici etmen), AKP’nin mesine neden olmaktadır. AKP’nin elinde-
iktidarını koruma ve sürdürme gereği de bu ki “koz”, “ulusalcılar” ve OHAL iken, PKK’nin
“gizli görüşmeler”in zorunlu etmenleri du- elindeki “koz”, “daha fazla şehit cenazesi”dir.
rumundadır. Öte yandan AKP’nin temsil et- Olası bir anlaşma sonucunda ortaya çıka-
tiği feodal-tüccar sermayesinin kendi konu- cak olan bir “özerk Kürdistan”ın iktidar mü-
munu güçlendirme ve kalıcılaştırma istemi cadelesi, bugün, bu söylemlerle sürdürül-
ile Kürt küçük-burjuvazisinin büyüme, bü- mektedir.
yük burjuva olma özlemi birbiriyle çakışmış- Tarihin gösterdiği açık gerçek, ezen ve
tır. Bu etmenlerin yanında, irili-ufaklı başka ezilen ulusun sömürücü sınıflarının yapaca-
etmenler de (“şehit cenazeleri” gibi) devre- ğı her anlaşmanın, özsel olarak ezilen ulu-
ye girerek, “Kürt sorunu”na “siyasal çözüm” sun proletaryası ve köylülerinin, hangi ulu-
bulma girişimlerinin hızlanmasına yol aç- sun hangi sömürücü sınıfı tarafından sömü-
mıştır. rüleceğinin anlaşması olacağıdır.
Burada altı çizilmesi gereken, AKP ile Şüphesiz, kapitalizmin iç dinamikle ge-
PKK’nin “gizli görüşmeleri” ve bunu zorun- liştiği ve bugün ulusal sorunların yüzyıl ge-
lu kılan etmenlerden çok, bu görüşmeler ride kaldığı kapitalist ülkelerdeki ulusal so-
sonucunda ortaya çıkartılabilecek olası bir runların gelişimi ve çözümü ile kapitalizmin
“anlaşma”nın, Türkiye halkı açısından bir dış dinamikle geliştiği, milli (ulusal) burju-
bütün olarak (Kürtler ve Türkler) ve özel vazinin bulunmadığı, emperyalizmin sömür-
olarak da Kürt halkı açısından gerici ve ken- gesi durumunda olan ülkelerdeki (Türkiye)
dilerine karşı bir anlaşma olacağı gerçeği- ulusal sorunların gelişimi ve çözümü bir ve
dir. aynı değildir. Ortada, her iki taraf için, söz-
AKP’nin temsil ettiği feodal-tüccar ser- cüğün gerçek ve tarihsel anlamıyla ulusal
mayesi (dini siyasal bir araç olarak kullanan (milli) burjuvazi bulunmadığından, yapıla-
sömürücü sınıf) ile aynı sermayenin uzantı- cak anlaşmalar da ulusal nitelikte olmaya-
sı olan Kürt küçük-burjuvazisinin (“cemaat” caktır. Daha çok, o sıradaki (konjonktürde-
ilişkileri içinde olan, dolayısıyla geçmiş dö- ki) yerli sömürücü sınıflar ile emperyalizm
neme kadar kendi çıkarlarının gerçekleşme- arasındaki ilişki tarafından belirlenmek du-
sini “siyasal islam”ın iktidar oluşuna bağla- rumundadır. Türkiye bütününde, dün “Ata-
mış olan) çok kolayca anlaşmaya varabile- türkçü” (“kemalist” değil, “Atatürkçü”) ve
cekleri açıktır. Ancak kendi çıkarlarını PKK’- “laik” bir sermaye kesimi etkin durumday-
nin mücadelesinin “zaferi”yle özdeşleştir- ken, bugün şeriatçı ve ümmetçi bir serma-
miş ve aynı zamanda “laik” Kürt küçük-bur- ye kesimi etkindir. Üstelik bugünün şeriatçı 25
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

ve ümmetçi sermayesi, dünün “Atatürkçü likçi burjuvazisi olmaya adaydır. Bu küçük-


ve laik” sermayesinin bir bölümünün tasfi- burjuva eğilim, emperyalizmle açık işbirliği-
yesi ile semirmekte ve büyümektedir. ne gidilmesinden yanadır ve Türkiye’nin bü-
Böylesi bir “konjonktür”de, “Kürt soru- tününe düşen işbirlikçilik payının Kürdistan
nu”nun çözümü için “tarihsel fırsat” çıktığı- nüfusuna oranla düşecek payına taliptir. Bu
nı ileri sürmek, şeriatçı ve ümmetçi serma- eğilimi “teorize” eden küçük-burjuva aydın-
yenin “ilelebet payidar kalacağını”, dolayı- ları da (şüphesiz hepsinin geçmişinde bir
sıyla da emperyalizmin bugünkü çıkarları- “marksistlik” vardır), bu payın, hem “milli
nın sürekli aynı kalacağını varsaymak de- burjuvazi”nin oluşumu için, hem de Kürt
mektir. Bu birinci tarihsel yanılgıdır. halkının “refahı” için yetip de artacağını he-
İkinci tarihsel yanılgı, bugün için kendi saplamaktadır. Böylece PKK’nin ilk döne-
ulusunun bir başka sermaye kesimini tasfi- mindeki “sosyalistlik”in, bu yolla “halkçılaş-
ye ederek (sözcüğün tam anlamıyla “mülk- tırılarak” “realize” edileceği varsayılmakta-
süzleştirerek”) büyüyen ve pazarını genişle- dır. (A. Öcalan’ın tüm anti-sovyetik söylem-
ten bir sermayenin, kendisine sürekli olarak lerinin arkasında da bu “realizasyon” düşün-
kendi ulusu içinde “mülksüzleştireceği” ye- cesi yatar.)
ni sermayeler bulacağını varsaymaktır. (Bu Herşeyden önce, sermaye, ister emper-
durum, varsayılmaktan öte, hiç akla bile ge- yalist sermaye olsun, ister ezen ulus serma-
tirilmemektedir.) Oysa sermayenin bizzat yesi olsun, isterse ezilen ulus sermayesi ol-
kendisi sürekli genişlemeden ve yeni pazar- sun, her durumda sadece kendisinin büyü-
lara açılmadan varlığını sürdüremez. Bu ne- mesini ve genişlemesini hedef alır. Hiçbir
denle, bu “konjonktür”de yapılacak bir an- sermaye, kendi “ulusunun” refahı ve kalkın-
laşma, gelecekte (diğer koşullar aynı olmak masıyla ilgili değildir. Onların “ulusal refah”-
üzere) sermayenin yeni pazar gereksinme- tan ya da “ulusal kalkınma”dan anladıkları,
sine bağlı olarak ortadan kalkacaktır. kendi sermayelerinin büyümesini sağlayan
Ancak her iki kesimin sermaye kesimle- koşulların yaratılmasıdır. Yapılacak olan her
ri de, kapitalizmin iç dinamikle gelişmedi- altyapı yatırımı bile, halkın refahını için de-
ği, dolayısıyla sermaye birikiminin temel ğil, sermayenin genişlemesi ve sömürüsü-
kaynağının emperyalizm olduğu bir ülkenin nün artması için yapılır. İşbirlikçi sermaye
“ulusal” sermayeleridir. Dolayısıyla varlıkla- açısından ise, zaten sermayenin iç (ulusal)
rı da, yoklukları da tümüyle emperyalizme birikimi ve “ulusal kalkınma” diye bir sorun
bağlıdır. Onları bir araya getirecek olan da, yoktur.
ayrıştıracak ve savaştıracak olan da emper- Biraz “marksizm”i bilen, kapitalist eko-
yalizmdir. nomi hakkında bilgisi olan herkesin kolay-
Şurası kesindir: Sömürücü sınıfların ken- ca anlayabileceği bu gerçeğe rağmen, Kürt
di aralarında yapacakları anlaşmalar, ne ka- küçük-burjuvazisi ve aydınları (tıpkı AKP
dar dış etmenler (emperyalizm) tarafından “ulemaları” gibi), emperyalizmin işbirlikçisi
belirlenmiş olursa olsun, her durumda her olmanın, hem Kürdistan’ın kurulmasını sağ-
ulusun emekçi kesimlerinin sömürüsünün layacağını, hem de “ulusal refahı” getirece-
paylaşılması anlaşmasıdır. ğini hayal etmektedirler (tıpkı AKP’nin ikti-
AKP’de temsil edilen tefeci-tüccar ser- darda kalabilmek için Amerikan emperya-
mayesi, konumunu ve iktidarını pekiştirmek lizminin her dediğini yapmasının gerekli ol-
peşindedir; henüz “mülksüzleştirilecek” ser- duğuna inanması gibi).
maye kesimlerinin sonuna gelinmemiştir. Biz marksist-leninistler, gecikmiş ulusal
PKK’de kendi çıkarlarının ifadesini bulan sorunların mutlak olarak devrimle çözüm-
Kürt küçük-burjuvazisi (küçük sermaye ke- leneceğini iddia etmiyoruz. Değişik koşullar
simleri), Amerikan emperyalizminin Irak iş- altında, ulusal sorunların çözümlenme ola-
galinden sonra yeni bir eğilim içine girmiş- sılığını her zaman kabul ederiz. Lenin, bu
tir. Geçmişte çok belirgin olmayan, ikincil durumu şöyle ifade eder:
olan bu eğilimin kaynağı, Türkiye’deki ser- “Şimdiki savaşın [I. Dünya Sava-
mayenin işbirlikçi niteliğinden yola çıkarak, şı] belli bir sonuca ulaşması duru-
asıl paylaşılacak olanın işbirlikçi payı oldu- munda, Avrupa’da yeni devletler (Po-
ğunun görülmesidir. Bu nedenle, “özerk” ya lonya, Finlandiya, vb.) kurulmasının,
26 da “bağımsız” bir Kürdistan’ın “ulusal” işbir- emperyalizmin ve onun iktidarının
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

gelişmesi koşullarını bozmaksızın çekleştirilemez’ ve sosyalizm olmak-


tam olarak ‘gerçekleştirilmesi’ müm- sızın istikrarlı hale gelemez.”*
kündür. Tam tersine böyle bir durum, Bizim iddiamız, gerçek bir demokratik
mali-sermayenin etkisini, değini nok- devrim gerçekleştirilmediği sürece, ülkenin
talarını ve baskısını artırır. Fakat sa- gerçekten bağımsız olabilmesi, bu bağlam-
vaşın daha başka bir sonuca ulaşma- da kendi kaderini özgürce belirleyebilmesi
sı halinde de yeni Macaristan, Çekos- olanaksızdır. Ve sosyalist devrim olmaksızın
lovakya, vb. devletlerinin kurulması, da, bu özgürlük sürekli ve kalıcı hale getiri-
aynı şekilde ‘gerçekleştirilebilir’. Bri- lemez.
tanya emperyalistleri, zafer kazana- Tarihin bu son dersi öğrenilmediği süre-
caklarını hesaplayarak, şimdiden bu ce, ulusal kin ve nefretler varlığını sürdüre-
ikinci sonucu planlıyorlar. Emperya- ceği gibi, sürekli ve kalıcı çözüme kadar,
list çağ, dünya emperyalist ilişkileri- emperyalizme bağımlı bir ülkenin ezen ve
nin sınırları çerçevesinde ulusal siya- ezilen ulusunun halkları sömürülmeye de-
sal bağımsızlık için çaba gösterilme- vam edecek, sıkıntı ve yoksullukları süre-
sini ya da bunun ‘elde edilirliği’ni yık- cektir.
mıyor. Ne var ki bu sınırların dışında, Bu nedenle, ülkenin bütünü açısından
cumhuriyetçi bir Rusya, ya da genel anti-emperyalist demokratik halk devrimi-
olarak, dünyanın herhangi bir yerin- nin gerçekleştirilmesi için tüm halk güçleri-
de büyük bir demokratik dönüşüm, nin birleştirilmesi ve birleşik mücadelesi
bir dizi devrimlere girişmeksizin ‘ger- gerçek kurtuluşun tek yoludur.

* Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperya-


list Ekonomizm, s. 63. 27
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

Marksizmi ve Tarihi Çarpıtan


Sözde Liberaller

“Uluslararası modern oportünizmin ... toplumsal ve siyasal içeriği, kendi-


sini, ulusal özelliklere göre çeşitli biçimlerde ortaya koymaktadır. Oportünist-
ler bir ülkede uzun zamandan beri ayrı bir bayrak altında birleşmişlerdir; bir
diğerinde teoriyi savsaklamışlar ve gerçekte radikal sosyalistlerin siyasetini
izlemişlerdir; bir üçüncüsünde devrimci partinin bazı üyeleri oportünizm kam-
pına geçmişler ve amaçlarına, ilkeler ve yeni taktikler uğruna açık mücade-
leyle değil, partilerini yavaş yavaş, hissedilmez ve, deyim yerindeyse, ceza-
landırılamaz bir biçimde yozlaştırarak ulaşmaya çalışmışlardır; bir dördüncü
ülkede ise, aynı cinsten kaçaklar, ‘legal’ eylemle ‘illegal’ eylemi tamamen ori-
jinal bir biçimde birleştirerek, siyasal köleliğin karanlıklarında aynı yöntemle-
re başvurmaktadırlar, vb..” [Lenin, Ne Yapmalı?, s. 20-21, Sol Yay., 1992.]

Öncelikle, bu sözde “liberal”lerin Taraf mez” diyerek “somut”a tahvil eden ilk kişi
gazetesi çevresinde toplaştıkları ve orayı üs olan Murat Belge, Amerikan emperyalizmi-
olarak kullandıklarını bilmek ve akılda tut- nin “temiz vakıfları” aracılığıyla küçük-bur-
mak gerekir. Bu sözde “liberaller”, AKP’nin juva aydınlarının satın alınmasında taşeron-
mali desteğiyle, Lenin’in deyişiyle, “ayrı bir luk yapmıştır.
bayrak altında” birleşmiş eskimiş “solcu” ve Sözü edilmeye deymeyecek olsa da, Ro-
oportünistlerden oluşmaktadır. ni Margulies* adlı bir zevat referandum sü-
Halil Berktay (ki adının başında bir de recinde “sol liberalizm” görünümü altında
“Prof. Dr.” ünvanı vardır) bu oportünistlerin mevziye sokulmuştur. “Devrimci”, “solcu”
en eskimişi ve en “uleması”dır. Robert Ko- ve hatta “marksist” olduğunu söyleyen ve
lej mezunu Halil Berktay, “marksist”liğe her öyle sanılan bu zevat da, şairlikten “liberal
ne kadar “kampus maoisti” olarak Yale Üni- marksizmin sözcülüğüne” zıplatılarak Ta-
versitesi’nde başlamışsa da, asıl tedrisatını raf’ın köşesine “sol duyu” olarak yerleştiril-
Doğu Perinçek’in yanında yapmıştır. “Bilim-
sel Sosyalist Devrim Anlayışı” üzerine kalem * Pek çok kişinin “nereden çıktı bu zevat” diyebi-
oynatmış, Doğu Perinçek’in “varisi” olarak leceği Roni Margulies’in “geçmişine” internete şöyle
değinilmektedir: “Robert Koleji’ndan mezun olduk-
yükselmiş ve 12 Eylül sonrasında “maoizm”- tan sonra İngiltere’deki çeşitli üniversitelerde öğretim
den hızla “Gorbaçovculuğa” terfi etmiş ve gördü. İktisat üzerine doktora yaptı. İktisatçılık yap-
ardından da Doğu Perinçek’le ip’leri kopar- mamayı tercih eden Margulies Londra’da hayatını sür-
mış birisidir. dürdü. Yahudi asıllı olmasına rağmen kendisini siyo-
nizm karşıtı ve devrimci olarak tanımlamaktadır. İlk
Aydın Doğan’ın Radikal’inden Taraf’a şiir kitabını 1991 yılında çıkaran Margulies, toplam al-
transfer olan Murat Belge, Halil Berktay ka- tı şiir kitabı, şiir çevirilerinden oluşan dört kitap, ço-
dar, ama “karşı saf ”larından çıkma “ule- cukluk anıları, siyasi tercümeler ve edebiyat, siyaset,
ma”dır. “Birikim’deki birikimini”, “soyut bir tarih hakkında çok sayıda dergi ve gazete makalesi

28 gelecek için somut bugünden vazgeçile- bulunmaktadır. 2002 yılında Saat Farkı adlı eseri ile
Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne layık görülmüştür.”
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

miştir. ninist komünist”lik sananların olduğu bir ül-


Bunların yanında, “renkli şahsiyeti”yle, kede, ister istemez bu ideolojisizlik (ve apo-
Zaman gazetesi yazarlığıyla ve Murat Belge- litiklik), “yalan söyleyin, mutlaka inanan çı-
vari “külhanbeyliği”yle, “entel” ukalalığıyla, kacaktır” sözünde ifadesini bulan bir karşı-
Robert Kolej mezunlarından Etyen Mahçup- devrimci, anti-marksist söylemlerin etkili ol-
yan da bu koronun bir üyesidir.* masına yol açmıştır.
Bu eskimiş “kurt”ların yanında Taraf vit- İdeolojisizleştirmenin ilk tohumları, 1980’
rininde yer alan “kuzu”lar da vardır. Bu ku- lerde Gorbaçov “rüzgarları” eserken, küçük-
zuların en çok yazanı, araştıranı, ve yeni ye- burjuva aydınlarıyla “barışma” adı altında
ni “medya”da parlatılanı da Ayşe Hür’dür. SBKP tarafından geliştirilen tezler ve yakla-
Onun “Taraf ”tarlar arasındaki rolü, tarihin şımlarla atılmıştır. Bu “glastnost” (“açıklık”)
“karanlık odası”nın kapısını açmak, on yıl politikası sonucunda, “resmi” komünist par-
süren master tezi çalışmalarında bulduğu tilerinin yayın organları küçük-burjuva ay-
her türlü bilgi kırıntılarını, hiçbir bilimsel dınlarına açılmıştır. Partilerin “resmi” çizgi-
süzgeçten geçirmeksizin “yeni bir şey”miş- sine aykırı olan küçük-burjuva aydınlarının
cesine gazete yazısı haline getirmektir. yazılarına yer verilmesi, “proleter demokra-
Taraf gazetesinin sahibi, yöneticisi ve sisi” olarak sunulmuştur. Böylece “ayrıksı fi-
her şeyi olan, Çetin Altan’ın küçük oğlu, kirler” sol yayınlarda “çıkıntı” olarak yer al-
Uzanların Star televizyonunun “Kırmızı Kol- maya başlamıştır. Bu “fikirler”in marksizme-
tuğu” Ahmet Altan’ı “tanıtmaya” hiç gerek leninizme ne denli aykırı olduğuna ilişkin ve
bile yoktur. marksist-leninist klasik yapıtlara gönderme-
Burada, bu “Taraf ”tarların marksizmi ve ler (“alıntı”) yapan yazılar “out” edilmiştir.
tarihi nasıl çarpıttıklarını örnekleriyle ele al- Bu tohumların ülkemizdeki bahçıvanla-
maya çalışmayacağız. Amacımız, onların rından olan Murat Belge, “bu konuda da,
her şeyi “mubah” sayan makyevelizmleriy- Marx da benim gibi düşünmeyiversin”** di-
le marksizmi “nasıl” çarpıttıklarını göster- yerek ideolojisizleşmenin her türlü bilimsel-
mek değildir. Buna ilişkin sayısız örnekleri liğin dışlanması yanını alabildiğine körükle-
pek çok yerde bulmak olanaklıdır. Ortaya miştir.
koymaya çalıştığımız, bu “Taraf”ın sözde li- Böyle bir ortamda “özgürlük” rüzgarları
berallerinin, “solcu-marksist” görüntüsü ya esmeye başlamış, herkes, “aklına esen her-
da “eski marksist” ünvanlarıyla yaptıkları şeyi” söyleme “özgürlüğünü” kazanmıştır.
çarpıtmaların sola, sol aydın kesime yansı- Ayşe Hür gibi “mastır” öğrencilerinin bul-
sı ve taşınmasıdır. dukları her belgeyi, halk söylencesini bir “ta-
Şüphesiz, bu sözde liberallerin marksiz- rihsel gerçek”mişcesine sunabilmesini sağ-
mi ve tarihi çarpıtmalarının solda yankı bul- layan bu “özgürlük” ortamı, “bilgisi olma-
ması ve solcu aydınlar tarafından “kabul” dan fikri olanları” yarattığı gibi, “akıl” ile
görmesi, hiç de onların çarpıtmalarının “us- “işkembe”nin yer değiştirdiği bir “düşünce”
sallığı”ndan ya da “ussal sunumu”ndan kay- üretimi ortaya çıkarmıştır.
naklanmamaktadır. Bunun temel nedeni, Soldaki örgütlerin (gerçekten devrimci
soldaki ideolojisizleşmedir. Sadece Kürt ulu- olan ya da kendilerini devrimci olarak gö-
sal hareketine “yakın” durmayı “marksist le- ren örgütler) yayınlarında, bu hava içinde,
“köşe yazarlığı” üslubuyla ideolojik ve poli-
* Bu son iki “taraftar”, yani Roni Margulies ve Et- tik yazılar yayınlanmaya başlamıştır. Artık
yen Mahçupyan, “azınlık” kökenli olmanın tüm avan- hiç kimse, “aklına eseni”, herhangi bir bi-
tajlarından yararlanır. Birincisi, tüm reddiyelerine kar- limsel temele dayandırma, marksizmle bağ-
şın Yahudi “köken”lidir; ikincisi ise, Lozan’ın tanıdığı
Ermeni azınlıktandır. Bu nedenle, onlara yönelik her ** Murat Belge, Birikim dergisinin 100. sayısı “ve-
eleştiri, Yahudi ve Ermeni azınlığa karşı yöneltilmiş bir silesiyle” Ömer Laçiner ile karşılıklı hasbihalinde tam
“suçlama” olarak sunulmaktadır. Bu nedenle onlar- olarak şöyle söylemektedir: “Mecbur muyum? Ben
dan söz ederken, her sözcük, kolayca anti-seminist böyle düşünüyorum... Marx da benim gibi düşünüyor-
ya da ırkçı anlama çekilebilmektedir. Bu da onları her du demem neden gereksin? Allah Allah, düşünmeyi-
türlü eleştiriden bağışık kılmaktadır. Bunlardan ikin- versin... Aslında Marx için hayatî olması gereken bir
cisi (Etyen Mahçupyan), her ne kadar akademik ka- sürü şey var ki bunlar bana bir şey söylemiyor. Diya-
riyere sahipse de, 12 Eylül’ün getirdiği ekonominin li- lektik materyalizmi umursadığımı, emek-değer teori-
beralleşmesiyle birlikte iş hayatına atılmış, şirketler sini çok fazla doğru bulduğumu söyleyemem...” (Bi-
yönetmiş, şirketler kurmuş bir “iş”adamıdır. rikim, Sayı: 100, s. 42, Ağustos 1997.) 29
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

lantısını kurma gereğini duymaz olmuştur. sürdürmenin aracı olarak kullanılması ve


Kimilerinin “düşünce kirliliği” adını ver- sonuçta, 12 Eylül öncesinin “devrimci”sinin
dikleri, kimilerinin (daha kaba biçimde) herşeyi bir yana bırakıp sıradan yaşamın içi-
“beyin ishali” adını verdikleri bu ortamda, ne balıklama dalması etkili olmuştur. Her
“Taraf ”tarların her türlü çarpıtması kolayca ne kadar süreç, bir yere kadar nesnel bir sü-
solda yankı bulmuştur. reç gibi görünse de, en son tahlilde (bu üç
Bu da, tarihin defalarca olumsuzladığı sözcük kullanılmayalı çok uzun yıllar olmuş-
“ulusal çözüm”lerin yeni bir “çözüm”müşce- tur!), içselleştirenler de, bu mantığı kabul-
sine sunulabilmesini ve kabul görmesini ge- lenenler de öznel-tekil bireydir. Bu neden-
tirdiği gibi, “devrimci”liğin, Taksim tramvay le, sürecin nesnelliği, tekil bireyin sorumlu-
durağında “basın açıklaması” yapmaya in- luğunu hiçbir biçimde ortadan kaldırma-
dirgenmesine yol açmıştır. “Kitle içinde ça- maktadır. Eğitim sistemi (“milli eğitim”) bo-
lışma” denilen şey, İstanbul’un bir-iki ma- zulmuş, okul sürecinde edinilen bilgiler yü-
halle meydanında toplaşmış gençleri “eyle- zeyselleşmiş, üniversite adı altında ve “ön-
me sokma” haline dönüşürken, “siyasal ger- lisans” gibi süslemelerle bozulmuş, popüler
çeklerin teşhiri” “medyatik” haberlerin der- kültür ve “popüler yazarlık” egemen olmuş
lemesine dönüşmüştür. olsa da, ve sadece bu nedenle, olağan ya-
Artık kendisine “marksist”, “marksist-le- şam sürecinde (ya da eğitim sürecinde) bel-
ninist” diyen örgütler pek ortalıkta görün- li bilgilere sahip olamamış olsa da, tekil bi-
mezken, herhangi bir konuda bir “fikir” ile- reyin, devrimci olan ya da olmak isteyen te-
ri sürdüklerinde, bu konuya ilişkin marksiz- kil bireyin sorumluluğu, eksiklerini tamam-
min (M. Belge’nin sözüyle “Marx”ın) ne söy- lamak ve marksizmi öğrenmektir. Ve mark-
lediği, (yine M. Belge’nin sözüyle) ne “dü- sizmi öğrenmenin tek yolu da, marksist ya-
şündüğü” hiç önemsenmez olmuştur. pıtların okunmasından geçer. Bunların hiç
İşte sol, kendisini nasıl tanımlar ya da birini yapmayarak ya da yapılması gerekti-
ifade ederse etsin, “solcu”, “komünist”, ğini bile düşünmeyerek, marksist olunama-
“devrimci”, “marksist”, düzen içi eğitimden yacağı gibi, cehaleti ve “Taraf ”tarların etki-
edindiği bilgi ve mantıkla olaylara, olgulara sini “nesnel” durumla açıklamak kişisel so-
ve asıl önemlisi devrime ve devrimci müca- rumluluğu ortadan kaldıramaz.
deleye bakmayı hiç yadırgamazken, “Taraf”- Devrimcinin görevi, devrim yapmaktır.
tarların sözde liberalizmini çok kolaylıkla iç- Devrimin bile ne olduğunu “medya”dan öğ-
selleştirmiştir. Bir taraftan Ufuk Uraslar üre- renenlerin devrim yapmaları bir yana, dev-
ten ÖD Partisi’nin sol-liberalizmi, öte yan- rimci olmalarından bile söz edilemez. Ala-
dan onların “yayın organı” Birgün gazetesi- bildiğine olgunlaşan nesnel devrim koşulla-
nin “demokrat-liberalizmi”, bu içselleştirme- rına rağmen, öznel koşulların neredeyse yok
yi kolaylaştırmıştır. denilecek düzeyde kalabilmesi de bu saye-
Elbette bu süreçte, apolitik yeni bir ku- de olanaklı olabilmektedir.
şağın yaratılması, eğitim sisteminin “ezber- Yapılması gereken açıktır: Bu sürece son
cilikten kurtarılması” adı altında yüzeysel- verin!
leştirilmesi, üniversitelerin depolitizasyonu

30
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

Bir zamanlar Avrupa’da “komünizm ha- meğin karneye bağlanması, bu demagoji-


yaleti” dolaşırdı. Komünist Manifesto’nun nin pekiştiricisi olarak yıllar boyu kullanıl-
sözüyle, “Eski Avrupa’nın bütün iktidarları dı.
bu hayalete karşı kutsal bir ittifak kurdular: Kimi zaman anti-komünist propaganda
Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız açıktan yapılırken, kimi zaman yön ve biçim
radikalleri ve Alman polisleri.” Tarih, 1848. değiştirerek sürdürüldü. Ama her durumda,
Aradan yüzyıl geçtikten sonra, bizim “ko- “yoksulun lokmasında gözü olan” bir “ha-
münizm hayaleti”, önce “komünist tevkifat- yalet” olarak sürekli gündemde tutuldu.
larıyla”, ardından mantar gibi biten “Komü- İşte bu “komünizm hayaleti” ve “anti-ko-
nizmle Mücadele Dernekleri”yle, ülkenin münist hayalet avcıları”, kimi dönemlerde
her yanında kovalanmaya başlandı. 50’ler- faşist MHP’nin “başbuğ”luğunda “ülkücü
de Adnan Menderes döneminde olanca hı- gençlik” tarafından yürütüldü, kimi zaman
zıyla süren “komünizm hayaleti”, 60’larda “akıncı gençlik” ya da islamcı “hoca efen-
“milliyetçi”, “ülkücü”, “islamcı” kesimlerin diler” tarafından yerine getirildi. Ama zaman
bir numaralı hedefi ve işiydi. içinde kentlerdeki “orta sınıf ”ın yaşam ko-
Yine Komünist Manifesto’nun 1848’de şullarındaki değişim ve tüketim ekonomisi-
ifade ettiği gibi, “İktidar sahipleri tarafından nin yaygınlaşması, özellikle de 12 Eylül as-
komünist olmakla suçlanmamış muhalefet keri darbesiyle devrimci mücadelenin bü-
partisi” dünyanın hiçbir yerinde olmadığı gi- yük darbe alması ve ardından 1990’ların ba-
bi, bizde de yoktu. 1965 sonrasında CHP’nin şında “şeytan” Sovyetler Birliği’nin dağıtıl-
“ortanın solu” (“tekerlemesiyle”, “ortanın so- masıyla, bu “komünist avcıları” ortalıkta faz-
lu, Moskova’nın yolu”), 1970’lerde Bülent la görünmez oldular. Öylesi zamanlar oldu
Ecevit’in “demokratik solu”, sözcüğün tam ki, “marjinalleşen komünistler”in legal par-
anlamıyla “gomonizmin” ta kendisiydi! ti kurması bile “demokratik gelişme” olarak
En çok iş yapan anti-komünist propagan- sunuldu. 90’lı yıllar “komünizm hayaleti”nin
da, “komünistler iktidara gelirlerse, eviniz- unutulmuşluğuyla geçip gitti.
deki iki tencereden birisini alacak” propa- AKP’yle birlikte, özel olarak Recep Tay-
gandasıydı. Zaten bu “komünistler” “Mos- yip Erdoğan sayesinde, bir kez daha “komü-
kova’dan besleniyorlar”dı; onlarda “ar-na- nizm hayaleti” hortlatıldı.
mus” diye bir şey yoktu... “Recep bey”, “İftiracı medyayı arkana
Bu propagandalar, devrimci mücadele- alıp, her gün çamur atayım, belki iz kalır di-
nin yükselmesiyle birlikte, birer birer etki- ye politika yapılmaz. O komünistlerin, ko-
sizleşti. Ama “iki tencereden birisinin alın- münist rejiminin işiydi. Onların mantığında
ması” demagojisi, özellikle köylü ve kentle- iftira at, tutmazsa da iz bırakır anlayışı var-
rin yoksul kesimleri arasında etkili oldu. II. dı. Yoksa onu sen mi devraldın?” diye kük-
Dünya Savaşı sırasında CHP tarafından” ek- rerken, eski şeriatçı anti-komünist demago- 31
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

OKUL İÇİN CEP HARÇLIĞI


ERZURUM, Türkiye – Şubat 2005’te, okur-yazar olmayan 34 yaşındaki üç çocuk annesi
Çınar Türk, doğu Anadolu’nun dağlık bir köşesinde yer alan Çamlıyamaç köyünden, en yakın
kasaba olan Uzundere’deki küçük bir ofis binasına gitmek üzere minibüse bindi. Burada, bir
görevliye bir kâğıt parçası uzattı, adını söyledi ve devletten 120 Yeni Türk Lirası (yaklaşık 90
dolar) aldı.
Bu miktar Türk için mütevazi olmakla birlikte çok şey ifa-
de ediyordu – 12 ila 19 yaşları arasında iki kızı ve 9 yaşında-
ki oğlunu okula göndermek için hayati önem taşıyan bir yar-
dım eli. “Çocukların okulda küçük düşmüş hissetmemeleri için
kalem, ayakkabı ve formalara harcayabileceğimiz bir para bu”
diyor muameleyi hatırlayarak. Okuldan yeni dönen, 13 yaşın-
daki kızı Sarga, elleri düzgün bir şekilde gri pilili eteğinin üze-
rinde gururla yanında oturuyor.
Yoksullukla başa çıkmak ve yeni nesil için yaşam stan-
dartlarını iyileştirmek amacıyla Türk hükümeti, Dünya Bankası tarafından finanse edilen Sos-
yal Riski Azaltma Projesi kapsamında on binlerce anneye temel çocuk yetiştirme masraflarını
karşılamak üzere yardımda bulundu.
Şartlı Nakit Transferi olarak bilinen bu para yardımları, ebeveynlerin çocuklarını okula gön-
dermeleri ya da küçükken aşılarını yaptırmaları şartıyla hanelerin en yoksul yüzde altısına gi-
diyor. Ekim 2005 itibariyle bu yardım Türkiye’deki en yoksul 1,9 milyon (yaklaşık 10 çocuktan
9’una) çocuğa ulaşmıştır.
Sosyal Riski Azaltma Projesinin başlangıçtaki hedefi, acil yardımlarla, Türkiye’deki 2001
ekonomik krizinin yoksul haneler üzerindeki etkisini yumuşatmak ve gelecekteki benzer riskler-
le başa çıkma kabiliyetlerini geliştirmekti.
Kaynak: http://www.worldannual.org/content/show/43/okul_icin_cep_harcligi.html

ji ve propagandanın yeniden iş başı yaptığı- neye” bağlandığı günden itibaren geliştiri-


nın işaretini verdi. len ve her durumda yoksul, köylü ve eğitim-
Şeriatçı anti-komünist propaganda, yu- siz halk kitlelerini hedef alan “komünistler
karda da ifade ettiğimiz gibi, bir taraftan “ko- evindeki iki tencerenin birisini alacaklar” de-
münistler evindeki iki tencerenin birisini ala- magojisi, bugün, AKP tarafından “fısıltı yo-
caklar” demagojisiyle, öte yandan “soy, sop, luyla” yoğun biçimde, ama yeni tarzda sür-
meşrep” üzerinden yürütülür.* dürülmektedir.
Burada şeriatçıların anti-komünist pro- Bu yeni anti-komünist propagandanın
pagandada özenle işledikleri “soy, sop, meş- hedefinde, doğrudan sol ve sol olarak “ana
rep” konusuna girmeyeceğiz. Diğeri, bun- muhalefet” partisi olarak kabul edilen CHP
dan çok daha etkili olmuştur. vardır.
II. Dünya Savaşı sırasında “ekmeğin kar- Söylenilen çok basit ve yalındır: Eğer bu
solcular, bu solcu CHP iktidara gelirse, bu-
* Nihal Bengisu Karaca, Ece Temelkuran’ın “Ni-
gün size verilen kömürler verilmez olacak,
hal”i, 17 Eylül 2010 tarihli Habertürk’te “Kırmızı...” baş- size ödenen “çocuk paraları” ödenmez ola-
lıklı yazısında şöyle yazıyordu: “Ramazan ayında cad- cak, “mübarek ramazan ayında” iftar sofra-
de kenarındaki restoranda içki içebilmek istiyorlar; ları kurulmayacak!
yahut ‘Kızım 18 yaşına geldi ve elbette sevdiği bir
Burada hedef kitle ise, doğrudan köylü
adamla birlikte olacak, ne var bunda? Evlilik şart de-
ğil ki’ dedikleri zaman ‘ötekileştirileceklerini’, Türki- ve yoksul kesimlerdeki kadınlardır.
ye’nin diğer bölümleri tarafından namussuzlukla, şe- Bugün, yaz ortasında, seçim arifesinde
refsizlikle itham edileceklerini düşünüyorlar; bu ne- kömürlerin nasıl dağıtıldığını bilmeyen ne-
denlerle Anadolu’nun varsıllaşan ve mobilize olan redeyse yok gibidir. Ama sadece ve sadece
Sünni/muhafazakâr kesimleriyle fazla yüz göz olmak
istemiyorlar.”
kadına verilen “çocuk parası” pek az kişi-
İki gün sonra Fatih Altaylı, “Nihal”in bu “genelle- nin dikkatini çekmiştir. (“Medya” açısından,
me”sini şöyle yorumladı: “‘Kızım 18 yaşına geldi ve “70 lira almaya gelen kadınlar birbirlerini ez-
elbette bir sevdiği olacak. Ne var bunda, evlilik şart di” biçiminde haberden başka bir değere
değil ki’ diye düşünen ‘sahil kesimlerinin’, Türkiye’nin
sahip değildir.)
diğer kesimleri tarafından ‘ötekileştirilmekten kork-
tuklarını’ söylüyor.Yok ya! Demeye getiriyor ki, ‘Sahil “Sosyal Riski Azaltma Projesi” kapsamın-
kesimlerinin ahlaki değerleri daha düşük’.” (Haber- da 2002 yılında Dünya Bankası tarafından
32 türk, 19 Eylül 2010.) başlatılan ve resmi adı “Şartlı Nakit Transfe-
Eylül-Ekim 2010 KURTULUŞ CEPHESİ

ri” (“çocuk parası”), “Kadının aile ve top- Bugün AKP iktidarı tarafından dağıtılan
lum içindeki konumunun güçlendirilmesi pek çok “nakit destek”lerin, neredeyse ta-
amacıyla, doğrudan annelere yapılmakta- mamı Dünya Bankası tarafından finanse
dır”. Buna göre, “annelere”, ilköğretime de- edilmektedir. Bu “nakit” parasal desteğin ya
vam eden erkek çocuk başına ayda 20 TL da açıktan para dağıtımının seçim sonuçla-
ve kız çocuk başına ayda 25 TL; ortaöğreti- rı üzerindeki etkisi, şüphesiz toplumbilimci-
me devam eden erkek çocuk başına ayda ler tarafından incelenmesi gereken bir ko-
35 TL ve kız çocuk başına ayda 45 TL doğ- nudur. Ancak şu kadarı açıktır ki, sadece Ur-
rudan nakit para verilmektedir. fa ilinde bu para dağıtımının oyların dağılı-
2002-2007 yılları arasında doğrudan Dün- mında nasıl etkide bulunduğu kolayca gö-
ya Bankası tarafından yürütülen ve yöneti- rülebilir.
len bu “Şartlı Nakit Transferi” için Dünya Bugün AKP, Dünya Bankası’nın parasını
Bankası, karşılıksız/hibe olarak 500 milyon dağıtmakla kalmayıp, aynı zamanda kendi-
dolar vermiştir. 2007 yılında Dünya Banka- leri iktidarı kaybederlerse bu paranın da ke-
sı’nın “kriterleri” gereğince sona eren “pro- sileceği propagandasını sürdürmektedir.
je”, uygulama süresinde “olağanüstü başa- CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun “sadaka kültü-
rı gösterdiği için” Sosyal Yardımlaşma ve rüne son vereceğiz”, “insanları sadakaya
Dayanışma Fonu’na (T. Özal’ın ünlü “Fak- muhtaç olmaktan kurtaracağız” söylemi de,
Fuk-Fon”u) devredilmiştir. AKP’nin bu propagandasının ana “koz”u ol-
Resmi açıklamaya göre, 2003-2008 ara- muştur. 1950’lerin Komünizmle Mücadele
sında 1.026.752 çocuk için, 396 milyon TL Dernekleri’nde “tedrisat yapmış” şeriatçılar,
“nakit transferi” gerçekleştirilmiştir. Dünya bugün varlıklı-varlıksız, zengin-fakir edebi-
Bankası’nın bu proje için ayırdığı 500 mil- yatını çok kolayca sürdürebilmektedirler.
yon doların yarısı 2008 yılına kadar kullanıl- Bir zamanların ATÜT’cüsü İ. Küçükö-
mış ve kalan diğer yarısı 2008’den günümü- mer’in Türkiye’de “sağ soldur, sol sağdır”
ze kadar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma türünden saçmalıklarına (“bilimsel” adı
Fonu tarafından kullanılmaktadır. “tez” olmaktadır) dayanarak “Taraf”tarlar ta-
Burada çocuk başına verilen paranın rafından AKP’nin “solcu” gösterilmeye kal-
çok “cüzi” olması fazlaca önemli değildir. kışılmasının da, şeriatçı ve faşist demagoji-
Özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu böl- lerin hemen her durumda sol söylemleri ve
gesinde “çok çocuklu” aileler söz konusu terimleri kullanmalarının da gerçekliği, var-
olduğunda, kadın başına (“çocuklar için” ve lıklı-varlıksız, zengin-fakir vb. türünden bir
“çocukların okula gitmesi şartıyla”) ödenen “sınıf ” ayrımını görüntüsel (ve elbette de-
aylık para miktarı 100-150 TL arasında de- magojik) biçimde kabul ediyor görünmele-
ğişmektedir. rinde yatar. Erbakan’ın “anti-amerikancı”lığı,
Bugün Anadolu’nun yoksul insanları, bu “yeni-sömürgecilik” söylemleri ve buna bağ-
“nakit” paranın doğrudan AKP tarafından lı demagojileri, gelişen ve yükselen devrim-
verildiğine inandırılmıştır. ci mücadele karşısındaki çaresizliklerinin de
İşte bu “inanç” temelinde, “eğer solcu- dışa vurumudur.
lar iktidara gelirse... bu parayı kesecekler” Bugünlerde unutulmuş söylemle “siya-
propagandası en etkin biçimde sürdürül- sal islam”ın ya da dini siyasette bir araç ola-
mektedir. rak kullanan sömürücü kesimlerin “zengin-
Öte yandan, “proje” tümüyle Dünya Ban- fakir” söylemi de, anti-faizci tutumu gibidir.
kası tarafından hazırlanmış ve finanse edil- Gerçekte faize karşı değillerdir, ama küçük
miştir. Her ne kadar “gerekçe”de, 2001 kri- ve orta sermayeleri açısından faiz ödeme-
zinin yarattığı “sosyal riski azaltmak”tan söz leri, gelişmeleri bir yana, varlıklarını sürdür-
ediliyorsa da, “proje”nin AKP’nin iktidar ol- melerini bile ortadan kaldıracak boyutlarda
masıyla birlikte uygulanmaya başlanması ve olduğu için “faizlere karşı”dırlar. Tüm za-
“normal ve yasal” süresi bittiği halde sürdü- manlardaki amaçları, tekelleşmek, tekelci
rülmesi, emperyalizmin en önemli iki ulus- burjuvazinin içinde yer almak olmuştur.
lararası finans kuruluşundan birisinin, Dün- Bugün açık olan gerçek, Dünya Bankası
ya Bankası’nın (diğeri IMF) AKP’ye nasıl kredi ve borçlarıyla finanse edilen tüm pro-
destek verdiğini açıkça ortaya koymakta- jelerin amacı, doğrudan AKP’nin oy tabanı-
dır. nı korumaya ve artırmaya yöneliktir. 33
KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2010

2008-2010 arasında Dünya Bankası tara- Tüm bunlar AKP’nin Amerikan emper-
fından AKP’ye verilen “proje” kredilerinin yalizmi tarafından desteklendiğine ilişkin
toplamı 6,2 milyar dolardır. (Buna, 27 Tem- “soyut” söylemlerin maddi gerçekliğidir.
muz 2007 seçimlerinin arifesinde İstanbul Bu gerçekliğe rağmen, yani Dünya Ban-
Büyükşehir Belediyesi’ne verilen 322,2 mil- kası aracılığıyla AKP’nin finanse edilmesi
yon dolar da dahildir.) Sadece 2010 yılının gerçeği karşısında, “sol” aydınlar ve özel
ilk altı ayında verilen Dünya Bankası kredi- olarak da CHP sessiz kalmaktadır. Bunun
si 1,6 milyar dolar olmuştur. Yeni Şafak’ın bir nedeni, Dünya Bankası’nın “sosyal yar-
haberine göre (9 Ocak 2010), 2010 yılının dım kuruluşu” olarak görülmesi, bir diğer
tamamında verilecek kredilerin toplamı 3 ifadeyle, emperyalizmin günahlarını hafifle-
milyar dolardır. ten bir kurum olarak algılanması ise de, ana
Dünya Bankası’nın, kimi zaman “proje nedeni Dünya Bankası ile “arayı” bozma-
kredisi” adı altında, kimi zaman “stratejik maktır. Bu, aynı zamanda Amerikan emper-
ortaklık” (Country Partnership Strategy) adı yalizmiyle arayı bozmamak demektir. Bu da,
altında verilen bu kredileri, doğrudan AKP’- bu kesimlerin sınıfsal nitelikleriyle (küçük-
nin seçmen tabanına dağıtılan nakit para ve burjuva nitelikleriyle) tam olarak örtüşmek-
küçük esnafa verilen “destekleme kredisi” tedir.
olarak kullanılmaktadır.* “Yaşamınızdaki Dünya Bankası” gerçe-
ği görülmediği ve teşhir edilmediği sürece,
* Dünya Bankası’nın bu rolü 1976 yılında Türkiye ülkedeki seçimlerin “halkın iradesini” orta-
Devriminin Acil Sorunları I’de şöyle ifade edilmiştir: ya koyduğunu ileri sürmek aptallıktır ve ap-
“Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerde uygu-
tallık olduğu kadar da halkı aptallaştırmak-
ladığı bu yeni strateji değişik ülkelerde değişik biçim
alır. Yeni stratejinin uygulanmasının demokratik görü- tır. Bunun için, Doğu ve Güney Doğu illerin-
nümlü bir yönetim altında yapılması ideal olmakla be- de, sadece kadınlara ödenen “çocuk para-
raber zorunlu değildir. Günümüzde bu yeni strateji Af- sı”nın toplumsal ilişkilerde nasıl değişiklik-
rika ülkelerinden Brezilya’ya ve Türkiye’ye kadar de- lere yol açtığına ve bunun siyasal sonuçla-
ğişik yönetim biçimlerinin mevcut olduğu pek çok ül-
kede uygulanmaktadır. Yeni stratejinin uygulanmasın- rına bakmak yeterlidir.
da şu anda iki özellik görülmektedir: Birincisi, uygu-
lama çok esnektir. Emperyalizm ülkedeki duruma gö-
re bazen reformizmin sosyal tabanının değişimi için
gerekli uygulamalara bütün gücü ile girişmekte, ba-
zen de tasfiye etmek ya da etkisini azaltmak istediği
sınıflarla olan ittifakını sürdürmektedir. Geri-bıraktırıl-
mış ülkelerde uygulanan yeni strateji yaygınlık kazan-
makla birlikte henüz tam bir kararlılık kazanmamış-
tır. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının günü-
müzde çok ağırlaşması ve geri-bıraktırılmış ülkelerde-
ki devrimci hareketlerin güçlenmesi ve her ülkede or-
taya çıkabilecek beklenmeyen olaylar sonucu yeni
stratejide zaman zaman geriye dönüşler olmakla bir-
likte, uzun dönemde yeni uygulama kesinlikle ağır ba-
sacaktır. Yerli egemen sınıfların bir bölümünün diren-
mesi halinde bile bu uygulama yürütülecektir. Dünya
Bankası başkanı yeni stratejinin emperyalizmin daha
geniş pazarlar ihtiyacından çok politik yönden gerek-
li olduğunu açıkça söylemektedir:
“Pek az çok zengin ve ümitsiz derecede fakir pek
çok olduğunda ve aralarındaki fark kapanmaktan çok
genişlediğinden artık reformun politik maliyeti ve
ayaklanmanın politik tehlikesi arasında seçim yapıl-
ması gerekir. Sosyal adalet sadece ahlaki bir zorun-
luluk değildir. Aynı zamanda politik bir zorunluluktur re geçişin şartlarının olmamasıdır. Ancak küçük üre-
da.” (One Hundred Countries Two Billion People, s. ticiliğin desteklenmesi ve örgütlenmesi ülke içinde
12.) seçilmiş bazı bölgelerde geniş ölçülerde uygulanmak-
Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yeni ta, yapılan bazı reformlar ve düzenlemelerle bölge
stratejisinin uygulamada ikinci özelliği, birincisine halkının potansiyeli, düzene karşı hoşnutsuzluğu hiç
bağlı olarak, uygulamanın ülke çapında değil bölge- olmazsa bir süre için düşürülmeye çalışılmaktadır. Ye-
sel olmasıdır. Bunun nedeni tasfiye edilmek veya et- ni uygulama için seçilen bölgeler ya özellikle strate-
kisi azaltılmak istenen hakim sınıflarının bir kesimi- jik yerlerdir veya Guetamala ve Kolombiya’da olduğu
34 nin direnişi ve ülkede hızla yeni politik düzenlemele- gibi gerillaların başlıca faaliyet alanlarıdır.”
ERİŞ YAYINLARI
İnternet Adresi:
www.kurtuluscephesi.com
www.kurtuluscephesi.org
www.kurtuluscephesi.net

E-Posta Adresi:
kurcephe@kurtuluscephesi.org
erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

MAHİR ÇAYAN: KESİNTİSİZ DEVRİM I


MAHİR ÇAYAN: KESİNTİSİZ DEVRİM II-III
İLKER AKMAN: MEVCUT DURUM VE DEVRİMCİ TAKTİĞİMİZ
*** TÜRKİYE DEVRİMİNİN ACİL SORUNLARI-I
*** OLİGARŞİ NEDİR?
*** MARKSİZM-LENİNİZM BİR DOGMA DEĞİL, EYLEM KILAVUZUDUR-III
*** THKP-C/HDÖ VE 15 YIL
*** POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ VE DEVRİMCİ TAKTİĞİMİZ
*** GRAMSCİ ÜZERİNE
*** REVİZYONİZMİN REVİZYONU
*** ULUSAL SORUN ÜZERİNE
*** “BDS”: BİR PRAGMATİK SAPMA
*** “YENİ” OPORTÜNİZM ÜZERİNE
*** ZAFER BİZİM OLACAKTIR! [Ankara Davası Savunması]
*** DEVRİM PROGRAMLARI
*** RUS DEVRİMİNDEN ÇIKAN DERSLER
*** ESKİ BİR GERİLLANIN “EMEK”İ
*** PASS VE “YENİ ÇÖZÜM”ÜN FIRSATÇILIĞI

DEVRİMCİ MARŞLAR VE EZGİLER


DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE EKONOMİK BUNALIM [Kurtuluş Cephesi Seçmeler-I]
DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE EKONOMİK BUNALIM II [Kurtuluş Cephesi Seçmeler-III]
LAİKLİK VE ŞERİATÇILIK ÜZERİNE [Kurtuluş Cephesi Seçmeler-II]
TARİHTE, GÜNÜMÜZDE VE DEVRİMCİ MÜCADELEDE KADINLAR